İyi-kötü-çirkef

Evrende, doğada kötü diye bir şey var mı sahiden?

Haberin Devamı

İyi-kötü-çirkef

Dev bir göktaşı Dünyamıza çarpsa bizim için kötü olur da yaşlı gezegenimiz için nasıl olur, bilemem.

Ne kadar çok şeyin sadece bizim algımızla ilgili olduğunu hiç düşündünüz mü? Elbette yeryüzünde yaşıyoruz ve ona göre bir bakış açımız, o bakış açımıza göre bir kültürümüz var ama yine de, yeryüzünden biraz uzaklaşmayı hayal ettiğimizde veya sadece uçağa binip gökyüzünden yere doğru baktığımızda hissettiğimiz ortak bir şey yok mu? Mesela siz de benim gibi üç-beş kilometre yukarıdan uçarken aşağı bakıp, “İnsanları ve hatta kentleri bile tam olarak göremiyorken, dert ettiğimiz şeylerin ne kadar ufacık olduğunu” düşünür müsünüz? Ya da bize çok önemliymiş gibi gelen konuların, izafî olarak zafiyetten dikkate bile alınamayacak kadar zayıf olduğunu?..

Haberin Devamı

ÇOK MU ÖNEMLİSİN?

İyi-kötü-çirkef

Altı da yok, üstü de. Boşlukta duruyor öylece. Foto The New York Public Library - Unsplash

Düşünelim birlikte… Dünyadan ayrılalım, Mars’a doğru yolculuk edelim mesela. Uzay boşluğunda giderken ne “yukarı” var, ne “aşağı”. Ne “kıble” var, ne “şark”. Güneş doğmuyor ki doğu-batı olsun! Evrene şöyle bir baktığımızda, pek çok “önemliymiş gibi görünen” kavramın aslında sadece bizim zihnimizde canlandırdığımız varsayımlardan ibaret olduğunu anlamak, o kadar da zor değil.
İyi ve kötü örneğin. Evrende iyi de yok, kötü de. Doğada da aynen böyle. Bir aslan bir ceylanı kötülük olsun diye mi yer? Hayır tabii ki, ne ilgisi var? Karnını nasıl doyuracak ki başka? Afrika savanasında “taze et sepeti nokta kom” gibi teknolojik girişimler yok kuşkusuz. Aslan için iyi gibi görünen karın doyurma hadisesi, son nefesini boğazı aslanın çenesinin içindeyken veren ceylan için kötü gibi görünmekte. Hiçbir aslanı zorla vejetaryen veya vegan yapamayacağımıza göre, belgesel izlerken ceylanı kovalayan aslanlara küfretmenin de anlamı yok.

Haberin Devamı

HER ŞEYİ DEĞİŞTİREN TAŞ

Bizden milyonlarca yıl önce yeryüzünde var olmuş dinozorların soyunu tükettiği varsayılan (bilimsel kanıtlar ışığında doğru gibi görünüyor) dev göktaşı çarpmasının nasıl korkunç bir etkisi olduğunu hayal edelim mi bir an? Dünyanın gördüğü en büyük canlıların hepsi ölüyor sonunda! Muhtemelen biz burada olsaydık biz de gitmiştik çoktan. Ama biz yoktuk. Dünya ve üzerinde yaşayan canlılar için çok kötü gibi görünen meteor-Dünya çarpışması neden kötü olsun ki? Eğer öyle bir şey olmasaydı, biz gelemezdik dünyaya her şeyden önce. (Gerçi biz iyi mi geldik Dünya’ya yoksa kötü mü, orası tartışılır ama olsun, kendi açımızdan bakalım konuya, kendimize yontarak. ) Tek bir dişi kolum kadar olan hayvanların arasında yaşamak kolay olmazdı herhalde! Biz buradayken öylesi büyük bir meteor çarpacak olursa hepimiz için kötü olur elbette, bu kez bizim soyumuz tükenir ama bu kez de Dünya rahat bir nefes alır muhtemelen. Sonuçta, biz yokken Dünya buradaydı. Bu açıdan bakınca sanki esas olan biz değiliz de Dünya imiş gibi gelmiyor mu size de? (Zaten biz ne diye kendimizi esas unsur olarak görüyoruz ki? Koskoca evrenin bizim için var olduğunu düşünmek biraz fazla kibirli bir davranış değil mi?)

HEP GÖRECE

Haberin Devamı

“İyi” de göreceli, “kötü” de. Bize göre göreceli. Evrende yok. Tıpkı yukarı-aşağı gibi. Bir referans olmak zorunda. Yukarı ama neye göre? “Altta” tek başına yetmez, “sehpanın altında” demek gerek mesela. Sehpa burada referans elbette. Dünyanın kuzeyi güneyi var, üzerinde biz varken anlamlı bu sözcükler. Ama uzaydan bakın Dünyaya ne altı var ne üstü. Boşlukta duruyor.
İyi-kötü de öyle. Diyelim ben işverenim, bir kişi alacağım işe ama on kişi başvurdu. Niteliklerine bakıyorum, hepsi birbirine yakın, hepsi iyi eğitimli, kibar, nazik, oturmasını kalkmasını biliyor, temsil yetenekleri güçlü vs. Ama ne yazık ki bana bir kişi gerek. İşe başvuran on kişinin onunun da bu işe çok ihtiyacı var. İçlerinden birini, öne çıktığı bir özelliği nedeniyle seçiyorum, ne yazık ki diğer dokuzu eleniyor. Diğer dokuzu için bu hiç “iyi” olmuyor. Hatta içlerinden bazıları, onlara kötülük ettiğimi bile düşünüyor. Oysa hiçbirini tanımıyorum, ne iyilik etmek için bir sebebim var ne de kötülük. İşe aldığım kişi de “Bana yaptığınız bu iyiliği asla unutmayacağım” deyip duruyor. Oysa ne ona iyilik ettim ne de diğerlerine. Fakat onların açısından bakıldığında durum öyle olmayabilir tabii.

Haberin Devamı

MANDANIN YAPTIĞI…

Başıma kötü bir şey geldiğinde hep düşündüğüm, başkalarına da anlattığım ve muhtemelen burada da yazdığım bir öyküyü hatırlayalım. Buz gibi soğuk bir kış günü, minicik bir serçe, soğuktan kaskatı kesilip uçamayacak hale geliyor. Tarla yolunun ortasında, karların arasında öylece kalakalıyor. Bir bakıyor bir manda patikadan kendisine doğru yaklaşıyor, belli ki ahırına gidecek. Fakat serçe kaçamıyor, kanatlarını açamıyor, kar nedeniyle yürüyemiyor da. Mandanın onu ezeceğini düşünerek çok korkuyor. Derken manda onun üstüne basmadan geçip giderken pisliyor. Tam da serçenin üzerine! Serçe, ezileceğini düşünürken bir anda manda pisliğine bulanıyor ve bu kez de çok sinirleniyor. “Pisleyecek yer bulamadın mı be?!” diye bağıracak ama ağzını açacak hali bile yok. Fakat o pislik, sıcaklığıyla serçeyi donmaktan kurtarıyor, açamadığı kanatlarını açmasını sağlıyor ve minik kuş uçup sığınacak güvenli bir yer buluyor kendine. Başımıza gelen şeyin “kötü” olduğunu düşünebiliriz anlık duygularla ama onun hangi kapıları açacağını, nelere vesile olacağını o an kestirmemiz olanaksızdır.

Haberin Devamı

PİSLİK ÇİRKİN MİDİR?

Sığırın pisliği deyince… Pis, Farsça bir sözcük. Alacalı, lekeli gibi anlamları var. Bu örnekteki “dışkı” anlamını halk arasında biz vermişiz bir vakit. Pislik yerine kullanılan Farsça sözcük ise başka. “Çirkin”. Evet “çirk” kökünden gelen çirkin. Bu “çirk” kökünün, İslamî kelime dağarından bildiğimiz Arapça “şirk” ile bir ilgisi yok elbette. Şirk, ortak demek. Şirket de ortaklık. Müşterek, iştirak gibi olumlu sözcükler de o köke sahiptir. Sözünü ettiğimiz “çirk” ise bambaşka. Pislik, kir, irin anlamlarına sahip. Çirk+in ve su anlamına gelen “âb” sözcükleri bir araya gelince de yani çirkâb olunca da “pislik suyu, lağım, lağım suyu” oluyor. Ama bu sözcük bizim dilimizde çirkab değil de “çirkef” olarak yer bulmuş kendisine. Çirkef, çamur gibi bir şey değil yani, bazen öyle kullanılıyor yanlış olarak. Düpedüz lağım suyu demek işte.

ALAKASIZ ALAKA

Lağım ise çok acayip bir köke sahip. Arapça “lağam”dan… Yeraltı tüneli demek ki zaten savaşlarda kalelerin altına tünel açarak onları havaya uçuran ekibe “lağımcılar” dendiğini duymuşsunuzdur. Kaynaklar, Yunanca “lakhanon” sözcüğünün de aynı anlama geldiğini, “kazı, hendek, toprağı sürmek” anlamlarındaki bu sözcüğün, zamanla her türlü sebzenin adı olduğunu, oradan da “lahana”ya dönüştüğünü söylüyorlar. Ama Yunanca mı Arapçadan aldı, Arapça mı Yunancadan, orasını kestirmek güç. Şahsen dil hareketinin doğudan batıya olduğuna dair binlerce örnek gördüğüm (bir kısmını da sizlerle paylaştığım) için yine böyle düşünmek eğiliminde olduğumu belirtmeliyim.

DIŞKI YOKSA SEBZE YOK

İyi-kötü-çirkef

Gübre olmadan tarım olmaz. Döngü çok ilginç değil mi. Foto Naseem Buras - Unsplash

Üzerine sığırın pislediği kuştan bu pis konulara nasıl geldik diye düşünen varsa söyleyelim. Dışkı pistir ya; lağım, doğal olarak hiçbirimizin yanından bile geçmek istemediğimiz bir şeydir ya hani… Yani “kötü”dür ya bunlar ve adı “pislik”tir ya… Yahu, o pislik dediğimiz şeyler olmasa, doğru düzgün tarım yapılamazdı binlerce yıl, farkında mısınız? Gübre denen şey olmasa, büyümüyordu sebze-meyve… Gübrelendiği zaman coşuyordu bağ, bahçe. (Döngüye bakar mısınız lütfen. Ama döngü, başka yazının konusu.) Tekrarlayalım o halde: İyi de görecelidir, kötü de. Ve üzerinde düşünmek için bir kez daha soralım: Evrende, doğada kötü diye bir şey var mı sahiden? Yoksa kötü dediğimiz her şey önünde sonunda bizimle mi ilgili?

Yazarın Tüm Yazıları