"Uğur Gürses" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Uğur Gürses" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Uğur Gürses

Uğur Gürses

Boştaki gençlerin de bayramı kutlu olsun

20 Mayıs 2017

Neden mi dikkatimi çekti? Ekonomik krizler en başta genç kesimi vuruyor. Hem de onların hayallerini, geleceğe bakışını. İşte Akdeniz kuşağında yer alan İtalya, 2008 küresel krizinin en sert yan etkilerinden biriyle yüz yüze; genç kesimde yüksek işsizlik ve tek başına hayat kuramama, geçinememe olgusu.

Bakın önce o sayılara bakalım. İtalyan Ulusal İstatistik Enstitüsü’nün yayınladığı 2017 raporunda, 35 yaş altındaki 10 İtalyan yurttaşından 7’sinin ailesi yani ana ve babası ile birlikte yaşadığı yer alıyordu.

İstatistikler, İtalya’da 2008 öncesinde her yıl 250 bin evlilik yapılırken, kriz sonrası bunun hızla 200 bini altına düştüğünü gösteriyor. En çok Avrupa’yı, burada da en çok Akdeniz kuşağını etkileyen küresel ekonomik kriz, toplum yaşamını ve refahını etkiliyor. Bunun da geleceğe bakışı değiştirdiği, siyasal sonuçları olduğuna da tanık oluyoruz.

İtalya’daki krizin en belirgin yansıması, anne babası ile yaşayan bireylerin oranında hissediliyor; bu oran 15-29  yaş arasında yüzde 80’de.  Türkiye’de ise aynı yaş diliminde bu oranın yüzde 60.4 olduğunu not edelim. 2007’deki yüzde 61.7’ye bakarak, çok az bir düşüş olduğu görülüyor.

15-29 yaş grubunda aileleri ile yaşayanların oranında belli ülkelerdeki artış 2008 krizinin etkilerini gösteriyor; ‘kuşlar yuvada kalıyor, yuvaya geri dönüyor’. En yüksek Fransa’daki gençlerde görülmüş; 2007’de bu yaş dilimindeki gençlerin yüzde 41’i aileleri ile birlikte yaşarken, 2015’te yüzde 53.5’e çıkmış. Macaristan, İtalya ve Yunanistan ‘eve dönüşte’ ilk sıraları paylaşıyor.

Dün 19 Mayıs; Atatürk’ü anma, Gençlik ve Spor Bayramı idi, kimi illerde kutlama yasakları vardı. Gerekçe yine bildik; güvenlik. Ama siyasetçiler gençliğe ve onların geleceğine dair hamasi konuşmalar yaptılar. Mealen gençlere söylenen ise hep “sen dur, senin için neyin doğru olduğunu biz söyleriz” tonunda.

Büyük ülke sayılmak istiyoruz ama ‘atıl gençliğe’ yasaklı bir ülke sunmaktan öte adım atmıyoruz. ‘Atıl gençlik’ çünkü 2015 itibariyle; ne işte ne de okulda olmayan gençlerin (15-29 yaş dilimi) oranında yüzde 29.8 ile OECD şampiyonuyuz. Bu oran 2007-2015 arası dönemde düşüyor olsa da çok yüksek.

Türkiye’yi izleyen OECD ülkeleri; 2008 sonrasında derin bir ekonomik krize giren ve pek de toparladıkları söylenemeyen İtalya, Yunanistan ve İspanya geliyor. Sırasıyla yüzde 26.9, yüzde 24.7 ve yüzde 22.7 ile. Tamamı da işsizlikteki artıştan geliyor. İşini kaybeden ana babası ile yaşamaya başlıyor.

Yazının devamı...

Büyüme finansmanının sonu

17 Mayıs 2017

En baştan özeti verelim; bankacılık sistemi son 7 yılda bolca gelen dış kaynakları içeride bolca krediye dönüştürerek şirketlere ve hane halkına verebildi. Hem de öz kaynak yokluğunda, cılız mevduat artışı tablosunda. Geride kalan yola dikiz aynasından bakmak yerine, son 3-4 yıldır bizlerin yaptığı gibi ileriye, gelecekteki risklere bakmak gerekiyordu. Şimdi bunun ‘semptomları’ görülmeye başlandı. Dışarıdaki bol para dönemi, “ağır çekimde tren kazası” gibi göstere göstere sona eriyor. Örneğin Fed’in bilanço küçültmeye başlaması ile ‘film terse sarmaya’ başlayacak.

Hele ki ekonomisi 2013 sonrasında belirgin biçimde yavaşlayan bir ekonomi için, son 7 yılda milli gelirinin yüzde 30’u kadar borç yapmış şirketlerin işi zorlaşıyor. Bir de döviz cinsi ise.

Sunumdaki sayılara bakalım; 2015 sonu itibariyle Türkiye’de bankacılık sisteminin kredilerinin toplam varlıklarına oranı yüzde 64 olmuş. Bu oran, hem gelişmiş, hem de bizim gibi gelişen ülkelerin ortalamasının üzerinde; gelişmişlerde ortalama yüzde 47, gelişen ülkelerde ortalama yüzde 59. İşte tam da “zurnanın zırt dediği yer” de burası. Hani siyasetçilerin rekor yarışında çok sevdikleri yüksek rakamların olması nedeniyle. Oysa madalyonun diğer yüzü şöyle; Türkiye’de mevduatların banka bilançolarındaki payı yüzde 53. Gelişmekte olan ülkeler ortalaması yüzde 63, gelişmişlerde ise yüzde 60’ta.

Ayrıca GSYH’ya oranla bakıldığında kredilerde yüzde 64, mevduatta ise yüzde 57 ile her iki grubun da gerisinde Türkiye.

Bu fotoğraf, Türkiye’nin mali sistemini büyütmekte ve kaynak yaratmada patinaj yaptığının resmi. 2009 sonrasında, gelişmiş ülke merkez bankalarının bastığı paralardan en yüksek faydayı görenler arasında gelmesine rağmen; Türkiye kendi mali sistemini büyütecek mecrada yol açamadı, yolumuzu kaybettik. Reformlar gecikti derken, hukuku kaybettik.

Tabloda yer alıyor; Aralık 2009-Mart 2017 döneminde Türkiye’deki bankacılık sisteminin bilançosundaki değişim her şeyi söylüyor.

Birincisi, bu 7 yıllık dönemde bankaların kredileri, milli gelirin (GSYH) yüzde 30’u kadar artarken, bunun kaynağı olacak mevduatta sadece GSYH’nın yüzde 6’sı kadar bir artış olmuş. Aradaki fark; GSYH’nın yüzde 14’ü kadar bir dış kaynakla kapatılmaya çalışılsa da yetmemiş; bankalar aktiflerinde duran menkul kıymetleri GSYH’nın yüzde 13’ü kadar azaltarak bu kredi artışına yetişmeye çalışmışlar. Belirgin olan şu; öz kaynak artışından sadece yüzde 1’lik bir destek gelebilmiş.

Yazının devamı...

Banknot matbaası ile proje finansmanı

13 Mayıs 2017

Nedenlere ‘tedavi’ yerine, sonuçlara ‘pansuman’, epeydir tanık olduğumuz bir yaklaşımdı. Ama şimdi, tehlikeli bir yola girerek, “matbaayı” çalıştıracak yollara sapılması gibi girişimler ortaya çıkıyor. 

Şimdi bu tehlikeli bir ‘cin fikrin’ kapısı açılıyor. O da, Başbakan Yardımcısı Nurettin Canikli’nin dün Bankalar Birliği Genel Kurulu’ndaki konuşmasında belirginleşti; kamu projelerinin dolaylı olarak Merkez Bankası’nca finanse edilmesi.

Canikli, bankaların aktiflerinin menkulleştirilerek nakit sağlanmasına dair “Banka senedi” projesinin teknik çalışmaları tamamlandığını, SPK’nın da düzenlemeleri yapmasından sonra ‘banka senedi’ çıkarılabileceği, herhangi bankanın bilançosunda duran kredilerin menkulleştirilip pazarlanabileceğini anlatıyor.

Peki bu nereden çıkmış?

Yazının devamı...

Merkez ‘yan yol’ açtıkça kazanç yaratıyor

9 Mayıs 2017

Şimdi güncel hikaye şu; Merkez Bankası para piyasasında açtığı Dolar-TL ‘swap’ ihalelerinde oyunculara arbitraj (kazanç farkı) oluştu ve rekor katılım gelmeye başladı. Swap ihaleleri ile Merkez Bankası’nın bankalara açtığı, yüzde 1’le dolar borç verme, karşılığında da yüzde 12.25’le TL borç alma ihalelerine (TL karşılığı döviz deposu ihalesi) dün 8.4 milyar dolarlık rekor teklif geldi. Bu, Nisan ayında haftalık ortalamada günlük ihalelere gelen 1-1.5 milyar dolarlık teklifin kat kat üzerinde.

Peki arbitraj nasıl oluyor?

Londra’daki para piyasasında gecelik faizler Merkez Bankası’nın ortalama fonlama faizinin kabaca yarım puan altında seyrediyorken bu fark, “Macron rallisi” sonrasında iyice açıldı. Şimdi 1.5 puana yakın. Bu da piyasa oyuncularına kazanç demek; “Londra’da borçlan, Merkez’e borç ver”.

Peki neden bu durum ortaya çıkıyor?

Merkez Bankası para politikasının gereğini yapamadığından; dümdüz politika faizlerini artıramadığından, Ocak ortasında faizi yüksek tek pencereyi kullanmayı tercih etti. Bankacılık sisteminin ‘yangın alarmı’ sayılabilecek Geç Likidite Penceresini kullanmaya başladı. Bir de ayrıca TL karşılığı döviz deposu (Swap: Para takası) işlemlerini başlattı. Banka, ihale ile gelecek katılımcılara bir haftalık vadede dolar borç verecek, karşılığında TL borç alacaktı. İlginç tarafı bankanın gecelik borç alma faizi yüzde 7.25’te iken, gecelik vadede de piyasanın para ihtiyacının yüzde 90’ını yüzde 12.25’le karşılarken, swap işlemleri ile çektiği paraya da yüzde 12.25 ödemeyi teklif ediyor.

Merkez Bankası ocak ayında günlük olarak 500 milyon dolarlık swap ihaleleri açmaya başladı. Şimdi 1 milyar 250 milyon dolarlık ihaleler açıyor. Haftalık toplamda 6 milyar 250 milyon dolarlık bir tutarda swap işlemine ulaştı. Karşılığında da yüzde 12.25’le kabaca 22 milyar TL çekiyor. Oysa diğer kanaldan piyasaya sürdüğü 100 milyar TL’yi aşkın parayı ortalaması yüzde 11.96 ile veriyor.

Tam bir “aşure” görüntüsü değil mi? Bankanın borç alma faizi yüzde 7.25 iken piyasaya para verdiği faiz oranı olan yüzde 12.25’le para çekmesini anlamı ne? Hemen şu gerekçe söyleniyor; “Efendim Londra’da para piyasasında TL faizleri çok düştü; Merkez Bankası swap işlemleri ile bunu yukarı itmeye çalışıyor. Aksi halde kur yükselebilir”.

İşin doğrusu, Merkez Bankası’nın yüzde 12.25’le TL çekiyor olması TL’nin cazibesi için yeterli gerekçe. Ancak bunu neden kendi politika faizi ile yapmadığı, neden bu tür

Yazının devamı...

Üç haftada 8.4 milyar dolarlık yığınak

6 Mayıs 2017

Biraz geriden başlayalım: Son 7-8 ayda kur artarken en önemli silah, o dövizleri satın alacak Türk Liralarının önünü kesmek için TL faizini kullanmak idi. Ancak, ‘aman faizi artırmayalım’ takıntısı nedeniyle uzunca süre seyredildi. Ama kur artışı böylece “eller kollar bağlı” seyredilirken, bir taraftan da “dış mihraklar dövizi yükseltme oyunu oynuyor” söylemi tam gaz devam ediyordu. Ne oldu? Kur fırladı, gitti; sonunda faizi çok geç kalarak yükselttik.

Bugün, o geç kalışın bedelini ödüyoruz; tüketicinin ortalama enflasyonu yüzde 12’ye vurdu. Üreticinin ise içler acısı: İmalat sanayinde fiyat artışı yüzde 18.27 oldu. Ara malı fiyat artışı ise yüzde 22’ye vurdu. Bu kadar yüksek maliyet artışını ‘kol kırılır yen içinde kalır’ diyerek ürünlerine yansıtmamayı, ya da zararı üstlenerek daha az yansıtmayı becerebilecek üretici kaldı mı?

Ankara’da bu geç kalışın, bu uzun uzun seyredişin sorumluluğunu üstlenen yok. Sanki enflasyon yükselişinde dışsal bir neden varmış gibi “ah o gıda fiyatları artışı” deniyor. Peki ama gıda fiyatları neden artıyordu? Gıdada da, üretim süreçlerindeki maliyetlerin, en başta nakliye maliyetinin kur yükselişi nedeniyle arttığını bilmeyen var mı? 2012’den bu yana dünyada gıda fiyatları düşerken, içeride “tam gaz” gıda fiyat artışı kur artışından bağımsız değil.

Sermaye girişlerinin bol olduğu dönemdeki kur artışlarının fiyatlara yansıması ile son dönemde olduğu gibi sermaye girişlerinin azaldığı dönemdeki yansımanın farklılaştığının izleri de var.

Nisan ayında TÜFE içinde yer alan 414 kalem mal ve hizmetin 284’ü artmış. Bu, yüzde 69’u arttı demek. Son altı aylık ortalamada ise yüzde 67’yi gösteriyor. 2008’de uluslararası emtia ve enerji fiyatlarındaki sert yükseliş dönemindeki sıçrama göz ardı edilirse 2011’e kadar genelde yüzde 50-55 arasında bir seyir gözleniyor. 2011 sonrası dönemde kur artışlarının seyredilmesi, son kertede faiz artırımına gidilmesi olasılıkla fiyatlama davranışını kademeli olarak bozma eğilimi gösteriyor. Yeni patika yüzde 60-65’ken, şimdi tarihsel olarak daha yukarı seviyeler zorlanıyor.

Döviz kurlarındaki zirve ocak ayında kaldı. Merkez Bankası gönülsüz biçimde, hem de her an düşürebileceği ‘geçici bir pencereyi’ kullanarak faizleri artırdı. Hem faiz artışı, hem de küresel finansal koşullarla, hatta son 10 günde Fransa’daki “Macron rallisi” ile kur gerilemesi bugüne kadar sürdü. Ancak ilginç olan, kur düştükçe yerleşik yurttaşların ve şirketlerin döviz almaya başladıkları görülüyor. Ocak başından nisan sonuna kadar olan dönemde, bankalardaki döviz hesaplarındaki artış tam 15 milyar dolar. Bunun kabaca 8.4 milyar dolarlık bölümü; referandum öncesi hafta 2.7 milyar dolar, sonrasındaki iki haftada ise 5.7 milyar dolar olmak üzere son 3 haftada (7 Nisan-28 Nisan) satın alınmış. Yani dolar kurunun 3.70’in altına düşüp, 3.53’e kadar indiği dilimde.

Görünen o ki son üç haftada bu kadar döviz alışının kaynağı; bir miktar azalış gösteren TL mevduat ile aynı dönemde artan TL krediler olmuş. Özeti; ağırlıkla bankalardan alınan TL kredilerle döviz alınmış. Nitekim piyasadaki “KGF garantisi ile alınan kredilerin bir bölümü ile şirketler döviz alıyor” konuşmalarının altı boş görünmüyor.

Bunun da spekülatif amaçlardan çok, 200 milyar dolara ulaşan döviz pozisyon açığı olan şirketlerin

Yazının devamı...

Finans merkezinin yasakları

3 Mayıs 2017

Finansal piyasalarla, koltuğa oturduklarında tanışan bürokratlar, akşam evde izlediği TV dizisini borsaya taşımak gibi işlerle uğraşırken, bir taraftan da yasak kararları alınıyor. Olağanüstü hal ile ilgisiz ama, ‘bir şeyi yasaklayacaksak KHK ile olmalı’ düşüncesi ile olmalı; yerleşiklere internet üzerinden kaldıraçlı işlem, türev ürün alım-satım imkanı sunan yurtdışı kurumlara erişimin engellenmesi hükmü yazıldı KHK’ya.

Küresel dünyadan kendini izole eden, yasakçılıkla içine kapanan bir tabloya doğru hızla gidiyoruz. Sermaye Piyasası Kurulu’nun (SPK) talebiyle, internet üzerinden yurtdışında bu tür işlem yaptıran şirketlere olan erişim Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu eliyle engellenecek.

Bir süre önce kaldıraçlı döviz ve altın işlemlerine dair önlemler alınmış; işlemlerde kaldıraç oranı “bire 100”den, “bire 10”a düşürülmüştü. Anımsatalım, kaldıraç oranın “bire 10” olması demek; bin liralık bir nakit varlıkla, 10 bin liralık varlığın riskini almak, bunun getireceği kazanç ya da zararı üstlenmek demek. 6 yıl boyunca bu işlemlerin önü açılırken, ne olmuştu da birden bire “akıl başa gelmişti?” Ankara’da, bu kaldıraçlı işlemlerle TL’nin değer kaybına ivme verildiği kanısı önemli bir etken. Hatta öyle ki; “Foreks düzenlemesiyle, insanlarımızın yaklaşık 3.5 milyar dolar kaybetmesi engellenmiştir” diye “gerçeküstü sayılarla” düşünen bakanlar oldu.

Türkiye’nin ödemeler dengesi ve sermaye hesabına hiç bakmamış biri bu kanaate varabilir, komplo kuramı yazabilir. Kaldıraçlı işlemlerle ‘Türkiye’ye oyun oynandığına’ inanabilir. Açıklamalara da bakılırsa işte bu yüzden, kaldıraç oranı düşürüldü.

Yazının devamı...

‘Tavşana kaç, tazıya tut’ politikası devam

27 Nisan 2017

Banka bu artışı hemen piyasaya yansıtacak mı bilmiyoruz. Ancak anımsatalım ki; Merkez Bankası’nın karar organı Para Politikası Kurulu, 15 Haziran tarihindeki toplantıya kadar karar almayacak. Bu artırım kararı, ‘rafta yedekte tutmak’ için mi alındı bilmiyoruz.

Banka piyasaya kabaca 100 milyar TL para veriyor; bunun da yüzde 90’ını, Para Politikası Kurulu toplantısı yapmadan dahi herhangi bir gün düşürebileceği Geç Likidite Penceresi’nden sağlıyor. Şimdi sadece bunu yüzde 12.25’e yükseltti. Kalan yüzde 10’luk bölümü ise yüzde 9.25’le veriyor. Bunu da değiştirmedi. Tüm verdiği paranın bankacılık sistemine ortalama faizi yüzde 11.5 seviyesinde idi. Şimdi bu ortalama, aynı kompozisyon korunursa kabaca yüzde 12’ye yükselecek. Bu faiz oranı bile bankacılık kesiminin hali hazırda müşterilerine önerdiği ve gerçekleştirdiği yüzde 14-14.5’luk TL mevduat faizlerinin hala çok uzağında. Yani Merkez Bankası, dün faizi artırsa da piyasanın gerisinde kalmaya devam ediyor. Bankanın, piyasanın faiz artışı beklemediği bir konumdan çıkıp artırması ‘piyasanın önüne geçtiği’, enflasyonu çapalayarak beklentileri yönlendirmeye başladığı anlamına gelmiyor.

Hele ki dün de bu satırlarda yazıldığı gibi; bankaların kredi patlaması yaptığı son bir aylık dönemde mevduat artışının bu kredi artışına yetişemediği bir tabloda. Banka, dünkü toplantıda, öncekine göre yeni bir cümle ilave etmiş, o da; “yakın dönemde risk iştahında gözlenen artış maliyet kaynaklı baskıları bir miktar sınırlasa da enflasyonun bulunduğu yüksek seviyeler fiyatlama davranışlarına dair risk oluşturmaktadır” diyor.

Bu düşük cümleden çıkarılabilecek anlam şu; küresel piyasalardaki rahatlamadan kaynaklanan kur gevşemesi enflasyon baskısını azaltıyor ama enflasyon yüksek, bunun devam etmesi de fiyatlama davranışını bozabilecek.

Bu konudaki daha açık tabloyu, cuma günkü Enflasyon Raporu’nda görebileceğiz. Raporda Merkez Bankası, enflasyon tahminlerini kayda değer ölçekte yukarı çekebilir. İşte bu yüzden, “madem tahmini yukarı çektiniz, neden faiz aksiyonu almadınız?” sorusuna ön alıyor olmalı.

İşin doğrusu Türkiye, 16 yıllık dalgalı kur rejiminde, ardı ardına sermaye çıkışı ve kur artışı olan dört-beş yıllık bir süreçte kurdan enflasyona geçirgenlik ve fiyatlama davranışı gözleme deneyimi hiç yaşamadı. Hele ki tüm çapaların taradığı, beklentilerin bozulduğu bir konjonktürde.

Bankanın hükümetle belirlediği enflasyon hedefi yüzde 5. Ama cuma günü de görülecek ki; banka kendisi bile bunun 2 yıllık bir ufukta tutturabileceğini ummuyor. Enflasyon gerçekleşmesi ise hedefin iki puanlık belirsizlik aralığının bile çok üzerinde. Artık “hedef çarpı 2” seviyeden bahsediyoruz.

Başçı döneminde ‘düşük haftalık repo faizi ve yüksek gecelik faizi’ ile yapılan “siyasetçi-piyasa vitrini” şimdi, ‘kalıcı düşük gecelik faiz-geçici yüksek olağanüstü faiz’ ile yapılıyor. Hani şimdilerde o çokça hayranı olan ‘Osmanlı modeli’ ile ifade edilirse “idare-i maslahatçı para politikası” ile idare ediliyor; ne çok patlasın ne de çok ürkütsün. Bir taraftan yüzde 9.25’ten 10 milyar para verirken, diğer taraftan ‘olağanüstü faiz’ olan yüzde 11.75’ten piyasaya para veriyor; tuhafı, öbür taraftan yüzde 11.75’le döviz deposu karşılığında (swap kanalıyla) TL çekiyor.

Yazının devamı...

Kredi garantisi orta vadede 'pansuman'

26 Nisan 2017

Kredi Garanti Fonu’nun (KGF) Hazine destekli verdiği kredi garantisi mekanizmasının boyutu önce 20 milyara, sonra en son mart sonunda 250 milyar TL’ye yükseltildi. Deyim yerinde ise hem bankalar, hem de şirketler ‘üstüne atladı’.

Hem yeterli teminatı bulamadığı için kredi olanaklarından uzak kalan KOBİ ve ihracatçı şirketler için cazipti, hem de verdikleri kredilere Hazine garantisi sağladıkları için bilançolarını daha güçlü gösteren bankalar için cazipti. Garantiyi devlet, parayı bankalar veriyor. 186 bini aşan sayıda şirket kredi konusunda geçici de olsa bir nefes aldı. Bankalar da bilanço düzeltti; borsada hisse değerleri yükseldi.

KGF’den aldığım verilere göre; Hazine protokolünün imzalandığı 20 Mart 2017 ile 20 Nisan 2017 tarihleri arasında 186 bin 131 şirkete 122.3 milyar TL kefalet, 137.3 milyar TL kredi kullandırıldı. Malum, şirket ya da faaliyete bağlı olarak verilen kredilerin yüzde 75 ile yüzde 100’ü aralığında kefalet veriliyor.
Fon, bu sağlanan kefaletin yüzde 55’inin yeni kredi, yüzde 43’ünün ise ilave kredi olarak kullandırıldığını söylüyor. Toplam kefaletin sadece yüzde 2’sinin mevcut kredilere sağlanan kefalet olduğunu da.

Yazının devamı...