"Tayfun Timoçin" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Tayfun Timoçin" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Tayfun Timoçin

Dünyayı kurtaralım mı?

8 Aralık 2018

Bu kez bu bir senaryo değil. Gerçeğin ta kendisi. Bizim için karar verme zamanı. Ya umursamayacağız ve birlikte yok oluşa ilerleyeceğiz ya da filmlerdeki kahramanlar gibi dünyamızı kurtaracak ve hep birlikte kutlayacağız.

Aral Gölü

BİRÇOK filmde “dünyayı kurtarmak” teması işlenmiştir. Kurtuluş Günü, Bağımsızlık Günü, Armageddon, Derin Darbe, Kor, Dünyalar Savaşı, Yıldız Savaşları, İşaretler ve daha yüzlercesi… Bunlara ilave edebileceğimiz bir de Türk filmi var: Dünyayı Kurtaran Adam. Bir Cüneyt Arkın filmi. Bu yazıyı hazırlarken bir kez daha izlemeye çalıştım, dayanamadım. Yüreğim yetmedi. Ne diye böyle bir şey yapmışlar bilmiyorum. Yabancı filmlerden yürütülmüş sahne ve müzikler eşliğinde ziyadesiyle uyduruk pelüş kostümlerin geçit resmi! Akıl sır ermeyecek kadar sinir bozucu bir şey.1982’de Türkiye insanının beğenisi bu kadar mı düşük seviyedeydi, anlamak zor. Bu ve tüm diğer filmlerde birileri dünyayı yok olmaktan, şunun bunun egemenliği altına girmekten vb. kötülüklerden kurtarırlar. Bazen isimsiz kahraman olarak kalırlar, bazen bütün dünyada minnetle anılırlar.
Genellikle bu filmlerde dünyayı kurtaran kadro üç-beş kişiden oluşur. Böyle olunca da insanları tanımak kolaydır. Ama bu kez dünyayı kurtaranları tanımamız için sadece aynaya bakmamız gerekecek. Tabii bu işi becerebilirsek.

BU KEZ FİLM DEĞİL GERÇEK

Dünya Meteoroloji Örgütü WMO, sadece birkaç gün önce (geçen hafta perşembe günü) bir rapor yayımladı: 2018 İklim Raporu. Bu rapor diyor ki: “Dünya’yı kurtarabilecek son nesil biziz.”
Şaka değil bayanlar baylar. Son derece gerçek. Yıllardır bilim insanları uyarılarda bulunup duruyor ama umursayan çok az olduğu için, işinde gücünde, geçiminde olan halk kitleleri (yani bizler) de pek umursamıyor, geçinip gitmeye bakınıyoruz. Ama bu uyarı çok ciddi. Olabildiğince çok insana ulaşması gerektiği için ve denizle de konunun bağlantısı doğrudan olduğu için köşeme aldım. Raporun demek istediği şu: Dünyayı kurtardık kurtardık, kurtarmadık, geçmiş olsun!

HABER ŞÖYLE:

Yazının devamı...

Denizin esini

1 Aralık 2018

Denize bakıp esinlenenlerden misiniz? Hatta denize bakmadan esinlenenlerden bile olabilirsiniz. İyi ama ya esin ne peki? Neden deniz bizi bunca etkileyebiliyor?

DENİZE bakıp şiir yazan, resim yapan, romanına konu edinen, şarkı besteleyen kim bilir kaç sanat ve yazı ehli gelip geçmiştir bugüne kadar ve kim bilir kaçı daha gelip geçecektir. Sizlerle zaman zaman buradan denizli şiirleri, nadiren de olsa romanları paylaşmaya çalışıyorum. Hepsini paylaşmaya kalksak, ömür yetmez, sonu gelmez iyot kokulu şiirlerin, şarkıların, öykülerin…

KİM BİLMEZ Kİ DENİZİ?

Gel de esinlenme.

Hayatın her anında deniz vardır üstelik. Yani, hayatında hiç deniz görmemiş, herhangi bir denize binlerce kilometre uzakta yaşayan insanların hayatında bile vardır. Mesela Nuh Tufanı’nı ve haliyle Nuh’un Gemisi’ni bilir denize binlerce kilometre uzaktaki köylerin insanları. Hiç kimse görmediği halde, herhalde dünyanın en meşhur gemisidir Nuh’un Gemisi. Asya bozkırlarında, Güney Amerika’nın “pampa” denilen steplerinde, kutuplarda yaşayanlar, ömürlerinde hiç deniz görmemiş olsalar bile bilirler Musa’nın Kızıldeniz’i yararak nasıl yol bulup kavmini Firavunun askerlerinden kurtardığını. Cezaevinde bir mahkûm, bir yandan cezasını çekip yaptığından pişmanlık duyarken, diğer yandan Richard Bach’ın Martı’sını okuyabilir ve martı Jonathan Livingston’un kanatlarına takılıp çok ama çok uzaklara ulaşabilir zihninde, nereden geldiğini anlamadığı iyot kokusunu soluyarak.

DENİZİN OLMADIĞI HAYAT MI VAR?

Neden bu kadar çok şiirde, bu kadar çok şarkıda, bu kadar çok roman ve öyküde, milyonlarca tabloda, hayalde deniz vardır dersiniz? Bu sorunun da (daha öncekiler gibi) tek bir yanıtı olmayabilir. Gelin birlikte düşünelim nedenini.

Yazının devamı...

Kişisel gelişimciler buraya

23 Kasım 2018

Bugünlerde nereye baksak bir kişisel gelişim uzmanı görüyoruz. Enflasyon var. Gelin sizinle, Öğretmenler Günü arifesinde, hocaların hocasını, en bilge kişisel gelişim uzmanını ziyaret edelim.


Güzellikleri fark edersiniz mutlaka.

BİLİRİM ki aramızda kişisel gelişimi önemseyen, onun için para harcayan, konuya ilişkin çıkan kitapları takip eden, kurslara/seminerlere giden pek çok kişi var. Kişisel gelişimin önemini asla reddetmem, ben de zaman zaman, belirli alanlarda, bazı teorik ve pratik bilgileri almaya çalışıyorum. Ancak öyle bir piyasa oluştu ki, elini sallasan kişisel gelişim uzmanına çarpıyor bugünlerde. Uzman enflasyonu yaşanıyor. Herkes kişisel gelişim uzmanı. Bu işin eğitimini almış, emek vermiş, yıllarını harcamış gerçek uzmanları tenzih ederim, onlar başımızın tacıdır. Lakin, kerameti kendinden menkul, ne eğitimi belli, ne bir üretimi olmuş bugüne kadar, küt diye ortaya “hu huu, merhaba ben uzmanım” diyerek çıkıvermişlerden söz ediyorum. Aman dikkat, kalabalıkların cepçileri aramızda. “Bu hengamede arada biz de nasiplenelim” mantığıyla ortaya atılan bu yan ve ruh kesici tayfaya ne kendimizi, ne de cüzdanımızı kaptıralım. Uzmanın da gerçeği var, onu arayıp bulmak gerekir.

EN BİLGE KG UZMANI

Bugün sizi kişisel gelişimin en hakiki uzmanı ile tanıştırmak istiyorum. Telefon numarası ne yazık ki yok. İnternet sitesi, İnstagram veya Facebook hesabı, şusu busu yok. Görmek isterseniz sadece bir deniz kıyısına gitmeniz, ondan yararlanmak isterseniz de küçük bir kayık kiralamanız yeterli. (Elbette can yeleğinizi seyre çıkmadan önce takarak.) Öyle bir kişisel gelişim uzmanı ki bu, yaklaşık dört buçuk milyar yaşında. Uluların ulusu, bilgelerin bilgesi. Tahmin ettiniz değil mi? Denizden söz ediyorum. Deniz, hocaların hocasıdır. İnsanın kişiliğini öyle bir geliştirir, çoğu zaman değiştirir ki, insan neye uğradığını şaşırır.

Her anı güzeldir denizin.

DAĞINIKLIĞI TOPLAR

Yazının devamı...

Neden hala yelkenli kullanıyoruz?

16 Kasım 2018

Eski olan her şeyi terk ettik ama binlerce yıldır kullanılan yelken halen hayatımızda. İyi ama neden? Neden yelkenden vazgeçemiyoruz? Bunun tek yanıtı yok. Bakalım mı birlikte?

19. yüzyıl İstanbul’u.

BİR yelkenli tekne, asla bir ulaşım aracı değildir. Artık değildir. Son yüz yılda, yani buharlı makinelerin hayatımıza girmeye başlamasıyla yelkenli tekneler yavaş yavaş ulaşım aracı olmaktan çıkmıştır, son asırda da neredeyse hiçbir yerde ulaşım aracı olarak kullanılmamıştır.
Peki ama hayatımızdan neden çıkmamıştır yelkenli tekneler? Binlerce yıllık bu ulaşım yöntemi, yerine daha iyisi gelince, neden terk edilmemiştir? Örneğin, kağnılar da binlerce yıldır varlardı ama yerine makineler gelince kullanılmaz oldular. Artık hesap yapmak için abaküs kullanmıyoruz çünkü yerine, neredeyse ışık hızıyla hesap yapabilen makineler var. Zamanı bilmek için kum ya da güneş saati kullanmayalı çok oluyor. Binlerce yıldır kullandığımız mektubu bile terk ettik çoktan, artık dijital olarak haberleşiyoruz.
Hemen her şeyi, yerine daha iyisi, kolayı, hızlısı, rahatı gelince terk ettik ve etmeye devam ediyoruz da, yelkenli tekne neden hâlâ hayatımızda? Nedir yelkenlileri bu kadar özel ve vazgeçilmez kılan? Vazgeçmek bir yana, her gün yelkenli teknelerin daha iyisini geliştiriyoruz, iyi bir tekneye sahip olabilmek için dünyanın parasını harcıyoruz, tekne sahibi olanlar epeyce vakit ve nakit sarf edebiliyorlar, yeni üreticiler piyasaya çıkıp duruyor, eski üreticiler de yeni modellerle kendilerini sürekli geliştiriyorlar.
Yelkenlileri terk etmiyor, onlara daha çok bağlanıyoruz.

Yazının devamı...

Atatürk ve deniz

9 Kasım 2018

NE kadar şanslı olduğumuzu biliyor muyuz bilmiyorum... Denize ve denizciliğe bu kadar büyük ilgi ve yakınlık duyan pek lider yok dünyada. Ata’mızın denize gösterdiği ilgi gerçekten çok önemlidir. (Ne biçim laf bu demeyiniz, anlatacağım.)
Şöyle anlatmaya çalışayım: Bir devletin sonu gelmiş, bitmiş, tükenmiş... Ve onun özünden, yepyeni bir devlet ortaya çıkartıyor, bir milleti özgürlüğüne kavuşturuyor ve yeni bir devlet kuruyorsunuz. Yapacak o kadar çok işiniz var ki... Hemen her alanla tek tek ilgilenmek durumundasınız. Her alanla! Çökmüş bir devletin ekonomisi, borçları, hukuksal düzeni, toplumsal yapısı, eğitimi, sağlığı, üretimi, tüketimi... Her şey tıkanmış neredeyse. Ve tüm bu tıkanıklıkları açmak, tüm damarları işler hale getirmek, devleti, milletin yararına çalışır hale getirmek zorunluluğunuz var. Tarihsel süreç size böyle bir sorumluluk ve görev vermiş. Ve “yüz yılda bir dünyaya gelen dahi”, bu kez bu topraklarda ortaya çıkarak hepsini ve çok daha fazlasını kotarmış. Memleket yeni fabrikalarla üretime geçmiş, hukuksal düzen Batı normlarını yakalama gayretine girmiş, eğitim bambaşka bir boyuta çıkmış, sağlık sistemi halkın yararına yenilenmiş ve daha neler neler. Bu kadar devasa işler arasında denizi ve gençleri unutmamışsınız, denizciliği de teşvik etmişsiniz, gençlerin yelken yarışları düzenlemelerini teşvik etmişsiniz, yetmemiş, teşvik ettiğiniz bu eylemin yanında olduğunuzu göstermek için, işi gücü bırakıp tekneye atlamış ve yelken, kürek vs. yarışlarını deniz üzerinde izlemeye gitmişsiniz. Hem de defalarca... Önemliymiş, değil mi?

HALKIYLA KÜREK ÇEKEN LİDER

Buraya yazılan ve yazılmayan binlerce “iş” maddesinin her biri için ayrı ayrı eli öpülesi Atatürk’ümüzü sırf bu konuda bile ne kadar yere göğe koyamasak yeridir. Deniz kıyısı Selanik’te dünyaya geldikten sonra ömrünün çok büyük kısmını savaşlarda, karargahlarda, barut ve kan kokusuna eşlik eden “Allah Allah” nidalarıyla geçiren Ata’mız, denize her açıldığında bambaşka bir insan olmuş. Karadeniz’in, Marmara’nın, Ege ve Akdeniz’in meltemine yüzünü verip iyotlu deniz havasını ciğerlerine çekmiş, çocuklar gibi neşelenmiş. Onca hayat yükünün altında yelken yapmayı öğrenmeye vakit bulamamış olmasa da, sık sık kürek çekmiş, denizi en güzel ve doğal haliyle bizzat yaşamış. Halkın yüzdüğü, kayıklarla gezindiği bir sahilde kürek çekerek dolaşan kaç lider gördü ki dünya?

YELKEN YARIŞLARINI İZLEYEN SÖĞÜTLÜ

Yazının devamı...

Ne ayaksın sen?

5 Kasım 2018

Aslında hem “Ne ayaksın sen?” hem de “bırak bu ayakları” kalıplarımız, bir deyimimizin bozulmuş, ardından da farklı şekilde türemiş hallerinden başka bir şey değiller. Deyimimiz, ayak yapmak!” Sözlükte iki anlamı var. Birincisi, “Bir şeyi bildiği halde bilmezmiş gibi konuşmak, davranmak”; ikincisi de argo, “hile yapmak, dalavere çevirmek”. (Ali Püsküllüoğlu, Türkçe Deyimler Sözlüğü, Arkadaş-Agora yayınları, 5. Baskı, 2004)
İçinde ayak barındıran o kadar çok deyimimiz var ki... Ayak üstü, ayak uydurmak, ayak diremek, ayak sürümek, ayağı suya ermek, ayağına kara su inmek, ayağı yere değmemek, ayak altında kalmak, ayak basmak, ayak işi, ayak değmemiş, ayak bağı... Tonla var ayaklı deyimler.
Atasözlerimizde de aynı şekilde... Ayağımızı yorganımıza göre uzatırız; ayağımızı sıcak, başımızı serin tutarız; dost başımıza bakarken düşman ayağımıza bakar (çünkü ayağımızı kaydırma, dengemizi yitirirsek bizi düşürme derdindedir ve aynı zamanda dostlarımızı ilgilendirmese de dost olmayanlar için giyim-kuşamımız önemlidir) vs.

PA İLE BAŞLAYALIM...

Bulmacalarda karşımıza çıkar: Soldan sağa iki harfli, ayak. Elbette yanıt “pa”dır, bulmaca çözenlerimiz bilir. İyi de pa nedir? Pa, Farsça “ayak” demek. Bir diğer söylenişi de “pây”. Pây-i taht dediğimizde, tahtın dibi, tahtın olduğu yer, taht merkezi anlamlarında kullanırız. Osmanlı’nın pây-i tahtı elbette İstanbul’du.

Yazının devamı...

Şarkılı, türkülü ve lezzetli genç karadeniz

29 Ekim 2018

Deniz kıyısında yaşayan tüm halklar gibi biz de zaman içinde denizle ilgili türküler yakmış, şarkılar söylemiş, şiirlerimize iyot kokusu serpmişiz. Ege türküleri çok meşhur ve popülerdir ama içlerinde nadiren gerçek anlamda deniz barındırırlar. Örneğin, “Uzun olur gemilerin direği, yanık olur âşıkların yüreği” sözlerini hepimiz biliriz. Burada denizle elbette doğrudan bağlantılı bir gemi var ama denizden söz etmektense, direğini yüreğe kafiye yapmak için kullanmışlar. Daha önce bu köşede ele aldığımız meşhur “Çökertme” türküsü elbette denizde yol alan Halil ve İbram Çavuş’u anlatır ama teması deniz değil, Halil ile Gülsüm’ün yürek burkan aşk macerasıdır. “Gemilerde Talim Var” türküsü İstanbulludur ve bolca iyot kokar ama işin özünde Bahriyeli Recep’in yokluğundan duyulan acı vardır. “Deniz dalgasız olur mu, yiğit yarsız olur mu? / Denize dalayım mı, bir balık çıkarayım mı?” derken, denizle girift hayatımızdan kareler vardır, sevindiricidir ama seslendiren (veya türküyü yakan) pek açılmaz, “şöyle şuralarda” dolanıverir.

GENÇ DENİZ VE TUFAN

Oysa Karadeniz türkülerinde daha fazlası vardır. Belki de Karadeniz’in bölge insanının hayatında daha fazla olmasındandır bu. Karadeniz’in türkülerinde bolca neşe vardır ama keder de vardır. “Deniz aldı sevduğumi” derken, ekmek parası için denize açılan ama bir daha geri gelmeyen, muhtemelen bir balıkçıya yakılan ağıttaki gözyaşlarını duyarız. Tam tersine, “Hamsi koydum tavaya da başladı oynamaya” diyen kemençe erbabı ise neşesini vurur tellere. Ah o hamsinin dili olsa oda konuşsa! Hayatın neredeyse temel taşıdır Karadeniz bölgemizde.
Karadeniz’in dillere destan neşesi, belki de denizin gençliğinden kaynaklanıyordur. Evet, Karadeniz gençtir. Türkiye’nin çevresini saran denizlerin en gencidir Karadeniz. En fazla 6 bin yaşındadır. Öncesinde, seviyesi çok daha aşağıda olan bir Tatlısu gölü idi ancak yaklaşık 6 bin yıl önce, son buzul çağı sona erdikten sonraki buzul erimeleri ile dünyanın her yerinde deniz seviyesi yükseldi. Bu yükseliş, Akdeniz’de de etkili oldu kuşkusuz ve Akdeniz, önce Çanakkale, ardından İstanbul boğazlarından Karadeniz çukuruna doğru korkunç bir debiyle akmaya başladı. Niagara’nın yaklaşık 200 katı bir büyüklükle hem de. (Elbette olayın geçmişi çok daha eski ve hiç de bu kadar basit değil ama çok kaba hattı böyle.) İşte Karadeniz böyle deniz oldu. Bu küresel doğal felaket de, yani dünyanın her yerinde deniz seviyesinin yükselmesi, suya yakın yaşayan tüm insan topluluklarının hafızasına kazındı. İşte o olaya bugün “Tufan” diyoruz.
(Konuya ilgi duyanların, William Ryan ve Walter Pitman tarafından yazılmış, ülkemizde Arkadaş Yayınevi’nin 2003 yılında ilk baskısını yaptığı “Nuh Tufanı” isimli kitabı okumalarını hararetle öneririm.)

Yazının devamı...

Atlantik ve Pasifik

22 Ekim 2018

“Okyanuslara açılmak” kalıbı, genellikle bilinmeyenden korkan toplumların telaffuz ettiği bir şeydir. Çünkü okyanus, özünde “bilinmez”i simgeler. Kimin için? Bilgi paylaşan uygar topluluklar için. Yoksa, herhangi bir denizin kıyısında yaşayan, henüz avcı-toplayıcılıktan yerleşik (uygar) tarım toplumuna geçişini tamamlamamış kimi topluluklar da diğerleri gibi elbette denizden bir şekilde yararlanıyor, mesela balık tutuyorlardı. Akdeniz’de seyir, binlerce yıldır vardı.

Polinezyalıların, adalar arası seyahatlerdek gece seyirlerinde yollarını bulmak için yıldız haritası çıkarıp bunu sonraki nesillere özenle öğrettiklerini biliyoruz. Aksi halde ağaçtan oyulma küçücük kanolarla, 360 derecelik deniz ufkunda (yani çevrede tek kara parçası yokken) yüzlerce mil yol kat edemezlerdi. Yani, okyanusa çoktan açılmışlardı, kendi uygarlıklarını genişletiyorlardı.

TERSİ DE MÜMKÜNDÜ AMA OLMADI

Tarihi, güçlü olan yazar. (Başka bir açıdan bakınca da, tarihi yazan güçlüdür.) Gücün hangi ahlaksal koşullarda elde edildiği, bugünkü yargılarımıza uyup uymadığı, ne zamanın, ne Dünyanın, ne de tarihin umurundadır. Bu nedenledir ki “Amerika’nın keşfi”nden söz edilir. Eğer Avrasya uygarlığı değil de örneğin Mayalar güçlü olsalardı tarihi onlar yazacaktı ve bu kez “Avrupa’nın keşfi”nden söz edilecekti. İşte bu yüzden “okyanuslara açılmak” kalıbı, Avrasyalı bir kalıptır, Avrasya insanının bakış açısını (perspektifini) yansıtır. Yani, Vasco da Gama, Portekiz’den yola çıkıp Afrika’nın güneyini dolaşarak Hindistan’a giden deniz yolunu “keşfetti” ve elbette Batı için önemli bir iş yaptı ama Hint Okyanusu’na kıyısı olan toprakların sakinleri zaten asırlardır o sularda vızır vızır dolaşıyor, barış içinde ticaret yapıyorlardı. (Portekizliler gidince bütün huzurları kaçtı, o başka bir yazının konusu.) Fakat hakkını yemeyelim, da Gama için “Hindistan’ı keşfetti” diyen de yok zaten. Avrupa’nın batısından Hindistan’a giden deniz yolunu keşfetti ve evet, çok fazla bedel ödeyerek o yolu kullanıma kazandırdı. (Denizciliği, insanlığından daha iyiymiş demek ki Hindistan civarına varınca büyük sorunlara yol açtı.)

DİREKLERİN ÖTESİ, ATLAS OKYANUSU

Yazının devamı...
Tayfun TİMOÇİN Kimdir?

.