"Uğur Gürses" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Uğur Gürses" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Uğur Gürses

Uğur Gürses

OHAL’de ‘mutluluk’ patlaması

25 Şubat 2017

Yaşam memnuniyeti anketi, 2003 yılından beri resmi istatistik programı içinde. Her yıl kasım ayında hanelere anket düzenlenip 18 yaş ve üstü bireylerden veri toplanıyor, sonuçlar da izleyen şubat ayında yayımlanıyor.

Geçen hafta içinde açıklanan 2016 sonuçları şaşırtıcı; 2016’da mutlu olduğunu beyan eden bireylerin oranı yüzde 61.3’e fırlamıştı. 2015’teki yüzde 56.6’dan 4.7 puanlık bir artış vardı. Böyle bir durum daha önce, 2009 yılından 2010’a gelindiğinde yaklaşık 7 puanlık bir artışla kendini göstermişti. Bu durum anlaşılabilirdi; çünkü 2008 sonunda patlayan küresel kriz, Türkiye’yi de 2009’da ekonomik olarak sarsmış, 2001’den sonra ilk defa ekonomi küçülmüştü. İşsizlik tavan yapmıştı. 2010’da yeniden sert biçimde ekonomik toparlanma olunca moraller yerine gelmişti. Kötünün geride kalması hissi mutluluğu kayıtlar üzerinde de yükseltti.

2010’daki mutluluk artışı anlaşılabilir. Peki 2016’daki ‘mutluluk patlamasını’ nasıl açıklayacağız? Bombalı terörizm eylemleri yaşanan, 36 yıl sonra kanlı bir darbeyle yüz yüze gelen, turizmi çöken, döviz kuru zıplayan ve en önemlisi anketin yapılmasından önce ekonomisi 3. çeyrekte yüzde 2’ye yakın küçülen ülkede ‘mutlu hissedenlerin’ oranı nasıl oldu da son 13 yılın ikinci büyük rekoru olan 5 puana yakın artış gösterdi? Hem de bir sır olmalı ki; tüm bu bir dizi melanete karşın, son 13 yılın en mutlu ikinci yılı olma şerefine nail eden neden nedir 2016’yı?

Hemen aklınıza istatistik kurumu ‘rakamlarla oynadı’ gelmesin. Acaba anketi yanıtlayanların gerçek hissiyatlarını söylememiş olması önemli neden olabilir mi? Malum olağanüstü hal var, kasım ayına kadar da nasıl uygulandığına dair yeterince deneyim elde ettik. Ankete katılanların, “acaba ‘mutsuz hissediyorum’ dersem başıma bir şey gelir mi?” hissiyatı önemli bir katkı yapmış olmalı.

Bunun ipuçlarını, anketin ayrıntılarında arayalım.

Birincisi, 2016’da ekonomik gelişmelerin bireyler üzerine etkisinin ‘Alice harikalar diyarında’ tablosu verdiği görülüyor;  daha ucuz ürün tüketenler yüzde 6.5 azalmış, borçlananlar 4.8 puan azalmış, borçlarını ödeyenler 3 puan, tasarruflarında azalma olanlar da 2.7 puan  düşmüş. Toplumun yüzde 76.8’i umutlu ve bu oran son 13 yılın tavanına yakın.

İlginç ayrıntı; sıfır ile bin 361 TL arasındaki hane halkı geliriyle hane halkı ihtiyaçlarının karşılanması soruluyor, “zor” ve “çok zor” yanıtı verenlerin oranı 2015’e göre 4.7 puan azalarak yüzde 61.4’e düşmüş.

Hatta öyle ki hanedeki birey sayısına göre gelirin hane ihtiyaçlarına yetişip yetişmemesi konusunda çok hızlı bir ‘iyileşme’ oluvermiş 2016’da. Hane gelirinin hane ihtiyaçlarına yetişmesi konusunda “zor” ve “çok zor”  olarak yanıtlayanların toplamı 2015’de yüzde 46.9’dan 2016’da yüzde 40.4’e düşmüş.

İkincisi, yaşam memnuniyetinin en önemli parçalarından biri olan kamu hizmetlerinden duyulan memnuniyetteki büyük artışlar dikkat çekiyor. Neredeyse tüm kamu hizmetlerine dair memnuniyet ‘patlamış’; eğitim, sağlık, sosyal güvenlik, adalet, güvenlik ve ulaştırma hizmetlerinden memnuniyet ortalama 6 puan yükselmiş. Seçim yılı olan 2015’teki artışın ortalama 0.8 puan olduğunu not düşerek çıtayı da anımsatalım.

Toplumun neredeyse her kesiminin şikayetçi olduğu, darbe girişimi sonrasında 5 bine yakın hakim ve savcının görevden atıldığı adli hizmetlerde; memnun olanların oranı, 2016’da tam 7.5 puanlık artışla yüzde 57.9’a çıkmış. Bu memnuniyet oranının bir rekor; 2003’ten bu yana en yüksek zirve olduğunu not düşelim.

Üçüncü nokta da; eğitim durumuna göre mutluluk oranının dağılımı bize tüm fotoğrafı özetliyor. 2015’ten 2016’ya gelindiğinde üniversite eğitimi olanların yaşam memnuniyeti sadece 0.6 puan artarken, bir okul bitirmemişlerde 5.8, ilkokul mezunlarında 8.9 puanlık artış olmuş. Özetle, düşük eğitimli bireylerde 2016’da ‘mutluluk patlaması’ olmuş.

Özeti şu; OHAL’de, ‘mutlu hissedenler’ birden bire patlamış. Potansiyel neden ise olasılıkla ankete katılan yurttaşların kaygılarla olumsuz yorumdan kaçınmaları ve gerçek fikirlerini saklamaları. Merakım şu; bu durum referandum anketlerine de bu biçimde mi yansıyor?

Yazının devamı...

Kâr transfer mecrası olarak Merkez Bankası

22 Şubat 2017

Kabaca 17 milyar dolarlık reeskont kredilerinin mart-mayıs arası 3 ayda vadesi gelecek olan bölümü, toplam 4.5 milyar dolar. Şubattaki dönüş miktarı ise 1.2 milyar dolar idi. Kalan 10 günde 500 milyon olsa; avantaj sağlananın tamamı 5 milyar dolar demek. Yani Merkez Bankası, bu borcun yükümlüsü şirketlere ‘kur kıyağı’ yapmış oluyor.

Bankanın dayanağı, 23 Ocak günü  yayımlanan 683 sayılı KHK. Orada bahsi geçen, kuruluşların kapsamında olmamasına karşın, banka kendisini ‘KİT yerine koyarak’, vazife edinmiş.

Peki banka ne yapmış oluyor? Anlatalım.

Reeskont kredisi ile özünde; ihracatçı ya da döviz kazandırıcı sayılan sektörlerdeki şirketlerin döviz cinsinden düzenlediği senetler, bankalar aracılığı ile Merkez Bankası’na ‘kırdırılıyor’; yani iskonto edilerek kredi yaratılıyor. İşlem şöyle yapılıyor; şirketçe düzenlenen döviz cinsi senedi, o günkü kurdan TL karşılığını ödeyerek, belli bir faizle (yılbaşı öncesi yüzde 9) reeskonta kabul eden Merkez Bankası, nihai olarak şirkete, vadesinde döviz ödemek kaydı ile TL kredi veriyor. O gün Merkez Bankası’ndan TL alan şirket, en geç 8 ay sonra, iskonto ettirdiği senette yazan döviz miktarını bankalar kanalıyla Merkez Bankası’na ödüyor.

Normal zamanlarda banka, döviz kazandıran kesimlere TL kredi desteği sağlamış, nihayetinde de döviz rezervlerini güçlendirmiş oluyordu.

Şimdi Merkez Bankası diyor ki; “isterseniz vadesinde TL ile geri ödeme yapabilirsiniz; hatta bunu da yılbaşındaki kur seviyesinden, dolarsa 3.53’lük kurdan yapabilirsiniz” diyor.

Bunun sonuçlarına bakalım;

Birincisi, TL geri ödemeyi kabul etmesi anlaşılabilir ama ilave olarak dolarda 3.53’lük düşük kur üzerinden kabul etmesi ile Merkez Bankası, belli bir kesime kâr transferi yapacak. O kesim de dövizle kazanan bir kesim. Ayrıca, o kesimin de sadece bir bölümüne; Mayıs ayına kadar kredi vadesi gelenlere.

İkincisi, para basan bir kurumun bir kesime bu biçimde kâr transferi yapması sakıncalı. Eğer hükümet bu kesime bir teşvik ya da kâr transferi sağlayacaksa bütçeden yapılmalıydı. Şimdi, Merkez Bankası’nın kârından Hazine’ye temettü, Maliye’ye de kurumlar vergisi olarak gidebilecek bir tutar ki kabaca 10 kuruş dersek 500 milyon TL; belli bir kesimin cebine aktarılıyor. Diğer kesimler de ‘bize de bize de’ diyerek Merkez Bankası’nın kapısında sıraya girecektir.

Üçüncüsü, döviz getirme yükümlülüğünün TL olarak ve düşük kurdan geri ödenebilmesine olanak sağlanması; döviz piyasası açısından bakıldığında kendisine kredi borcu olan şirketlere 3.53’ten ‘örtülü döviz satışı’ demek. Kimi analistler gibi ‘ah ne güzel, 5 milyar dolar daha az talep olacak, kur rahatlar’ demek yerine ‘bu firmalar zaten döviz kazanıyordu, ne oldu bu dövizlere’ demek gerekmiyor mu?

Banka aslında şunu ilan etmiş oluyor; “ihracat ya da döviz kazandırıcı şirketlere kredi kullandırdım, çoğu bana vadesinde getirecekleri dövizleri ödeyemeyecek görünüyor”. Yani bu, döviz kazandığı için bu krediye talip olan şirketlerin, geri ödeme sorunu var demek. Ya da zaten çoktan o dövizleri başka kanaldan satıp TL’ye çevirmişler de, ‘açığı’ finanse ediyor demek.

Dördüncüsü, son bir yıldır döviz piyasasına ihale ile bile döviz satmayan Merkez Bankası, mayıs sonuna kadar toplam 5 milyar dolarlık döviz alacağından vazgeçip, TL’ye razı oluyor. TL geri ödeme ağırlık kazanırsa ki düşük kurla yüksek olasılık; bankanın döviz rezervlerinde düşüş olur.

Tüm bu noktalarda tehlikeli olan; Merkez Bankası’nın belli bir kesime kazanç transferi anlamına gelen ve normalde politikacıların bütçeden yapması gereken bu adımıyla, para politikasının bir teşvik mekanizmasına dönüştürülmesinin kapısı açılıyor. Merkez Bankası para basarak çeşitli kesimlerin zararını kapayan bir kurum değildir.

Yazının devamı...

Şimşek’i şaşırtan ‘cayma hakkı’ kullanımı

18 Şubat 2017

Malum; 45 yaş altındaki çalışanların bireysel BES katılımı yılbaşında otomatik hale getirilmişti. İşyeri çalışan sayısına göre ve kamuda kademeli bir takvimle katılım gerçekleşecek. BES’e katılımın otomatik olması; sisteme otomatik olarak sokulan çalışanın, çıkma dilekçesi vermediği sürece sistemde kalması demek.

Henüz iki ay tamamlanmadı; ancak henüz ilk kademede ‘firenin’ yüzde 26 olduğunu dünkü açıklamasında Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek’ten duyuyoruz. Şimşek, bireysel emeklilik sistemine 12 Şubat itibariyle 980 bin otomatik katılımcı olduğunu, katılımcıların yüzde 26’sının cayma hakkını kullandığını, bunun ardında da Varlık Fonu ile bağlantılı “haksız ve olumsuz bir kampanya hissettiğini” söylüyor.

Aybaşına, gelirine oranla borçlu başlayanlar olasılıkla bu cayma hakkını kullanıyor olmalı. Ama ötesinde, Şimşek serzenişte çok haklı; zira bu ‘olumsuz kampanyanın’ temelleri, bizzat altına imza attığı kararlarda yatıyor. Bahsettiği Varlık Fonu’nun, kendi bakanlığının yönetimi altındaki Hazine’nin yapamadığı hangi işi yapacağını Şimşek bile anlatamadı. Ama hem kendi sorumluluk alanındaki hem de mülkiyeti Hazine’ye ait tüm kamu bankalarını Varlık Fonu’na devreden düzenlemenin altında kendi imzası da vardı. Daha fazlası, Varlık Fonu’nun kurulmasının ne kadar iyi olduğunu da hiç kamuoyuna, şöyle ‘ağız dolusu’ bir heyecanla anlatmadı.

İlişkisi ise şöyle; Varlık Fonu’nun kuruluşu ile BES otomatik katılımın benzer zamanlarda düzenlenmesi tabii ki kuşku yaratıyor. Kaynak ‘fakiri’ bankaların kredi vermeye zorlandığı, mega projelerin de kaynak bulamadığı bir dönemde; BES’e otomatik katılımla gelecek fonların en az yüzde 10’unun Türkiye Varlık Fonu’nun da sayıldığı alanlara zorunlu olarak yatırma, emeklilik şirketlerinin ellerindeki fonların yüzde 30’undan fazlasını başka şirketlere yönettirme gibi zorunlulukların altında Şimşek’in imzası var. Bu yüzde 10’luk ‘zorunlu yatırımın’ artırılması da bir KHK’ya bakar, öyle değil mi?

Ayrıca hükümetin, devletin bütçe, Hazine ve Merkez Bankası gibi üç temel kurumuna paralel işlevler biçilen Varlık Fonu kurması, başlı başına yurttaşlar tarafında da kaygı yaratması çok doğal. Devlet, kendi içinde bile paralel kurumlar yaratıp hem de bu kurumları esaslı bir denetim olmadan çalıştıracaksa yurttaşlar harcanabilir gelirinin bir bölümünü neden teslim etsin?

Varlık Fonu’nun somut olarak ne yapacağını, ilk birkaç yıllık planın ne olacağını bile kamuoyuna açıklamadan, kazancı bütçeye akan kuruluşları bu fona aktarınca; yurttaşlarda, ülke tarihindeki geçmiş deneyimlerin de ışığında, ‘param cebimde kalsın, tasarrufu ben yaparım’ düşüncesi yaratması şaşırtıcı olmamalı.

Takvime göre ilk bir buçuk ayda, ama fiiliyatta maaş ödemelerinin çoğunlukla ay sonunda yapılmasından dolayı ilk 12 günde yüzde 26’lık ayrılma oranı bu ay sonunda olasılıkla çok daha yüksek bir orana ulaşacak.

‘Olumsuz kampanyadan’ çok, işin bir de ekonominin durumu ve yurttaşların geleceğe bakışı ile ilgili tarafı var. O da, bekleyişlerin son dönemde oldukça olumsuz bir seyir içinde olması. Ekonomik Güven Endeksi’nin 2009’dan bu yana en düşük olduğu bir konjonktür; ekonomide durgunluk, kur ve enflasyon artışının bir arada olduğu bir konjonktür. Öte yandan, Olağanüstü Hal uygulaması devam ediyor. Kurallar ve kurumlar bir gecede, Şimşek’in de imzasının olduğu bir KHK ile değişiyor, temel hukuk kuralları askıda. Ticaret bile temkinle yapılır hale geldi. Böyle bir ortamda, ilk başlangıç inisiyatifinin katılımcı tarafından yapılmamış otomatik katılımlı bir tasarruf programına temkinli yaklaşan yurttaşları da anlayışla karşılamak gerekir; bir ‘kampanyanın müşterisi olmaktan çok’, ‘kaygıların müşterisi’ olarak. 

Yazının devamı...

‘Finans merkezinin’ foreks macerası

15 Şubat 2017

Alınan kararla, daha önce 1’e 100 olan kaldıraç oranı 1’e 10’a düşürülürken, en düşük teminat miktarı 50 bin TL olarak belirlendi.

1’e 100 kaldıracın anlamı şu; bin lirası olan kişiler, 100 bin TL’nin satın alabileceği riskleri taşıyabiliyordu. Foreks işlemcisi, sanki 100 bin lirası varmış gibi çeşitli dövizlerin, altının ya da diğer emtianın fiyat hareketlerine ‘oynayabiliyordu’. Tersten okunursa; kaldıraçlı olarak nihai riski 100 bin TL olan bir işlemde, fiyat ya da kur yüzde 1 oynarsa işlemci ilk yatırdığı para (bin TL) kadar kazanç ya da kayıpla karşılaşabiliyordu.

İşte bu kaldıraç oranı Sermaye Piyasası Kurulu’nca (SPK) 1’e 10’a düşürüldü; en az teminat miktarı da 50 bin TL’ye.

Özellikle piyasalarda dalgalanmanın yüksek olduğu dönemlerde spot piyasada ‘dalga boyu’ gün içinde yüzde 1’in bile çok üzerine çıkabiliyor. Yüksek kaldıraçlı işlemlerde bu ‘yıkıcı’ kayıplar yaratabiliyor. Zaten aracı kurumların yayımladığı bu konudaki 2016 son çeyrek verileri de, zararda olan kaldıraçlı işlem müşteri hesaplarının ortalama yüzde 80’inin zararda olduğunu söylüyor.

Aracı kurum yetkililerinden aldığım bilgiye göre; Ankara’daki otorite ve siyasetçiler kaldıraçlı işlemleri ‘kumar olarak görüyor’. Eğer öyle ise 1’e 10 oranı da ‘kumar’; öyle değil mi?

Kaldıraçlı işlemler normalde, özellikle gündelik piyasa işlemlerinde alınan risklerin bertaraf edilmesi için vadeli piyasa ürünlerinde kullanılıyor. Temelde riskten korunma aracı olarak; gelecekteki fiyat ya da kur hareketinden, yani bir riskten kaçınma amaçlı yapılan işlemler. Bir çeşit ‘sigorta poliçesi’.

Bu işlemlerin yapılmasında tuhaflık yok. Tuhaflık; bunun finansal okur yazarlığı olmayan bir kitleye ‘yatırım aracı’ olarak pazarlanarak sunulması, teşvik edilen bir ‘alet’ haline getirilmesi. Hani ‘kısa sürede köşe dönme’ hayali olanlara.

SPK, başta yaptığı yanlışı başka bir yanlışla yani ‘yasakla’ çözme yoluna gitti.

En başta yapılan yanlış, kaldıraçlı işlemlerin ‘1’e 100 kazanç’ kapısı gibi sunularak müşteri toplanmasını, böle bir ‘pazarın’ pazarlanmasının seyredilmesinde. Kimi aracı kurumlar, kaldıraçlı işlemleri kısa sürede köşe dönme arzusundaki yurttaşlara pazarladılar.

Ne oldu? Sistem büyüdü ve kendine alan açtı. Adında ‘Menkul değerler’ olan aracı kurumlar foreks şirketlerine dönüştü. Kendi cüssesine göre devasa çağrı merkezleri oluştu, istihdam büyüttü. Şimdi kaldıraç oranına getirilen sınırlamalar ile sektör küçülecek, hatta kimi aracı kurum kapısına kilit vuracak. Bini aşkın kişi işini kaybetmekle karşı karşıya.

Peki ne oldu da böyle bir karar alındı?

İpucu Başbakan Yardımcısı Nurettin Canikli’nin açıklamalarında;

“Risk yönetimi (hedge) işlemi olması gereken foreks işlemi, kaldıraç oranının yüksekliği nedeniyle spekülatif dürtüleri tahrik ediyor. 10 milyon dolarla 1 milyar dolarlık işlem yapma imkanı nedeniyle spekülatif ataklar için uygun bir platform oluşturmaktadır.”

TL’deki değer kaybı, bir süredir “ekonomiye saldırı var”, “dış mihraklar” diyerek ambalajlanıyor. Ankara siyaseti anlattığı bu hikayeye o kadar kendini kaptırmış ki; foreks işlemlerle kaldıraçlı işlemler yapılabiliyor olmasının spekülatif atağa zemin oluşturduğunu dillendiriyor. Oysa aracı kuruluşlar, foreks kanalında yapılan kaldıraçlı TL-döviz işlemlerinin payının yüzde 10-15 civarında olduğunu anlatıyor. ‘Piyasalar olmasa ekonomiyi ne güzel yönetirdik’ noktasına gelinmesi ne kadar tuhaf.

Ayrıca, bugünün dünyasında, foreks işlemleri ile kaldıraçlı işlem yapmak isteyene sınır yok. Yapmak isteyen yapacaktır.

Son çeyrek verilerine göre; aracı kurumlarda işlem yapan 37 bin kişiye ait hesap var. Hesap başına düşen ortalama teminat da 2 bin 912 dolar. Ağırlıkla uluslararası piyasalarda dolar-Euro ve ons altına dayalı bu işlemlerle ve bu büyüklükle mi ‘spekülatif atak’ olacaktı?

Yazının devamı...

‘Çalmadılarsa hırsız değiller’ düzenlemesi

12 Şubat 2017

Yasalarda suç vasfı tanımlanır ve buna uygun cezalandırmalar yazılır. Oysa Bankacılık Yasası’na yapılan ekleme ile mealen “bankacılar şu işlemleri yaparsa zimmet sayılmaz” denildi. Neyin suç olmadığı yasaya sabitlendi.

Eklenen fıkra şöyle: “Bankacılık mevzuatı ile bankacılık usul ve prensiplerine uygun kredi kullandırma, bu kredileri temdit etme veya ek kredi kullandırma, taksitlendirme, teminata bağlama yahut sair yöntemlerle yeniden yapılandırma işlemleri zimmet suçunu oluşturmaz.”

Eklenen bu fıkra ile deniliyor ki; bankacılar kredilerin vadesini uzatır, yeniler, mevcuda ilave kredi kullandırır, taksitlendirir, teminat değişikliği yaparsa bunlar zimmet suçu oluşturmaz.

Bu düzenlemenin muhatabı bankacılardan çok, ne yazık ki yasayı bugüne dek farklı yorumlayan yargı süreçlerinde yer alan savcı ve yargıçlar. Adres orası.

Bankacılar uzun zamandan beri yasada değişiklik yapılmasını talep ediyorlardı. Çünkü 2001 krizi sonrasında mahkemeye düşen bankacılık yargılamalarında karşılaşılan çok örnek olduğu görülüyor. Örneğin, vadesinde ödeme zorluğu içine girmesi olası bir kredinin yenilenmesi ya da yapılandırılmasına dair işlemlerin zimmet suçu niteliği taşıdığını savunarak dava açılması, karar verilmesine dair örnekler var. Normal koşullarda, bankacılık kuralları ve teamülleri, yasal düzenlemeler çerçevesinde yapılabilen bu işlemlerin, bir şekilde mahkemeye düştüğü ve yargılamalarda ‘zimmet suçu’ elbisesi giydirildiği görüldü.

Özellikle son bir yılda hem genel durgunluktan, hem de turizm, enerji ve metaldeki sektörel krizden dolayı şirketlerin kredi geri ödemelerinde sorunlar var. Bu şirketlerin kredilerinde vade yenileme, teminatlandırma ya da yapılandırma işlemleri banka yöneticilerinin en büyük kabusu, zimmetle yargılanma korkusuydu.

Bir bankacı, “kimi zimmet davası örneklerinde, vadesi gelen kredide geri ödeme sorunu varsa ‘hemen ipini çekmeliydiniz’ yaklaşımı vardı” diyerek anlatıyor durumu. Oysa bankacılıkta her şey ‘otomat’ gibi çalışmıyor. Şirketin nakit akışı, mal varlığı, teminatı, diğer borçlanma olanakları gibi unsurlara bakılması, ilave kredi verilmesi her zaman teamüller içinde.

Peki bu fıkranın bu biçimde yasaya yerleştirilmesi ilerideki dönemde, kötü niyetli zimmet vakalarına yol açar mı? Bankacılar, her işlemde ‘bankacılık mevzuatı ile bankacılık usul ve prensiplerine uygun davranma’ yükümlülüğünün değişmediğinin altını kalınca çiziyorlar.

VARLIK FONU’NUN KILAVUZU YOK

Varlık Fonu’yla ilgili sakıncalar konuşulurken; bu fonun ne yapıp yapmayacağını, hakkında konuşan bakanların da henüz ne yapılacağını bilmediği anlaşılıyor. Belli ki muğlak bir ‘koruma kalkanı’ tahayyülü var kafalarında, mitolojik metaforlar gibi, ötesi yok.

“Üçlü denetimden” bahsedilirken, bugün bir işleyiş kılavuzu bile olmayan bir fonun söz konusu olduğu unutuluyor. Bir çalışma, ilkeler ve işleyiş kılavuzu bile oluşturmadan Hazine varlıklarının bu fona devredilmesiyle keyfi kullanımın önü açık.

Fon bu varlıklarla ne yapacak? Fondaki varlıkların satılmayacağı, rehin ya da ipotek edilmeyeceği anlatılıyor cevaben. Yasasında ne var? Nasıl finansman yaratacak peki bu fon? Yasasında diyor ki; “Finansman sağlanırken Türkiye Varlık Fonu portföyü üzerinde teminat, rehin, kefalet ve ipotek tesis edilebilir”.

Fona devredilen varlıkların kiralarının, şirketlerin kazançlarının da, temettülerinin de fona akacağı anlatılıyor. Hazine’ye ait bir kuruluşun KHK ile bu fona aktarılması, gelirinin bütçe dışına çıkarılması başka bir ülkede olsa “bütçe hakkına tecavüz” sayılır, yer yerinden oynardı. Böylelikle, bütçe açığının artması, bütçe dışına çıkarılan gelirlerin hesap vermeden kullanımı da tescil edilmiş oluyor.

Sanki Hazine’nin teminatsız borçlanamadığı, fon arz edenlere bir varlık demetini teminat göstererek borçlanma vitrinine çıktığı fotoğrafı veriliyor. Teminatsız borçlanabilen Hazine’ye karşılık, teminat sunarak ‘menkul kıymetleştirerek’ borçlanma teklifi sunan Varlık Fonu’na gelmenin ana motivasyonu nedir? Çok açık: Bütçe denetimi dışına çıkmak.

Yaratılan sadece basit bir varlık fonu değil; paralel bütçe, paralel Hazine ve paralel bir merkez bankası yaratmak demek. Bu yola girilmiş olması bile yarar yerine zarar getirir. 

Yazının devamı...

Paralel bütçe, paralel merkez bankası

8 Şubat 2017

Bu kurulumla, bu bakış açısıyla beklenen ve anlatılanların tersine bir tablo kaçınılmaz.

Borçlanmadan başlayalım. Mega projelere kaynak sağlamak için borçlanmada iki kanal var; biri yurtdışı, diğeri de yurtiçi. Kuruluşları bir teminat-rehin havuzuna koyup menkul kıymetleştirme yoluna giderek, tahvil ya da sukuk ihracı yaparak fon sağlama düşüncesi ilk yol. Uluslararası sermaye piyasalarında hangi araç olursa olsun, ihraç edeceğiniz bir menkul değerin içinden geçeceği bir kapı var; o da kredi derecesi almak.

Hani o yakın zamana kadar Ankara’da, ‘sizi kim takar’ denilerek küçümsenen kredi dereceleme şirketleri. Şimdi kredi notu alacaksınız ki yatırımcıların görüş alanına girebilesiniz.

Borçlanmaya gidilirse soru şu olacak; Hazine’nin yapamadığı hangi borçlanma vardı ki bunu bir Varlık Fonu içinde yapma çabasına girişildi?

Varlık Fonu’nun çıkaracağı hangi borçlanma aracı olursa olsun, muhtemelen aynı kredi notu sağlanacak olsa bile Hazine’den daha pahalı olacağı bugünden belli. Hem Varlık Fonu’nun içine KHK ile eklenen maddenin verdiği yetki ile devredilen kuruluşların olması, hem de Hazine’nin kurumsallığı ve kurallı yapısının dışında, denetimsiz olması ödeyeceği faizi daha yüksek kılar.

Devlet fonlarının uluslararası kabul görmüş ‘Santiago Kurallarına’ göre ilk ilkesi ‘sağlam hukuki temel’ geliyor. Bizim Varlık Fonu’nun hangi kuruluşları içine alabileceğine dair maddesi KHK ile düzenlendi. En başından sakat. Bu da hem fonun işlemlerini hem de çıkaracağı menkul değerleri bu kurallar setine aykırı yere düşürüyor.

Petrol zengini Ortadoğu ülkelerinin kurduğu varlık fonlarının bile kredi notuna dayanan yatırım kriterleri var. Bu yüzden, ister onların parasına talip olun, ister başkasının; uluslararası piyasalara kredi notu olmadan çıkarak ‘ahbap-çavuş’ işi borçlanmak mümkün değil.

İkinci seçenek ise Varlık Fonu’nun dış piyasalarla aynı anda ya da tek başına iç piyasada borçlanmaya çalışmasıdır. Bu durumda, ayrı bir kanaldan Hazine borçlanmalarına rakip olarak çıkacak demektir. Hazine’nin mevcut borçlanma miktarını kayda değer biçimde artırması neyse sonuç da o olacaktır; faizler aratacaktır.

Bu tablo, sadece Hazine’ye rakip değil, ticari bankalara ve şirketlere de rakip olmak demek. Hali hazırda Türkiye’de mali sistem borç verilebilir fonlarını büyütemezken, yeni ve ‘iştahlı’ bir ‘kamu elbiseli’ borçlanıcı piyasaya girip mevcut ‘pastadan’ pay alacak. Bankaların verdikleri kredilere tek başına mevduat kaynağı yetmezken, şimdi Varlık Fonu bu kaynak alanına alıcı olarak girip faizleri yükseltecektir.

YASADA OLMAYAN GÖREV

Fonun, işlemleri ile piyasalara etki edeceği hatta kimi bakanların sözlerine bakılırsa Merkez Bankası, Hazine ve Özelleştirme İdaresi’nin kimi işlevlerini üstelenebileceği anlaşılıyor. Hem de yasada olmayan bir yetkiyle. Başbakan Yardımcısı Nurettin Canikli diyor ki; “Türkiye Varlık Fonu’nun diğer fonksiyonu da para ve finansal piyasalara yönelik dengeleme ve ekonomik teröre karşı mücadele fonksiyonudur. Piyasaların aşırı dalgalandığı, spekülatif işlemlerin, ekonomik sabotaj ve saldırıların yoğunlaştığı dönemlerde piyasaların sakinleştirilmesine ve saldırıların defedilmesine büyük katkı sağlayacaktır.” Bu sözler keyfi yönetim arzusunun da işareti olmalı.

Kuruluş yasasında bile olmayan böyle bir işlev seçeneğinin dillendiriliyor olması, mali piyasalarda karmaşaya neden olur. Merkez Bankası’nın yapamadığı neyi yapacaktır, müdahale yetkisi olmayan bu Fon?

Tüm bunlar, hukuksal temeli zayıf, hedefi ve kapsamı belirsiz, başka kurum ve kurul ve kuralların alanına taşan Varlık Fonu’nun, piyasada ‘zücaciyecideki fil’ etkisi yaratıp, siyasetçilerin beklediği ve bize anlattığı çerçevede sonuçları değil, tersini getireceğini bugünden görmek gerekiyor.

Daha bugüne kadar hangi köprü için hangi fiyattan kaç adet geçiş taahhüdü verildiğini, ne kadar kamusal yükümlülük oluşturulduğunu açıklamayan, tüm bu yükümlülüklerin toplamının ne olduğunu şeffaf biçimde paylaşmamış siyasetçiler, bize Varlık Fonu’nun şeffaf ve hesap verebilir olacağını anlatıyor.

Yazının devamı...

Varlıkları rehin fonu

7 Şubat 2017

Bizim gibi doğal kaynağı olmayan ülkede de, düzenlenişi itibariyle bugünkü harcamalar için eldeki varlıkları rehin ederek yaratılacak borçluluğu, geleceğe yani torunlara taşımak için kuruluyor.

Şu andaki tabloda görünen; bu bir ‘varlık fonu’ değil, varlık rehin fonudur.

Malum Varlık Fonu yasası Ağustos ayında Meclis’ten çıktı. Ocak ayı içinde, Olağanüstü Hal çerçevesinde hükümete verilen ‘kanun hükmünde kararname’ (KHK) yetkisi amaç dışında kullanılarak; bu varlık fonuna konulabilecek varlıklara ilave tanımlamalar yapıldı. Öyle genişti ki; ‘istediğimi bu fona devrederim’ maddesi idi.

İşte bu ‘indirme madde’ ile yani Meclis tarafından verilmeyen bir yetkinin hükümetçe yasaya KHK ile eklenmesi sayesinde, hafta sonu açıklandı ki; birçok kamu şirketi ve bankasının hisseleri Varlık Fonu’na devredildi. Meclis iradesi dışında ve OHAL’le ilgisi olmayan bir yetki ile yasaya madde ekleniyor, buna bağlı transfer yapılıyor. Bunun hukuk dışı olduğu tartışma götürmez. Bugünden ileriye doğru yapılacak tüm işlemlerin mahkemelik olması kuvvetle muhtemel.

O kadar denetimsiz ki; zaten bu fonu yönetenleri de, denetleyenleri de başbakan atayacak. Meclis adına hiçbir Sayıştay denetimi olmayacak. Meclis, iktidar milletvekilleri dahil ne yazık ki seyredecek.

Demokratik ülkelerde, böylesi büyük fonların yönetimi de denetimi de üzerine titizlikle titrenen olgulardır; şeffaflık ve hesap vermeye dayanır. Atanan kişilerin bu konuda eğitimli, uzman, deneyimli ve saygın olması beklenir.

PEKİ BU FON NE YAPACAK?

Varlık Fonu’nun, kendisine Hazine’den devredilen varlıkları satmaktan çok, rehnederek borçlanma ve kaynak yaratma peşinde koşacağı çok açık.

İki ana kulvarı var; birincisi bu fona devredilen kuruluşları teminat havuzuna koyarak yurtdışından borçlanmaya çalışmak. İkincisi de, olasılıkla birinciyle eş zamanlı olarak yurttaşlardan borçlanmak.

Bu durumda ‘evdeki gümüşleri’ rehinciye bırakarak para borçlanan müflis tüccara benzeyeceğiz. Zira, bir kamu bankasının kredi kartı alacaklarını teminat göstererek piyasadan borçlanması başka bir şey, ama devletin kamu bankasını bir teminat havuzuna rehin olarak koyarak borçlanması başka bir şey.

Türkiye’de kamunun ekonomi politikası, giderek bütçe bütünlüğünden uzaklaşıyor; şeffaflığını kaybeden şu üç kamusal kanada kayıyor; Bütçe, Varlık Fonu ve yatırımlardan oluşan koşullu yükümlülükler. Bütçe malum, yürütme ‘izin verdiği kadar’ denetlenebiliyor. Varlık Fonu da öyle olacak. Köprü geçiş garantileri, şehir hastanelerine ödenecek kiralar  gibi, dev kamu yatırımlarından özel kesime taahhüt edilen ‘koşullu yükümlüklerin’ ne olduğunu, ne kadar ise hiç bilmiyoruz.

Türkiye, giderek ‘sandıkta çoğunluk oyu elde eden iktidarı elde eder, istediğini yapar; bilgi ve hesap vermez’ ülke olarak savruluyor. Ancak bu gidişle fatura ise halkın tamamına çıkacak.

Yazının devamı...

Kur artışı yoksulun mutfağını yaktı

4 Şubat 2017

PİYASA faizi bile artmışken ‘Aman faiz artırmayalım’ takıntısıyla kur artışına göz yumulmasaydı; sadece bir ayda yüzde 6.8 gibi astronomik yüksek oranda bir gıda fiyat artışıyla olasılıkla karşı karşıya kalmayacaktık. Bu artış oranı, Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) 2003’ten bu yana tuttuğu fiyat serilerinde gözlenmiş aylık bir artış değildi; Ocak 2017’ye kadar.

Gıda, ekonomideki talep durgunluğundan en az etkilenen alan; çünkü temel yaşam harcamalarımızdan ve en büyük yer tutanı. Düşük gelir gruplarında, özellikle de asgari ücretli geliri olan hanelerde ise gıda harcaması çok daha fazla yer tutuyor. Bu yüzden enflasyon artışı, özelde de gıdadaki sert artış yoksulu vuran bir nitelik taşıyor. ‘Ocak ayında vurdu geçti’ denilebilecek türden de bir artış değil bu. İzleyen aylarda da dalgalar devam edecek. Çünkü hem ilave kur artışı oldu, hem de kur artışının geçmişe göre daha kalıcı olduğu inancı pekişiyor.

Enflasyon ocak ayında yüzde 2.5’luk bir artış gösterip yıllık yüzde 9.2’ye yükselirken, gıda dışında ikinci önemli etken enerji fiyatlarındaki yüzde 3.5’luk artış. Burada da, kur etkisi olduğu çok belirgin.

TÜİK’in tüketici fiyatları endeksinde yer alan 414 mal ve hizmet kaleminin 290’ında artış olmuş. Yani ocak ayında satın aldığımız mal ve hizmet kalemlerinin yüzde 70’inin fiyatı artmış.

Bu fiyat artışlarının burada kalmayacağının sinyalini de üretici fiyatlarındaki gelişmeden alıyoruz. Yurtiçi Üretici Fiyatları Endeksi’ndeki yıllık artış yüzde 13.7’ye vurmuş durumda. Bu da, neredeyse son 10 yılın rekoru. 2008 Ağustos ayındaki yüzde 14.6’lık artışın ardından bu yılın ocak ayı yeni bir rekor kırdı. 2008 Ağustos ayındaki o seviye de anlaşılabilirdi; dünyada emtia fiyatlarının patlama yaptığı bir dönemdi.

Üretici fiyatlarında eylülden beri dört ayda toplam artış yüzde 10’a ulaşmış durumda. İmalat sanayinde ise aynı dönemde yüzde 10.9, son bir yılda ise yüzde 15.8 artış var.

Sanayide üretilen ara malların, yani hane halkı olarak bizlerin satın aldığı ya da ihracatta başka ülkelerle rekabet ettiğimiz nihai ürünlerin üretiminde kullanılan ara malların fiyat artışı yüzde 18’de. Bu artışların TÜFE’ye yansıması kaçınılmaz.

Yani henüz ‘film’ bitmedi; fiyat artışları devam edecek. Hem son 4 aydaki kur artışından, hem de ilaveten ocak ayındaki kur artışından gelecek yansıma olacak. Yani fiyatlara kur artışından yansıma sürecek.

Ekonomik durgunluk içinde enflasyonda patlamaya ‘stagflasyon’ deniliyor.

Temel sorun şurada; geçmişte ekonomik canlılık sürdüğü için, maliyet artışının bir bölümü nihai tüketiciye yansımıyordu. Şimdi ne döviz kurundaki artışın geçici olduğuna, ne de durgunluğun aşılacağına inanç var.

ŞAPKADAN ÇIKAN VERGİ HAVUCU

Vergiler tabii ki bir iktisat politikası aracıdır. Siyaset de bunu tercihli biçimde kullanır. Önemli Anayasa referandumu öncesinde, belli ki piyasayı canlandırmak için ‘kullanışlı’ bir araç olarak görülmüş. Kullanışlı, çünkü; hem ekonomik canlanma sağlamak, hem de enflasyonu ‘vitrinde’ kısa bir süre olacağından görece düşük kılmak için.

Dün açıklandı ki; 30 Nisan tarihine kadar beyaz eşyada ÖTV sıfırlanıyor, mobilyada KDV 10 puan indiriliyor, konutta da sınırlı bir KDV indirimi sağlanıyor. Yeter ki vatandaş referanduma kadar alış-veriş yapsın, ekonomiye biraz canlılık sağlasın.

Alışverişin yavaşlaması, ekonomide durgunluğun temel nedeni içinde bulunduğumuz politik kriz ve bunun getirdiği belirsizlik.

TÜİK madde fiyat değişimlerine bakıldığında, son bir yılda Türkiye’de ortalama buzdolabı fiyatları yüzde 8.7, çamaşır ve bulaşık makinası fiyatları da yüzde 5-6 düşmüş. Buna rağmen satışların durgunluğa girmesi tablosuna, ilave bir yüzde 5-6’lık vergi indirimi tablosu teşvik sağlar mı şüpheli?

Bu vergi indirimleri, TÜİK tarafından ölçülen perakende fiyatlara yani TÜFE’ye fiyat düşüşü olarak yansıyacak mı, o da şüpheli. Üreticilerin, eldeki stok dışında nisan sonuna kadar zam yapmadan vergi indirimiyle satış yapmaları zor. Olsa bile sonuçta, nisan sonrası yeniden enflasyona yansıyacak.

Merkez Bankası’nın daha dün, yıl sonu için enflasyonda verdiği orta nokta tahmini yüzde 8 iken; bu enflasyon verisi, birkaç ay sonra olduğu gibi yıl sonunda da çift haneli enflasyonu görüntüye soktu.

Uyarması bizden; enflasyon ‘kalkanları’ açılmazsa vatandaş eskisi gibi döviz ve altınla kendini korumaya kalkar. Bu da tüm topluma daha pahalıya mal olur.

Yazının devamı...