"Tayfun Timoçin" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Tayfun Timoçin" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Tayfun Timoçin

Oksijen bitince hayat da biter!

PÜF NOKTASI

YILLARDIR, doğrusu 1954’ten bu yana, sabırla ve bitmeyen bir azimle, bin bir türlü zorluğu ve olanaksızlığı aşarak Marmara Denizi’ni bilimsel olarak inceleyen, hakkındaki tüm verileri kaydeden ve yayımlayan bir proje var: MAREM. (Marmara Denizi’nin Değişen Oşinografik Şartlarının İzlenmesi – Marmara Environmental Monitoring Project). Proje, 2006 yılından bu yana Sevinç-Erdal İnönü Vakfı bünyesinde çalışmalarını sürdürüyor. Başında Hidrobiyolog M.Levent Artüz var.

Oksijen bitince hayat da biter

ARTÜZ, KAMUOYUNU UYARMIŞTI

2012 yılında Artüz, bir basın toplantısı düzenleyerek kamuoyunu uyarmış, Marmara’da durumun içler acısı olduğunu, pek çok yerde “oksijen oranının sıfır” olduğunun tespit edildiğini anlatmış, adeta haykırmıştı: “Marmara Denizi’nin başta en önemli göstergesi olan suda erimiş oksijen değerlerinde geçmiş senelere kıyasla, çok daha fazla alanda oksijensiz bölgelere rastlanmaktadır. Marmara, canlıların yaşayıp, büyüyüp, üreyeceği oksijen miktarına sahip değil. Marmara Denizi çok büyük risk altında; ciddi bir şekilde tür çeşitliliği erozyonuna uğramış vaziyette.”
Bu, çok önemli bir çığlıktı. Aradan 6 sene geçti. Yeni verileri bekliyoruz. İlgilenenler için www.marem.org sitesinde tonla veri ve bilgi var.
Şimdi biliyorum ki siz değerli okurlar arasında, “İki yıldır uygulanan balık avı yasağı sayesinde tür çeşitliliği artmaya başladı. Bir süredir ıstakoz çıkıyordu Marmara’da, artık ahtapot bile var” dediğini duyuyorum. Haklısınız, bu bir zenginleşmedir ama denizin kirlenmesi ve oksijenin azalması başka şeydir, bu canlıların biraz rahat bırakılıp çoğalmaları başka! Tüm canlılar bir şekilde beslenmek zorunda. Eğer besin olmaz veya kalmazsa, onlar da hayatta kalmayı sürdüremezler ve besin başta olmak üzere hayatın tümü, oksijene bağlıdır.
Peki oksijen nedir, nasıl biter?
Ana kirletici fosfattır. Fosfor formunda denize atılır. Nitrojen, yani azot ana kirletici değildir (hatta atmosferimizin yüzde 78’ini oluşturmaktadır) ama amonyak ve dışkının delilidir.
Çözülmüş halde denize dökülen azot ve fosfor bileşiklerini içeren besinler, fitoplankton adı verilen, yüzen mikroskobik deniz bitkilerinin gelişmesini sağlarlar. (Besin deyince aklımıza hamburger, zeytinyağlı enginar falan gelmesin lütfen. İnsan dışkısı da canlılar aleminde besindir, başka pek çok şey de. İğrenip yüzünüzü buruşturmayın sevgili okurlar, toprağa gübre koymuyor muyuz? Aynı şey işte.)
Bu fitoplanktonlar, besin zinciri içinde başka organizmalara yemek olur, onları besler veya ölür ve derinlere çökerek bakteriler tarafından tamamen ayrıştırılırlar. Yani ortadan kaldırılırlar. (Tüm canlılar gibi.) Bu ayrıştırma işlemi oksijen kullanır. Yani denizin oksijenini! Ölü organizma var, bakteri var ama oksijen yok olunca ne olur? Önce yedek güç aranır. Mesela sülfatta bulunan oksijeni kullanmaya başlarlar. Ama o da biter. Ekosistem (yani doğal kaynaklar) zamanla artan bu fitoplankton ve buna bağlı bakteri aktivitesinin yükünü kaldıramaz hale gelir ve elinde avucunda bulunan tüm oksijeni harcadıktan sonra iflas bayrağını çeker. Oksijen biterse, hayat biter.
Sayın Artüz ve pek çok bilim insanının Marmara için attığı çığlığın ardında bu korkunç gerçek vardır.

SANAYİ KİRLİLİĞİ ÇÖZÜLEMEDİ

Oksijen bitince hayat da biter

Peki azot ve fosfor denize nasıl dökülür?
Türkiye nüfusunun yüzde 23’ü Marmara Denizi kıyısında yaşıyor. Bu, sabit yaşayanların oranı. Bir de iş için, turizm için gelip gidenleri katınca oran yüzde 25’in üzerine çıkıyor. Bütün bu insanlar, yani biz, yiyip içip ....yoruz! Nereye gidiyor bizim kanalizasyon? Marmara’nın etrafı sanayi. Sanayi demek kimyasal atık demek. Dereler, boyahanelerin ve diğer üreticilerin attıkları korkunç kimyasallarla bitmiş ve tükenmiş durumda. Derelerden su yerine kimyasal akıyor artık. O derelerin denize dökülmesi ayrı dert, dökülmeden önce tarlaların o sularla sulanması ve bizim de o suyla büyüyen zerzevatı pazardan manavdan alıp yememiz ayrı dert. (Hürriyet Bursa bu konuda sık sık üzerine düşeni yapıyor ve derelerimizin durumunu gözler önüne seriyor.)
Bu sorunlar uzunca bir süredir söylenip duruyor ve ufak tefek kıpırtılar, olumlu gelişmeler olmuyor değil. Ama derelerin rezaleti, sanayinin neden olduğu kirlilik halen tam çözülebilmiş değil.
Bunu buraya yazmak istedim çünkü bilim insanları “denizde oksjien yok” diye bas bas bağırırken çoğumuz da bön bön bakıyoruz, anlamıyoruz ne demek istediklerini. Şimdi anlıyoruz artık. Ve sırf bu önemli konu dikkat çeksin, ilgi dağılmasın diye bu hafta başka bir şey yazmak istemiyorum sevgili dostlar, affola.

BU HAFTA SONU HAVA VE DENİZ

YAĞIŞ BİTİYOR, YAZA GİRİYORUZ

Bugün (Cuma) hava sakin. Yağış sürüyor. Elbette zaman zaman. Cumartesi günü biraz etkili poyrazımız olacak gibi. Yağış da yavaş yavaş bölgeyi terk edecek. Pazar günü poyraz gücünü kaybediyor, yine sükûnet hâkim oluyor. Yağış ise pazara kalmıyor diyebiliriz. Hava sıcaklığı 20 derece santigrat dolayında. Zaten eski takvime göre yağmur mevsimi bugün itibarıyla sona eriyor. Kuşkusuz bu, bir daha hiç yağmaz anlamına gelmiyor ki umarım yağar da. Zira tarımın, barajların, toprağın ve aslında her şeyin suya ihtiyacı var. Ama umalım da seller, afetler olmasın. Tüm denizcilere selamet, tüm okurlara mutlu bir hafta sonu dilerim.

ANNELER GÜNÜ KUTLU OLSUNOksijen bitince hayat da biter

Annelerimiz hepimiz için kıymetli. Onları sadece böylesi bir sistem mekaniği içinde anmayı çok doğru bulmasam da, hiç anmayanlar veya unutanlar için iyi bir fırsat sunabildiğine de inanmak istiyorum. Lakin, Anneler Günü, hediye alma günü değil, annemize sevgimizi gösterme günüdür. Herkes hediye alamayabilir, gücü buna izin vermeyebilir ama mesela herkes o gün annesine bir kahvaltı hazırlayabilir, yılda bir kez akşam yemeğini önüne hazır getirebilir. Bu günün pazara denk gelmesi bence önemli. Zira o gün erkekler de evde. Yani anneyi mutlu etmek, ona o gün iş yaptırmamak, yorulmamasını, dinlenmesini sağlamak ne kadar güzel olur. Hediye alabilen de alır, o ayrı bir şey. Ama hediye diye anneye elektrik süpürgesi almak ne tuhaf şey! Evin ihtiyacı varsa alınsın tabii ama Anneler Günü diye süpürge, ütü gibi şeyler almak, “Al anacığım, daha çok iş yap” gibi bir anlama gelmiyor mu? Fabrikadan emekli olan işçiye arkadaşları İngiliz anahtarı hediye etmezler değil mi? Elektrik süpürgesine, ütüye benzer ürünlere “evin” ihtiyacı olur, annenin değil. Annenin belki yeni bir çantaya, belki bir tişörte, belki terliğe, belki pijamaya ihtiyacı vardır. Belki sadece onu sevdiğimizi söylememize ihtiyacı olabilir. Belki önüne kendisinin hazırlamadığı iki kap yemeğin gelmesi ona çok iyi gelecektir. Yaşı kaç olursa olsun, bütün annelerin ellerinden saygıyla öperim.

X