"Uğur Gürses" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Uğur Gürses" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Uğur Gürses

Uğur Gürses

Kur, piyasa ve merkez bankası bağımsızlığı

13 Temmuz 2018

Günlük ortalama 10 milyar dolara yakın bir işlem yapılır. Bunun da en büyük ağırlığı yüzde 57 payla bankaların müşterileri ile yaptığı işlemlerden oluşur. Bu işlemler, ticari şirketler ve bireylerin işlemleridir. Bankaların yabancı banka ve kuruluşlarla yaptığı işlemlerin payı ise yüzde 37’dir.

Bu işlem hacmi ile bir ya da birkaç oyuncunun döviz kurlarını manipüle etmesi, “kurları fırlatması” olanaklı değildir. Türk Lirası, dalgalı kur rejimine geçildiği 2001’den bu yana dünya piyasalarında 24 saat işlem gören bir paradır. En sığ piyasa derinliği Asya-Pasifik zaman diliminde olsa da küçük bir işlemle kurlar dalgalansa da Avrupa zaman dilimine girilip piyasa derinliği oluştukça kur olacağı yere gelir. Bu yüzden “küçük bir işlemle manipüle edildi, orada kaldı” doğru bir önerme değildir.

Son birkaç gündür döviz kurları ve faizde yükseliş, hisse senedi piyasasında düşüşler görülüyor. Bunun ana nedenlerinden biri, yabancı yatırımcıların çıkmaya devam etmeleri; arkasında yatan neden de ekonominin sert inişe doğru yol alması.

Yabancılar “çıkışa yöneldikçe” döviz piyasası gibi derin olmayan tahvil piyasasında likidite bulamıyorlar. Piyasada alıcı bulamıyorlarsa daha yüksek faizden (düşük tahvil fiyatından) satmak zorunda kalıyorlar. Bu yüzden de tahvil faizleri yükseliyor. Tahvil satışından gelen TL ile döviz alıp çıkıyorlar. Yine aynı şekilde Türkiye’deki mali yatırımlarını azaltmak isteyen ya da tahvil faizleri yükseldikçe, bankaların bilançolarına olası hasarları hesaba katan hisse senedi yatırımcıları ile sert iniş senaryosunu satın alan yatırımcılar Borsa’da hisse satışına geçiyorlar. Asıl sorun şurada; ülkeye gelirken alkışladığımız, “Türkiye’ye güveniyorlar” başlıkları ile karşıladığımız yatırımcılar şimdi çıkarken, oluşan piyasa parametrelerini “bize operasyon çekiyorlar” diyerek komplo kuramı yazılmasında, “ne yapmalıyız” sorusuna odaklanmamakta.

Eğer ekonomi yönetimi de bu kuramlara prim veriyorsa geride kalan ya da potansiyel yatırımcılar da “sorunlara doğru tanı koyamayan, bunları çözemez” sonucuna gelip, yatırım fikrinden uzak kalıyor. Kaldı ki bir süredir bozulan dengelere müdahale geç geldiği için; iş giderek “yatırım fırsatlarından”, “kredi ve risk fiyatlamasına” dönüşüyor. Yani Türkiye’ye ayrılan fon tahsisatı küçülüyor. Bunun fon akışlarını daha da daraltacağı hesaba katılmalı.

Önceki gün açıklanan mayıs ayı ödemeler dengesi bilançosu bize şunu söylüyor; mayısta Türkiye 5.8 milyar dolar cari açık verirken ülkeye gelen finansman sadece 331 milyon dolar olmuş. Aradaki fark ise rezerv kaybı ve yerleşiklerin yurtdışı mevduatlarıyla karşılanmış. Verilerden görülüyor ki yabancı yatırımcıların portföy yatırımlarındaki kanama devam ediyor. Mayısta net çıkış 1 milyar dolar olurken, şubattan bu yana her ay devam eden çıkış 4 milyar dolara yaklaşmış.

Bu tablonun bize verdiği özet şu; Türkiye cari açık vermeye devam ederken, finansmanda azalış, hatta bunun alt kalemi portföy yatırımlarında çıkış var. Böyle bir tablo olan ülkede kur ve faiz yükselir; buna da “bizi çekemeyenlerin oyunu” denmez.

Piyasalar istim üzerinde iken belki de hiç yapılamayacak iş, Merkez Bankası yasasına dokunmaktı.

Yazının devamı...

Bütçe hakkı yetim kalmasın

10 Temmuz 2018

Yeni sistemde, Cumhurbaşkanı bütçeyi Meclis’e sunuyor; Meclis’in harcamalarda, ödeneklerde herhangi bir değişiklik yapma hakkı yok. Ya onaylayacak ya da reddedecek. Meclis reddederse “yeni bütçe” önceki yılın bütçe ödenekleri yeniden değerleme oranı üzerinden artırılarak kullanılabilecek. Ret durumunda Anayasada hüküm yok. Ancak dünyanın her yerinde bütçesi reddedilen hükümetler istifa eder. Siyasi olarak anlamı; halkın iradesi bütçeye, yani vergi toplanmasına da bunun harcanmasına da yürütme organına yetki vermemiş demektir.

Bütçe hakkı, halkın iradesini yansıtan Meclis’in en temel güçlerinden biridir. Ancak Türkiye’de anayasa değişikliği ile ne yazık ki kuşa çevrildi. Demokrasinin en temel unsuru olan ve tam 803 yıl önce 1215 yılında Magna Carta’ya uzanan kökleri olan bütçe hakkı, yine de Meclis’in en temel tartışma alanı olacak. Zira Meclis’in elinde kalan tek hak; bütçeyi kabul etmek ya da reddetmek. Özellikle de Meclis üye çoğunluğunu tek bir partinin sağlayamadığı bir tabloda, Meclis iradesi bütçe hakkını fiilen günlük çalışmalarında hep canlı tutacak biçimde izleyebilir.

Meclis’te iktidar-muhalefet arasında kilit parti konumuna gelen Milliyetçi Hareket Partisi’nin Genel Başkanı Devlet Bahçeli, seçim gecesi sonuçlar belirdikten sonra şunu söylüyordu; “Türk milleti, Milliyetçi Hareket’i TBMM’nin hem kilit partisi yapmış hem de denge ve denetleme görevini vererek önemli bir sorumluluk yüklemiştir”. İşte bir denge ve denetleme mekanizması olarak bütçe hakkı, “tüyleri yolunmuş” olsa da orada duruyor.

Buradan hareketle, Meclis iradesi Meclis bünyesinde ister Bütçe Komisyonu bünyesinde isterse ayrı bir “Bütçe Ofisi” kurarak düzenli bütçe izlemesine başlayabilir. Yazılı soru ile açıklama isteyebilir. Bunları kamuoyu ile paylaşabilir. Bütçe hakkının, yılda bir önüne getirilen bütçenin tutarına ve içeriğine “evet mi hayır mı?” seçeneğine sıkıştırılmasına karşı Meclis, bu “Bütçe Ofisi” aracılığı ile sürekliliği olan bir izlemeyle bu hakkı fiilen kullanabilir. Kendine bir alan açabilir.

Bunun en önemli yollarından biri de kamuoyunun bütçe, harcamalar, gelir ve vergiler hakkında bilgi edinmesi.

Bu çerçevede, TÜSİAD ve Koç Üniversitesi’nin kurduğu Ekonomik Araştırma Forumu (EAF), uzunca süredir eksik kalan bir raporlamayı başlatıyor; düzenli biçimde mali izleme raporları yayınlanacak. Bilkent ve Ankara Üniversitesi Öğretim Görevlisi Ferhat Emil tarafından merkezi yönetim bütçesinde gözlemlenen eğilimler ve 2018’in de ilk üç ayı analiz edilmiş.

Bütçe ve bütçeyi izlemek, nereye ne kadar kaynak harcandığı şu açıdan giderek daha önem kazandı; son 10 yılda parasal alanda sermaye hareketleri ekonomik büyümenin, enflasyonun, döviz kurlarının ve faizin temel belirleyicisi olmuştu. Şimdi küresel koşullar artık bu tabloyu hızla değiştiriyor. Önümüzdeki yılların iktisat politikasının ağırlığı bütçe politikasına kayacak; bu açıdan da önem kazandı.

Emil

Yazının devamı...

Yolları çatallanan bahçe

6 Temmuz 2018

Zira enflasyonun yükseldiği, yüksek seyretme eğilimine girdiği bir süreçte bu gözetilmezse durgunlukla birlikte çok şirketin ve yoksulun canını yakar. Türkiye ekonomisi için “değirmenin suyu” dış kaynaktır. Değirmenin de suyunun kesildiği bir süreçteyiz.

Salı açıklanan enflasyon oranı, bu kadar yüksek oranda kur şoku yiyen ekonomide fiyatlara geçişkenliğin yüksek olabileceğini düşündürüyor. Son 3 aylık fiyat artışlarının ivmesi çok güçlü görünüyor; Merkez Bankası’nın enflasyona dair teknik notuna göre temel mallarda fiyat artış ivmesi yüzde 22, hizmetlerde ise yüzde 16’ya yakın artış eğiliminde. Yani adım atılmazsa “kötü geride kaldı” demeye henüz çok uzağız. Hele çekirdek fiyat artışlarının eğiliminin de yüzde 18’lerde olduğu, yüzde 24’e vuran üretici imalat fiyatlarında artışların devam ettiği hesaba katılırsa enflasyonda yeni bir eşiğe, yüzde 20’ye itecek bir eşiğe geldiğimiz görülüyor.

Nitekim bankanın notunda; TL’deki değer kaybının mallardan hizmet gruplarının geneline yayıldığı, bunda maliyet yanında talep yönlü etkilerin de hissedildiği; böylece çekirdek göstergelerin yıllık artışlarının ve ana artış eğilimlerinin kayda değer bir biçimde yükseldiği vurgulanıyor. “Maliyet enflasyonudur gelir geçer” gerekçesini pişirmeye çalışan kesimlere de mesaj olmuş bu.

Enflasyon büyük bir olasılıkla önümüzdeki aylarda yüzde 16.5’luk bir orana tırmanacak. Akaryakıt ve doğal gaz fiyatları gibi ertelenen ve askıda tutulan ayarlamalar yapıldığında da enflasyon yüzde 16.50’nin üzerine koşacak. Gerisini ise göreceğiz; bankanın da işaret ettiği gibi yüzde 18-20’lik fiyat artışı eğilimi genele yayılıyorsa yollar yokuşta çatallanıyor demektir.

Şimdi mali piyasada bu hesabı yapanlar, para ve tahvil piyasası fiyatlamalarını hemen değiştirdi. Bir yıllık vadede bankalararası para piyasası borç verme faizleri yüzde 20’nin üzerine demir attı.

Merkez Bankası ise haziran başında kendi politika faizini yüzde 17.75’e çekmişti. Hali hazırda piyasa ile arasındaki fark 2-2.5 puana çıktı. Öyle ki 10 yıllık tahvil faizi yüzde 17.70’e vurmuş iken Merkez Bankası’nın yüzde 17.75’lik bir faizle enflasyonu kontrol altına alacağına kimse ikna olmaz.

Yine “zurnanın zırt dediği” yere geldik. Banka faizleri zamanında yükseltemeyerek zaten itibar kaybetti, şimdi yeni bir sınavda; 24 Temmuz’da faizleri artırabilecek mi?

Eğer kendi hazırladığı haziran enflasyonuna dair teknik notta yazılanlara kendisi kulak kabartmıyorsa işimiz zor.

Yazının devamı...

Seçim bitti geçim sınavı başlıyor

3 Temmuz 2018

Henüz bitmedi; kabaca son üç aydaki yüzde 20’lik bir kur artışının dalgaları temmuz ve ağustos aylarına da yansıyacak. İçinde bulunduğumuz temmuz ayında da yüzde 1’lik bir fiyat artışı görülürse ki kuvvetle muhtemel; yıllık enflasyon yüzde 15’e gelecek.

Ayrıca kamunun belirlediği ya da etkili olduğu mal ve hizmet fiyatlarına ne olacağını henüz bilmiyoruz.  Başta, ÖTV kaybına razı olunarak tutulan akaryakıt fiyatlarına dair ne karar verilecek? ÖTV kaybına mı, yoksa zamlara mı razı olacak Ankara?

Temmuz sonunda potansiyel yüzde 15’lik yıllık enflasyon, “halı altına süpürülenlerle” yani kamunun askıda tuttuğu fiyatlar aslında tutulmasaydı çok daha yüksek bir enflasyona işaret ediyor. Akaryakıt fiyatlarını bu şekilde tutmak da sürdürülebilir değil. Ya bir yılda bir yıllık bütçe açığının yarısını aşan bir tutarda ilave açık vererek ilave borçlanma gereği ya da bıraktığınız anda kallavi bir zam. Örneğin kur artışına karşın doğalgaz, akaryakıt gibi ithal ürünlerin fiyatlarını sabit tutmak mümkün değil; doğalgazla elektrik üretiyorsanız, elektriğe zam yapamamanız bunun zararını bütçeden almanız halinde mümkün.

Mevcut 2003 bazlı enflasyonu ölçen serilerde en yüksek yıllık artış yüzde 12.98’le kasım 2017’de. Yüzde 14’lük yıllık artış en son 1994 bazlı TÜFE endeksinde 2004 Şubat ayında görülmüş.

“Faizden korkma, geç kalmaktan kork” bir defa daha kanıtlandı; bir puanlık faiz artışından kaçınırken 5 puanlık faiz artışı ile bile “ferahlık” sağlanamayan bir aşamaya geçtik. Ticari kredi faizleri 22 Haziran haftası yüzde 23.56 ile Mart 2005’teki seviyesine geri döndü.

Küresel koşulların 2009 sonrasının en zorlu yokuşunda, iki tatsız sürece tanık olacağız; yüzde 15’e vuran ve “halı altından” gelecek çok yüksek enflasyonla ilave faiz yükseliş potansiyeli ve de ekonomik durgunluğun içine düşmek. Seçim bitti şimdi geçim derdi başlıyor.

Bunu “yeniden dengelenme” diye tanımlamak, sanki başından politika araçlarıyla planlamış bir ekonomik yavaşlama gibi sunmak olur; doğru değil. Yerinde ve zamanında tepki vermeyince kur şokuna, ardından da faiz şokuna neden olup bunu da topluma “maliyet enflasyonu” diye anlatmak doğru değil.

Ayrıca, yüksek büyümeye yüksek cari açığa karşı maliye politikası kanalında frene basmak yerine, bayram öncesinde daha önce olmadığı kadar bir ödeme yapıldı.  Yüksek bir likidite piyasaya enjekte edildi.

Yazının devamı...

Küresel yokuşta pahalı bir bedel

29 Haziran 2018

Bedeli de pahalı; Türkiye’nin altın dahil toplam uluslararası rezervleri son iki ayda yaklaşık 9 milyar dolar eridi. Bu, rezervlerin yüzde 8’i demek.

2011 ve 2014’te döviz satarak kayda değer bir döviz rezervi kaybetmiştik. Ne için? O dönemin teknokratları faizlere dokunmadan mali piyasadaki kur baskısını atlatabilmek için döviz satmayı denemişti. Rezerv kaybı ve sert faiz artışı sonuçlanmıştı. 2018 hikayesi ise döviz satmadan ve faiz artırmadan kurun üç ayda yüzde 20-25 artmasına göz yumup, “kırılma” ve sistemik bir risk eşiğine gelince faizleri 5 puana yakın artırarak da döviz rezervi kaybına yol açıldı. Oysa bahane olarak söylense de dış etki çok düşüktü; dolar endeksi yüzde 5.5 arttı.

Para politikası deneyleri için ve teknokrat iş başı eğitimi için epey pahalı bir yol. Peki böyle yapıldı da başka bir kazanım mı sağlandı? Hayır. Tam tersine şimdi spotlar rezervlere döndü.

Moody’s, gelişen ülkelerden cari açığı yüksek olanların, yüksek dış borç ödemesi olanların ve döviz cinsi kamu borcu yüksek olanların güçlü dolar karşısında daha fazla etkileneceklerini ve bu ülkelerin döviz rezervi kaybına yol açacağını vurgulamış. Bu ülkeler arasında ise Arjantin, Gana, Moğolistan, Pakistan, Sri Lanka, Zambiya ve Türkiye sayılmış.

Brezilya, Çin, Hindistan, Meksika ve Rusya gibi ülkelerin ise görece daha az dış kaynağa ihtiyaç duyduklarından daha az kırılgan oldukları not edilmiş. Bir zamanlar bu ülkelerle birlikte anılan Türkiye, artık bir alt grupla anılmaya başlandı.

Bu grubun adı “Frontier market” yani “Eşik Piyasalar-Ülkeler”; az gelişmişlerden daha fazla gelişmiş ama gelişen ülke olarak adlandırmak için de çok küçük olarak görülen ülkeleri içeren bir grup. Ne yazık ki Türkiye son dönemde giderek daha fazla, içinde olduğu gelişen ülkeler grubu ile değil, bu bir alt grup “eşik ülkelerle” birlikte anılıyor.

İşte bu yüzden, açık bir ekonomide merkez bankacılığının ve para politikasının deneme yanılmayla değil, bir sanat gibi icra edilmesi gerektiği ortaya çıkıyor.

Yakın geçmişe kadar, hataların ve gevşek politika tercihinin sonuçları, zincirleme etki ve hasarlar bol ve ucuz para dönemi nedeniyle su yüzüne çıkmamıştı. Şimdi daha sert biçimde yüz yüze kalıyoruz.

Yazının devamı...

‘Milli piyasa’ sahne aldı

26 Haziran 2018

Cuma gününe göre ekonomide hiçbir şey değişmedi; finansal piyasalarda da. Ekonominin sorunları orada duruyor. İçeride son 10 yılın küresel piyasa koşullarının baskın olduğu ucuz ve bol paraya dayanan dönem geride kalırken, finansman ve kredi koşullarının daralmasıyla biz bize “milli piyasamıza” döndük. Bunu da geçmişten hatırlıyoruz.

Ekonomist Atilla Yeşilada, Paraanaliz.com adlı sitesinde yayımladığı yazısının başlığını “Türkiye’yi artık piyasalar yönetecek” olarak koymuş. Bu söz ne yazık ki potansiyel olarak doğru. 2009 sonrasındaki 10 yıllık bol ve ucuz para, rehavet döneminin sonundayız çünkü. Ayrıca 2001 krizi sonrasındaki süreci hatırlatıyor. Kriz sonrasında IMF anlaşması ve bu çerçevede yapılması gereken reform takviminde gecikmeler oldukça, piyasaların kötüleşiyor, kötüleştiği noktada siyasetçiler programın gereğini yerine getirmek için harekete geçiyordu. Meşhur Telekom krizi bunun unutulmaz örneği.

Avrupa’da 2011’den sonra çıkan krizlerde hem çevrede hem de merkezde olan ülkelerdeki siyasi sonucu milliyetçi, yabancı düşmanı, ırkçı, popülist partilerin oyları yükselişi olmuştu. Türkiye’de 2015 Kasım seçiminde yüzde 49.5 oy oranı sağlayan AK Parti’nin 2018’de 7 puan oy kaybı var.

İzlediği ekonomi politikası ile küresel ekonomik koşullardaki değişime hazırlıksız ve kırılgan yakalanan hükümet, buradan gelen dalgalanma ve ekonomik durgunluğun nedenini “dış güçler, bizi çekemeyen yabancılar” gibi sözlerle topluma anlattıkça bunun sandığa yansıması öyle görünüyor ki iktidar partisinden ittifak içinde olduğu en uç sağ kesime oy kayması olmuş. İçinden yeni bir parti çıkan MHP böylelikle oylarını korumuş görünüyor.

Türkiye’nin ihtiyacı olan reformların Meclis’ten yasa değişiklikleriyle çıkması gerekecek. Örneğin, Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek’in seçim öncesi açıklamalarına bakılırsa emeklilere 2 ikramiye gibi taahhütlerin finansal yükü, imar affı ve “gelir vergisi reformu” ile sağlanacak hasılat ile karşılanacak, orta ve uzun vadede de “yeni hükümet sistemi ile birlikte kamu harcamaları azaltılacak.” 9 ay sonra yerel seçim gündemi olan ve Meclis çoğunluğunu kaybeden iktidar partisi için “gelir vergisi reformu” gibi seçmeni “acıtacak” konuların, böyle bir reformun seçim sonucuna bakarak Meclis’ten çıkacağını beklemek kolay değil.

Küresel parasal daralma sürecine girilmişken dış kaynak akışının terse dönmemesi, cari açık ve bir yıllık geri ödeme ihtiyacı olan kabaca 160-170 milyar dolar finansman sağlanması için iyi siyasi normalleşme ve “iyi bir hikâye” çıkması şart. İşte bu yüzden, artık giderek daha fazla ekonomik zorluklar ve buna uygun ekonomi politikası izlenip izlenmediği gündemde olacak. Temel parametrelerin belirlendiği yer olan mali piyasada, dolar kuru ve faiz bu gündemin sonucu ve “barometresi” olacak. İşte bu yüzden, seçimi iktidar partisi kazanmış olsa da sahneyi “piyasa güçleri” alacak.

Seçim öncesinde de konuşuluyordu ama sonrasında da giderek yayılan bir bakış açısı var; o da son 10 yılda rahat küresel parasal koşulların siyasi alanda meyvesini toplayan iktidar partisinin bu dönemin sona ermesi ile “faturayı ödeme zamanını” da yönetmesi gerektiği. İşte bu yüzden, piyasa tepkilerinin daha sert biçimde ekonomiyi etkileyeceği bir dönemde işini iyi bilen teknokrat kadroların varlığı önemli olacak. 2009 krizi öncesine kadar siyasetçilere rahatlık sağlayan da buydu; siyasi kadroların altında yer alan ve günlük işleri götüren yetkin ve deneyimli bürokratlar “testi kırılmadan” durumu idare edebiliyorlardı. 2009 sonrasındaki bol ve ucuz para dönemi öyle idi ki; yetkinlik ve deneyim yerini sadakat ve deneyimsizliğe bıraktığında bile “yol kazası” olmadı. 2018’in ilk altı ayında yaşananlara bakınca, bu konuda yeterli fikrimiz var artık; kurumlara güven ve itibar kaybı.

Artık piyasaların “direksiyonda” olduğu bir dönemde, gündelik işler bir tarafa “yumuşak inişi” sağlayacak ustalıkta bir ekonomi yönetimi ve politikaları gerekiyor. Böyle bir aşamada yapay biçimde “faiz indirme” çabalarına ise hiç de yer yok.

Yazının devamı...

Ekonomide zorlu tablo

25 Haziran 2018

Bu da seçim öncesinde arızi ya da yapay biçimde birilerinin şişirmiş olduğu bir durum değil. Zorlu gündemin tanımı da şu: son 10 yılın en yüksek enflasyonu içinde ekonomik durgunluk, daralan dış kredi ve finansman, reel kesim şirketlerinin derinleşen borç çevirme sorunları.

Seçim öncesinde kur ve faiz artışı ve halı altında biriken enflasyonu, seçim taahhütleri ile yükselen ilave bütçe harcaması masanın üzerinde duruyor. Seçim öncesinde yapılan “Bu işten IMF’li mi IMF’siz mi çıkılır?” tartışmaları hiç de yersiz değildi.

Doğrusu seçim kazanan siyasetçiler için yeni dönem ekonomide epey zorlu bir dönem olacak. Çünkü bugüne kadar olmadığı kadar kolaylaştırıcı nitelikte olan “saha koşulları” eskisi gibi değil artık. Seçim sonrasında reform vadeden iktidarın 9 ay sonraki yerel seçime kadar bunu hayata geçirmesi de zor görünüyor. Kaldı ki “sakal-bıyık” arasına sıkışmış akaryakıt fiyat sübvansiyonu askıda duruyor; ya ÖTV kaybı ve ilave borçlanma ya da zamları pompaya yansıtmak gibi tercihler yapılması gerekecek.

Bugünden sonra, her kamu kaynağı ile verilecek ekonomik desteğin bütçeye ilave yükü olacak ve “artan borç oranı” tartışılacak. Kaynak ve dış borçlanma imkânları ile bunun artan maliyeti baraj gibi önümüzde olacak. Bir yıllık dış kaynağın en ucuz maliyeti yüzde 5, bunun TL’ye çevirip banka kredisi olabilmesi için geldiği nihai TL maliyeti en düşük yüzde 24.

Türkiye yeni bir hikâye çıkarmazsa siyasi platformu normalleştirmezse ekonomide “kendi yağı ile kavrulma” bile olanaklı değil. Bu tabloda son 10 yılda milli gelirin yüzde 30’u kadar borç yükü artıran özel kesim şirketlerinin bankaların kapısındaki borç yapılandırma kuyruğu kalabalıklaşacaktır. Bunun da sürdürülebilirliği yok.

Seçim sonrasında ekonomi politikasının öncesindeki gibi yönetilmesi mümkün değil. Hem uluslararası konjonktür değişti hem de Türkiye’nin sorunları daha belirgin biçimde su yüzüne vurmaya başladı. Kim kazanırsa kazansın ekonomideki bu tablo ile karşı karşıya idi.

Şimdi mali piyasalara en fazla çok kısa süre ile sınırlı ve dar bir iyimserlik gelse de ekonominin temel sorunları neşter vurulmayı bekliyor. Artık tek başına Merkez Bankası’nın faiz artışı ile “yeniden dengelenebilecek” bir ekonomik tablo da yok. Ankara’da ekonomi politikasına dair her alınacak karar, seçmen kaygılı siyasetçinin hoşuna gitmeyecek kararlar olacak. Bu yüzden madalyonu bir yüzünde 9 aylık bir ufukta duran yerel seçim ajandası, diğer yüzünde sıkılaştırıcı ve can sıkan bir reform gereği olan ekonomi politikası ihtiyacı duruyor. 

Zor bir dönem olacak.

Yazının devamı...

Patates iktisadı

22 Haziran 2018

Son günlerin konusu patates-soğan fiyat artışları. Bunun nasıl olduğuna çokça ekonomik temele dayanan neden bulunabilir. Buna eğilelim ama asıl mesele seçime kadar tutulan, vergi indirimleri ile geçici olarak askıya alınan fiyat artışlarının ne olacağında. Son üç ayda döviz kuru artışının yüzde 20 olduğu, henüz bunun çok az kısmının perakende fiyatlara yansıdığı, kamu zamlarının tutulduğu hesaba katılırsa henüz bir şey görmedik.

Tüketiciler ilk sinyalleri çarşıda-pazarda-sofrada görmeye başladılar. Daha fazlası en temel gıda maddesi olan patates fiyatında en ucuzunun fiyatı yüzde 80’e yakın artmış. İstanbul Hali’nde geçen günlük en düşük-en yüksek fiyatlara bakılırsa; dünkü fiyatlar ile önceki yılın aynı günündeki fiyatlar karşılaştırıldığında patates yüzde 52-79, beyaz soğan yüzde 400, kuru soğan ise yüzde 135-150 aralığında fiyat artışı göstermiş.

Durup dururken iç talep ya da ihracat gibi dış talep artmadığına göre ya maliyet kanalından ya da arz tarafından gelen, ya da ikisinden kaynaklanan bir sorun var demektir. Normal koşullarda siyasetçinin, bu durumu biliyor olması ya da “üzerinde çalışıyoruz” demesi beklenir.

Oysa Başbakan Binali Yıldırım, soğan ve patates fiyatlarındaki artışa ilişkin “Spekülasyondan öte bir şey değil, göreceksiniz birkaç gün sonra böyle bir meseleyi konuşmayacağız” diyor. Aynı gün Hürriyet web sitesinde yayımlanan habere göre; ülkenin patates ihtiyacının yüzde 25’ini karşıladıklarını dile getiren Ödemiş Ziraat Odası İkinci Başkanı Mehmet Dinlemez, iki noktaya işaret ediyor; birincisi, fiyat dengesizliği nedeniyle üreticinin son yıllarda patates ekmekten vazgeçtiğini, geçen yıl oluşan fiyatlara dayalı memnuniyetsizlikle bu yıl ekim alanlarının daraldığını, ikincisi de bu yılki hava şartları “patatesin sevdiği gibi gitmemiş”, hava şartlarından dolayı erken ekilen patateslerde görülen hastalık verimi düşürmüş.

Yazının devamı...