Bizim törenler çok sıkıcı

Tam 124 kez ödül için sahneye davet edilen Ali Poyrazoğlu, “Bu işler ahbap çavuş işine döndü, artık kabul etmiyorum” diyerek ödül törenlerinden çekileli yıllar oldu. Ama hiç durmadan üretmeye, yazmaya, oynamaya devam ediyor. Üç farklı oyunla seyirciyle buluşmayı sürdüren duayen tiyatrocu, bir yandan da hayat hikayesini kitap olarak okura sunmanın telaşında...

Haberin Devamı

 

Ali Bey, Türkiye’de 7’den 70’e adınızı bilmeyen yok. Tiyatro dünyasının duayenisiniz. Bu serüven nasıl başladı?

- İlkokulda da hep sanatla ilgiliydim. Resim yapar, müzikle uğraşır, mandolin çalardım.

Tek çocuksunuz değil mi?

- Hayır, iki kardeşim daha var.

Onlar da sanatla ilgili miydi?

- Yok, sadece ben... Bir kardeşim Amerikan Koleji’ne devam ediyordu, kız kardeşim eczacılık okuyordu. Ben tiyatroyu seçtim.

Aslında eczacı olacaktım, yola öyle çıktım. Ama direkten dönüp tiyatro okuluna gittim.

U dönüşü nasıl oldu?

- Eczacılık okuyayım diye yurtdışına gönderildim ama kandırdım aileyi. Oyunculuk ağır bastı. Dönüp tiyatro okudum.

Ve bu karardan hiç pişmanlık duymadınız...

- Asla. Mutluyum bu kararı verdiğim için. Tiyatro okudum ama sonra öğrendiklerimin yetmeyeceğini düşünüp devamında yurtdışına gittim.

Nereye?

Haberin Devamı

- İngiltere’ye, Amerika’ya... Okullara gittim, workshop’lara katıldım, kendimi yeni baştan formatladım. Okulda öğrendiklerimi pekiştirdim.

Bizim törenler çok sıkıcı

KENDİMİ SANATSEVERLERE BORÇLU HİSSEDİYORUM

Bugün de değişen bir şey yok.

- Ne açıdan?

Bir usta olsanız da eğitimlere devam ediyorsunuz. Geçen sene eğitim için İngiltere’deymişsiniz mesela...

- Sadece İngiltere’ye değil, Amerika’ya da gittim. “Ben oldum” diye bir şey yok çünkü.

Neden hâlâ eğitim alma ihtiyacı duyuyorsunuz? Gerçekten gerek var mı buna?

- Var. Çünkü kendimi beni bugünlere taşıyan Türk tiyatro seyircisine, sanatseverlere borçlu hissediyorum. Bunca yıl içinde kendi markamı yarattım, kariyerimi korudum, hep şaşırtıcı ve sürprizli oyunlarla seyirci karşısına çıkıp onları heyecanlandırdım. Bunun için kendimi her gün yenilemeliyim, yeni sorular ve yeni gündemlerle uyanmalıyım.

Hem ilk mesleğimde hem de ikinci mesleğimde... Çünkü temelde üç-dört ayrı iş yapıyorum, birçok şapkam var. Şapkalarımdan sadece biri oyunculuk.

Televizyon, sinema, tiyatro... Hangisi ilk sırada?

Haberin Devamı

- Tiyatro tabii... Çünkü benim için oyuncunun er meydanı tiyatro sahnesidir. 350 bölüm dizi çektim, 65 filmde başrol oynadım.

Yine de bir gün tiyatrodan uzak kalmadım. Türkiye’de Türkçe, Fransa’da Fransızca, İngiltere’de İngilizce, Yunanistan’da Yunanca oynadım hem de. Hünerli bir oyuncu olmaya gayret ettim hep.

Hünerli oyuncu nasıl olunur?

- Hünerli olmak, sürekli kendini yenilemeyi gerektirir. Onun için de insan ustalık mertebesine eriştiğini düşündüğünde, “Tamam ben piştim artık” dediğinde, yapması gereken çıraklığa dönmektir.

Siz öyle mi yaptınız?

- Elimden geldiğince. Bunun için uğraşıyorum. Günümüzde tüm dünyada büyük kültürel ve sosyolojik devrimler olmakta, hiçbirini ıskalamak istemem.

Haberin Devamı

Büyük kurum ve kuruluşlarla işbirliği yapıyorsunuz bildiğim kadarıyla...

- Doğru. Çok büyük kurum ve kuruluşlar için gelecek tasarımları yapıyorum. İnovasyon, motivasyon, insan kaynakları, iyi takım oyunu konularında onlarla akıl ortaklığı yapıyorum. Birlikte düşünüyor, sonra o düşündüklerimizi çalışanlarla, bayilerle paylaşıyoruz. Özetle dersen bu anlattıklarını...

“BEN PATRONUM, DEDİĞİM DEDİK ÇALDIĞIM DÜDÜK”  DÖNEMİ BİTTİ

İnsanlar kendi şanslarını kendileri mi yaratır?

- Hangi açıdan sordunuz şimdi bunu?

Sizinle birlikte sahneye adım atan birçok tiyatrocu bugün iş yapamamaktan şikayetçi ya da kendi kabuklarına çekilmiş durumda... Siz ise başlangıç temposuyla yola devam ediyorsunuz.

Haberin Devamı

- Hiç ara vermedim çünkü kumbaraya para atar gibi beni takip eden tiyatro seyircilerini biriktirdim. 350 bölüm dizi ve 65 filmi çekerken bile bir gün tiyatrodan uzak kalmadım. İş hayatında bugüne kadar 600 bin kişiyi eğittim. Kurumsal yapılar, holdingler, bankalar; aklınıza gelebilecek her dalda çalışma yaptım.

Kendini eğitmek derken... Kim kimi eğitiyor ki...

- Bakın, işadamları kuşağı değişti Türkiye’de. Eski usul “patron patron”lar yok artık. “Ben patronum. Dediğim dedik, çaldığım düdük” dönemi bitti, profesyoneller çağı başladı. Benim ortak akıl arayışında olduğun insanların hepsi de iyi eğitim almış, doktoralar ve master’lar yapmış kişiler.

Haberin Devamı

Bunlarla oturup proje tasarlarken hem onlardan öğreniyorum hem ortak akılla proje tasarlıyorum hem de üste para alıyorum. O yüzden ekstra keyifli.

SON OYUN YÜZÜNDEN TELEFONU AÇAMIYORUM

Biraz da son oyundan bahsedelim...

- Hangisinden ama... İki tane var, birbirlerini tamamlıyorlar.

Tak Tak Takıntı...

- Valla İstanbul’un yeni takıntısı o oyun.

Neden yeniden sahneye koyma gereği duydunuz?

- Ben tiyatromu açtığımda İstanbul’un nüfusu 4,5-5 milyondu. Şimdi 15 milyon. Seyirci ortalaması ne kadar arttı düşünün. Büyük rağbet var tiyatroya. Buna cevap verecek, bu geniş kitleleri memnun edecek oyunları dikkatli seçmek gerek. Ben de bu sene repertuvar yaparken dedim ki “Kaç yıllık tiyatroyuz, bir araştırma yapalım”... 5 bin seyircimize “Eski oyunlarımızdan hangisini tekrar oynayalım istersiniz?” diye sorduk. Bir numarada “Kobay” oyunu çıktı.

Eeee, seyirciyi dinlememişsiniz ki...

- İyi de biz zaten “Kobay”ı gelecek sene oynayacaktık. Onun için iki numaraya baktık. O da “Tak Tak Takıntı”ydı. 14 sene önce başka bir kadroyla oynamıştık. Güncelledik, yeni bir kadro oluşturduk.

Neden takıntı meselesi bu kadar rağbet gördü dersiniz?

- Çünkü hiçbirimiz konuya yabancı değiliz. Hepimizin içine, doğduğumuz andan itibaren birtakım takıntılar yerleştiriliyor. Anne babalar daha biz çocukken başlıyor “Yapma, aman ha, elalem ne der, icat çıkarma” demeye. Böyle böyle içimize çiviler çakılıyor. O çiviler zaman içinde örf, adet ve gelenek göreneklerle daha da sağlamlaşıyor. Yok akşam tırnak kesme, yok halının püsküllerini kıvırma... Bunlar zaman içinde yaratıcılığımızı, zihinsel özgürlüğümüzü engelleyen takıntılara dönüşüyor.

Siz bu psikoloji olayına eni konu daldınız. Bir önceki oyununuz “Tamamla Bizi Ey Aşk” da bir evlilik terapisini konu alıyordu.

- (Gülüyor). Doğru. İki senedir devam ediyor. O çiftlerin terapisi üzerine bir oyundu. “Tak Tak Takıntı” ise bir grup terapisi öyküsü... Zaten tüm salon oyuna dahil, hatta bazı seyirciler sahnede, bizim yanımızda oturuyor. 50-60 iskemle var sahnede...

Rastgele mi seçim yapıyorsunuz?

- Hayır. Onlar da biletli. Bazı seyirciler “Biz sahnede oturmak istiyoruz” diyorlar, kendi tercihleri yani. Dolayısıyla oyun her seferinde bütün salona yapılmış bir grup terapiye, bir çılgınlığa dönüşüyor. Seyirci çok eğleniyor. Her oyun tıklım tıklım dolu. Telefonumu açamaz hale geldim.

O niye?

- Bilet bulamayan beni arıyor, yetişemiyorum. İki oyun da çok tuttu ama biliyorsunuzdur bir de “Asi Kuş” var devam eden. Üçü bir arada sürecek.

Bizim törenler çok sıkıcı

 124 ÖDÜL ALDIM, BİR TEK KADIN OYUNCU ÖDÜLÜM YOK

 ◊ “Tak Tak Takıntı”da siz seyirci karşısına...

- Kadın olarak çıkıyorum.

Öyle diyecektim...

- Evet, bir kadın karakteri canlandırıyorum. Madam Arşaluz. Zengin, paralı, Monte Carlo’da oturan, süslü püslü bir karakter. Afife Ödülleri’nde beni en iyi erkek oyuncu dalında aday gösterdiler bu rolle, belki biliyorsunuzdur. Bir yıl öncesinde de yine ben almıştım o ödülü. “Kadını oynuyorum, beni kadın oyuncu dalında aday gösterin. 124 ödül aldım, bir tek kadın oyuncu ödülüm yok, bana bu ödülü vermek zorundasınız kardeşim” dedim. Tabii bu espri olmaktan öteye geçmedi. Nitekim erkek oyuncu kategorisinde aday gösterdiler.

Ama siz yaptınız yapacağınızı...

- Hatırlıyorsunuz.

Evet... Törende sahneye Madam Arşaluz olarak çıktınız. Neden? Şov için mi?

- Bakın, bizim ödül törenleri sıkıcı olur. Bir türlü bitmek bilmez, gelen insanlar baygınlık geçirir. Ben de geceye bir hava katayım dedim.

Sahneye davet edileceğinizden, ödül alacağınızdan emin miydiniz...

- Ödül alacağımdan değil de sahneye çıkacağımdan emindim. Çünkü bir yıl önce erkek oyuncu ödülünü alan, bir yıl sonra kadın oyuncunun ödülünü veriyor o törende. Yani her durumda kadın oyuncunun ödülünü sunmak üzere sahneye çıkacaktım. Dedim ki kadın kılığında gideyim de şenlik olsun. Zaten ben Madam Arşaluz olarak adaylık kazanmışım.

ÖDÜLÜ UZATTIM VE “BU ÖDÜL SANA HARAM OLSUN” DEDİM

Davetliler sizi nasıl oldu da öncesinde görmedi?

- Giydim elbiseleri, kimseye söylemeden arka kapıdan kulise girdim çünkü. Sonra kadın oyuncunun adı okundu, ödülü vermek üzere de ben anons edildim.

Ve...

- Ve ben girdim sahneye... Kadın oyuncuya da ödülü verirken oyundaki Ermeni aksanımla dedim ki “Benim hakkım olan ödülü alıyorsun, bu ödül sana haram olsun...” Salonda kıyamet koptu, yer yerinden oynadı. Tiyatrocular azıcık kıskançlık yaptı ama.

Ne gibi bir kıskançlık?

- “Biliyordu ödülü alacağını da onun için böyle şov yaptı” falan dediler. Çünkü tam indim sahneden, kulise gireceğim, bu kez erkek oyuncu ödülü için adımı anons ettiler. Alacağımı inanın hiç düşünmüyordum. E mecbur yeniden kadın kılığında sahneye döndüm, ödülü aldım. Afife o zamanlar bu kadar hafife alınmıyordu. Onun için gidip alıyordum ödülleri.

Ağır olmadı mı?

- İyi de tüzüklerin yenilenmesi, bakışın yenilenmesi, hâl ve gidişin dikkatli okunması lazım. Bu artık biraz ahbap çavuş işine döndüğü için ödül almıyorum artık, hiçbir ödülü kabul etmiyorum.

Yazarın Tüm Yazıları