"Tayfun Timoçin" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Tayfun Timoçin" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Tayfun Timoçin

Denizde bulduğum benim midir?

14 Ekim 2018

Yakın zamanda yine rastladık. Yanılmıyorsam Ege’de açıkta. İçinde kimsenin olmadığı bir sürat teknesi bulundu. Bulan kişiler, olayı sosyal medyada paylaşınca, pek çok yorum yapan oldu elbette. Bazıları, “Al senin olsun, denizde bulunan mal bulanındır” gibi şeyler söylediler. Böyle yaygın bir inanış var. “Denizde bulunan mal ganimettir” diyorlar. Ama gerçek hiç de öyle değil. Birisi cüzdanını düşürebilir, ben de bulabilirim. Ona el koymak veya sahibini aramak ya da bu amaçla güvenlik güçlerine teslim etmek tamamen benim vicdanımla ilgilidir. Ya basit bir hırsız olurum ya da doğru düzgün bir insan. Seçmek bana kalmıştır.

SAHİP ARAMAK

Denizde bulunan bir malın, karada bulunan bir maldan farkı elbette vardır. Aslında olay, ne bulduğunuzla ilgilidir. Denizde başıboş bir deniz topu bulursam, onun sahibini aramakla uğraşmam. Bunun vicdanla bir ilgisi yoktur. Kilometrelerce sahil şeridinin herhangi bir yerinden, hatta Ege’deysek, komşu adalardan birinden bile gelmiş olabilir. Deniz topunun üzerinde ne topun ismi yazar ne de kime kayıtlı olduğu. Onun sahibini bulmak, Sarı Çizmeli Mehmet Ağa’yı aramak veya Godot’yu beklemek gibi bir şeydir.
Deniz topuna benzese de, örneğin bir usturmaça bulursam, (teorik olarak usturmaçaların üzerinde hangi tekneye ait olduğu yazsa iyi olur) üzerinde de ait olduğu teknenin adı yazıyorsa, nezaketen çevredeki liman başkanlıklarına o tekneyi sorarım. İyi bir insansam, gider o tekneyi bulurum. Değilsem, el koyarım.

BİR SENARYO

Ama tekne veya gemi, deniz topu veya usturmaçaya benzemez. Her teknenin bir adı vardır, üzerinde koca harflerle yazar; bununla yetinilmez, o teknenin hangi limana ait olduğu yazar. Teknemize bu bilgileri yazmamışsak kabahatliyiz demektir. Basit bir senaryo kurgulayalım: İki kişi tekneyle açıldık, saçma bir şey yaptık ve ikimiz de denize düştük, tekne de bizden uzaklaşmaya başladı. Ne mutlu ki üzerimizde can yeleği vardı, başımıza başka kötü bir şey gelmedi ve bir süre sonra oradan geçmekte olan bir balıkçı teknesi bizi bulup kurtardı ve limana götürdü. Ancak bizim teknemiz o sırada çoktan gözden kaybolmuştu. Durumu yetkililere bildirdik, arama çalışmaları başladı ama yetkililer ararken, bizim başıboş teknemizi gören denizdeki birileri, baktılar teknenin içinde kimse yok, bağlayıp aldılar ve kendi limanlarına götürüp sahiplendiler! Bu kişiler, “Bana ne! Bana ne! Vermem! Bulduk, bizimdir” diyemez. Ne ulusal ne de uluslararası mevzuat buna izin verir. Kimsenin malına sırf bulduk diye el koyamayız.

BULUNAN MALIN YASAL DURUMU

Yazının devamı...

Neydi o kasırga denen şey?

7 Ekim 2018


Neler neler söylendi fırtına yaklaşırken. Hepimiz tırnaklarımızı yemeğe başladık, gulyabani geliyor zannederek. “Vuracak, yıkacak, yakacak…” dediler, korktuk. Moğol saldırısını haber alıp çaresizlikle beklemeye başlayan Türkmen obası gibiydik birkaç gün. Oysa gelen, yılda iki kez oluşan, bildik, tanıdık bir Akdeniz klasiğiydi. Ne, kimilerinin söylediği gibi bir ilkti, ne de son olacaktı.

“Türkiye’yi tarihinde ilk kez bir kasırga vuracak!” Böyle çıktı haber kimi kaynaklarda. Tabii aldı bizi bir telaş. Ardından “Tropik fırtına” dendi, beter olduk. “Tropik mi? Ama biz tropikal iklim kuşağında yer almıyoruz ki! Demek ki küresel ısınma bunu da yaptı ha? İşte gördünüz mü mahvettik Dünya’yı sonunda” diye nutuklar atılmaya başlandı. Telaş korkuya, korku paniğe doğru evrildi. Fırtınanın olası rotası üzerinde bulunan yerleşim yerlerinde evini terk edenler bile oldu.  Başımıza çok kötü şeyler gelecekti anlaşılan. Bunca bilgili ve yetkili kişi yalan söyleyecek değildi ya.

MEDICANE NEDİR?


“Medicane” dendi gelen havanın adına. Medicane, Akdeniz’in batı dillerindeki adı olan “Mediterranean” ile orkanın İngilizcesi “hurricane” sözcüklerinin birleşiminden oluşan bir kelime. “Akdeniz’in orkanı” anlamına geliyor. İngilizcedeki “hurricane” İspanyolca “huracan” sözcüğünden geçmiş. Kullanılmaya başlaması da, İspanyolların okyanuslara açıldıkları 16. yüzyıla denk geliyor. Anlaşılan o ki, İspanyollar bu lafı uzak diyarlardan duyup dillerine uyarlamışlar, sonra da dilden dile geçip durmuş. Zaten denizin en büyük işlevlerinden biri kültürel alışveriştir. Bizim dilimizde orkan, kasırga veya urağan olarak geçer. Huracan’ın, İspanyollar’ın Karayiplere veya toptan Amerika kıtasına ulaştığında duydukları bir “isim” olduğu kesin gibi. Çünkü ilginç bir bağlantı olarak Maya’ların ateş ve çok güçlü rüzgâr tanrısının adının Hurrikan olduğu biliniyor. Hurrikan’ın öyküsüne burada hiç girmeyelim. 

TROPİK DEĞİL TROPİKİMTIRAK

İşin etimolojik kısmını geride bıraktığımıza göre bazı ufak tefek düzeltmelerle devam edebiliriz. Haber kanallarında, radyo ve TV’lerde, yaklaşan bu fırtınaya “tropik fırtına” dediler. Oysa Akdeniz’de tropik fırtına olmaz, olamaz. Olamaz çünkü Akdeniz, tropikal bir bölge değildir. Subtropikal veya astropikal bölgedir. Bizdekilerin aksine tüm yabancı kaynaklara açıp bakın, hepsinde “tropical-like storm” diye geçer bu Medicane. “Tropical-like” yani tropikal benzeri, tropikimsi, tropikimtırak demek bu. Yani her şeyden önce fırtınanın adını söylerken “hatalı alıntı” yapılmış. Tropik değil tropik benzeri olmalıydı. Elbette benzeri ile orijinali arasında dağlar kadar fark var. 

Yazının devamı...

Karadeniz’de gemilerin mi battı?

28 Eylül 2018

KAFAMIZDA kimi düşünceler ağır basar ya bazen; hani dalıp gideriz ya uzaklara, efkârlı efkârlı… (Efkâr, Arapça “fikr” yani “düşünce” sözcüğünün çoğuludur, endişeli düşünce anlamında da kullanılır.) İşte öyle bir anda birisi çıkıp yanımıza gelir ve bize ne der: “Ne o, Karadeniz’de gemilerin mi battı?” “-Yoo, dalmışım” diye yanıtlayıveririz belki, belki de, “Sorma yahu, başıma neler geldi…” diye anlatmaya başlayıveririz.
Aslında bilinen öyküdür ama arada tekrarlamadığımızda veya hatırlatan olmadığında unutuyoruz bildiğimiz şeyleri. Bir şeyi akılda tutmanın en iyi yollarından biri kuşkusuz başkalarına anlatmaktır. Ben de geçenlerde bir vesileyle aklıma takılan, sonra hatırlayıp rahatladığım bu lafı tekrar unutmayayım veya unutmayı geciktireyim diye sizlerle paylaşmaya, böylelikle sizlerin de yeniden hatırlamasına yardımcı olmak istedim.

BAŞKA DENİZ Mİ YOK?

Sormak isteyebiliriz kendimize, “Neden bu gemiler Karadeniz’de batıyor?” Akdeniz, Marmara, Ege, Atlantik, Pasifik, Hint Okyanusu varken neden Karadeniz? Olayın esasını bilmeyen birinin aklına gelebilecek ilk şeylerden biri, bir ticaret erbabının mallarla dolu gemilerinin batması. Malum, gemi dolusu mal denizin dibini boylayınca insan hayli dertlenir, zaman içinde de bu acı olayı hatırlayarak gözleri uzaklara dalıp gidebilir. Çok akla uygun ve gerçekçi bir senaryo değil mi?
Oysa gerçek çok farklı. Gerçeğin içinde ticaret malı yerine umut, tüccarın yerine analar, babalar ve Mehmetçik var.

AH ENVER PAŞA AH!

Yazının devamı...

Bir deli kuyuya taş atmış...

25 Eylül 2018

Lafın sonunu biliyoruz: Bir deli kuyuya taş atmış, kırk akıllı çıkartamamış. Neden kırk akıllı? Neden elli ya da yüz veya bin değil de kırk? Bir kahvenin neden yirmi değil de kırk yıl hatırı var? Nedir bu kültürlerdeki kırk merakı?

“Kırkından sonra azanı teneşir paklar”, “kırk yıl kıran olmuş, eceli gelen ölmüş”, “kırk yıllık Yani olur mu Kâni?”, “bir deli kuyuya taş atmış, kırk akıllı çıkartamamış”... Bunlar sadece içinde “kırk” barındıran atasözlerimizden birkaçı. O kadar çok kırk var ki hayatımızda. Mesela bebeğin kırkı çıkmadan evden dışarı çıkartılmazmış (laf aramızda, biz eşimle bu kurala uymadık ve hiçbir şey olmadı). Biri öldüğünde de kırkının çıkması beklenir. Masallarda kırk gün kırk gece düğün yapılır. Şifalı yiyecek/içecek/iksirlerde kırk çeşit baharat vardır. Bir acı kahveninse kırk yıl hatırı olduğunu hepimiz biliyoruz (buna uyuyor muyuz, o ayrı). Türkülerde “Yardımcıdır bize kırklar yediler” deriz. Ali Baba ve Kırk Haramiler’i bilmeyenimiz yoktur. Vurdumduymaz birine bir lafı kırk kere söyleriz, anlasın diye.
Kutsal kitaplarda da bolca “kırk” vardır. Örneğin Kur’an-ı Kerîm’de, “Musa’ya kırk gece söz vermiştik.”(Bakara 51); “Öyleyse orası onlara kırk yıl yasaklanmıştır.”(Maide 26), “...böylece Rabbinin tayin ettiği vakit kırk geceyi buldu.” (Araf 142), “Nihayet insan güçlü çağına erip kırk yaşına varınca der ki:...” (Ahkaf 15) ve başkaları da var elbette.
Kur’an’da yoktur ama Eski Ahit ve Tevrat’ta Nuh Tufanı’nda tufan kırk yıl sürer. Eski ve Yeni Ahit’te bolca kırk gün veya kırk yıl ifadesi görebiliriz. Hinduizm gibi pek çok kadim inançta da “kırk” önem taşıyan bir sayıdır. Ama merak buyurmayınız, bu yazımızda hayatın gizemleri, kırkın mucizesi gibi merak uyandıran konulara girmeyeceğiz. Derdimiz başka.

TANRININ KIRBACI

İlk ciddi salgın Asya’dan Konstantinopolis’e gelir ve Avrupa’yla yayılarak büyük bir felakete sebep olur. Başlangıç tarihi MS 542 olarak geçer kayıtlara. Dönemin imparatoru Justinianus’un adıyla anılır: Justinianus Vebası! Evet vebadan söz ediyoruz. Sevimsiz bir konu ama dünya tarihinde yeri o kadar büyük ki, görmeden olmaz. Üstelik bugünkü “iyot kokulu lafımızın” da gerekçesini oluşturuyor.
Yakıp yıktıktan, binlerce ocağı söndürdükten sonra sessizliğe gömülen vebadan bir daha 800 yıl kadar haber alınmaz. İnsanlık, artık sadece hikâyelerden ve korkunç masallardan duyduğu vebayı unutmaya yüz tutmuştur. Derken, ışıkla birlikte doğudan yükselen bir imparatorluk, Moğollar belirir tarih sahnesinde. Moğollar, beraberlerinde ok, kılıç ve mızraktan başka çok etkin bir silah daha taşımaktadırlar: Veba! Cenova’nın Kırım Yarımadası’ndaki kolonisi Kaffa’yı kuşatırlar 1347’de. Orduda, vebadan ölenler vardır ve Tatarlar, Cenova kalesinden içeri mancınıkla vebadan ölmüş askerlerin cesetlerini atarlar! Elbette hastalık kısa süre içinde Kaffa’yı mahveder ve o sırada limandan kalkıp Cenova’ya hareket eden bir gemi, hastalığı önce Konstantinopolis’e (İstanbul’a), ardından Messina ve sonrasında da İtalyan anakarasına taşır. Öyle bir yıkımdır ki bu, 1347 sonundan 1350’ye kadar, yani sadece 2 yılda Avrupa nüfusunun dörtte biri yok olur! Çünkü insanlar hastalığın önünden kaçtıklarını düşündükçe aslında onu daha da ötelere taşımışlardır. Genelde böyle değil midir: İnsan, kaçtığı şeyi de hep yanında götürür.

Yazının devamı...

Hangi para birimi

14 Eylül 2018

SON zamanlarda para birimleri hakkında çok konuşur olduk. Türk Lirası’nın değer kaybı, TL karşısında diğer paraların hızla yükselişi derken bir şeylerin ters gittiğini ya da yanlış olduğunu fark etmeye başladık. Konumuz ekonomi değil elbette ama para olmadan da işler dönmüyor; bir şekilde mutlaka konunun içinde para var. TL idi, dövizdi, dolardı dolmazdı derken, ulusal para biriminin kullanımı hakkında çok yazıldı, konuşuldu. Uluslararası ticarette ulusal para birimi nasıl kullanılır, bunu ben bilemem ama memleketin içindeki alışverişte başka şey kullanmanın abesliğini artık hepimizin kabul etmesi gerekir.

MARİNALARIN VARLIK NEDENİ

Tekne dediğiniz şeyi alıp evinize götüremezsiniz. Deniz üzerinde bir yere bağlamanız gerekir. Bu iş için, barınaklar ve marinalar vardır. Marinalar, özel teknelerin bağlanması için yapılan, sosyal alanları ve hizmet birimleri olan tesislerdir. Güney Marmara’da hiç marina yok (Türkiye’nin dördüncü büyük kenti olmakla övünen Bursa’nın marinasının olmamasının tuhaflığını daha önce yazmıştım ama fırsat buldukça da haykırmayı görev bilirim), dolayısıyla bizim bölgemizdeki tekne sahipleri barınaklarla idare etmektedirler, yazın veya diğer zamanlarda Ege veya Akdeniz’e indiklerinde marinalarda konaklarlar.

OLAN KİME OLUR?

Marinalar, teknelerin bağlanması ve onlara sunulan hizmetler karşılığında belirli bir ücret alırlar normal olarak. Bedava hizmet olmaz çünkü. Ancak bu bedeli ülkemizin marinaları -ki Akdeniz’in en güzel marinalarının önemli kısmı ülkemizdedir- Türk Lirası ile almazlar! Euro alırlar. Ülkemizi ziyarete gelen bir Fransız yatçıdan Euro ile bedel almaları elbette normal karşılanmalıdır; ama kur gelgitleri arasında olan Türk tekne sahiplerine olur.
Aylık bağlanma ücreti olarak mesela 200 Euro ödeyen bir tekne sahibi, 1 Euro 5 TL iken 1000 TL ödemiş olur, Euro 7,5 TL’ye çıktığı zaman ise 1500 TL öder. Yıllık bazda 12 bin TL ödeyen kişi, bir anda 18 bin TL öder hale gelir. Ne hizmet değişmiştir, ne tekne sahibinin talepleri artmıştır, ne arz farklıdır ne talep! Aradaki fark çok ciddidir.

ONU ALAN BUNU DA VERİR!

Yazının devamı...

Denize yakın olmak

8 Eylül 2018

BİR denizcinin derdi, çevresindeki herkesin denizci olması değildir kuşkusuz. Ben de bu köşeyi, okuyan herkes koşa koşa gidip tekne alsın, denizlere açılsın diye yazmıyorum. Amaç, denizi seven, onu tanıyan ve koruyan, ondan koruyarak yararlanan bir toplum oluşmasına katkıda bulunmak. Bu nedenle kitleleri denizle yakınlaştıracak her projeye sıcak bakıyorum, bakmaya çalışıyorum. Örneğin, Mudanya’da yapılan dolgu sahile, zaten doldurulmuş bir sahili insanların erişimine kapatıp aynı dolguyu yeniden yaptıkları ve esasen değişen pek de bir şey olmadığı gerekçesiyle ilk başta anlamsız bulmuştum. Fakat projenin, sadece betondan değil, denizin üzerinde yürünebilecek, kazıklar üzerine bindirilmiş platformla -bana göre- güzelleştirildiğini öğrendiğimde hoşuma gitti. Çünkü hafta sonları Mudanya’ya akın eden insanların denize yakınlaşmasına onu daha çok sevmesine ve sonuç olarak denizin korunmasına yönelik bir bilincin oluşmasına katkıda bulunacaktı. Bu nedenle kişisel olarak bu yapıyı destekledim, inşası tamamlanır tamamlanmaz da üzerinde yürümeye başladım. Eksikleri vardı, giderilirdi, her şeyi de problem haline getirmemek gerekirdi.

POYRAZ HESAPLANDI MI?

Fakat aklıma takılan bir şey vardı: Güçlü poyraz Mudanya’da çok deniz kaldırır, yani büyük dalgalar yapar. Rüzgâr tarafından itilen iri dalgaların gücü, tahmin edilenden çok daha fazladır. İçi demirlerle takviye edilmiş beton rıhtımları kırar bu dalgalar, kayaları yerinden kaldırıp başka tarafa atarlar. Onlarca hadiseye gözlerimle tanığım. Deniz, azdığı zaman hiç hafife alınmaz. İşte poyrazı ile meşhur Mudanya’ya böyle bir yapı inşa ederken, acaba gerekli hesaplamaları yapmış, gerekli önlemleri almışlar mıydı? “Herhalde denizi tanıyan birilerine danışmışlardır” diye düşündüğümü çok iyi hatırlıyorum.

BİR ŞEY OLMAZ KOLAYCILIĞI

Bir yaz mevsimi gelip geçti. Görünen o ki ya denizi tanıyan birilerine danışılmamış ya da danışılanlar denizi tanımıyormuş. Fotoğrafı görüyorsunuz, 5 Eylül Çarşamba günü bizzat çektim. Bütün o yürüyüş platformu, bunun gibi kabarmalarla, sökülmelerle dolu. Deniz bir kez daha “Beni hafife almayın” demiş ve bildiğini okumuş. İnsan da bir kez daha “Bir şey olmaz” kolaycılığını kanıtlamış ve bir şey olmuş!

YOL YAKINKEN DÜZELTİLMELİ

Hele o iri dalgaların sahilde patlayıp, hemen kıyıdaki gölgelik metal panoların üzerine çullanması sonucu altlarına yağmur gibi deniz suyu yağdırmaları ve deniz kabarıkken koca sahilde bir tek bankta bu nedenle oturulamadığı komikliğinin üzerinde hiç durmuyorum.

Yazının devamı...

Eylül şıkırtısı

31 Ağustos 2018

AYLARIN en güzellerinden biri olan eylül yarın başlıyor. Hiç fark ettiniz mi bilmem, ama eylül, denizde veya deniz kenarında gerçekten başkadır. Diğer aylara benzemez. (Baktığını gören gözler için tabii.)
Sıcaklar yavaş yavaş durulur, bitmez ama Halikarnas Balıkçısı’nın deyişiyle “tam insan boyuna” gelir hava. Fazla ısıtmaz, üşütmez, terletmez, rahatsız etmez. İster güneşin altında yürü saatlerce, ister akşamüstü deniz kenarında, fark etmez, hep rahattır insan.
Yazın kavurucu sıcağında hücum edilen tatil yöreleri, eylülde başlar güzelleşmeye. Sokaklar sakinleşir, yer arayan kolay bulur, manzara her zamankinden daha güzeldir ve klimaya daha az ihtiyaç duyulur. Ne itiş kakışı kalır tatil beldelerindeki dar sokakların, ne de kulakları tırmalayan bangırtıları.
Teknesiyle gidenler için koylar da sakinleşir bu ay. Huzur daha uzun sürer. Turist akını azaldığı için, insanın ciğerlerinde patlayan müzik sesiyle rahatsız edicilikten bir türlü kurtulamayan, çevreye saygı kavramından 20 bin fersah uzak günlük tur tekneleri de azalmıştır ona paralel olarak.

YAPRAKLAR DÖKÜLÜR

Bazı ağaçlar erken davranıp yapraklarını dökmeye başlar. Dökülmüş ve kurumuş yaprakların üzerinde yürürken çıkarttığımız hışırtı, muhteşem bir melodinin nağmeleri gibidir. İnsanın yürüyüşüne bu kadar uyan bir müzik yoktur başka. Yaprakların ölümü değil, doğanın yeniden doğuşa yürüdüğünün de bir göstergesidir bu.

Yazının devamı...

Elimizin altındaki cennetler

24 Ağustos 2018

 

Marmara’da yaşayıp denize yakın olanlar, hiç kuşkusuz daha temiz ve daha yeşil olduğu için Ege ve Akdeniz’e açılmak isterler. Gerçekten de daha Çanakkale Boğazı tam olarak dümen suyumuzda kalmadan, suyun rengi değişmeye başlar, mavi koyulaşır, çevredeki bitki örtüsü kendisini belli etmeye can atar. Hele ki Boğaz geçişi bitip Ege’nin sularına girdiğimiz anda artık deniz laciverttir. Eminim sanayi hücumuna uğramadan, mesela 60 yıl kadar önce Marmara da aynı şekilde muhteşemdi. Hatta belki çok daha güzeldi. Örneğin İzmit Körfezi’nin şu an sanayi tesisleri ile dolu, oya gibi girintili çıkıntılı koylarında demirleyip yüzmüş olmayı çok isterdim. Eminim muhteşem bir doğa vardı. Muazzam bir canlı çeşitliliği, kıyılardaki mağaralara doluşan foklar, kılıç balıkları, kova kova tutulan lüferler, her türlü deniz böceği ve daha nicelerinin katkısı ile hayat fışkıran bir denizdi. Büyüklerimizin anlattıkları da bu yönde. Gel gör ki sanayi hamleleri (ki gerekliydi elbette ama galiba abarttık), aşırı nüfus ve kuşkusuz bilinçsizlik, Marmara’nın o sevimli ve canlı halini unutmamıza neden oldu. Ülke nüfusunun dörtte biri Marmara Bölgesi’nde yaşıyor. Bu nüfusun ürettiği ne kadar atık varsa, bu güzelim denizi boyladı! Kimyasal atıklar bahsine hiç girmeyelim, çıkamayız. Aşırı ve bilinçsiz (hatta bazen “benden sonra tufan” anlayışı ile bilinçli ve canavarca) avlanma da cabası. Yoğun gemi trafiği ise başka alem. Fakat son yıllarda alınan bazı önlemler ufak tefek sonuçlar vermeye başladı. Umarım daha fazla kirlenmesine izin vermeden iyileşmeyi sürdürürüz.

ÖNERİLER

Tüm bunlara rağmen, herkesin Çanakkale’den çıkıp Ege’ye, Akdeniz’e gitmeye zamanı, enerjisi, deneyimi vs. olmayabilir. Zaman en önemli unsur elbette. Örneğin Tirilye’den kalkıp Ege’ye inmek, en basitinden iki gün sürüyor. İstanbul’dan da öyle. Ama bereket versinki elimizin altında da gidilebilecek yerler var. Hâlâ var. Bu yazıda, bayram tatilini şehirde geçirmek durumunda olanların, kısa sürede ulaşabilecekleri yerlerden bazılarını ele almak istedim; belki bir faydam dokunur. Şunu da söylemek gerekir ki, burada ele alınan limanlar, sadece bizzat gidip sevdiğim yerler. Kişisel zevke göre başka limanlar da eklenebilir veya benim sevdiğim bir yer başkası için bir şey ifade etmeyebilir.

TİRİLYE40° 23’ 34″ K
28° 48’

BURSA’nın en yeşil limanıdır Tirilye. Gemlik Kurşunlu, Güzelyalı, Mudanya Arnavutköy, Kumyaka (Siği) limanları da var elbette ama şehirden kısa sürede karayolu ile ulaşılabilen en yeşil liman olduğu için Tirilye’yi ele almak daha doğru. İstanbul’dan çok sayıda denizci misafir ağırlayan Tirilye’de sabahları kuş cıvıltılarıyla uyanılır. Limanda derinlik sorunu yoktur, karaya bağlanıp elektrik ve su almak mümkündür. Tirilye’nin günbatımı çok keyiflidir, limanda çok sayıda restoran güler yüzlü ve kaliteli hizmet sunar. Deniz manzarası olmasa da bana göre dünyanın en lezzetli ciğerlerini ise Vedat’ın Yeri’nde dokunduğunu lezzetli kılan Mesut Usta yapar. Pek çok tarihi binası bulunan Tirilye, Marmara’nın en sevimli limanlarından biridir kuşkusuz. Tirilye, dost limandır.

PAŞALİMANI

Yazının devamı...
Tayfun TİMOÇİN Kimdir?

.