"Tayfun Timoçin" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Tayfun Timoçin" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Tayfun Timoçin

Bayrak Ayıbı Bitmeli

19 Ağustos 2018

Diyeceksiniz ki, “Taktı bu adam bayrağa!” Haklısınız, taktım. Ama nasıl takmayayım? Aslında bu hafta başka bir konu yazmayı planlıyordum ancak geçen haftaki “Bayrak artık eskisi kadar kutsal değil mi?” başlıklı yazıdan sonra çok sayıda mesaj aldım. Hem de bu sayfanın hedef kitlesi olan Güney Marmaralı denizcilerden daha fazla, onlarca, hatta yüzlerce mil ötelerden geldi mesajlar. Meğer bu konuda ne çok dertli insanımız varmış. Ve meğer bayrağı yanlış ya da uygun olmayan şekilde taşıyan ne çok tekne varmış! BAYRAK TAŞIMAK ONURDUR

Gelen yakınmaların başında, kişilerin, uyarıldıkları halde yanlışta ısrar etmeleri tuhaflığı var. Sevgili dostlar, asker denizcileri tenzih ederim, zira onlar her şeyi en uygun şekilde ve kitabına göre yaparlar, ancak denizciliğin diğer kollarındaki arkadaşlarımızın, ister amatör denizci olsun, ister balıkçı, isterse gemici fark etmez, bu önemli konuda bir duyarsızlığı var sanki. Konu sadece, “Bayrak var mı? Var!” denklemiyle kapatılabilecek bir konu değildir. Bayrak, bir ülkenin sembolüdür. Ne mutlu ki deniz araçlarına bayrak taşıma ayrıcalığı verilmiş. Bu ayrıcalık, hem büyük onurdur hem de önemli sorumluluktur. Bayrak taşımak, çanta taşımaya benzemez. Bütün bir ulusu temsil ederiz taşıdığımız bayrakla. Bayrağa gösterdiğimiz saygı, ulusa ve vatanımıza gösterdiğimiz saygıdır. Yıpranmış, yırtılmış bayraklar ne kadar yanlışsa, hatalı şekilde taşınan, doğru şekilde toka edilmemiş veya yamuk yumuk direklere tellere, çamaşırcasına asılan bayraklar da aynı derecede yanlıştır.
Bayrak, arabanın dikiz aynasına asılan nazar boncuğu değildir ki “Takalım gitsin” diyebilelim! Kuralı vardır, kanunu, tüzüğü vardır. Bugünlerde umursayanı bulmak pek kolay değil ama “denizcilik geleneği” vardır. Mesela hem kanun, hem gelenek bize derler ki, limandaki tekneler sabahları törenle bayraklarını toka ederler, akşamları da yine törenle arya ederler. Açıkdenizde, etrafta kimseler yokken bayrak taşımak zorunlu değildir ve düşünceli denizci, etrafta görecek kimse olmadan bayrağı dalgalandırarak yıpratmamak için bayraklarını göstermez, toplarlar. Bayrak, geminin milliyetinin tanınmasını gerektiren hallerde taşınır çünkü ve amacı da budur. Bakım-onarım, boya vs. için karaya alınmış teknede bayrak gösterilmez.

SANCAK DEĞİL BAYRAK

İnanır mısınız, bayrağın adını bile yanlış söyleyenler var. Ulusal bayrağa “bayrak” denir, “sancak” denmez. Sancak, askeri terimdir, belirli bir birliğin kendisine has, süslü püslü sembolünü barındıran özel bir bayraktır/alamettir. Ancak bayrak töreni için Türkçemizde “sancak töreni” denir ve bu doğrudur. Karıştırmamak lazım. Bayrağa sancak denmez ama törenine sancak töreni denir.

Yazının devamı...

Bayrak artık eskisi kadar kutsal değil mi

11 Ağustos 2018

Bu cüretkâr başlık rahatsızlık yaratabilir. “Ne münasebet?!” denmesine yol açabilir. Çünkü biz Türkler için “bayrak” çok önemlidir, kutsaldır. O kadar ki, ulusal marşımız bile “Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak” diye başlar. Sınırdaki gönderden bayrağımızı indirmeye teşebbüs eden hain, Mehmetçiğin tereddütsüz müdahalesi ile karşılaşır. İndirmeyi bırak, kimse kötü niyetle dokunamaz bile ay yıldızlı bayrağımıza. Bazen çok kalabalık mitinglerde vb. yerlerde, değer yargılarını yitirmiş kesimlerce bayrağımıza karşı işlenmiş suçlara tanık olsak da genellikle yere düşürmeyiz bayrağımızı; düştüğünü gören hemen uzanıp alır, kaldırır, tozunu pisini temizler. Bayrağın ucu bile toza pisliğe temas etmez, izin vermeyiz buna.

NEDİR O BAYRAKLARIN HALİ?

Peki madem bayrak konusunda bu kadar hassas bir milletiz, madem bayrağımız bizim için çok önemli, değerli ve hatta kutsal nitelik taşıyor, madem İstiklâl Marşı’mız bile bayrağa hitap ile başlıyor, nedir o limanlardaki, barınaklardaki tekne bayraklarının hali?
Ben söyleyeyim ne haldeler:
Zamanla güneş altında kırmızı solmaya başlar, son derece normaldir bu. Kişi de onu yenisiyle değiştirir. Solmayı bırakın, artık sararmış bayrak var limanlarda. Sarı! Sarı Türk bayrağı mı olur!?
Rüzgâr, dalgalanmaya bırakılmış hiçbir şeyi sağlam bırakmaz. Her bayrak da zamanla yıpranır elbette. En çok dalgalanan kısmı uç bölümü (Uçum Kenarı denir) olduğu için, sökülmeye oradan başlar. Bunu fark eden kişi, hemen değiştirir. Ne gördüm biliyor musunuz? Bayrağın ‘ay’ı ve ama ‘yıldız’ı yok! Hilalden sonraki kısım sökülüp gitmiş; yok!

Yazının devamı...

Okyanusları tekneler değil, denizciler geçer

3 Ağustos 2018

Dünya turu yapacak teknenin boyu! Bırakın Dünya turunu, Akdeniz’de dolaşmak, Atlas Okyanusu’nu geçmek için de ayrı ayrı konuşulur bu. Kendisine “Dünya turu yapacak tekne kaç metre olmalıdır?” diye soru yöneltilen biri de, belki kendisine birinin soru sormasından kaynaklanan anlık ego patlaması, belki de soruyu yanıtsız bırakmama endişesi ile birşeyler uyduruverir: “En az 15 metre olması lazım!” “-Peki Akdeniz’de dolaşacaksak?” “-O zaman 12-13 metre de olmalı.” “-Ya Atlantik geçişi için kaç metre olmalı?” “-Mmm, o da okyanus olduğuna göre 14-15 metre dolaylarında olsa iyi olur!”
Size burada açık açık söyleyeyim, bunların hepsi fasa fisodur. Hiçbir dayanağı, hiçbir gerekçesi olmayan uyduruk laflardır. Çünkü asıl hikâye, tekne değil, denizcinin kendisidir. Dedim ya, işin özüne vakıf olamamış kimselerle işe yeni başlayanların konuşmalarıdır bunlar. İşin özü kavranamadığı için de tekneye odaklanılır.
Hepimizin tanıdığı, Türkiye’nin gururu olan ve kendisine “foto muhabir” diyen ünlü fotoğraf sanatçımız Ara Güler’in nefis bir anekdotu vardır, bilirsiniz belki. Kendisiyle yapılan pek çok röportajda sorarlar: “Hangi marka makine kullanıyorsunuz?” Ara Güler de her seferinde ders niteliği taşıyan o sözleri söyler: “Ne ilgisi var makinenin markası ile çekilen fotoğrafın? Bir adama dünyanın en iyi daktilosunu verseniz, dünyanın en iyi yazarı olur mu? Makine değil, bakan ve gören gözdür önemli olan.”

KAPTAN İYİYSE...

Bu, hemen her konuda böyledir. Elbette Formula 1 arabalarına pistte Doğan görünümlü Şahin’le kafa tutmaktan söz edilmiyor burada. Denizde, elbette teknenin bakımlı olması, sağlam olması önemlidir. Ancak her bakımlı ve sağlam teknenin, kendisini abrayabilecek (yani hakimiyeti altında tutabilecek) iyi bir denizciye gereksinimi vardır. Ne kadar sağlam ve bakımlı olursa olsun, hiçbir tekne kendi kendine iş beceremez, okyanusları aşamaz. Eğer denizci bilgisiz, beceriksiz ve özgüvensizse, dünyanın en muhteşem teknesinin başına da iş gelebilir, o okyanuslar aşılamayabilir.

Yazının devamı...

Gökten denize çok özel bir gün

27 Temmuz 2018

Başlıkta yazdığım gibi bugün çok özel bir gün. Daha doğrusu gece. 27 Temmuz Cuma (bugün), hava karardıktan sonra gökyüzünde şenlik var.
Hem “tam Ay tutulması” gerçekleşecek hem de komşumuz Mars, Dünya’ya en yakın konumunda olacak. (Sadece 58 milyon kilometrecik.)
Mars bu kadar yakınken(!) Ay ise Dünya’ya en uzak konumunda olacak. (406 bin 210 kilometre.) Ay’ın bize ortalama uzaklığı 384 bin kilometredir ama malumunuz olduğu üzere, yörüngesi yuvarlak değil, tüm gök cisimleri gibi elipstiktir. İşte o elipsin en uzak noktası da bugün bulunacağı nokta. Ama uzaklığı bizim için bir avantaj belki de çünkü tam Ay tutulmasını Dünya’nın önemli kısmından gözlemek mümkün olacak.

MARS’IN YÜZEYİ

Ülkemizden ve bilhassa Güney Marmara’dan rahat gözlenebilecek Ay tutulması 20.13’te başlayacak, 28 Temmuz 02.30’da sona erecek. Tutulmanın en görkemli zamanı ise 22.30-01.13 saatleri arasında gözlenebilecek.
Ay’a bakarken, çok yakınında olacak (olmayacak aslında, bize öyle görünecek) Mars’ı gözlemeyi unutmamak gerek. Çünkü Dünya’ya olası en yakın konumunda bugün. Elinizde dürbün, teleskop ne varsa onu kullanın lütfen. Eğer şanslıysak, Mars kutuplarındaki buz kütlelerini, yüzeydeki dev toz fırtınalarını görmek bile mümkün. Bu iyi bir fırsat zira Mars, kabaca 2 yılda bir bu konuma geliyor. Yani bugünü kaçırırsak, yeniden bu hale gelmesi için 2020’yi beklememiz gerekecek.

HAFTA SONU METEOR GÜZELLEMESİ

Yazının devamı...

Deniz ve uygarlık

20 Temmuz 2018

Dağların tepesinde oluşan birincisi, ilkel ve kabaydı. İnsanlar hâlâ ovaları kaplayan sulardan korkuyorlardı. Yamaçlarda oluşan ikincisinde, insanlar yavaş yavaş cesaretleniyordu, çünkü sular ovalardan çekilmeye başlamıştı. Üçüncüsü ovalardaydı. Dördüncü, beşinci ve hatta daha fazlasından da söz edilebilir; fakat esas, insanların sonunda korkudan tamamen arındıkları zaman kıyılarda ve ovalarda kurdukları uygarlıktır. Denize ulaşmak için gösterilen az ya da çok cesaret, uygarlığın ve davranışların çeşitli evrelerine işaret edebilir. Örneğin, ikinci aşamadaki daha ılımlı özelliklerin temelini oluşturmuş olan iyilik ve kabalık nitelikleri gibi. İkinci aşamada dikkat edilmesi gereken bir farklılık vardır. Kaba, yarı kaba ve uygar nitelikler arasındaki farkı kastediyorum. Örneğin, yeni isimlerin sonlarına eklenen nezaket ve yüksek kültürü gösteren ekler konmaya, aynı zamanda davranışlar daha iyiye doğru gitmeye, yaşanan yerler ve yaşam tarzı değişmeye başladı.” Strabon, Geographika, XIII.1/25, Antik Anadolu Coğrafyası, Arkeoloji ve Sanat Yayınları, 5.Baskı, 2005, s.111)

KABA BİR UYGARLIK KURDU...

Yani mealen şunu söylüyor Platon: İnsan, tufandan sonra dağın tepesine mahkûm olduğunda kaba bir uygarlık kurdu. İnsanın en uygar ve gelişmiş hali, deniz kenarındaki halidir.
Tarihe baktığımızda hep aynı şeyi görmez miyiz? İnsanı insan yapan neredeyse tüm gelişmeler deniz/su/ırmak kenarında veya ona yakın yerlerde ortaya çıktı. Yazı, alfabe, bankacılık, para, edebiyat, sanat... Sadece Anadolu’yu gezmek bile bunu görmeye yeter. Antik tiyatrolara bakın mesela. Hepsi denize/göle/suya bakar ya da çok yakındır bir şekilde. Alfabe ve diğer tüm kültürel gelişim, denizcilik (yani deniz) sayesinde dünyaya yayıldı. Dünya derken, elbette önce Akdeniz çanağında oldu bu yayılım, sonra diğer coğrafyalara taşındı. Denizcilik teknolojilerinden burada söz etmem saçma olur, zira deniz olmazsa denizcilik de olmaz değil mi? Fırat ve Dicle olmasaydı Mezopotamya’da uygarlık filizlenebilir miydi? Seyhun ve Ceyhun olmasaydı, Maveraünnehir diye bir yeri biliyor olabilir miydik?
Sadece Türkiye’de değil, tüm dünyada böyle. Sahillerde insanların hayata bakışı farklıdır. Daha rahattırlar, daha az stres gözlenir, hastalıklar daha azdır, ortalama süresi haliyle daha uzun olur, eğitim seviyesi, okuma oranı, kişi başına düşen kültürel aktivite vb. pek çok unsur, sahillerde farklıdır.
O halde size bir soru: Madem denizin böyle eğitici, geliştirici, yumuşatıcı, güzelleştirici, yükseltici gibi işlevleri var, neden denize bu kadar kötü davranıyoruz? Neden onu mahvetmek için çaba harcıyoruz? Neden karasal tüm pisliğimizi, sözde arıtmalarla denize boca etmek için uğraşıyoruz?

BİR HABER BİR ÖRNEK

15 Temmuz günü Hürriyet’in manşeti “Denizdeki Hayaletler” idi. Balıkçılardan balık çiftliklerinden vs. kalmış, unutulmuş, terk edilmiş, toplanmamış, temizlenmemiş ağlar ve diğer balıkçılık takımları, denizdeki canlı hayata büyük zararlar verdiği için Tarım ve Orman Bakanlığı’nca son dört yılda 12 ilde temizlik yapılmış ve 389 bin metrekare ağ ile 2 bin 300 balık sepeti toplanmış. Güzel ve takdir edilesi bir çalışma. Akıl edenleri ve uygulayanları tebrik ederim. Darısı, balık çiftlikleri ile ilgili sıkıntıların giderilmesinin başına. Malum, içlerinden bazıları halen pislik saçıyor.

Yazının devamı...

İstanbul nasıl İstanbul oldu?

13 Temmuz 2018

“İstanbul İstanbul olalı...” tabii ki rasyonel bir laf değil ama yine de üzerinde durulabilir. İstanbul ne zaman ve nasıl “İstanbul” oldu?

BALIKÇI KÖYÜNDEN MEGA KENTE

İstanbul, neredeyse 15 bin yıldır insanların yaşadığı bir yer. Ama sivilize olması, yani yerleşik düzende kentleşmesi, bir başka deyişle uygarlaşması ile ilgili daha net konuşmak mümkün. İstanbul’un “yerleşke” olarak var oluşu, hiç şaşırtıcı olmayan şekilde bugünkü Sarayburnu bölgesinde olmuş hep. Daha önce
Lygos adlı küçük bir balıkçı köyü varmış Sarayburnu’nda. Daha önce de ismini bilmediğimiz köylerin olduğu gibi. Fakat MÖ 668’de, Yunanistan’ın Atina kentinin yakınlarındaki Megara kentinden birileri kalkıp gelmiş ve bir koloni kurmuşlar. Bunların başında Byzas isminde bir lider varmış. Söylenceye göre Byzas, yola çıkmadan önce Delfi Kâhini’ne gidip, “Şehir kuracağım, nereye kursam acaba?” diye danışmış. Kâhin Byzas’a, “Körler ülkesinin karşısına kur” demiş, başka da bir şey dememiş. “Yahu körler ülkesi de neresi?” diye sorup yanıt alamayan Byzas ve beraberindekiler düşmüşler yollara. Talih yollarını bizim İstanbul Boğazı’na düşürmüş. Bir bakmışlar bugün Kadıköy olarak bildiğimiz, o günkü adı Khalkedon olan yerde bir şehir var. Sollarına bakmışlar ve Sarayburnu bölgesini görmüşler. İşte o an anlamışlar ki Kâhin’in bahsettiği Körler Ülkesi, olsa olsa bu Khalkedon olabilir çünkü karşısındaki yer, oraya göre çok daha güzel ve bir şehir kurmak için çok daha uygun. Bu kadar iyisi varken gidip Khalkedon’a yerleşmek için ancak kör olmak lazım! (Bazı kaynaklarda Khalkedon isminin Körler ülkesi anlamına geldiği yazılı internette. Ne yazık ki yanlış bilgi. Khalkedon ismi körler ülkesi anlamına gelmiyor. Bilge Umar, Türkiye’deki Tarihsel Adlar isimli sözlüğünde sözcüğün, “iskele yeri olan” anlamına gelen kala-ka-da kökünden türemiş olma olasılığının yüksek olduğunu, bir olasılık da Helen dilinde bakır anlamına gelen ‘khalkos’tan türemiş olabileceğini belirtir.) Bölge, olağanüstü bir avantaja sahiptir, arkasındaki Keras denilen haliç, gemiler için mükemmel bir limandır, Avrupa tarafına doğru çok verimli arazilerle tarıma elverişlidir vs. Byzas şehrini kurar ve kendi adını verir kente: Byzantion. MÖ 668’de. Bu isimle kurulan kent giderek genişler, serpilir, güzelleşir. Daha sonra bir Roma yerleşkesi olur. Roma İmparatorluğunun önemli kentlerinden biri haline gelir. İsmini de 7 asır kadar korur. Ta ki Roma eş imparatorlarından Büyük Konstantin (Constantinus) ortaya çıkana kadar.

YOL ÇANAKKALE’DEN GEÇER

Roma’da Tetrarşi denen, dört eş imparatorun (aslında bu ifade çok doğru değil ama açıklayacak yerimiz olmadığı için böyle özetlemeyi tercih ediyoruz) birlikte ülkeyi dört parça halinde yönettiği bir dönem vardır. Konstantin, İngiltere ve Batı Avrupa dolaylarından sorumlu imparatordur. Licinius adlı bir diğeri de Anadolu’yu içine alan eyaletin yöneticisidir. Zamanla birtakım hadiseler sonucu diğer iki imparator ortadan kalkar. Konstantin ve Licinius kalır meydanda ve birbirlerine bir şekilde meydan okurlar. Elbette savaş çıkar aralarında. Hem de karadan ve denizden. Deniz savaşının adresi ise bellidir. Her zaman İstanbul’a giden yol olan Çanakkale Boğazı’nda. Yani, 1915’te Çanakkale’de yaşananların bir benzeri, MS dördüncü yüzyılda, yani 300’lerin ilk yarısında yaşanır. İstanbul’a ulaşmak isteyen, her zaman Çanakkale’den geçmek zorundadır.

KONSTANTİNOPOLİS’E HOŞ GELDİNİZ

Yazının devamı...

Çeşme baskını

6 Temmuz 2018

İYİ şeylerin yıl dönümlerini kutlamak güzel tabii. Ancak tarihte başımıza dert açmış olayları anımsayarak zamanında çıkartılmış ama unutulmuş bazı dersleri yeniden gündeme getirmekte de sonsuz yararlar var. Bunlardan biri, denizcilik ve eğitim tarihimizin kara bir lekesi olan Çeşme Baskını. 6-7 Temmuz 1770 tarihli bu önemli hadiseden alınacak çok dersler var. Olayı kısaca hatırlayalım:

Çariçe II. Katerina, deniz gücünü çok önemsemektedir. Karadeniz ve Baltık için iki ayrı donanma hazırlatır. Fakat Karadeniz’den Akdeniz’e inemeyen Rus donanması, Akdeniz’e gidebilmek için Baltık’tan yola çıkar! Lütfen haritaya bakınız. Baltık’tan söz ediyoruz. Avrupa’nın tepesinden! Rus donanması, Baltık’tan yola çıkar, Cebelitarık’tan Akdeniz’e girer. Bu sırada, bizimkilere habire istihbarat gelir, “Ruslar Baltık’tan çıktılar geliyorlar” diye. Bizdeki genel tavır ise şudur: “Yok daha neler! Oradan buraya gelemezler çünkü yol yok!” Coğrafya bilgisi sıfır yani. Ruslar İtalya kıyılarına gelir, istihbarat alınır, bizimkiler, “Yok canım olanaksız” demekte ısrar ederler. O sırada Hüsamettin Paşa isimli bir kaptanıderyamız var. “İmkânsız” der Rusların, o zamanki deyişle “Moskoflunun” buraya gelmesi için. En sonunda Ruslar Mora’da küt diye karşımıza çıkar. Elbette gafil avlananın başına ne gelirse Osmanlı’nın da başına o gelir. Kaleler gider elden. Ayrıca pek çok gemi ve tabii bolca can da kaybedilir. Birkaç muharebe olur, Ruslar durmaz, Ege’ye girer, esip gürlerler. Hüsamettin Paşa, inanılır gibi değil ama çatışmadan kaçar (gerekçesi topçunun eğitimsiz olmasıdır) ve 30 küsur gemiyi Çeşme limanının içine sokar. E liman küçücük. Gemiler üst üste yığılır. Aborda üstüne aborda durumundadırlar. Ruslar da gelir, hazırladıkları ateş gemilerini salarlar içeri. Gece yarısından biraz sonra kül olur gemilerimiz. Bir tek Hüsamettin Paşa’nın baştardası kurtulur yanmaktan. Binlerce denizcimiz ölür.

KÜÇÜK BİR KRONOLOJİ

Bu olay bize çok şey anlatır. Bir kere coğrafya bilgisinin olmamasının nelere mal olduğunu anlayabiliriz. Denizcilik eğitimi ise bizde hiç yoktur. Peki Rusların denizciliği ile bizimkini kıyaslarsak ne görürüz? Rus donanması 1696’da kurulmuştur. Türklerin Anadolu’ya geldikten sonra kurdukları ilk donanma ise 11. yüzyıla tarihlenir. 1696’da kurulan Rus donanmasını beslemek için Ruslar 1698’de ilk denizcilik okullarını açarlar. 1770’teki Çeşme baskını gerçekleştiğinde Rusya’nın 7 (yedi) adet denizcilik okulu bulunmaktadır. Bizde o tarihteki denizcilik okulu sayısı ise sıfırdır! Hiç yok yani. Bizdeki ilk denizcilik okulu da işte bu baskının öğrettiklerinden biri olur ve 1773’te açılır.
Bakınız 1770’teki faciaya kadar Rusların denizcilikle ilgili kısa dökümü şöyle:
İlk Rus deniz müzesi açılışı 1709 (ki bu müze halen faaldir)

Yazının devamı...

Ergene’nin karası Marmara’yı karartmasın

29 Haziran 2018

 

Hatırlarsınız, bundan birkaç Denizciler Lokali öncesi, 11 Mayıs’ta “Oksijen Bitince Hayat Da Biter” başlıklı bir yazı yazmıştım. Bu yazıda, “1954’ten bu yana, sabırla ve bitmeyen bir azimle, bin bir türlü zorluğu ve olanaksızlığı aşarak Marmara Denizi’ni bilimsel olarak inceleyen, hakkındaki tüm verileri kaydeden ve yayımlayan bir proje var: MAREM. (Marmara Denizi’nin Değişen Oşinografik Şartlarının İzlenmesi – Marmara Environmental Monitoring Project).
Proje, 2006 yılından bu yana Sevinç-Erdal İnönü Vakfı bünyesinde çalışmalarını sürdürüyor. Başında Hidrobiyolog M. Levent Artüz var. 2012 yılında Artüz, bir basın toplantısı düzenleyerek kamuoyunu uyarmış, Marmara’da durumun içler acısı olduğunu, pek çok yerde “oksijen oranının sıfır” olduğunun tespit edildiğini anlatmış, adeta haykırmıştı: ‘Marmara Denizi’nin başta en önemli göstergesi olan suda erimiş oksijen değerlerinde geçmiş senelere kıyasla, çok daha fazla alanda oksijensiz bölgelere rastlanmaktadır. Marmara, canlıların yaşayıp, büyüyüp, üreyeceği oksijen miktarına sahip değil. Marmara Denizi çok büyük risk altında; ciddi bir şekilde tür çeşitliliği erozyonuna uğramış vaziyette.’ Bu, çok önemli bir çığlıktı. Aradan 6 sene geçti. Yeni verileri bekliyoruz” demiştim. Ardından da denizin nasıl kirlendiğini, oksijenin nasıl bittiğini vb. anlatmıştım.

BORCUMUZU HATIRLAYALIM

Bu makalemden kısa süre sonra, 28 Mayıs’ta Sayın Levent Artüz’den bir elektronik mektup aldım. Mektubu aşağıda okuyacaksınız. Zaten bu yazının amacı da bu. Hepimizin gözbebeği olması gereken Marmara Denizi hakkında en yetkin bilim insanlarından biri olan Artüz’ün yeni bilgilerle yaptığı uyarıları hepimizin, üzerine basa basa söylemek gerekir ki hepimizin okuması, anlaması gerek. Sonra da gerekeni yapmak, yapmayanların yakasına yapışmak vatandaşlık, insanlık borcu.

8 Haziran tarihli Hürriyet Bursa’da da yine Sayın Artüz’ün, bu kez bir haber içinde açıklaması vardı. Yalova’da Tema Vakfı ile birlikte bir etkinlik düzenlenmiş ve burada Artüz, aşağıda okuyacağınız mektubunda yazdıklarını vurgulayarak anlatmış. Bu haberden önce gelin Sayın Artüz’ün bana yolladığı mektubu (kendisinden aldığım izne istinaden) birlikte okuyalım:

GELMİŞ GEÇMİŞ TÜM ZARARLARDAN DAHA BÜYÜ

Yazının devamı...
Tayfun TİMOÇİN Kimdir?

.