"Tuba Şatana" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Tuba Şatana" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Tuba Şatana

Yollardan bildiriyorum…

Şehir merkezlerinin çekicilikleri yok maalesef dedi eşim.

Kütahya’da Atatürk Bulvarında yemek yiyecek bir yer arıyorduk. Yol yorgunuyduk ve gece olsun uyuyalım ve ertesi sabah yolumuza devam edelim istedim, o caddeyi görünce. Ucuz, vasat kalitede yemek yenecek ve vakit geçirecek yerler, renkli karman çorman tabelalar ile çevriliydi etrafımız. 

 

Halbuki İznik Frig Vadisi yolunun, leylek yuvalarının üzerimizde bıraktığı etki hala sürüyordu ama…

 

Bembeyaz ve sade cephesiyle, o renk kalabalığının içinde kaybolmadan ayakta duran harika köfteci, Birtat sayesinde karnımız doydu. Kaburgadan çekilen kıyma ile yapılan ince, yağlı ve leziz köfteler yedik o minik dükkanda, tam da umudumu kaybetmek üzereyken. Şansımıza bulduğum bu köfteci 1983 yılından beri babadan oğula devam eden bir işletmeydi ve o minik köfteler bana gene umut vermişti. Emekliler ve öğrenciler kenti oldu dedi bir iki konuştuğumuz, 1999’da özelleştirmeden sonra kente yatırım olmayınca kent de bu hale geldi dediler…

 

Ertesi sabah Uşak’a direksiyon kıvırdık. Kent meydanındaki bedesteni, Burma Camii’yi ziyaret edip, ve Halime Abla’da döndürme börek yedik. Balkabaklı olan ayrı güzeldi, ıspanaklı olan ayrı güzel. Halime Abla’nın yanında 6 kadını sigortalı çalıştırıp onlara bir kazanç kapısı olması da apayrı. Elinin hamuruyla iş kurmak, yaşa sen Anadolu kadını!

 

Blaundus, Uşak’ta Ulubey tarafında bir saklı antik kent, kazılsa neler çıkar dediklerimden. Kanyonlar, içeri girdiğin kapı bana hep Ani Harabelerini hatırlattı, kayalar, otlayan keçiler, ilerde Asteriks’in serüvenlerinden fırlamış olduğunu sandığım dolmene benzettiğim taşlar, toprağa gömülü sütunlar, garip sesli kuşlar arasında geçen bir sabah ardından gene yollara…

 

Hep düştük yollara, yolcudur Abbas diyerek, değişen bitki örtüsünün ortak yönü heryerin yemyeşil olmasıydı, ya maki, ya tarlalar, ya ağaç, ya da çayır çimen… Kah dolu dolu oldu yeşiller, kah çıplak toprak kaldı aralarda, şeftaliler çiçeğe durmuştu, bağlarda filizler, asma yaprakları… Gelincikler fışkırmıştı her yerden, arada katırtırnakları, papatyalar, adını bilmediğim minik nergis familyasından tahmin ettiğim çiçekler, zeytinlikler, dereler geçtik… Uzun kavaklar sallandı önümüzde rüzgardan…

 

Denizli’de kaldığımız iki geceyi Şiir Butik Otel’de geçirdik, sağolasın sen Selda Tokat, ne iyi bir öneriymiş! Bu kadar güleryüzlü bir personeli birarada bulmak zordur, oda şirin, tertemiz, herkes yardımsever ve mutlu…

 

Denizli’nin meşhur kebabını, Halil Usta’da yedik, kendisinin yüzüklerine de, kösteğine de kibarlığına da, işinin başında durmasına da hayran oldum, ete tuz bile ekmeden, onu yağlı pideler ve beyaz soğanla katık ettik. Aİlelerin, yaşlıların gelip gitmesini seyrederken… Kaleiçi’nde Babadağlılar’da yanık yoğurtlardan da tadıp gene yollara…

 

Afrodisyas - Aphrodisias, hep büyüleyici, hep… Hele o ziyaret ettiğimiz gün, rüzgarda sallanan ağaçlar, bulutların arkasından parlayan güneş, o ışığın aydınlattığı antik kent, tiyatro, tapınak, taş evler… Türkiye’nin en güzel ören yeri, benim için. Sadece ören yerinin büyüleyiciliği değil, işleyen hali, devamlı bir elin üzerinde olduğunu hissetmek, tarihe duyulan saygı, Türkiye’nin gerçekten hakettiği ören yeri olgusunun en güzel örneği, Afrodisyas.

 

 

Laodikeia antik kenti arkasındaki karlı dağlar ile önümüzde sallanan gelincikler arasında sütunlu yolların, agoranın, Anadolu’nun en büyük antik stadyumunun, Anadolu’nun Yedi Kilisesi’nden birinin bulunduğu Laodikeia, muazzam… (Kazının yıl yıl detaylarını izleyebileceğiniz bir internet sayfası da var: http://laodikeia.pau.edu.tr/lao/tr )

 

Hierapolis, Pamukkale’nin o beyaz, kalabalık haline tam bir tezat oluşturuyor. Zaten bu kadar ören yerinde toplasan 20 turist ya gördüm ya görmedim.

 

Ah Pamukkale ah, hafızamdaki eski halinde kalaydın ya, etrafındaki o tesisler, kapalı, terkedilmiş, metruk, pis, çok piş oluşumları görmez olaydım.

 

Bu kadar güzel topraklara nasıl sahip çıkamıyoruz, bu zevksizlik, bu kültürsüzlük neden üzerimizde, neden plastik şeylerle, tıpatıp dükkanlarla her yeri karaktersizleştiriyoruz, neden! Herkes kendi kentine sahip çıkmalı mı, birisi tutup birşey yapmalı mı, hepsi mi… Peki ne zaman, dün!

 

Siz bunu okurken ben hala yollardayım,  herşeye rağmen ülkem çok güzel, bizim onu mahvetme çabamıza rağmen hala direniyor, hala umut var! Hele de gelincikler varken etrafta, hele de güneş her yerde ayrı güzel doğup batıyorken, hala umut var!

 

İLLA Kİ!
Ören yerinde zamanda kaybolmak! O zaman, Stratonikeia!

 

Stratonikeia’nın tanıtım yazısında da belirtildiği gibi köyün, Arkaik dönemden, Roma İmparatorluğu, Bizans, Beylikler, Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti’ne kesintisiz bir yaşam alanı olagelmesi onu benzersiz kılıyor.

 

Binlerce yıl ve binlerce hanenin evi olmuş. Her dönemden kalıntılar ise kazıldıkça gün yüzüne çıkıyor. Gezerken terkedilmiş bir köy havasında başlayıp, ve dev tiyatroyu görünce daha da uzaklara gidiyorsunuz, etraf iğde kokuyor, dev çınar ağaçları köyü güneşten ayırıyor, yıkık evlerin arasından incir dolu dallar sarkıyor, dünyanın en büyük mermer kentlerinden biri olan Stratonikeia’da…

 

Bodrum’a doğru giderken uğrayın derim, Yatağan’da.

X

YAZARIN DİĞER YAZILARI