Uğur Gürses

Rekor enflasyonla rekor büyümeye sevinelim mi?

30 Mart 2018
2015’deki yüzde 6.1’lik büyümeden, 2016’da darbe girişimi nedeniyle yüzde 3.2’lik bir büyümeye gerileyen Türkiye ekonomisi, 2017’de yüzde 7.4 büyümüş oldu.

Muhtemelen G20 şampiyonu oldu; ama enflasyondaki G20 şampiyonluğumuz da çoktan tescil edildi. Yüzde 7’lik büyümenin 2018’de tekrarlanması zor görünüyor. Ama elimizde G20’nin enflasyon ve cari açık şampiyonluğu duruyor olacak.

2017’nin büyümesindeki fotoğraf şu: hane halkı tüketimi yüzde 6.1 büyürken, yatırımların da yüzde 7.3 büyüdüğü görülüyor. Yatırımların kırılımını yine bilmiyoruz; devlet mi özel mi? Olasılıkla kamunun altyapı yatırımlarından kaynaklanıyor. Ama yatırımların dağılımı bize aslında ne olduğunu söylüyor; inşaatın yüzde 12, makine ve teçhizat yatırımlarının da yüzde 0.7 arttığı görülüyor. İçinde makine olmayan yatırım ve büyüme. 2016’da darbe girişimi üçüncü çeyrek büyümesini etkilediğinden, 2017’nin üçüncü çeyreğinde baz etkisi kaynaklı yüzde 11.3’lük büyüme sağlanmıştı. Politikacılar da bunu “dünya rekoru” olarak vitrine koydular.

2017 yıllık büyüme yüzde 7.4 ama asıl bakılması gereken şu; 2016 ve 2017’de iki yıllık büyümede ne kadar yol alındığı? Dün açıklanan verilerle; Türkiye, 2016 ve 2017’de toplamda yüzde 11.8 büyümüş. Yani, iki yıl boyunca yıllık ortalama yüzde 5.7’lik bir büyüme demek. Peki 2015’in büyüme oranı neydi? Yüzde 6.1’di. Son 5 yıllık büyüme ortalaması da orada. Özeti şu; büyümede “şahlanma” hikayesi çıkaracak bir tablo yok. 2016’nın çökmüş büyümesi üzerine yükselen çeyreklik büyümenin hikayesi bu sonuçta.

“Dünya rekoru” diye halka anlatılan büyüme hikayesi “zaman dilimi daraltılmış” bir rekor aslında. Türkiye 2016’da yüzde 3.2 büyürken, Hindistan 2016’da yüzde 7.1 büyüdü. 2017 beklentisi de yüzde 6.5 civarında. Hiç hız kesmeden sürdürülebilir yüksek büyüme sağlayan ülkeler yazıyor asıl hikâyeyi.

DÜŞTÜ MÜ DİYECEĞİZ

Yine politikacıların halka anlattığı “Türkiye’de milli gelir 3’e katlandı” hikayesinin de turnusol kâğıdı döviz kuruydu. Çeyreklik nominal milli gelir serilerinin her çeyrekteki ortalama dolar kuruna bölünmesi ve sonunda ortaya çıkan dolar karşılıklarının toplanmasıyla bulunan serilerde dolar değerleri hep yüksek çıktı. Çünkü yüksek enflasyonu da içeren nominal seriler, bol sermaye girişi ile düşük giden döviz kuruna bölünüyordu. Bir taraftan enflasyonla şişiyor, diğer taraftan da TL değerleniyordu. Böylede “milli gelir üç kat arttı” siyasi söylemine malzeme çıktı.

Ya şimdi? Dün TÜİK tarafından açıklanan milli gelir verilerine göre 2017’deki toplam milli gelir 851 milyar dolar olarak hesaplandı. 2016’daki 862 milyar dolarlık gelire göre gerileme demek. İktisatçıların değil ama politikacıların söylemi ile “milli gelir düştü” dememiz gerekiyor.

Daha fazlası, Türkiye’nin dolar olarak ölçülen milli geliri 2012’deki seviyesinin altına, dolar olarak ölçülen kişi başı milli geliri de 2011’deki seviyenin altına düşmüş durumda. Buradan çıkan soru şu; bu sağlıklı bir büyüme midir? Olmadığının yanıtı; yüzde 7.4’lük büyümeye yüzde 10-12’lik enflasyonun eşlik ediyor olmasıdır. Bu enflasyona, milli gelirin yüzde 5.5’i oranında yüksek bir cari açık eşlik ediyor. İşte döviz kurunun yüksek olmasının, yükseliyor olmasının ana nedeni budur. Politikacıların da buna adres bulan söylemi yok.

Yazının Devamını Oku

Hamaseti milli tezgâhı evrensel

27 Mart 2018
DOLANDIRICILAR, saadet zinciri kurucuları bu işi nasıl yapıyorlar? Daha doğrusu “müşterilerini” nasıl buluyorlar? Dolandırıcılar var; çünkü kolay kazanç elde edip “köşeyi dönmek” isteyen, kazanma hırsı içinde, açgözlü ya da tamahkar olarak tanımlanabilecek zaafları olanlar var olduğu için.

Hele ki bilgi ve bilimden çok, köşe dönmeci “uyanıklığa” ve lümpenliğe sempatinin olduğu yerlerde şaşkınlık yaratmıyor.

Tüm dolandırma vakalarında, kazanma hırsı ve açgözlülüğe eşlik eden bir başka duygu daha var; o da “güven” duygusu. İçinde bir de hamaset varsa “tüy dikiliyor.”

“Çiftlik Bank” olayı da tam bir Ponzi tezgâhı. Kaz geleceği umuduyla tavuklarını feda eden yurttaşların düştüğü bir tezgâh.

“Sona kalanın dona kaldığı” dolandırma vakaları iki gruba ayrılıyor; birincisi piramit tipi ya da saadet zinciri olarak tanımlanıyor, diğeri de Ponzi tipi “yatırım” tezgâhı. Piramit ya da saadet zincirinde, belli sayıda kişiyle başlayıp üslü biçimde katlanarak çoğalan ve nakit akışının “yeni gelenlerden akan nakdin, ilk gelenlere aktığı” bir düzen var. Katlanarak büyümesini de bu sağlıyor. En önemlisi; katılımcılara yeni katılımcı getirmeyi teşvik eden, zorunlu kılan taraflarının olması. Örneğin ilk beş kişi girerken belli bir para ödüyor ama her biri beşer kişi getirmek zorunda. Sonra gelen “ikinci kuşak” beş kişi de beşer kişi getiriyor. Böylece 5, 25, 125, 625 diye çember büyüyor. İlk 5 kişiye vaat edilen, örneğin dördüncü kuşak tamamlandığında “ana paralarının iki katını alacakları” vaadi ise dördüncü kuşak yani 625 kişi tamamlandığında bu veriliyor. “Havucun” hayata geçtiğini gören katılımcılar bizatihi halkaları kendileri büyütüyor. Ancak bir aşamaya geldiğinde maddi olarak yükümlülükler yerine getirilemiyor; bu çarkı kuran dolandırıcılar ortadan kayboluyor. Bunun rasyonel olup olmadığını sorgulamayan açgözlü katılımcılar, koşa koşa savcılığın yolunu bulmakta zorlanmıyor.

ADINA ‘YATIRIM’ DEYİNCE PONZİ

İkinci tip olan çark, temel olarak aynı ama ambalajı farklı; bir “iş”, bir “yatırım” elbisesi içinde sunuluyor. Oysa ne iş var ne de yatırım. Göz boyayıcı tablolar sunuluyor. Hepsi bu. “Ponzi Oyunu” olarak adlandırılan bu çark adını, 1920’lerde ABD’deki dolandırıcı Charles Ponzi’den alıyor.

Ponzi bundan 100 yıl önce ABD New England’da posta kuponu ve pulu spekülasyonuyla uğraşırken, “yatırımcı” toplayarak büyütüyor. ABD’nin SPK’sı olan SEC’in web sitesinde Ponzi’nin ne yaptığı şöyle anlatılıyor; o dönem faizler yüzde 5’lerde iken “yatırımcılara” 90 günde yüzde 50 getiri teklif etmiş. Başlangıçta uluslararası posta kuponlarını satın alarak işe başlamış. Sonra, yeni katılanlardan aldığı fonları önce gelenlere taahhüt ettiği getiriyi ödemekte kullanmaya başlamış. Charles Ponzi’nin o dönemde en büyük “müşteri” kitlesinin Boston polis teşkilatının üçte ikisi olduğunu not edelim; halkayı nasıl büyüttüğünün de kaldıracını anlamak için.

Her iki çarkta da yeni açgözlü katılımcı girişi esastır. Katılımcı girişi azalır ya da durursa çark

Yazının Devamını Oku

Güvercin diliyle şahin tablo çizmek

23 Mart 2018
GELİŞMİŞ ülkelerdeki bol ve ucuz para döneminde fiyatları rekor seviyelere ulaşan varlıkları elinde bulunduran ve ultra kazançlar elde eden yatırımcıların tek arzusu şu; parasal sıkılaşma olabildiğince sancısız olsun.

Merkez bankaları da zımnen bunu istiyor; “fincancı katırlarını ürkütmeden” parasal normalleşmeyi sürdürebilmek. Bu yüzden; şahince tasarlanan politikalar artık güvercin diliyle anlatılıyor.

Bu arzu, sadece ucuz paralarla hisse senedi tahvil gibi varlıklara yatırım yapanların değil, “yüksek getirili piyasalar” olarak adlandırılan bizim gibi gelişen ülkelerin politikacıların da arzusu. “Fincanlar” gelişen ülkelerin şirketlerinin yükümlülük tablosunda. Kırılırsa oy kaybı yaratır.

Çarşamba günü Amerikan Merkez Bankası Fed’in faizleri o.25 puan artırması sürpriz değildi ama merakla beklenen sonrasına dair işaretinin ne olacağıydı.

İlk çıkan olumlu olarak değerlendirildi; ilk tepkiye bakılırsa piyasalar her zaman olduğu gibi “güvercin tonunu” kabul edip bunu kutladı. Dolar değer kaybetti, gelişen ülke paraları biraz değerlendi. Olumlu diye görülen de şuydu; Fed üyesi başkanların geleceğe dair nokta faiz tahminlerinde, 2018’de iki faiz artışı daha öngörülüyordu. Yani çarşamba günkü artış dahil 2018’in tamamında 3 faiz artışı öngörülüyor demek. Aralık ayındaki tahminlerin, oran olarak küçük bir artış olsa da adet olarak tamamen aynısı idi. Oysa Fed Başkanı seçilen Jerome Powell’ın göreve başladıktan sonraki konuşmaları ile bunun 4 faiz artışına doğru kaydığı görülmüş, tahvil faizleri artmaya başlamıştı. Toplantı başladığında piyasadaki hava buydu.

AKILLI MANEVRA

Dün 2018 tahminleri sürpriz gibi gelse de asıl ilginç olan şuydu; Fed başkanları 2018 tahminlerini değiştirmezken 2019 ve 2020 tahminlerini yukarı çekmişlerdi. Hem adet olarak hem de faiz artışının dozu olarak. Örneğin aralıkta 2019’daki faiz seviyesi ortalama yüzde 2.70 görülürken, mart tahminleri ortalama yüzde 2.875 olmuştu. Bu, 2019’da faiz artış sayısı olarak aralık ayındaki tahminlere göre bir fazla artış demekti. Çok açık ki Fed piyasaları fazla ürkütmek istemiyor. Akıllıca bir manevra ile 2018 için piyasanın kendi kendine çıkarsamayla yaptığı “4 artış” tedirginliğini yumuşatıyor, ama bu “dördüncüyü” 2019’a ilave etmiş görünüyor.

Şurası açık; Fed başkanlarının faiz tahminleri piyasaya bir kılavuzluk içeriyor. Bu tahminlere göre faiz artışı gelecek diye bir duruş hiç olmadı, olmayacak da. Tersine gelişmelere göre öne çekilebileceği de açık. Hatta öyle ki dünkü toplantıda “Fed’in 50 baz puan artış yapma olasılığı” yüzde 20 gibi rekor bir orana çıkmıştı.

Buna bir

Yazının Devamını Oku

İYİ Parti: Demokrasi olmazsa kalkınma olmaz

20 Mart 2018
İYİ Parti Genel Başkan Yardımcısı Durmuş Yılmaz dün İstanbul’da ekonomi gazetecileri ve yazarları ile bir araya gelerek ekonomide durum tespiti içeren bir sunum yaptı.

Toplantıya katılan Genel Başkan Meral Akşener de sunumu sonuna kadar izledi. Durmuş Yılmaz, sunumun durum tespiti amaçlı olduğunu; buna bağlı olarak alınması gereken önlemlerin ve bunların maliyetlerinin ne olacağını, maliyetlerin kaynaklarını da nereden bulacaklarına çalıştıklarını ve bunları seçim öncesinde ilan edeceklerini söylüyor.

Yılmaz, 21. yüzyılda nasıl bir çerçeve koyacağız perspektifi içinde “Demokrasi olmazsa ekonomik kalkınma olmayacağı kanaatimiz var” diyerek, ülkeyi içine düştüğü orta gelir tuzağından çıkarma hedefinde olduklarını anlatıyor; ekliyor, “Eğer sabit kur rejimi olsaydı 2001 krizi gibi bir kriz yaşıyor olurduk.” Durmuş Yılmaz, ülkeyi 2001 krizine götüren günahların işlenmeye devam edildiğini vurguluyor.

Yılmaz, ekonominin borçla döndüğünü, temel sorunumuzun da “sanayisizleşme” olduğunu söylüyor. Sanayinin milli gelirdeki payının giderek düştüğünü anlatıyor; “Aldığımız döviz borçları ile yaptığımız yatırımlarla uluslararası ticarete konu döviz nakit akımı sağlayan üretim yapamadık. Bu büyüme modelinin değişmesi gerekiyor. TL’nin istikrarsızlığının bir nedeni de bu yapıya işaret ediyor.”

MODEL DEĞİŞİM

Yılmaz, imalat sanayisinin ithal ara mal ve hammaddeye bağımlılığından hareketle, yanlış ekonomi politikalarının maliyetinin dış ticaret açığı üzerinden maliyetinin 1 trilyon dolar olduğunu söylüyor. 2002-2017 arasında toplam 1.8 trilyon ihracata karşılık toplam 2.1 trilyon dolar ithalat üzerinden veriyor bu farkı.

1978-2017’ye kadar düşük teknolojiden orta düşük teknoloji seviyesine ancak 40 yılda çıkabildiğimizi, bunu değiştirmek gerektiğine işaret eden Yılmaz, 2002 sonrasında uluslararası tahkimi kabul etmemiz ve AB hukukuna uyum sürecinin ekonomide verimliliğin arttığını, yaşanan iyileşmenin buradan ivme aldığını anlattı.

Yılmaz

Yazının Devamını Oku

Sermaye girişlerinin uyuşturucu etkisi

16 Mart 2018
Kurdaki yükseliş sürüyor. Dolar 3.9054 liraya, Euro 4.8249 liraya kadar yükseldi. 2 yıllık gösterge tahvil faizi ise yüzde 13.93’e ulaştı.

ENFLASYON yükseliyor ve Merkez Bankası faize dokunmadan durumu idare edebiliyorsa geçmişte olduğu gibi tek bir açıklaması var; sermaye girişi, daha doğrusu “sıcak para” girişinin hem döviz kurunu hem de uzun vadeli faizleri “ılıman” bir seviyede tutmasından kaynaklanan bir mola olması.

Ama bir süre, hepsi bu; geçmiş son 3-5 ayda tanık olduğumuz da bu. Moody’s kurumsal çerçevedeki çöküşü işaret ederek notu indiriyor ama bu “siyasi adım” olarak yorumlanıyor. Bozulan dengelere karşın kimi analistlere “not indiriminin piyasaya etkisi olmaz” dedirten de merkez bankacılara işlerini yapmaktan uzak tutan cesareti veren de bu sermaye girişi tablosuydu.

Şimdi, son 5 haftadır çıkış olduğu görülüyor; geçen hafta net 689 milyon dolarlık bir portföy çıkışının da eklenmesiyle, yılbaşından bu yana toplam net girişler sıfırlandığı gibi 153 milyon dolarlık çıkışa dönmüş olduğu görülüyor.

2009 sonrasında olduğu gibi çok ya da az ama biraz “sıcak para” bir süre idare eder; sonunda gerçeklerle yüz yüze geliriz. Her defasında da bu “konfor” pahalıya mal olur.

Sadece bizde olsa gerek; gerçeklikten koparak tersine “kör gözüm parmağına” faizleri indirme çabası tekrar tekrar masaya gelir. Her defasında da masa başında faiz indirmeye giderken fiiliyatta faiz yükselişi ile dönülür.

Merkez Bankası “yaz gelsin yonca biçelim” tarzında enflasyonu zamana bırakıp düşmesini bekliyor; ama biraz sermaye girişi azalınca ya da sermaye çıkışı olunca, kur yükselince tekrar enflasyon beklentileri bozuluyor. Faizler de çıkıyor.

ÖDEMELER DENGESİNDEN AL HABERİ

Türkiye’ye ocak ayı itibariyle son 12 ayda giren portföy yatırımları 27 milyar dolar. Bu son dört buçuk yılın rekoru. Cari açığın yarısını karşılıyor. Oysa geçen yıl portföy girişleri ocakta cari açığın dörtte birini karşılıyordu. Tamamen uluslararası konjonktür kaynaklı arızi bir akış artışı olmuştu. Küresel konjonktüre bakılırsa sürdürülebilir değil.

Yazının Devamını Oku

Yeni ekonomiye yasak duvarı işler mi?

13 Mart 2018
DÜNYA, hizmet ve ürün sağlayanlarla bunlara talebi olanları buluşturan “uçtan uca” (peer to peer) olarak adlandırılan yeni bir ekonomi kulvarına çoktan girdi.

Uçtan uca; ürün, yer, araç, uzmanlık, hizmet, personel paylaşımı sağlayan ve genel olarak da “paylaşım ekonomisi” de denilen yeni bir ekonomi bu. Bunu sağlayan platform da ağırlıkla elimizde bulunan internet bağlantılı akıllı telefonlar. Milenyumun ilk çeyrek yüzyılını tamamlamaya az kalırken; yeni bir ekonominin şekli şemaili iyiden iyiye belirdi.

Sorun şurada; eski ile gelmekte olan arasında köhnemiş olana sahip çıkar gibi görünüp popülizm mi yapacağız, yoksa eskiyi yeniye uyumlaştırıp paydaşların (devletin vergi kaygıları dahil) hepsinin kazançlı çıkmasına mı gayret edeceğiz?

Popülizmin yeni ekonomi ile imtihanı zorlu olacak görünüyor. Malum taksici-Uber mücadelesi sahnede. Taksiciler Uber’den rahatsız, Uber’i yasaklamak, buraya kayıtlı iş yapan araçları trafikten men etmek için girişimler dillendiriliyor.

Belleklerimiz henüz taze; Booking.com gibi ticari bir platformu da çoğu içerik sitesi gibi yasaklamıştık. Ne diye? Turizm acentelerinin ekmeğine engel oluyor diye. Oysa otel müşterilerine, binlerce seçeneği çeşitli kriterlere göre eleyerek kendine uygun konaklama olanağı sağlıyordu. Bu otel işletmecilerine de müthiş bir erişilebilirlik sağlıyordu.

YENİLİĞE KATILIM

Diğer taraftan otel işletmecileri de Airbnb adlı platformdan rahatsız olabilirler; zira bu platform da yine potansiyel otel müşterilerini, ev sahiplerince sunulan konaklama hizmeti ile buluşturuyor. Ancak bundan birkaç yıl önceki pazar raporları, kiralama gelirlerinin üçte birinin bu platforma katılan ticari işletmelere ait olduğu gösteriyor. İşte bu da yeni ekonomiye uyum göstergesi.

Online satış ya da hizmet erişim platformlarında da benzer durum var.

Büyük bir perakende online satış platformu

Yazının Devamını Oku

Kredi notundan kaçabiliriz ama sonuçlarından asla

9 Mart 2018
SOKAKTAKİ yurttaş için de şirket yöneticisi için de ekonomiye dair barometre döviz kurudur. Kabaca, döviz kuru yüksekse işler yolunda gitmiyordur; gerilediği yerde kalıyorsa toparlanma var demektir.

Dünkü tablo şöyleydi; ‘yarım dolar + yarım Euro’dan oluşan “döviz sepeti” 4.27’de idi. Bu seviye, 30 Kasım tarihindeki zirve değeri olan 4.31’in sadece yüzde 1 altında.

Dolarla ölçenlere de bir kerteriz vermek gerekir; Euro dolara karşı güçlendiği için, dolar o tarihe göre yüzde 4.4 düşük. Eğer o günkü parite (1.18) geçerli olsaydı; bugün dolar kuru 3.98-4 seviyesinde olacaktı.

Özetle, döviz kuru düşmüş değil, hane halkı ve şirketlerin döviz hesapları artmaya devam ediyor; o günden bugüne, 9 milyar dolar daha eklediler.

Peki neden böyle oluyor?

Çekirdek enflasyonu yüzde 12’lerde seyreden ve döviz açığı olan bir ekonomide Merkez Bankası’nın durumu seyretmesi; TL’yi korunaksız-kalkansız bırakması. Vatandaş kendi “korunma” yöntemini seçiyor; ‘dolarizasyon’.

Peki buna ne yol açıyor?

Bu sıkı olduğunu söyleyen ama gerçekte enflasyon eğilimlerine göre gevşek olan duruş, IMF’sinden kredi dereceleme kuruluşlarına kadar yatırımcıların dikkate aldığı kuruluşlarca işaret edilen bir zayıflık olarak kayda geçiyor; temelinde kurumsal erozyon var.

MOODY’S VE KURUMSAL EROZYON

Yazının Devamını Oku

Enflasyonda tek hane umudu ötelendi

6 Mart 2018
Şubat ayında tüketici fiyatları yüzde 0.73 artarken, yıllık artış yüzde 10.26’ya geriledi. Yurtiçi üretici fiyatları da yüzde 2.68 yükselirken, yıllık artış yüzde 13.71’e çıktı. Şubat enflasyonuna damgasını vuran yüzde 2.2 artan gıda fiyatları olurken, gıdadaki yıllık artış da yüzde 9.9’la yeniden çift haneye yaklaştı. Analistlerin tüketici fiyatları artışında beklentisi ortalama yüzde 0.50 civarında idi.

DÜN şubat ayına ait enflasyon verileri açıklandığında şu oldu; döviz kuru 1 kuruş arttı. Peki neden? Basit bir nedeni var; gerçekleşmenin “beklenen” aylık enflasyondan yüksek çıkması ve hali hazırda yükselen enflasyonun gerisinde kalan Merkez Bankası’nın hiçbir politika tepkisi vermeyecek olması. Yani “vatandaş tipi korunmanın” işlemeye devam edecek olması; dolarizasyona açılan kapı aralığının biraz daha açılması. Dünkü bu verilerle en iyimser hali ile “tek haneye” razı bir enflasyon görünümü arzulayanlar bile bu olasılığı ötelemek zorunda kalacak. Zira enflasyonda aylık serilerde takvim ilerledikçe daha düşük fiyat artışlarının seriye girmesi, yüksek artışların ise geride kalarak seriden düşmesi “beklentisi” ile “baz etkili bir enflasyon düşüşü” rüyası vardı. Bunun pek de istendiği ölçüde olmadığı görülüyor. Olmuyor çünkü “aynı derede iki defa yıkanılmaz.” Yurtiçi üretici fiyatlarındaki fahiş artışın iki kaynağı var; ara malı ve sermaye malı üretimindeki fiyat artışlarındaki yüzde 20’lik ivme devam ediyor.

Ara malı fiyat artışı 2017 şubat-aralık arasında yıllık yüzde 20’nin üzerinde artış seyrini korurken, bu yıl ocak ayında yüzde 17’lik bir artışa gerilemişti. Şubat ayına ait verilerde yüzde 17’lik yıllık artış korunurken, son 3 aylık ortalama eğilimin yüzde 20’lik bir ivme taşıdığı görülüyor. Özeti şu; temel imalat maliyetleri “yüzde 20’lik bir otoyolda” ilerliyor.

YÜZDE 17-18’LİK ARTIŞ

Şubat ayında üretici fiyatlarını etkileyen en önemli unsurlardan biri; yüzde 21’lik gaz ve elektrik üretim fiyatlarındaki sert aylık artışlar. Tüm bunlara neden olan asıl etkenlerin başında döviz kuru artışı, diğeri de uluslararası piyasalardaki metal ve enerji başta emtia fiyat artışları. Sanayi üretim girdi maliyetleri yüzde 20’ye yakın bir seyir izlerken nihai imalat sanayi üretimi fiyatları son üç ayda yüzde 1.5’luk bir ortalama artış göstermiş. Yani, kur artışının durulduğu ve döviz sepeti düzeyinde yatay seyrettiği son üç ayda imalat sanayinde fiyat artışları yıllık yüzde 17-18’lik bir eğilimde seyrediyor.

Şimdilik yükseldiği seviyede durulmuş görünen döviz kurlarının gerileyeceğine dair bir beklenti yok. Tersine, Merkez Bankası Beklenti Anketi’ne göre; yılsonunda ocak sonuna göre yüzde 10’a yakın bir artış beklentisi daha belirgin. “Kurların geri geleceği” beklentisi olmadığı için yüzde 15-20’lik üretici fiyat artışlarının perakende tarafa yani tüketicilere yansıtılmadan beklenmesi, üstlenilmesi olası değil.

Şubat ayında da enflasyonda yayılmanın, fiyatlama davranışında bozulmanın devam ettiği görülüyor. Tüketici enflasyonunun ölçülmesinde temel alınan 407 adet mal ve hizmet kaleminin 266’sı yani yüzde 66’sında artış var. Bu yayılma gıda ürünlerinde yüzde 71’de. Üretici fiyatlarındaki tablo, tüketici fiyatlarına yansımanın devam edeceğinin işareti. Bir de kur artışı hızlanırsa bunun daha erken ve daha şiddetli yansıması kaçınılmaz. Gıda ve enerji hariç çekirdek enflasyonda son üç aylık ortalama yüzde 0.5 gibi bir ortalamaya gerilemiş olsa da üretici fiyatlarından gelecek sert etki ile yeniden yüzde 1 ve üzerine sıçrama olası. 

Yazının Devamını Oku