"Uğur Gürses" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Uğur Gürses" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Uğur Gürses

Uğur Gürses

Hamaseti milli tezgâhı evrensel

27 Mart 2018

Hele ki bilgi ve bilimden çok, köşe dönmeci “uyanıklığa” ve lümpenliğe sempatinin olduğu yerlerde şaşkınlık yaratmıyor.

Tüm dolandırma vakalarında, kazanma hırsı ve açgözlülüğe eşlik eden bir başka duygu daha var; o da “güven” duygusu. İçinde bir de hamaset varsa “tüy dikiliyor.”

“Çiftlik Bank” olayı da tam bir Ponzi tezgâhı. Kaz geleceği umuduyla tavuklarını feda eden yurttaşların düştüğü bir tezgâh.

“Sona kalanın dona kaldığı” dolandırma vakaları iki gruba ayrılıyor; birincisi piramit tipi ya da saadet zinciri olarak tanımlanıyor, diğeri de Ponzi tipi “yatırım” tezgâhı. Piramit ya da saadet zincirinde, belli sayıda kişiyle başlayıp üslü biçimde katlanarak çoğalan ve nakit akışının “yeni gelenlerden akan nakdin, ilk gelenlere aktığı” bir düzen var. Katlanarak büyümesini de bu sağlıyor. En önemlisi; katılımcılara yeni katılımcı getirmeyi teşvik eden, zorunlu kılan taraflarının olması. Örneğin ilk beş kişi girerken belli bir para ödüyor ama her biri beşer kişi getirmek zorunda. Sonra gelen “ikinci kuşak” beş kişi de beşer kişi getiriyor. Böylece 5, 25, 125, 625 diye çember büyüyor. İlk 5 kişiye vaat edilen, örneğin dördüncü kuşak tamamlandığında “ana paralarının iki katını alacakları” vaadi ise dördüncü kuşak yani 625 kişi tamamlandığında bu veriliyor. “Havucun” hayata geçtiğini gören katılımcılar bizatihi halkaları kendileri büyütüyor. Ancak bir aşamaya geldiğinde maddi olarak yükümlülükler yerine getirilemiyor; bu çarkı kuran dolandırıcılar ortadan kayboluyor. Bunun rasyonel olup olmadığını sorgulamayan açgözlü katılımcılar, koşa koşa savcılığın yolunu bulmakta zorlanmıyor.

ADINA ‘YATIRIM’ DEYİNCE PONZİ

İkinci tip olan çark, temel olarak aynı ama ambalajı farklı; bir “iş”, bir “yatırım” elbisesi içinde sunuluyor. Oysa ne iş var ne de yatırım. Göz boyayıcı tablolar sunuluyor. Hepsi bu. “Ponzi Oyunu” olarak adlandırılan bu çark adını, 1920’lerde ABD’deki dolandırıcı Charles Ponzi’den alıyor.

Ponzi bundan 100 yıl önce ABD New England’da posta kuponu ve pulu spekülasyonuyla uğraşırken, “yatırımcı” toplayarak büyütüyor. ABD’nin SPK’sı olan SEC’in web sitesinde Ponzi’nin ne yaptığı şöyle anlatılıyor; o dönem faizler yüzde 5’lerde iken “yatırımcılara” 90 günde yüzde 50 getiri teklif etmiş. Başlangıçta uluslararası posta kuponlarını satın alarak işe başlamış. Sonra, yeni katılanlardan aldığı fonları önce gelenlere taahhüt ettiği getiriyi ödemekte kullanmaya başlamış. Charles Ponzi’nin o dönemde en büyük “müşteri” kitlesinin Boston polis teşkilatının üçte ikisi olduğunu not edelim; halkayı nasıl büyüttüğünün de kaldıracını anlamak için.

Her iki çarkta da yeni açgözlü katılımcı girişi esastır. Katılımcı girişi azalır ya da durursa çark

Yazının devamı...

Güvercin diliyle şahin tablo çizmek

23 Mart 2018

Merkez bankaları da zımnen bunu istiyor; “fincancı katırlarını ürkütmeden” parasal normalleşmeyi sürdürebilmek. Bu yüzden; şahince tasarlanan politikalar artık güvercin diliyle anlatılıyor.

Bu arzu, sadece ucuz paralarla hisse senedi tahvil gibi varlıklara yatırım yapanların değil, “yüksek getirili piyasalar” olarak adlandırılan bizim gibi gelişen ülkelerin politikacıların da arzusu. “Fincanlar” gelişen ülkelerin şirketlerinin yükümlülük tablosunda. Kırılırsa oy kaybı yaratır.

Çarşamba günü Amerikan Merkez Bankası Fed’in faizleri o.25 puan artırması sürpriz değildi ama merakla beklenen sonrasına dair işaretinin ne olacağıydı.

İlk çıkan olumlu olarak değerlendirildi; ilk tepkiye bakılırsa piyasalar her zaman olduğu gibi “güvercin tonunu” kabul edip bunu kutladı. Dolar değer kaybetti, gelişen ülke paraları biraz değerlendi. Olumlu diye görülen de şuydu; Fed üyesi başkanların geleceğe dair nokta faiz tahminlerinde, 2018’de iki faiz artışı daha öngörülüyordu. Yani çarşamba günkü artış dahil 2018’in tamamında 3 faiz artışı öngörülüyor demek. Aralık ayındaki tahminlerin, oran olarak küçük bir artış olsa da adet olarak tamamen aynısı idi. Oysa Fed Başkanı seçilen Jerome Powell’ın göreve başladıktan sonraki konuşmaları ile bunun 4 faiz artışına doğru kaydığı görülmüş, tahvil faizleri artmaya başlamıştı. Toplantı başladığında piyasadaki hava buydu.

AKILLI MANEVRA

Dün 2018 tahminleri sürpriz gibi gelse de asıl ilginç olan şuydu; Fed başkanları 2018 tahminlerini değiştirmezken 2019 ve 2020 tahminlerini yukarı çekmişlerdi. Hem adet olarak hem de faiz artışının dozu olarak. Örneğin aralıkta 2019’daki faiz seviyesi ortalama yüzde 2.70 görülürken, mart tahminleri ortalama yüzde 2.875 olmuştu. Bu, 2019’da faiz artış sayısı olarak aralık ayındaki tahminlere göre bir fazla artış demekti. Çok açık ki Fed piyasaları fazla ürkütmek istemiyor. Akıllıca bir manevra ile 2018 için piyasanın kendi kendine çıkarsamayla yaptığı “4 artış” tedirginliğini yumuşatıyor, ama bu “dördüncüyü” 2019’a ilave etmiş görünüyor.

Şurası açık; Fed başkanlarının faiz tahminleri piyasaya bir kılavuzluk içeriyor. Bu tahminlere göre faiz artışı gelecek diye bir duruş hiç olmadı, olmayacak da. Tersine gelişmelere göre öne çekilebileceği de açık. Hatta öyle ki dünkü toplantıda “Fed’in 50 baz puan artış yapma olasılığı” yüzde 20 gibi rekor bir orana çıkmıştı.

Buna bir

Yazının devamı...

İYİ Parti: Demokrasi olmazsa kalkınma olmaz

20 Mart 2018

Toplantıya katılan Genel Başkan Meral Akşener de sunumu sonuna kadar izledi. Durmuş Yılmaz, sunumun durum tespiti amaçlı olduğunu; buna bağlı olarak alınması gereken önlemlerin ve bunların maliyetlerinin ne olacağını, maliyetlerin kaynaklarını da nereden bulacaklarına çalıştıklarını ve bunları seçim öncesinde ilan edeceklerini söylüyor.

Yılmaz, 21. yüzyılda nasıl bir çerçeve koyacağız perspektifi içinde “Demokrasi olmazsa ekonomik kalkınma olmayacağı kanaatimiz var” diyerek, ülkeyi içine düştüğü orta gelir tuzağından çıkarma hedefinde olduklarını anlatıyor; ekliyor, “Eğer sabit kur rejimi olsaydı 2001 krizi gibi bir kriz yaşıyor olurduk.” Durmuş Yılmaz, ülkeyi 2001 krizine götüren günahların işlenmeye devam edildiğini vurguluyor.

Yılmaz, ekonominin borçla döndüğünü, temel sorunumuzun da “sanayisizleşme” olduğunu söylüyor. Sanayinin milli gelirdeki payının giderek düştüğünü anlatıyor; “Aldığımız döviz borçları ile yaptığımız yatırımlarla uluslararası ticarete konu döviz nakit akımı sağlayan üretim yapamadık. Bu büyüme modelinin değişmesi gerekiyor. TL’nin istikrarsızlığının bir nedeni de bu yapıya işaret ediyor.”

MODEL DEĞİŞİM

Yılmaz, imalat sanayisinin ithal ara mal ve hammaddeye bağımlılığından hareketle, yanlış ekonomi politikalarının maliyetinin dış ticaret açığı üzerinden maliyetinin 1 trilyon dolar olduğunu söylüyor. 2002-2017 arasında toplam 1.8 trilyon ihracata karşılık toplam 2.1 trilyon dolar ithalat üzerinden veriyor bu farkı.

1978-2017’ye kadar düşük teknolojiden orta düşük teknoloji seviyesine ancak 40 yılda çıkabildiğimizi, bunu değiştirmek gerektiğine işaret eden Yılmaz, 2002 sonrasında uluslararası tahkimi kabul etmemiz ve AB hukukuna uyum sürecinin ekonomide verimliliğin arttığını, yaşanan iyileşmenin buradan ivme aldığını anlattı.

Yılmaz

Yazının devamı...

Sermaye girişlerinin uyuşturucu etkisi

16 Mart 2018

ENFLASYON yükseliyor ve Merkez Bankası faize dokunmadan durumu idare edebiliyorsa geçmişte olduğu gibi tek bir açıklaması var; sermaye girişi, daha doğrusu “sıcak para” girişinin hem döviz kurunu hem de uzun vadeli faizleri “ılıman” bir seviyede tutmasından kaynaklanan bir mola olması.

Ama bir süre, hepsi bu; geçmiş son 3-5 ayda tanık olduğumuz da bu. Moody’s kurumsal çerçevedeki çöküşü işaret ederek notu indiriyor ama bu “siyasi adım” olarak yorumlanıyor. Bozulan dengelere karşın kimi analistlere “not indiriminin piyasaya etkisi olmaz” dedirten de merkez bankacılara işlerini yapmaktan uzak tutan cesareti veren de bu sermaye girişi tablosuydu.

Şimdi, son 5 haftadır çıkış olduğu görülüyor; geçen hafta net 689 milyon dolarlık bir portföy çıkışının da eklenmesiyle, yılbaşından bu yana toplam net girişler sıfırlandığı gibi 153 milyon dolarlık çıkışa dönmüş olduğu görülüyor.

2009 sonrasında olduğu gibi çok ya da az ama biraz “sıcak para” bir süre idare eder; sonunda gerçeklerle yüz yüze geliriz. Her defasında da bu “konfor” pahalıya mal olur.

Sadece bizde olsa gerek; gerçeklikten koparak tersine “kör gözüm parmağına” faizleri indirme çabası tekrar tekrar masaya gelir. Her defasında da masa başında faiz indirmeye giderken fiiliyatta faiz yükselişi ile dönülür.

Merkez Bankası “yaz gelsin yonca biçelim” tarzında enflasyonu zamana bırakıp düşmesini bekliyor; ama biraz sermaye girişi azalınca ya da sermaye çıkışı olunca, kur yükselince tekrar enflasyon beklentileri bozuluyor. Faizler de çıkıyor.

ÖDEMELER DENGESİNDEN AL HABERİ

Türkiye’ye ocak ayı itibariyle son 12 ayda giren portföy yatırımları 27 milyar dolar. Bu son dört buçuk yılın rekoru. Cari açığın yarısını karşılıyor. Oysa geçen yıl portföy girişleri ocakta cari açığın dörtte birini karşılıyordu. Tamamen uluslararası konjonktür kaynaklı arızi bir akış artışı olmuştu. Küresel konjonktüre bakılırsa sürdürülebilir değil.

Yazının devamı...

Yeni ekonomiye yasak duvarı işler mi?

13 Mart 2018

Uçtan uca; ürün, yer, araç, uzmanlık, hizmet, personel paylaşımı sağlayan ve genel olarak da “paylaşım ekonomisi” de denilen yeni bir ekonomi bu. Bunu sağlayan platform da ağırlıkla elimizde bulunan internet bağlantılı akıllı telefonlar. Milenyumun ilk çeyrek yüzyılını tamamlamaya az kalırken; yeni bir ekonominin şekli şemaili iyiden iyiye belirdi.

Sorun şurada; eski ile gelmekte olan arasında köhnemiş olana sahip çıkar gibi görünüp popülizm mi yapacağız, yoksa eskiyi yeniye uyumlaştırıp paydaşların (devletin vergi kaygıları dahil) hepsinin kazançlı çıkmasına mı gayret edeceğiz?

Popülizmin yeni ekonomi ile imtihanı zorlu olacak görünüyor. Malum taksici-Uber mücadelesi sahnede. Taksiciler Uber’den rahatsız, Uber’i yasaklamak, buraya kayıtlı iş yapan araçları trafikten men etmek için girişimler dillendiriliyor.

Belleklerimiz henüz taze; Booking.com gibi ticari bir platformu da çoğu içerik sitesi gibi yasaklamıştık. Ne diye? Turizm acentelerinin ekmeğine engel oluyor diye. Oysa otel müşterilerine, binlerce seçeneği çeşitli kriterlere göre eleyerek kendine uygun konaklama olanağı sağlıyordu. Bu otel işletmecilerine de müthiş bir erişilebilirlik sağlıyordu.

YENİLİĞE KATILIM

Diğer taraftan otel işletmecileri de Airbnb adlı platformdan rahatsız olabilirler; zira bu platform da yine potansiyel otel müşterilerini, ev sahiplerince sunulan konaklama hizmeti ile buluşturuyor. Ancak bundan birkaç yıl önceki pazar raporları, kiralama gelirlerinin üçte birinin bu platforma katılan ticari işletmelere ait olduğu gösteriyor. İşte bu da yeni ekonomiye uyum göstergesi.

Online satış ya da hizmet erişim platformlarında da benzer durum var.

Büyük bir perakende online satış platformu

Yazının devamı...

Kredi notundan kaçabiliriz ama sonuçlarından asla

9 Mart 2018

Dünkü tablo şöyleydi; ‘yarım dolar + yarım Euro’dan oluşan “döviz sepeti” 4.27’de idi. Bu seviye, 30 Kasım tarihindeki zirve değeri olan 4.31’in sadece yüzde 1 altında.

Dolarla ölçenlere de bir kerteriz vermek gerekir; Euro dolara karşı güçlendiği için, dolar o tarihe göre yüzde 4.4 düşük. Eğer o günkü parite (1.18) geçerli olsaydı; bugün dolar kuru 3.98-4 seviyesinde olacaktı.

Özetle, döviz kuru düşmüş değil, hane halkı ve şirketlerin döviz hesapları artmaya devam ediyor; o günden bugüne, 9 milyar dolar daha eklediler.

Peki neden böyle oluyor?

Çekirdek enflasyonu yüzde 12’lerde seyreden ve döviz açığı olan bir ekonomide Merkez Bankası’nın durumu seyretmesi; TL’yi korunaksız-kalkansız bırakması. Vatandaş kendi “korunma” yöntemini seçiyor; ‘dolarizasyon’.

Peki buna ne yol açıyor?

Bu sıkı olduğunu söyleyen ama gerçekte enflasyon eğilimlerine göre gevşek olan duruş, IMF’sinden kredi dereceleme kuruluşlarına kadar yatırımcıların dikkate aldığı kuruluşlarca işaret edilen bir zayıflık olarak kayda geçiyor; temelinde kurumsal erozyon var.

MOODY’S VE KURUMSAL EROZYON

Yazının devamı...

Enflasyonda tek hane umudu ötelendi

6 Mart 2018

DÜN şubat ayına ait enflasyon verileri açıklandığında şu oldu; döviz kuru 1 kuruş arttı. Peki neden? Basit bir nedeni var; gerçekleşmenin “beklenen” aylık enflasyondan yüksek çıkması ve hali hazırda yükselen enflasyonun gerisinde kalan Merkez Bankası’nın hiçbir politika tepkisi vermeyecek olması. Yani “vatandaş tipi korunmanın” işlemeye devam edecek olması; dolarizasyona açılan kapı aralığının biraz daha açılması. Dünkü bu verilerle en iyimser hali ile “tek haneye” razı bir enflasyon görünümü arzulayanlar bile bu olasılığı ötelemek zorunda kalacak. Zira enflasyonda aylık serilerde takvim ilerledikçe daha düşük fiyat artışlarının seriye girmesi, yüksek artışların ise geride kalarak seriden düşmesi “beklentisi” ile “baz etkili bir enflasyon düşüşü” rüyası vardı. Bunun pek de istendiği ölçüde olmadığı görülüyor. Olmuyor çünkü “aynı derede iki defa yıkanılmaz.” Yurtiçi üretici fiyatlarındaki fahiş artışın iki kaynağı var; ara malı ve sermaye malı üretimindeki fiyat artışlarındaki yüzde 20’lik ivme devam ediyor.

Ara malı fiyat artışı 2017 şubat-aralık arasında yıllık yüzde 20’nin üzerinde artış seyrini korurken, bu yıl ocak ayında yüzde 17’lik bir artışa gerilemişti. Şubat ayına ait verilerde yüzde 17’lik yıllık artış korunurken, son 3 aylık ortalama eğilimin yüzde 20’lik bir ivme taşıdığı görülüyor. Özeti şu; temel imalat maliyetleri “yüzde 20’lik bir otoyolda” ilerliyor.

YÜZDE 17-18’LİK ARTIŞ

Şubat ayında üretici fiyatlarını etkileyen en önemli unsurlardan biri; yüzde 21’lik gaz ve elektrik üretim fiyatlarındaki sert aylık artışlar. Tüm bunlara neden olan asıl etkenlerin başında döviz kuru artışı, diğeri de uluslararası piyasalardaki metal ve enerji başta emtia fiyat artışları. Sanayi üretim girdi maliyetleri yüzde 20’ye yakın bir seyir izlerken nihai imalat sanayi üretimi fiyatları son üç ayda yüzde 1.5’luk bir ortalama artış göstermiş. Yani, kur artışının durulduğu ve döviz sepeti düzeyinde yatay seyrettiği son üç ayda imalat sanayinde fiyat artışları yıllık yüzde 17-18’lik bir eğilimde seyrediyor.

Şimdilik yükseldiği seviyede durulmuş görünen döviz kurlarının gerileyeceğine dair bir beklenti yok. Tersine, Merkez Bankası Beklenti Anketi’ne göre; yılsonunda ocak sonuna göre yüzde 10’a yakın bir artış beklentisi daha belirgin. “Kurların geri geleceği” beklentisi olmadığı için yüzde 15-20’lik üretici fiyat artışlarının perakende tarafa yani tüketicilere yansıtılmadan beklenmesi, üstlenilmesi olası değil.

Şubat ayında da enflasyonda yayılmanın, fiyatlama davranışında bozulmanın devam ettiği görülüyor. Tüketici enflasyonunun ölçülmesinde temel alınan 407 adet mal ve hizmet kaleminin 266’sı yani yüzde 66’sında artış var. Bu yayılma gıda ürünlerinde yüzde 71’de. Üretici fiyatlarındaki tablo, tüketici fiyatlarına yansımanın devam edeceğinin işareti. Bir de kur artışı hızlanırsa bunun daha erken ve daha şiddetli yansıması kaçınılmaz. Gıda ve enerji hariç çekirdek enflasyonda son üç aylık ortalama yüzde 0.5 gibi bir ortalamaya gerilemiş olsa da üretici fiyatlarından gelecek sert etki ile yeniden yüzde 1 ve üzerine sıçrama olası. 

Yazının devamı...

Köhneyen ‘milli taksi’ye yenilikçi takoz

2 Mart 2018

Güncel tartışmadan bahsediyorum; taksiler ve Uber gibi “online” iş yapan “oyunbozan” şirketler arasındaki giderek ısınan ve politikacıların da popülizm tozu serperek gündeme taşıdığı tartışmadan.

Uber gibi akıllı telefonlarla çağrılan, özel taksi uygulaması “oyunbozan” bir yenilik. Çünkü bu araçlarla yapılan seyahate yolcu ve sürücüye ilave olarak bir kurumsal muhatap da ekleniyor. Yolculuğun hangi koşullarda olması gerektiğini denetleyen, belirleyen bir şirket. Araç talebi de ödeme de şirkete, şirketten de sürücüye uzanıyor. Sürücü de yolcu da birbirini “notluyor”.

İşin merkezinde şirket olunca sürücünün de yolcunun da seyahat kalitesi artıyor. Aracı hijyen koşulları bakımında kötü olarak raporlanan sürücünün sistem içinde kalması zor. Oysa İstanbul’un en “kalburüstü” semtlerindeki taksiler bile olması gereken çıtanın altında kalır.

Uber yetkilileri, İstanbul’daki sistemlerine kayıtlı araçların yarısının taksiler olduğunu not ediyor. Sisteme giren de çıtayı yükseltecektir. Bu durum taksiciler için de iyi.

İMTİYAZI  REKABETÇİLİK BOZAR

İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) de bir süre önce bu uygulamaya benzer İTaksi uygulamasını başlattı. Burada kamusal bir hedef de var; “Boşta gezen araçlarının sayısını azaltarak trafiği rahatlatabilmek ve ulaşımı erişilebilir hale getirmek” de hedefleniyor.

Yolcu ve sürücüyü buluşturan bu tür uygulamalarla; şirket de yolcu da sürücü de en verimli biçimde bu süreçten yararlanıyor. Nihai olarak taksi taşımacılığında verim artıran bir yenilik Uber tarzı şirketler.

Son tartışmalara bakınca; taksicileri temsil eden oda yetkilileri iki konuya işaret ediyorlar; bu tür taşıyıcıların lisanssız ve kayıt dışı çalıştıklarına. Uber yetkilileri ise sistemlerine kayıtlı sürücülerin her türlü lisansının bulunmasının bir koşul olduğunu, ayrıca kayıtlı iş yaptıklarını ifade ediyor.

Yazının devamı...