"Uğur Gürses" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Uğur Gürses" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Uğur Gürses

Uğur Gürses

Şimdilik etkili değil

21 Kasım 2017

MERKEZ Bankası, cumartesi ilan ettiği gibi, vadede kur farkının TL üzerinden takas edileceği vadeli döviz satışına dün yaptığı ihalelerle başladı. 1, 3 ve 6 ay vadeli olarak yapılan üç ihalede, toplam 350 milyon dolar satış yaptı. Gelen toplam teklif ise 637 milyon dolar oldu. Tekrar anımsatalım; bu satışların vadelerinde, o günkü cari piyasa kuru ile dünkü ihaledeki satış kuru arasındaki fark, taraflarca TL ödenerek yapılacak.

İhale sonucu iki şeye bakılır; bir döviz kuru üzerinde etkili oldu mu? İkincisi de vadeli kur hesabındaki TL faizinin piyasaya etkisi oldu mu?

Her ikisine de yanıtım; hayır, şimdilik etkili olmadı. İhale başlarken piyasa oyuncularının teklif atarken vadeli kura esas aldıkları cari kur 3.92 idi, ihale sonrasında da değişen bir şey olmadı. İkincisi de, Merkez Bankası’nın her üç vadede satış yaptığı en düşük kur seviyesinden hesaplanan faizler düşük olmasına karşın, ihale sonuçları açıklandıktan sonra piyasadaki para takası (swap) faizlerine etkisi olmadı; yüksek kalmaya devam ettiler.

İhale öncesi konuştuğum bankacılar, yabancı bankaların bu tür takasında dolar olmayan döviz satışlarına ilgisinin olmayacağı yönünde idi. Sonuçlar da bunun kanıtı. İhale çoklu fiyat ihalesi şeklinde yapılıyor; döviz alıcıları en yüksek kurdan en düşük kura sıralanıyor. Merkez Bankası ilan ettiği satış miktarını doldurana kadar en düşük kura satış yapılıyor. Dolayısıyla, satış yapılan en düşük kur, ihalede satış yapılacağı ilan edilen miktara ulaşılan noktada yer alıyor.

KURU YUKARI İTEN NEDEN

Dünkü ihalede en çarpıcı olanı şu; Merkez Bankası 1 ay vadeli ihalede satış yaptığı en düşük kur olan 3.9350’lik dolar kuru ile dün ihalenin yapıldığı saatlerdeki cari piyasa kuru olan 3.92 arasındaki farktan hesaplanan TL faizi yüzde 5.9 çıkıyor. Oysa herhangi bir banka müşterisi bir bankaya gidip 1 ay vadeli döviz satış kuru istemiş olsaydı 3.95’ten aşağı olmayacaktı. Bu koşullarda, bu ihale sonucuna göre; piyasa kuru da, para piyasasında 1 ay vadeli TL faizleri de düşmeliydi. Ama olmadı. Nedeni basit; bu ihale yöntemi de, ihalenin temel unsuru olan “dövizsiz satış” da “külüstür” de ondan. Piyasa mekanizmalarını işletecek, aktarım sağlayacak bir model değil.

Sabit kur rejimi olan ülkelerde “offshore” döviz kurunu dengelemek, “uydusu gibi” hareket etmesini sağlamak için kullanılan bir yöntem bu. Sermaye hareketleri 28 yıl önce serbest bırakılmış bir ülkede, 16 yıldır serbest dalgalı kur rejiminde olan bir ülke için “arkaik” bir döviz müdahale aracı olarak kalıyor. Neden “keşfedildi”? Şundan, “faizleri artırmadan kuru nasıl frenleriz” arayışlarından.

Muhtemeldir ki; Merkez Bankası yönetimi zaman kazanmaya dönük olarak bu aracı piyasaya sürmeye hazırlanırken, Cumhurbaşkanı’nın eleştirileri sonrasında alelacele başlamak zorunda kaldılar. Dolar kuru cuma günü 3.8745 kaparken, bu ihalelerin başlayacağı haberiyle dün 3.8755’ten açıldı. Ama dün gün içinde 3.9296’ya kadar yükselirken, ihale sonrasında da 3.92 seviyesinde seyretti. Bu adımın çalışmamasının nedeni gayet basit; bankanın bizatihi bu modeli piyasaya sürmesi kuru yukarı iten en önemli neden.

Yazının devamı...

Dolar milyarderi sayısında istikrarlıyız

18 Kasım 2017

Servet artışı nüfus artışının çok üzerinde; sırasıyla, yüzde 6.3 ve yüzde 1.4. Buna karşın, Afrika’nın servet payında artış olmadığı gibi, Asya Pasifik ve Latin Amerika’nın payında düşüş olmuş. Kazanan: Kuzey Amerika. Yani ABD ve Kanada’nın zenginleri.

Türkiye de, servet kaybı yaşayan ülkelerden olmuş. 52.1 milyon yetişkine düşen toplam servet 2016’da 1 trilyon 136 milyar dolar iken; yetişkin başına servet 21 bin 790 dolardı.

2017’de 53.2 milyon yetişkine düşen toplam servet 1 trilyon 68 milyar dolara gerilemiş. Yetişkin başına servet ise 20 bin 61 dolara düşmüş.

2016’dan 2017’ye, servetteki değişim hane halkı düzeyinde ölçüldüğünde; artışta ilk üç sırada ABD, Çin ve Almanya gelirken, düşüşte; Japonya, Mısır ve Türkiye geliyor. Yetişkin başına servette değişimde en çok artanlar Polonya, İsrail Güney Afrika gelirken, düşüşte yine aynı üçlü (Mısır, Türkiye ve Japonya) yer alıyor.

İşin en çarpıcı tarafı; Türkiye’de toplam servet düşüşü yaşanırken, dolar milyarderi sayısının 6 kişi artması. Çok daha çarpıcı tarafı da şu; 2013’te “kırılgan beşli” olarak adlandırılan gelişen ülkelerden sadece Türkiye’nin milyarder sayısı artmış. Diğerlerinin milyarderleri azalmış. Malum, aradan 4 yıl geçtikten sonra geçen hafta, “kırılgan beşli” içerisinde Türkiye dışındaki ülkelerin tamamı listeden çıkarken, yeni ülkeler girdi. Milyarder sayısındaki değişime bakınca çok anlamlı görünüyor. Zira listeden çıkanların tamamında milyarder sayısı azalmış. Küçük de bir not düşmek gerekir; Servet hesabı yapılırken, borsa gibi finansal ve konut gibi finansal olmayan varlık fiyat artışları ile döviz kuru değişimi en önemli belirleyici unsur. Ölçülen dönemde şirketlerin borsa değerlerindeki değişim yüzde 10.2, konut fiyatlarındaki artış yüzde 11.6, dolar kurundaki artış da yüzde 18.2 ölçülmüş. 2016 sonlarından itibaren yaşanan döviz kuru artışında ya da sonrasındaki toparlanmada da Türkiye en kötü performans gösteren ülke olarak yer almıştı. Yerel para ile ölçülen servetlerin dolara çevrilmesinde kur önemli. Diğer ülkelerin parası daha az değer kaybederken, daha fazla kaybeden ülkenin milyarder sayısının artması hiç de normal bir durum değil. Türkiye bu anomaliyi “ilk 10’da kalarak” devam ettiriyor. Oysa refah ülkelerindeki milyarder sayılarında pek de değişiklik yok.

Servet dilimlerine göre olan tablo ise “serveti 10 bin doların altında” olan yetişkinlerin cephesinin büyüdüğünü gösteriyor. Bu dilimdeki yetişkinlerin oranı yüzde 75.6’ya yükselmiş. İkinci gözlem de şu; bunun orta sınıftan kaydığını söylüyor. Serveti 10 bin dolarla 100 bin dolar arasında olan yetişkinlerin oranı kabaca 3 puan düşmüş.

Türkiye’nin verileri sağlıklı ve iyileşen bir servet dağılımı tablosu sunmuyor. Küresel tablo içindeki durumumuzda da bu çok açık ortada.

Yazının devamı...

Faizsiz merkez bankacıları dövizsiz müdahale buldu

15 Kasım 2017

 “İsteyene vadeli döviz satacağım; ama vadede döviz vermek yok” tarzı bir döviz satış penceresi açıklayan bir merkez bankasına geçmişte, çoğunlukla sermaye kısıtları olan ekonomilerde rastlanıyordu. Parasının konvertibilitesi zayıf olan, sermaye kısıtları olan ülkelerde; hem kurun paralel pazarlarda (offshore) fazla değer kaybetmesine engel olmak için, hem de konvertibiliteye geçişte iyi bir araçtı bu.

Serbest kambiyo rejimi olan ve parası serbest dalgalanmada olan ülkelerde de yok değil; Brezilya ve Meksika’da kullanılıyor. Ancak Türkiye o koşullarda değil. Bunu kullanmak, geriye gitmek demek.

Merkez Bankası, “aman faize dokunmayalım da, etraftan dolaşalım” çabasıyla, döviz müdahalesinde “külüstür” yollara saptı. İşin doğrusu; Türkiye’nin sermaye serbestine geçtiği 1989 ile tam dalgalı kur rejimine geçtiği 2001’den beri kayda değer bir geri adım bu.

Geri adım; çünkü atılan adımla sonuçlarının getireceği potansiyel hasar ölçüsüz. Görünüşte reel kesimin kur riskini belli bir noktada Merkez Bankası üstleniyor olacak. Bu açıdan “faydalı” olarak değerlendirilmiş olabilir; ancak, bu tür “vadede dövizi satmak yerine kur farkını ödeyen” döviz müdahalesinde, ekonomik birimlerin aklına şunu düşürürsünüz “Merkez Bankası dövizin biteceği korkusuna mı kapılmış?” Nitekim açıklanmasıyla kura olan etkisi de yukarı yönlü oldu.

Merkez Bankası yönetimi herhalde “neyin olmayacağını” göstermeye çalışıyorlar. Elindeki en güçlü aracı olan TL faizini daha düşük bir dozda bile kullanmaktan kaçındıkça, yeni araçlarla “sabun köpüğü” etkiler dahi yaratamıyor. Hatta ters bile tepiyor.

NASIL ÇALIŞIR?

Henüz nasıl yapılacağı açıklanmamış olsa da; muhtemel yol, Merkez Bankası’nın belli vadelerde (örn. 1 ve 3 ay vadeli) döviz satış ihalesi açması; satılacak miktarı ilan etmesi. Gelen alım miktarı ve alım kuru tekliflerini sıraya dizerek, fiyatı en yüksek alıcıdan en düşük alıcıya doğru, satılacak toplam miktar dolana kadar satış yapması. Vadede ise o günkü piyasa kuru ile ihale tarihindeki vadeli alış kuru arasındaki farkı TL olarak bankalara ödemesi (ya da tahsil etmesi) biçiminde yürümesi olası.

Döviz kuru riskini ortadan kaldırmak için vadeli döviz alımı yapmak isteyen bir firmanın mevcut koşullarda da bunu yapmasına engel bir durum yok. Nitekim

Yazının devamı...

Piyasanın gerisinde kalmak pahalıdır

11 Kasım 2017

Olan şu; tarihsel rekorlara ulaşan enflasyona karşı Merkez Bankası “yeterince sıkıyım” iddiasında idi. Enflasyon yükselirken aynı yerde kalmak, gevşetmek demek. Şimdi kur gidiyor; bu, enflasyonu da, kaygıları da depreştiriyor. Sonuç; kur artışı mali piyasalarda orta ve uzun vadeli faizi de yukarı itiyor.

Geldiğimiz noktada; yıllık faizler yüzde 13.7’de, iki yıl yüzde 13.6’da. 5 yıllık tahviller de yüzde 13’e dayanmış durumda. Ya uzun vadeli tahviller? 10 yıllıklar da yüzde 12.25’te.

Bu, vadelere göre faiz tablosu (getiri eğrisi) bize şunu söylüyor; kısa vadede kimse Merkez Bankası’nın para politikasının “sıkı” olduğunu düşünmediği gibi, önünde sonunda yüklü biçimde faizi arttıracağını da.

Ekonomik birimleri, mali piyasaları “enflasyonda düşüşe inanmış, ikna edilmiş” bir görünüm sunması için; kısa vadeli faizin en yüksekte, uzun vadeli faizin de en düşükte olacak şekilde “tam negatif eğimli” bir getiri eğrisi görüyor olmalıydık. Şu tabloda, Merkez Bankası’nın faizi geride kaldı.

Ekim başından bu yana orta ve uzun vadeli faizlerde yükseliş başladı. O tarihe kadar Merkez Bankası’nın faizi en yüksek faiz iken, bugün en düşük faiz olarak kaldı. Hem de enflasyon görünümü bozulurken.

Geçen yıl eylül sonunda kredi notumuzun indirilmesinden birkaç gün önce faiz indiren Merkez Bankası, not düşüşü sonrasında hem döviz kuru, hem de piyasa faizleri yükselirken yine ağırdan alarak seyretmiş; kasım ayında 0.25 puanlık artışı gibi yetersiz bir faiz artırımı ve miktar sıkılaşması ile ortalama fonlama faizlerini yukarı itmeye çalışmış, sonunda Ocak 2017’de faiz artışına gitmişti. Bu yetmediği için devamında, mart ve nisan aylarında da “piyasaya yetişmeye” çalışmış, faiz artırımlarına devam etmişti. Enflasyon için değil ama mali piyasa için ne zaman denge bulundu? Mayıs artırımından sonra. Kasım-ocak arası gecikmelerle 2.5 puan, ocak-mayıs arası 1.6 puan olmak üzere fonlama faizi ortalaması toplamda 4 puandan fazla yükseltilmiş oldu. Neyin pahasıydı bu? Geç kalarak, “faizsiz çözme gayretinin” pahası.

Enflasyon şimdi yüzde 12’de. Ankara ise

Yazının devamı...

Merkez’den altın rezervi rekoru

9 Kasım 2017

Bankanın altın rezervleri en son 16 Ocak 2015 tarihinde 533 tona ulaşmıştı. Merkez Bankası altın rezervleri, hem bankanın kendi mülkiyetindeki altınlardan, hem de zorunlu karşılık için yatırılan altınlardan oluşuyor. Bankaların, Türk lirası yükümlülükler için tutulması gereken zorunlu karşılıkların yüzde 30’una kadar, TL yerine altın olarak karşılık tutulabilme seçeneği var. Yılbaşında 377 ton olan toplam altın rezervi, yüzde 44’lük oranda 166 tonluk artışla 543 tona çıkmış oldu. Bankanın 543 tonluk altın rezervinin 369.6 tonu zorunlu karşılık için yatırılan altınlardan, 183.5 tonu ise bankanın kendi mülkiyetindeki altınlardan oluşuyor. Yılbaşına göre, zorunlu karşılık için yatırılan altın miktarı 98.6.4 ton artarken, bankanın kendi mülkiyetindeki altınlar ise 67.4 ton arttı.  Merkez Bankası on yıllardır değiştirmediği altın rezerv politikasını mayıs ortasında terk etmiş;  piyasadan altın satın almaya başlayarak, yıllardır 116 tonda sabit tutulan kendi mülkiyetindeki altın rezervlerini arttırma politikasına geçmişti.

Yazının devamı...

Kurda 3.70’i taban ilan eden Merkez Bankası hata yaptı

7 Kasım 2017

İşte dün açılışta da Merkez Bankası, iki adım attı; biri, bankaların kendisine TL karşılıklar yerine geçmek üzere yatırdığı döviz karşılıkların katsayısını düşürdü. Böylece bankalar 1.4 milyar dolarlık bir karşılığı Merkez Bankası’ndan çekerken, 5.3 milyar TL karşılık yatırmak zorunda kalacaklar. Ellerindeki döviz likiditesi artarken, Merkez Bankası’na ilave TL yatıracaklar. “TL’yi miktar olarak sıkma” etkisi nedeniyle kurda sınırlı bir gerileme yarattı. Kalıcı bir baskı unsuru değil.

İkinci adım ise sorunlu: Merkez Bankası’ndan ihracat ve döviz kazandırıcı hizmet kesimine verilen reeskont kredilerinde “kur sabitlemesi” yapıldı. Buna göre bu kesim, 1 Şubat 2018’e kadar olan üç aylık dönemde, vadesi dolacak olan reeskont kredilerini vadelerinde öderse; dolar kuru 3.70 olarak kabul edilerek TL cinsi geri ödeme yapmaları kabul edilecek. Euro için 4.30, pound için de 4.80 belirlenmiş. Banka ayrıca diyor ki; kredinin ilk kullandırım tarihindeki kur seviyesi 3.70’lik sabitlenmiş kurdan yüksekse kullandırım tarihindeki kur esas alınacak. Özetle, ilk kullandırımda kur 3.75 ise örneğin, 3.70’lik kurdan geri ödeme yapılamayacak; “arbitraj sağlanmadan” 3.75 üzerinden ödenecek.

“İhracatçıyı rahatlatan önlem” gibi görünen, “arbitraj olanağına izin verilmeden” sağlanan bu “kolaylığın” bizatihi kendisi bir arbitraj olduğu gibi, en önemlisi sinyal etkisi taşıyor olması. Ayrıca, geleceğe uzanan bir taahhütlü döviz satışı demek. O da, “kur hedefi olmayan” Merkez Bankası’nın, 3.70’lik bir seviyeyi “makul” olarak ilan etmesi. Bu da başlı başına büyük bir hata.

Hem “son dönemde piyasalarda ekonomik temellerle uyumlu olmayan sağlıksız fiyat oluşumları gözlenmektedir” diyeceksiniz; hem de aynı anda 3.70’lik dolar kurunu önümüzdeki üç aylık dönemin “taban kuru” olarak ilan edeceksiniz; kurun bu seviyeye yerleşmesine ve yükselişini devam ettirmesi için artık ne engel kalıyor ki?

Aynı hata, geçmişte şubat-mayıs arası dönem için 3.53’lük dolar kurunun ihracat ve döviz kazandırıcı hizmetler kesimin reeskont geri ödemelerinde kabul edilmesiyle yapılmıştı. Sonrasında, dolar kurunun 3.50’nin altına düşmesi istisnai durumlarda olmuştu. Nitekim aylık ortalama 1.3 milyar dolar döviz girişi olan banka, şubat-mayıs döneminde toplam 1 milyar doları zor topladı.

Merkez Bankası döviz kazandırıcı faaliyeti olan şirketlere reeskont kredisi ile destek olma amacı güder. Yapılan basitçe şudur; kredi kullandırırken şirketlerce bankaya döviz cinsi bir senet verilir. Çünkü vadede döviz getirme taahhüdü var. Banka bu senedi alıp “kırar”, yani ıskonto eder; o günkü kur üzerinden karşılığı TL’leri şirkete öder. Bunlar, aradaki bir ticari banka aracılığı ile olur. İlk işlemde, krediyi TL olarak alan şirketin vadede geri ödemeyi döviz olarak Merkez Bankası’na getirmesi gerekiyor. Temel soru şu; madem bu şirketler ihracat yapıyor, döviz kazanıyor, neden döviz getiremiyorlar? Kredi kullanarak ihracat yapan şirketler, dövizlerini çok önceden, başka bir bankada bozdurmuşsa Merkez Bankası “açığı mı finanse ediyor”? Merkez Bankası, elinde dövizi olan ve getirebilecek kapasitesi olan şirketlere de ucuzdan yükümlülük kapatma imkanı mı vermiş oluyor?

Merkez Bankası elindeki en güçlü silahı, TL faizlerini kararlı biçimde kullanmaktan kaçınıp, yan yollarda “araç geliştirip” TL’ye “saadet bulacağım” derken, tam tersine ekonomiyi, hane halkı ve şirketleri ve ülkeye para getiren “sıcak paracıları” dolarizasyona itiyor.

Yazının devamı...

9 yılın zirvesi

4 Kasım 2017

“BAZ etkisiyle düşecek” afyonu ile uyutulan ekonomik birimler, dün yüksek enflasyon sayılarına uyandılar. Dün açıklanan enflasyon verileri, alarm verici olmanın da ötesine, yani yeni bir eşiğe geçti. Çift hanede tutunuyor olduğu zaten görülüyordu; şimdi yüzde 15’lik bir patikaya doğru gitmesi riski belirdi. Ekim ayı Tüketici Fiyatları Endeksi (TÜFE) ile ölçülen enflasyon yüzde 2.08, gıda ve enerji hariç fiyatlar ise yani çekirdek enflasyon da yüzde 2.37 arttı. Böylelikle, çekirdek enflasyon serisinin en yüksek ekim ayı artışı gerçekleşti. Bu, şu açıdan önemli; içinde “petrol fiyatı arttı”, “gıda fiyatı arttı” bahanesi olmayan, çekirdek enflasyonda son 9 yılın en yüksek ekim ayı oranının belirmesi. Yıllık artış da tüm zamanların rekoru olan yüzde 12.1’e yaklaştı: yüzde 11.82’de. Enflasyonda “üzüm üzüme bakarak kararıyor”.

Fiyatlama davranışındaki bozulma tavana vurmuş durumda; ekimde, TÜİK tarafından ölçülen 414 kalem mal ve hizmetin tam 298 kaleminde fiyatlar artmış. Bu, 414 kalemin yüzde 72’sinde artış olmuş demek. Bu da 2003 Ocak ayında başlayan tüm zamanların bir rekoru. Geçmişte böyle yaygın bir fiyat artışı görülmemiş. Aynı tablo TÜFE alt gruplarında da var; 91 alt tüketim grubunun 64’ünde yıllık artış yüzde 10 ve üzerinde çift haneli. Burada da, yine rekor var; TÜFE alt gruplarının yüzde 70’i, yüzde 10 ve üzerinde artış göstermiş. Çekirdek enflasyondaki son 3 aylık ivmeye bakılırsa yüzde 13.5’luk bir patikaya girmiş durumda. Bu tabloya, üretici fiyatlarındaki yükselişle birlikte bakılırsa gelecek aylarda da enflasyon eğilimi bozulma eğilimini koruyacak demektir.

ÜRETİCİ FİYATLARı TAVANDA

Nisanda tavana vuran imalat sanayi ve ara malı fiyat artışları, haziranda en düşük noktasını gördükten sonra yeniden yükselişe geçmişti. Ancak düştüğü noktada bile yıllık yüzde 18-20’lik seviye korunmuştu. Şimdi ekimde yüzde 1.7’lik imalat sanayi fiyat artışı ile yüzde 2.2’lik ara malı fiyat artışı ile sırasıyla yüzde 18.9 ve yüzde 24.3’lük yıllık artışa ulaşıldı.
2004 Ekim’deki yıllık yüzde 20.69’luk artıştan bu yana hiçbir dönemde, Üretici Fiyatları Endeksi’nde ana unsur olan imalat fiyat artışı bu yılın ekim ayındaki yüzde 18.86 kadar yüksek olmamıştı. Bu artışın üreticinin sırtında kalarak üstlenileceğini beklemek doğru mu? Öyle görünüyor ki; üretim maliyetlerindeki dalga dalga bu artışlar, yine dalga dalga tüketici fiyatlarına, yani hane halkına yansımaya devam edecek.
Kurdaki eylül başından bu yana yüzde 10’u aşan artış, bu son ivmelenmede etkili görünüyor.

Yazının devamı...

Sözde de faizde de temkinli; %5 hedefi 2020’ye kaldı

2 Kasım 2017

Enflasyon Raporu’nu açıklayan Merkez Bankası Başkanı Murat Çetinkaya, 2018 sonunda yüzde 7, 2019 sonunda ise yüzde 6’lık bir tahmin yaptıklarını açıklarken, yüzde 5’lik enflasyon hedefinin “orta vadede” erişilebilir olacağını söyledi. Bu yıl sonu için yapılan yukarı yönlü 1.1 puanlık enflasyon güncellemesinde katkı veren unsurların; ithalat fiyatları yani kur etkisinden 0.5 puan olduğu, çıktı açığındaki yukarı yönlü güncellemeden (talep fazlasının belirmesi) dolayı 0.4 puan, enflasyon ana eğilimindeki yükselişten de 0.2 puanlık katkı olduğu görülüyor. Banka, 2017 için yıllık yüzde 10, 2018 için de yüzde 7 öngördüğü gıda fiyat artışı varsayımını değiştirmemiş.

Çetinkaya, “fiyatlama davranışlarına dair yukarı yönlü riskleri sınırlamak için Merkez Bankası olarak gerekli sıkılaştırmayı yaptık. Ayrıca yıl boyunca para politikasının öngörülebilirliğinin artırılması anlamında önemli adımlar attık. Yakın dönemde de parasal duruşumuzun temkin düzeyini daha da güçlendirerek kararlılık vurgusunu arttırdık” derken, gecikmeli etkilerden dolayı enflasyonda arzu edilen iyileşmenin henüz görülemediğini de vurguluyor. Bunda, özellikle yıl içinde ortaya çıkan hızlı kredi genişlemesi ile diğer destekleyici politikaların para politikasındaki sıkılaşmanın etkilerini geciktiren ve sınırlayan temel faktörler olduğuna işaret ediyor.

Çetinkaya, yakın dönemde gözlenen kur oynaklığı ve petrol fiyatlarındaki artışın, kısa vadede enflasyondaki yükselişin devam etmesine neden olabileceğini ancak atılan adımların da katkısıyla aralık ayından itibaren enflasyonda düşüş sürecinin başlamasını beklediklerini de vurguluyor. Çetinkaya’ya göre, 2018 ortalarında çıktı açığı enflasyon düşüşüne katkı verecek. Kredi artışlarında normalleşme de etkili olacak. Bir de, enflasyonun tek haneye düştüğünde beklenti kanalının katkısıyla para politikasının etkisinin net görülebilecek. Çetinkaya, “Para politikası, enflasyonu hedeflere ulaştıracak kadar sıkı olacak. 2018’de, sıkı duruşun korunması ne kadar gerekiyorsa o kadar korunacak” diyor.

PEKİ BU AÇIKLAMALARI NASIL YORUMLADIM?

GELELİM dünkü bu açıklamanın ve bilgilendirme toplantısındaki sorulara verilen yanıtlara.

Merkez Bankası yine her zamanki gibi “top çeviriyor”. Baz etkisiyle enflasyon düşüşünün beklentileri rahatlatmasını bekliyor,  faiz artırmadan ama sözlü müdahale ile bu süreci atlatmak peşinde. Ama hafife alıyor. Faiz silahını zamanında kullanamıyor. “Para politikası, enflasyonu hedeflere ulaştıracak kadar sıkı olacak” deniyor ama 2020’ye kadar yüzde 5’e ulaşamayacakmışız. Bu durumda sıkı mı, gevşek mi?

En başta, Türkiye’ye dışarıdan bakan biri; yüzde 5 hedefi olan bir Merkez Bankası’nın, koyduğu tahminlerle, önümüzdeki iki yıldan uzun bir zaman diliminde hedefi tutturamayacağını açıklamasını, olsa olsa “hedefi tutturmaya niyetim yok” olarak okurdu.

Yazının devamı...