"Uğur Gürses" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Uğur Gürses" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Uğur Gürses

Uğur Gürses

‘Helal’ sertifikanın vergisi muğlak

29 Mart 2017

Çalışacağı zemin iyi ise her zaman yeni olan olumludur ve piyasayı derinleştirir. Hele ki vergi muğlaklığı yoksa.

Bir inşaat şirketi TOKİ ile birlikte hasılat paylaşımı temelli bir ortaklıkla bir konut projesinin üçte birini, 3 yıl içinde bitirme taahhüdü ile bu projenin metrekare paylarını bir finansal araç olarak, gayrimenkul sertifikası olarak halka arz ediyor. Sertifikalar borsada (BİST) alıp-satılabilecek.

Bu konuda yeterince bilgi yer aldı medyada. Kağıt üstünde iyi görünüyor; ‘metrekare metrekare ev biriktirmek’ mümkün. Ya da bir kısmını sertifika olarak biriktirip, o evin ‘rantına’ ortak olmak da. Ama ya pratikte?

Anımsatmak gerekiyor; aynı anda bu projenin üçte ikilik bölümünde de fiziksel satış yapılıyor olacak. Yani bir taraftan sertifika fiyatlanırken, diğer taraftan da fiziksel satışla fiyat oluşacak.

Bu projeden bağımsız olarak; böyle bir durumda bana kalırsa temel sorun, satın alınacak sertifikanın arkasına dayandığı reel konutun pazar fiyatının nasıl oluşacağı, daha doğrusu oluşan fiyatın ‘doğru fiyat’ olup olmadığının nasıl bilineceği. Bu paralel fiyatların nasıl uyuşacağı.

Klasik bir örnektir, gazetelerde sıkça karşımıza çıkar; yapsatçı inşaat şirketi ‘faizleri sıfırlamıştır’. ‘Sıfır faizli’ taksitlerle uzun vadeli satış yapıyordur. Ama bu ilanın can alıcı sorusu fiyatın ne olduğudur. Yapsatçı şirket gelecekte ödenecek faizin bugünkü değerini satış fiyatına yedirmiş olmasın sakın?

Ya da dövize dayalı mal ya da hizmet satan firmaların ‘döviz kurunu sabitledik’ ilanları gibi; ‘kur sabitlenir’ ama, ana fiyat ne yapılmıştır?

Konut sektörü; pazar fiyatı standart olmadığı gibi, rayiç fiyat etiketinin pazarın oyuncuları tarafından şeffaf biçimde izlenebildiği bir sektör değil. Gerçek fiyat, alıcı ve satıcı arasında bilinir. Etiket fiyat her zaman üzerinde iskontoların rol oynadığı bir fiyattır. Bunun da temel nedeni, tapu devir işlemlerinde gerçek değerleri göstermemesidir.

Yazının devamı...

Referandum hesapları ve ekonomik güven

25 Mart 2017

Çok yakın zamana kadar, iki sonuç üzerinden yapılan tahminler kabaca şöyleydi; “Evet” çıkarsa kısa bir ‘ralli’, sonrasında ise bunun kâr satışı, sonra tüm mali piyasa parametrelerinde belli bir seviyede yatay seyir bekleniyordu. Sonuç “Hayır” çıkarsa bunun yeni bir seçime; erken seçime kapı açacağı ve yeni bir belirsizlik içine girileceği beklentisi ile mali piyasa göstergelerinde sert bozulma beklentisi konuşuluyordu.

Piyasalar ‘işine’ geldiği gibi bakar gelişmelere; kazanç sürdürülüyorsa ne ala, kamu yararı için doğru mu, yanlış mı ‘kerteriz’ bulamazsınız. Kamuoyu yoklama anketlerindeki ‘kararsızların’ çokluğu epey belirgin iken; ‘Evet’in olası mali piyasa sonucu da, ‘iyimser duruşlu’ görüş belirtenler açısında da ‘rasyonel’ görünüyor.

Bu tablo, önceki akşam Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın CNNTürk’te Hakan Çelik’e verdiği mülakattan çıkan başlıklara bakılırsa tersine çevrilmiş görünüyor.

Birincisi “evet” çıkarsa AB ile ilişkilerde ‘restleşme’ somut adımlara dönüşebilir görünüyor. Zira Cumhurbaşkanı “ekonomik ilişkilerimizi devam ettirebiliriz ama bizim siyasi, idari noktadaki şeylerde gözden geçirmeye ihtiyacımız olabilir. Bütün gündemlerin hepsini artık 16 Nisan belirleyecek. 16 Nisan’dan sonra çok sürprizlerle karşılaşabilirsiniz, onlar da karşılaşabilir” dedi. İkincisi, referandum sonrasında ki “hayır” çıktığı durum için de geçerli görünüyor; erken seçime gitme fikrine karşı olduğunu, mevcut hükümetin 2019’a kadar gideceğini not etti.

Birincisi, referandum öncesinde Venedik Komisyonu’nun raporuna da yansıdığı gibi, potansiyel olarak referandum sonrasında Avrupa’nın o çok fısıldanan ‘müzakereleri askıya alma’ olasılığının yanına, şimdi de “evet” çıkması halinde Türkiye’nin de bir ‘sürprizle’ karşılık vermesi olasılığı var artık. Hatta “evet” çıkması halinde idam cezasının yeniden tesisi için sözler verildi. Yani olası “evet” sonucu Türkiye’nin AB hikayesinde tansiyonu yükseltme, hatta büyük bir darbe vurmaya aday. Bunun da sermaye girişlerine sert darbe olacağı açık.

İkincisi de “hayır” olasılığı ile artık piyasaların o ‘ürktüğü’ tablo potansiyeli, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın açıklaması ile azalmış görünüyor.

Düne kadar referandumun olası sonucuna bağlı mali piyasa ve ekonomik bekleyişler, bir gecede değişmiş oldu. “Hayır” sonucunun, kimilerinin kafasında canlandırdığı, öngördüğü gibi ‘kaos’, mali piyasada sert düşüş gibi ‘piyasa dostu olmayan bir görünümü’ yok artık. Tersine “evet” sonucu, ekonomik ve mali piyasalarda kaygılara yol açabilecek, “kara bulutlu AB tablolu” atmosfere açık görünüyor.

AB müzakere tarihi alınmasıyla 2004 sonrasında,

Yazının devamı...

Popülizm kaybederse Euro güçlenir

22 Mart 2017

Şuradan başlayarak yanıtlayalım. Avrupa’da enflasyon yeniden yükseliyor; tam 4 yıl sonra Euro Bölgesi’nde enflasyon yüzde 2’ye döndü. Bunda hem gıda fiyatlarındaki yıllık yüzde 5’e ulaşan artışın, hem de enerji fiyatlarındaki yüzde 9’a vuran artışların etkisi büyük.

Peki bu ne getirecek? Şunu; enflasyon yükselişi enerji ve gıda dışında da kendini göstermeye başlarsa Avrupa Merkez Bankası (ECB) bir süredir yaptığı parasal genişlemeye son verip sıkılaştırmaya başlayabilir. Bunun olasılığının güçlenmesi bile mali piyasalara ve dahi bizim gibi gelişen ülkelere yansır.

Yüzde 2’lik bir enflasyon hedefi gözeten Avrupa Merkez Bankası (ECB), parasal gevşemenin en azından fiyatını değiştirebilir.

Malum, Avrupa Merkez Bankası’nın bir yandan ‘sıfır faizle piyasaya para verir, diğer yandan da kendisinde tutulan likidite fazlasından da yüzde 0.40 faiz alır’ durumda bir politika faizi uygulaması var. Öte taraftan da, Mart 2015’den bu yana 60-80 milyar Euro’luk tahvil alımı yapıyor. Aralıkta, nisan-aralık arasındaki alım miktarlarını aylık 60 milyara düşüreceğini açıklamıştı. Özeti; hem faizi sıfırda tutuyor, hem de piyasaya bolca Euro sürüyor. Eğer enflasyon yüzde 2’de kalırsa bu tablo tersine dönmeye başlar. Buna kanaat getirmek için eylül ayına kadar da zaman var.

Avrupa için asıl ‘hikaye’, Fransa’daki başkanlık seçimi ile Almanya’daki parlamento seçimi sonrasında, tüketici güveninin ve talebin toparlanma olasılığıdır. Bu da fiyatları yüzde 2’lik enflasyon patikasına yerleştirebilir.

Avrupa’daki korku, AB karşıtı, popülist ve aşırı milliyetçi-yabancı düşmanı partilerin güç kazanması üzerine idi. Bu da hane halkının, yatırımcıların geleceğe bakışını, bekleyişlerini bozuyor.

Popülizm dalgası son 3 ayda önce Avusturya’da, sonra da Hollanda’da kayda değer bir ‘başarı’ hikayesi yazamadı. Seçmen izin vermedi. Hollanda’da sosyal demokratlar kaybederken sol-yeşil parti güç kazandı. Irkçı parti güç için avantaj sağlayamadı.

Fransa’da Sosyalist Parti’nin ekonomi bakanı iken ağustosta kendi sol-liberal hareketini kuran Emmanuel Macron, hem sosyalist aday Hamon’un, hem de muhafazakar aday Fillon’un önüne geçti. Kamuoyu yoklamaları, Cumhuriyetçi aday Fillon ile Macron’un ilk turu geçme konusunda yarıştıklarını, ama ikinci turda Macron’un daha güçlü olduğunu gösteriyordu. Kime karşı? Tabii ki ilk sırada görünen popülist-ırkçı Ulusal Cephe Partisi’nin lideri Marine Le Pen’e karşı. Kamuoyu yoklamalarına göre; ilk turda Le Pen ve Macron yüzde 25-26’lık bir oyla ikinci tura girmeye en yakın iki aday. İkinci turda ise Macron yüzde 60’lık bir oya ulaşıyor.

Yazının devamı...

Merkez’den ‘eğreti sıkılaşmaya’ devam

17 Mart 2017

Öyle görünüyor ki; Merkez Bankası da siyasetçilerin gölgesinde, olan bitene ‘deve kuşu duruşuyla’ devam edecek. Ankara’daki çaba şu; ‘olan olacak, bari birden olmasına engel olalım’. Aynen döviz kuruna bakışta olduğu gibi; ‘kur yükselecek, bari aniden olmasın’. Bu yüzden, politika faizi olan haftalık repo ve gecelik faizler enflasyonun altında tutulurken, başka bir işlev için var olan ama birkaç aydır para politikası için kullanılan pencerenin faizi yükseltiliyor; ‘yarın hemen faizi düşürebilirim’ mesajı veren bir duruşla. Ankara’daki siyasetçiler böyle ‘geçici olduğu sunulan’ bir durumun da ‘büyümeye destek’ olduğunu sanıyor. Ama öyle değil; piyasanın ihtiyacı olan likiditenin yüzde 90’ı saat 16 sonrasında bankaların eline geçiyor.

Merkez Bankası ‘geçici bir durum’ gibi sunarken yüzde 11’lik geç likidite penceresini 51 gün boyunca kullandı. Şimdi de buna 26 Nisan’a kadar 41 gün boyunca kullanacağını ilan ediyor. Soru şu; normal koşullarda arızi olarak kullanılan bu aracı ‘geçici’ vurgusuyla 3 ay boyunca kullanacaktınız da neden politika faizini arttırmıyorsunuz? Bankaların efektif fonlama faizini yükselttiniz de, bunu tabelaya yansıtmayarak kimin gözünü boyuyorsunuz? Bundan nasıl bir yarar umuyorsunuz?

Şimdi, Merkez Bankası mevcut fonlama kompozisyonu ile giderse; kabaca 10 milyar TL’yi yüzde 9.25’le, geriye kalan kabaca 80 milyar TL’yi yeni faiziyle yüzde 11.75’le verirse bankaların ortalama borç alma (fonlama) maliyeti, düne kadar yüzde 10.80 iken şimdi yüzde 11.50’ye yaklaşacak.

Ocak toplantısına girerken bankaların Merkez Bankası’ndan yaptığı borçlanmanın ortalama maliyeti yüzde 9 iken, şimdi yüzde 11.50’ye çıkıyor. Sorarsanız ‘geçici’.

Faizleri geçici yükselttiğini örtük biçimde açığa vuran Merkez Bankası, enflasyondaki gidişatı gerçekten de, ‘geçici’ mi görüyor? Toplantı metnine bakılırsa kur yükselişinin gecikmeli yansıması ve gıda fiyatlarındaki baz etkisi nedeniyle yükselişin kısa vadede devam edeceğini öngörüyor. Bunun için de ‘sıkılaşmanın’ güçlendirildiği, yani 0.75 puanlık artış vurgulanıyor. En çarpıcısı şu; ekonomideki ‘toplam talep gelişmeleri enflasyona düşüş yönünde katkı vermektedir’ sözünü metinden çıkarmış.

Bankanın önceki toplantıda, gelecekteki duruşuna dair söylediği söz “para politikası kararları enflasyon görünümüne bağlı olacaktır” iken, bu kaldırılıp yenisi konmuş; “enflasyon görünümünde belirgin bir iyileşme sağlanana kadar para politikasındaki sıkı duruş sürdürülecektir.” Geçen ay ‘ne kadar sıkılaştıracağım belli değil’ anlamına gelirken, şimdi ilave faiz artırımı sonrasında ‘sıkılaşmayı ne kadar sürdüreceğim bilmiyorum’ diyor. Soru şu; madem belirgin bir iyileşme konusunda Merkez Bankası ‘ufku’ göremiyor, neden ‘eğreti duruş’ gösterip, politika faizini yükselterek, yani faizi ‘tabelaya’ kalıcı olarak yansıtarak güçlü bir mesaj vermiyor?

Yanıt şurada galiba; Merkez Bankası da farkında ki yerli yersiz en kısa sürede faizi indirme eğiliminde olacak bununla da yeni bir döviz zıplamasına neden olabilecek. Olan şuraya oluyor; Merkez Bankası’nın ‘eğreti para politikası’ yüzünden enflasyon beklentileri çapalanamıyor, bu da uzun vadeli faizlerin kalıcı biçimde düşeceğine inancın altını boşaltıyor. Normal koşullarda, siyasetçilerin arzu ettiği; uzun vadeli faizlerin düşmesi yolunda bizatihi Merkez Bankası’nın bu duruşu bir engel oluşturuyor.

Yazının devamı...

Fed ‘pedal basmaya’ başladı

16 Mart 2017

Bunun giderek sıklaşan bir süreç olacağı belirginleşiyor. Anlamı: Fed ‘pedal basmaya’ başladı. Enflasyon, büyüme ve işsizlik tahminleri ile Fed üyesi başkanların geleceğe dönük faiz tahminlerinin ise pek değişmediği görülüyor.

Fed enflasyonun yüzde 1.8 ile yüzde 2.1 arasında seyredeceğini öngörüyor. Bu yüzden yüzde 2’lik hedefin üzerine çıkıldığında da ‘çarşının karışmasını’ istemiyor. İşte Fed’in karar metninde, “simetrik enflasyon hedefi” sözünün girme nedeni de bu.

Simetrik enflasyon hedefi ile; enflasyon hedefinin katı biçimde yüzde 2 değil, genişliği tanımlanmamış ama bunun etrafında küçük çapta dalgalanan bir bant olarak kabul ettiği anlaşılıyor. Bu da, bir enflasyon hedeflemesi yapan merkez bankaları gibi ‘belirsizlik bandı’ anlamına geliyor.

Fed üyelerinin tahminlerine bakılırsa bu yıl içinde 2 faiz artırımı daha olacak da, basın toplantısında da soruldu ki; ‘daha hızlı olabilir mi?’ Fed başkanı Yellen de, “3 artış kademeli bir artış demek” diyerek örtülü olarak 0.25’lik artışları ima etmeyi tercih etti.

Fed’in 17 üyesinin 13’ü 2017 sonunda yüzde 1.50 ve üzerinde bir yere gidileceğini işaret ediyor. 

Dünkü basın toplantısında bir başka kritik soru şuydu; acaba Fed faiz kararı alırken potansiyel bir genişlemeci maliye politikası ve vergi politikası değişikliğini dikkate almış mıydı? Yellen’in yanıtı çok netti; bu faiz artışı ekonominin mevcut göstergelerine göre alınmıştı.Potansiyel bir maliye politikasına ön almak için değil.

Asıl hikaye, Fed’in 2009 sonrasında tahvil satın alarak büyüttüğü bilançosunun küçültme operasyonunu nasıl ve ne zaman açıklayacağında idi. Asıl o zaman piyasadan dolar çekilmeye başlanacak.

Olasılıkla da 2018 ortasında o yola girileceği piyasada tahmin ediliyordu; Fed Başkanı Yellen bilançonun tartışıldığını ama karar alınmadığını söyledi.Şimdi top Trump’ta; eğer ‘genişleme fişeklerini’ çakarsa Fed de hızlanacak.ugurses@hurriyet.com.tr

Yazının devamı...

G-20 raporunda gelişen ekonomilere uyarı

15 Mart 2017

Ama Merkez Bankası şu duruşu sergiliyor; ‘faiz artırmamak için kur artışını seyrettik, enflasyon çift hanede, bir süre ‘yakar geçer’, sonunu bekleyin nasılsa düşecek’. İşte bu yüzden, kararlılık ve sinyal etkisi taşıyan politika faizini değil; sadece ‘başı belada’ olan ya da hesabını şaşıran bankaların gün sonunda TL likiditesi sağlamak için gittiği pencere olan ‘Geç Likidite Penceresini’ sanki doğal bir araçmış gibi kullanıyor. Sürdürülemez bir pencere, bir buçuk aydır ağırlığı artırılarak devam ettiriliyor.

Banka, faiz kararının alınacağı Perşembe günkü Para Politikası Kurulu toplantısına, likiditenin yüzde 90’ının bu pencereden verildiği bir tabloyla giriyor.

Eğer ekonomide, 10-15 gün için finansal sistemde geçici olarak bu yola girilmiş olsaydı; bugün konuşulmuyor olacaktı. Ama 45 günü aşan bir süredir ‘geçici olduğu sinyali üstüne basa basa verilen’ bu pencerenin kullanılması, arzu edilen sonucu da getirmiyor; ne enflasyon beklentileri çapalanabiliyor, ne de kur dalgalanması. Ayrıca, ekonominin ve finansal sistemin ihtiyacı olan likiditenin öğleden sonra 16’ya kadar kısılması ve sonrasında verilmesinin orta vadede olumsuz etkilerini ise sonra konuşacağız.

17 Mart günü Almanya’nın Baden-Baden kentinde başlayacak olan G-20 Merkez Bankası Başkanları ve Maliye Bakanları Toplantısı öncesinde IMF tarafından hazırlanan ön raporda, gelişmiş ülkelerde talep zayıflığı ve enflasyon düşüklüğü not edilirken, ekonomik görünümün ABD’deki genişlemeci politika beklentileri ve küresel imalatta çevrimsel yükselişten dolayı iyileştiği vurgulanıyor. Raporun dikkat çeken tarafı; bizim gibi gelişen ülkelerdeki büyüme tahminlerinin hafifçe aşağı çekilmesi. Bunun nedeninin, güçlü dolar ve küresel çapta yüksek faiz oranları nedeniyle finansal koşulların sıkılaşması olduğu not ediliyor.

Merkez Bankası Başkanı Murat Çetinkaya ve Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek bu toplantıya katıldıklarında masalarında bulacakları bu raporda, “Küresel finansal koşullar, ABD’deki enflasyonist baskılara bağlı olarak hızla yükselen faiz oranları nedeniyle beklenenden daha hızlı biçimde sıkılaşabilir” diye yazıyor.

Rapor, böyle bir senaryoda; kamu ya da özel kesimi çok borçlu olan, zayıf banka bilançoları olan, politika tamponları kalmamış gelişen ülkelerde, sermaye akımlarının terse dönmesinin, sıkılaşan finansal koşulların ve döviz kurundaki sert dalgalanmaların hasar yaratabileceğine işaret ediyor.

Fazlası, Çin’deki ani ve sert bir ekonomik yavaşlamanın risklerine özel bir vurgu yapılmış. Sadece bu bile gelişen ülkelere sert fırtınalar yaratabilecek bir risk.

Rapor, gelişen ülkelerin; küresel finansal koşulların sıkılaşmasının getireceği kırılganlarla baş etmesi için, makroekonomik istikrarın tesisi ve politika tamponlarının kurulmasının öneminin altı çiziliyor. IMF’nin G-20 için hazırladığı bu raporda, Türkiye için 2017 büyüme tahminini yüzde 3’ten yüzde 2.9’a çekerken, 2018 tahminini de yüzde 3.3’ten yüzde 3.4’e yükseltmiş.

Yazının devamı...

Putin’in ‘Mir’ kelamı

13 Mart 2017

RUSYA Devlet Başkanı Putin, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Moskova ziyaretinde Rusya’daki ödeme sistemi Mir’in Türkiye’de de altyapısının oluşturulması önerisini gündeme getirdi. Bunun da masada konuşulduğunu açıkladı. Peki bu ne anlama geliyor, mümkün mü, nasıl çalışacak? Rusya’da 2015’te kurulan ve ruble cinsi yerel kredi kartı ödeme sistemi Mir’in Türkiye’de altyapısının kurulması demek, bu kart sistemi ile yapılacak ödemelerin takasının doğrudan iki ülke arasında yapılabilmesi demek. Bunun, karşılıklı ticarette yerel paraların kullanılması çabasının bir parçası olduğu açık. Mir, bizde kurulan Troy gibi; kredi kartı harcamalarının takasının ülke içinde yapıldığı ortak kart ödeme sistemi. Mastercard ya da Visa gibi uluslararası takas niteliği yok. Mir’in kuruluş nedeni de zaten  bu iki uluslararası ödeme sistemini ‘baypas’ etmek. Mir henüz Rusya’da bile yaygın değil; 2016 sonunda sayısı 1 milyon 760 bin adet. Rusya Merkez Bankası başkanı Elvira Nabiullina’ya göre, 2017’de sayısı 20 milyona ulaşabilecek. Devlet bastırıyor; ancak ilave maliyetler ve kabul görme sorunu yüzünden kimi bankaların isteksiz olduğu da basına yansımış.

UKRAYNA KRİZİNDE ÇIKTI

Rusya’nın Ukrayna krizi sırasında karşılaştığı ambargo ve kısıtlamalar arasında, iki büyük uluslararası kredi kartı ödeme sisteminde (Mastercard ve Visa) 7 Rus bankasının kredi kartı ödemelerinin durdurulması da vardı. 2014 Mart’ında bu sorunla karşılaşınca, temmuz ayında Rus Merkez Bankası bünyesinde yerel bir kredi kartı ödeme sistemi kurma kararı alındı; adı ise Mir oldu. Rusçada çifte anlamı var; ‘dünya’ ve ‘barış’. Putin’in ifade ettiği haliyle “Mir’in Türkiye’de de altyapısının oluşturulması”, sıradan teknik bir öneri değil. Bu, hayata geçerse aynen Mastercard ya da Visa gibi, yerel Rus ödeme sistemi Mir’in logosu ve bünyesinde çıkarılan kredi kartlarının Türkiye’deki işyerlerinde de kabul edilmesi, ATM ve POS’larda geçerli olması, ödeme takasının yapılabilmesi anlamına gelecek. Böylece, bir ucu Rusya’da diğer ucu Türkiye’de bulunan alıcı ve satıcının ödeme takasının yapılabilmesi mümkün olmalı ki; kredi kartları kabul görebilsin.

TURİSTLER KULLANACAK

Mir’in Türkiye’deki altyapı ve takas muhatabının da Bankalararası Kart Merkezi’nin (BKM) olacağı çok açık. Özetle her iki ülkenin yerel kredi kartı ödeme merkezinin ‘konuşuyor’ olması gerekiyor. Rusların bu kredi kartını Türkiye’de kim kullanacak? Rus turistler. İki ülke arasındaki turizm ilişkisinde en çok turisti kim gönderiyor? Rusya. Putin bunu neden öneriyor? Çok basit; son 5 yıl içinde zirvesinde yıllık 4.7 milyona ulaşan Rus turistlerin, Türkiye’deki kabaca 3.5 milyar dolara ulaşan harcamalarını evlerine döndüklerinde ruble ödeyerek yapabilmeleri için. Böylece, mevcut durumda Rusya’nın ödemeler dengesinde dolar ya da Euro çıkışı getiren kredi kart harcamalarında milyarlarca dolarlık tasarruf sağlayabilir; yeter ki ruble kabul eden satıcı olsun!

 RUSLAR GAZ ÖDEMESİNİ TL KABUL EDECEK Mİ?

HALİ hazırda herhangi bir Rus turist Türkiye’de harcama yaptığında; alışveriş yaptığı satıcı, kendi bankasından TL ödeme alıyor. Rus turiste ülkesinde kredi kartı ekstresinde ruble borcu geliyor ve ödüyor. Asıl takas, Rusya’daki banka ile Türkiye’deki bankanın döviz ödeme ya da tahsilat yapmasında. Nihai olarak Rusya’daki bankadan dolar çıkıyor, Türkiye’deki bankaya ise dolar geliyor. Uluslararası bir takas gerçekleşiyor. ‘Aracıyı aradan çıkaralım’ derseniz; bu örnekte Rusya’nın döviz rezervi kaybı olmayacak, Türkiye’nin de döviz geliri kaybı olacak demektir. Her ülkenin ticaret partneri bir başka ülke ile ikili ticaret takası, ödeme takası kurması ayrıca ilave maliyet de getiriyor. Kurulu uluslararası takas sistemleri, bu işten komisyon kazancı elde ediyorlar doğru; ama bu ikili takas sistemi kurma maliyetini de en aza indirgiyorlar.  Ayrıca, Mir ile kredi kartı takasını yapacak Türkiye’deki potansiyel takas merkezinin (olasılıkla BKM), TL ödeme yapıp ruble tahsilatı olacağından elinde bol miktarda ruble kalacaktır. Peki Ruslar doğalgaz ödemelerini de ruble cinsinden kabul edecekler mi? Sanmam. Ayrıca Türkiye’deki bankalar bu ‘altyapı’ için neden ilave masrafa girmek istesin ki? Türkiye’de Mir çalışmaz. Özeti şu; Rusya uluslararası izolasyondan uzaklaşmaya ve alternatif, maliyetli pencereler açmaya çalışıyor. Ama bunun için parasının talep görmesi gerekiyor. Tam konvertibilite mecralarından uzaklaşarak da bu sağlanamaz.

Yazının devamı...

Meksika’nın aştığı ‘duvarı’ biz kendimize örüyoruz

8 Mart 2017

Sadece peso değil, diğer gelişen ülke paraları da değer kaybetti; TL de. O seçimden 1 hafta sonra 14 kasımda, pesodaki değer kaybı aybaşına göre yüzde 10’u aşmıştı. TL’de ise yüzde 5’te idi. Bu etkiye ‘Trump etkisi’ denildi. Trump görevi devralana kadar bu kur artışı devam etti. Dolar Meksika pesosuna karşı yüzde 16 artarken, TL’ye karşı yüzde 23 artıyordu.

Meksika’da “bize duvar örüyorlar” diye ağlayan olmadı; Meksika Merkez Bankası parasını korumak için üstüne düşeni yaptı. Faizleri ekim sonundan bu yana 1.5 puanlık artışla yüzde 6.25’e yükseltti. Enflasyon hedefinin ise yüzde 3 olduğunu, faizin de cari enflasyonun çok üzerinde olduğunu not düşelim.

“Gelişen piyasa paraları çok değer kaybetti” konuşmaları başlayınca, Meksika özelinde biraz da ABD’den görece daha yumuşak sözler sarf edilince, gelişen ülke paraları toparlanmaya başladı. 3 Martta TL’deki değer kaybı 1 kasıma göre yüzde 20 iken, Meksika pesosunda yüzde 6’ya gerilemişti. Üstüne üstlük, Meksika Merkez Bankası faizi sıktıktan sonra dün bir de vadeli döviz satış penceresi açtıktan sonra; yüzde 3 daha değerlenme oldu ve ‘Trump rüzgarından’ Meksika’nın kur kaybı toplamda sadece yüzde 3’e düşmüş oldu. ‘TL’ye ne oldu?’ diyorsanız; dünkü Meksika etkisinden sadece yüzde 1.5 yararlanabildik. Ama kasım başından bu yana yaşanan tüm bu olan bitenden sonra tek başımıza yüzde 18.5’lik kur artışı ile kalakaldık.

Türkiye’de paramız değer kaybettiğinde, “Gelişen ülkelerde tüm paralar değer kaybediyor, bizde de oluyor” diye açıklayan siyasetçiler, neden o gelişen ülkelerin bu durumla karşılaştıklarında ne yaptıklarını da örnek almıyor?

Ocak ayında bizde de Merkez Bankası parayı sıktı, ama bunun geçici olduğunu vurgulayarak. Resmi faizlerini sadece 0.75 puan artırırken, bankaların günlük ihtiyacı olan likiditeyi günün geç saatine kadar bekleterek normalde politika aracı olarak kullanılmayan yüzde 11’lik ‘geç likidite penceresi’ne düşürerek bu sıkılığı sağladı. Bir yandan da, uzun vadeli tahvil faizlerini düşürmeye çalışan operasyonlara imza atarak.

Bu kur artışına kararlı ve kalıcı bir politika tepkisi veremeyen Merkez Bankası, ekonomideki çapayı da sürükledi. Birkaç aydaki yüzde 20’luk kur artışı enflasyonu da yüzde 10’un üzerine fırlattı. Yani hedefin iki katına.

Şimdi şöyle bir tablo var; Merkez Bankası ne kur artışına ne de enflasyona kararlı bir politika tepkisi veremeyince bankaların Hazine ihalelerine olan talebinin de kaydığı görülüyor. Nereye mi? Enflasyona endeksli tahvillere. Önceki gün yapılan Hazine ihalelerinde TÜFE’ye endeksli 10 yıllık tahvillere gelen rekor talebin sırrı, mali piyasada giderek artan şu eğilimde; ‘Merkez Bankası’nın izlediği para politikası ile enflasyonu dizginleme çabası yok, ancak enflasyona endeksli tahvillerle başımızın çaresine bakalım’.

Merkez Bankası’nın yönetimi ise 16 Mart günkü toplantısında faizleri artırmadan pas geçebilmek için giderek gün içinde piyasada kalan para miktarını boğmaya, daraltmaya çalışıyor.

Yazının devamı...