"Uğur Gürses" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Uğur Gürses" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Uğur Gürses

Kredi notundan kaçabiliriz ama sonuçlarından asla

SOKAKTAKİ yurttaş için de şirket yöneticisi için de ekonomiye dair barometre döviz kurudur. Kabaca, döviz kuru yüksekse işler yolunda gitmiyordur; gerilediği yerde kalıyorsa toparlanma var demektir.

Dünkü tablo şöyleydi; ‘yarım dolar + yarım Euro’dan oluşan “döviz sepeti” 4.27’de idi. Bu seviye, 30 Kasım tarihindeki zirve değeri olan 4.31’in sadece yüzde 1 altında.

Dolarla ölçenlere de bir kerteriz vermek gerekir; Euro dolara karşı güçlendiği için, dolar o tarihe göre yüzde 4.4 düşük. Eğer o günkü parite (1.18) geçerli olsaydı; bugün dolar kuru 3.98-4 seviyesinde olacaktı.

Özetle, döviz kuru düşmüş değil, hane halkı ve şirketlerin döviz hesapları artmaya devam ediyor; o günden bugüne, 9 milyar dolar daha eklediler.

Peki neden böyle oluyor?

Çekirdek enflasyonu yüzde 12’lerde seyreden ve döviz açığı olan bir ekonomide Merkez Bankası’nın durumu seyretmesi; TL’yi korunaksız-kalkansız bırakması. Vatandaş kendi “korunma” yöntemini seçiyor; ‘dolarizasyon’.

Peki buna ne yol açıyor?

Bu sıkı olduğunu söyleyen ama gerçekte enflasyon eğilimlerine göre gevşek olan duruş, IMF’sinden kredi dereceleme kuruluşlarına kadar yatırımcıların dikkate aldığı kuruluşlarca işaret edilen bir zayıflık olarak kayda geçiyor; temelinde kurumsal erozyon var.

MOODY’S VE KURUMSAL EROZYON

Moody’s bize değil, elinde yatırım yapılabilecek fonları olanlara “kılavuzluk” yapan bir kredi dereceleme kuruluşu. ‘Borçlulara yardım cemiyeti’ değil. Bu yüzden içeride siyasi klişe halini alan “bizi yıkmak istiyorlar”, “Türkiye’ye operasyon çekiliyor” bakışı, aynı şeyleri yapmaya devam etmekten başka bir şey değil.

23 Eylül 2016’da Türkiye’nin notunu yatırım sınıfı gruptan “spekülatif” sınıfa indiren Moody’s, 17 Mart 2017’de de Türkiye’nin görünümünü ‘durağan’dan ‘negatif’e çekmişti. Bunun kredi dereceleme kulvarında anlamı kabaca şuydu; “zayıflıklar düzeltilmezse not iner”.

Moody’s’in zayıf bulduğu “kurumsal güçle” ilgili konuların başında, ‘Temmuz 2016’dan itibaren hükümetçe çeşitli biçimlerde muhalefeti daraltan, özel sektör güvenini azaltan adımların atılmış olması’ geliyordu. Yani OHAL uygulamaları kastediliyordu.

Sonunda o oldu; önceki gece Moody’s notumuzu bir basamak daha aşağı çekti. Türkiye’nin cari açığı zaten giderek daha fazla oranda kısa vadeli sermaye ile finanse ediliyor; bu not indirimi de orta vadede portföy tahsislerine aynı grupta daha düşük tahsis biçiminde yansıyacak.

YATIRIMCI İKLİMİNDE SOĞUK RÜZGÂR

Moody’s, son not indirimindeki açıyı iki başlıkta sunuyor; biri kurumların çöküşü ki bu diplomatik bir dille “süregelen kurumsal gücün kaybı” diye sunulmuş, diğeri ise dış şoklara karşı artan risk.

Moody’s kurumsal güç kaybına örnek olarak Merkez Bankası’nın etkisiz para politikasındaki giderek artan erozyon ve temel ekonomik reformların ertelenmesini göstermiş.

Moody’s “kurumsal güç kaybı” sözüyle, aslında temel olarak güçler ayrılığı ve hukukun üstünlüğünden uzaklaşmaya işaret ediyor.

Anayasa Mahkemesi kararının uygulanmaması ve buna karşın mahkûmiyet kararları verilmesi gibi örnekleri sıralayarak, üst yargının altının boşaltıldığına; referandum sonrasında ise 2019 sonrasında başbakanlığın da ortadan kalkarak belirgin biçimde tüm yetkinin, politika yapıcılığında öngörülebilirliğin altını boşaltan sınırlı bir “kontrol denge” mekanizmasıyla cumhurbaşkanlığında olacağına işaret ediyor.

Yükselen küresel faizler ve artan politik risk ortamında, yüksek cari açık ve yüksek dış borcun finansman ihtiyacı nedeniyle dış şok riskinin arttığı vurgulanıyor.

Ülkenin döviz tamponunun ihtiyaçlarına göre çok düşük olduğu, “Dış Kırılganlık Göstergesi”nde Türkiye’nin yüzde 200’ün üzerine çıkmasının beklendiği, bunun da bulunduğu ülke grubu içinde aşırı derece yüksek olduğu not edilmiş.

Dış riskler çerçevesinde incelenmiş olsa da aslında “kurumsal güç kaybına” dikkat çeken unsurlar sayılamaya devam edilmiş. Ülke riskinin yeniden değerlendirilmesindeki ana tetikleyici unsurların; ülkenin jeopolitik durumunda bozulmanın devamı, gerilen iç politik durum ve gelişmiş ülkelerin para politikasındaki sıkılaşma olarak vurgulanmış. OHAL baskısı ile AB ve ABD’yle olan ilişkilerin yatırımcı iklimine olan negatif etkisi vurgulanmış.

Bu görünümün, sermaye girişlerinin ani ve bozucu biçimde terse çevrilmesi olasılığını gösterdiği savunuluyor.

Teselli olarak da bu notta durağan bir görünüm tescil edilmiş; mali göstergelere dayanarak.

Geldiğimiz yer şurası; bunlara gözümüzü kapasak da inkâr ederek “siyasi karar” desek de sonuçlarından kaçamıyoruz.

X