"Serdar Alyamaç" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Serdar Alyamaç" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.

Serdar Alyamaç

Bu son

5 Nisan 2009
Bu duygu nasıl açıklanır bilmiyorum. Ama, bir insan, "var olma çabası" karşısında, aslında sorunun "çabasızlık" olduğunu söylemekten kendini nasıl alabilir ki? Hani, bir yanlışı görür de, "defalarca söyledim, ama yine söylesem mi" ikilemi yaşar ve sonunda o duyguya yenilir de, "Amaan, söyle gitsin. Ne olacak" der ya, işte bu öyle bir yazı.

Ne zaman turizmle ilgili yazsam, hep aynı tepkiyi alıyorum: "Yahu, İzmir’den bir şey olmaz. Kimse artık bu tür yazıları okumuyor." Okunma arzusu içinde "vurdulu-kırdılı" yazılar yazma taraftarı değilim. Ama, bu duruma katlanamamanın rahatsızlığını yaşıyorum. Bu konuda yazmamın nedeni de, anlattıklarıyla Necmi Çalışkan’dır.

Ticari zekasının yüksek olduğuna inandığım Çalışkan, bu aralar kafayı çok ciddi şekilde turizme, daha doğrusu Rus turistlere takmış. Mücevherci olarak tanıdığımız Çalışkan, yaklaşık altı yıldır hediyelik eşya işiyle uğraşıyor. İzmir’de üretip, yaklaşık 20 ülkeye ihracat yapıyor. Ciddi bir pazar olan Antalya’ya da sık sık gidip geliyor. Çalışkan 19 Mart’ta Moskova’da düzenlenen turizm fuarına gitmiş. Gözlemlerini anlattı. Hem de yenilir, yutulur olmayan cinsinden. İşin özeti şu: Bu kent için bu kadar ciddi bir konu artık söylemlerde "geyik" olmaya yüz tutmuş.

Ruslara otel yok

Rus turistler için tatil kriteri, deniz-kum-güneşmiş. Ne tesadüf, İzmir’de de var değil mi? Hatta kültür, tarih, termal de var. Bundan bir ay kadar önce, artık Konak Belediye Başkanı olan Hakan Tartan ile Rus Duma milletvekili, Putin’in danışmanı Sergei Markov’la kahvaltımız geldi aklıma. Adamı sıkıştırmıştık, "Rus turistler İzmir’e niye gelmiyor" diye. Markkov da, "Ruslar’ın İzmir’e gelmemesi için neden yok. Ben, şahsen gereken ne varsa yapmaya hazırım" demişti. Meğerse buna gerek yokmuş. Biz tanıtmasak da, bu konuda çaba göstermesek de, onlar İzmir’e gelmiş. Ama, otel bulamamış. Onlar İzmir’e turist getirmek istiyor, ama bizim otelciler oda satmıyor, ya da oda fiyatlarını artırıyor. Bu İstanbullularla mutlu olan otelcilerin kararı. Bir şeyler yapmak için, İstanbullular’ın "modası geçmiş tatil yöresi" damgasını vurup, terk etmesini bekliyorlarsa, kendileri bilir.

Çalışkan da, aynı şeyi vurguluyor: "Ruslar’ın İzmir’e gelmemesi için neden yok. Antalya, Rus turist sayısını, 5 yılda 300 binden 2.2 milyona çıkarmış. Biz, Ticaret Odası olarak, kurvaziyerde nasıl ’ayakbastı’ parasını ödeyip, turist sayısını 30 binden bu noktaya getirdiysek, Rus pazarı için de teşvikler verilmeli, sorunlar kaldırılmalı. İzmir’de, Antalya’da olmayan her şey var."

Çalışkan, 14 Nisan’da Kültür Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’ı Ticaret Odası’nda turizmde İzmir’i konuşmak üzere ağırlayacakları söyledi. 15 Nisan’da ise Çeşme’de turizm sezonu açılacak. Bütün dünyayı sarsan krizin en az turizmi etkileyeceğini de belirtelim ve noktayı koyalım.
Yazının devamı...

Seçimin düşündürdükleri

1 Nisan 2009
AKP, büyükşehirde yüzde 31.10, il genel meclisindeyse yüzde 29.69 oy aldı. AKP’nin, il genel meclisi seçiminde yüzde 48.25 oy alan CHP’den belediye başkanlığında fark yemesi çok şaşılacak durum değil. Ama, bütün olumsuzluklara rağmen, İzmir’deki oy oranının yalnızca yüzde 0.81 gerilemesi tartışılması gereken bir konu.

Öncelikle, herhalde bunu AKP de kabul etmiştir; İzmir’le aralarında bir doku uyuşmazlığı var. Bu uyuşmazlık ideolojik, ama siyaset düzlemindeki sağ ve sol arasındaki farktan değil, daha çok batılı modern yaşamı benimsemiş, liberal, demokrat (sol değil) İzmirli ile, sahip olduğu değerleri tehdit eden muhafazakar, din odaklı bir parti arasındaki uyuşmazlık.

İzmir’in demografik yapısının değiştiği bir gerçek. TUİK’in en son yaptığı araştırmaya (2000) göre İzmir’in göç alma hızı yüzde 39.88. Bugün bunun yüzde 20’lerde olduğunu kabul etsek bile azımsanacak rakam değil. Tahmin edersiniz ki gelenler Anadolu’dan ve muhafazakar. Ama bu noktada bunun kadar önemli bir şeyi de vurgulamak gerekiyor: O da Türkiye’deki en gelişmiş ve sağlam kent kültürünün İzmir’de olduğu. Şurası bir gerçek ki, dirençle karşılaşmadığı sürece, İzmir geleni kendisine benzetiyor, İstanbul gibi değil. Ama nereden bakarsanız bakın, İzmirli seçmenin çekirdeğini oluşturan laik, liberal ve demokrat tabakadan daha az da olsa, kendi yaşam biçimini sürdüren, AKP’nin oy potansiyeli olabilecek, ya da tabanı olan muhafazakar bir yapı mevcut.

Şimdi, seçimin yapıldığı döneme de bakalım: Her ne kadar, başbakan "Teğet geçti" dese de, ki kendisi de geçmediğini bu seçimde Türkiye genelinde gördü, daha gerçek yüzünü göstermemiş bir ekonomik krizin içindeyiz. İzmir’de, krizin başladığı günden bu yana, 20 binden fazla kişinin işsiz kaldığı belirtiliyor: 20 bin aile ve çevresi.

Kentlilik bilincinin ve bireysel etkileşimin bu kadar yüksek olduğu bir kentte, İzmirli benliğine saldıran bir AKP: Ateşe benzin dökmektir. Hepimiz eminiz ki, Göztepe’de, Hatay’da, Karşıyaka’da, Bornova’da ya da Buca’da eşofmanıyla balkonunda çamaşır asan Ayşe, Fatma teyzenin, ablanın ya da kardeşin, yaşam tarzına saldırdığını düşündüğü AKP’nin "İzmir’i istiyorum", "Teslim alacağız" söylemiyle, tüyleri diken diken olmuştur. Koruma kalkanı ve AKP’ye karşı bireysel iletişim kanalları bir anda açılmıştır.

İşte bütün bunlara rağmen, Türkiye genelinde yüzde 8’lik bir düşüş yaşayan, laik İzmir’de belediye başkan seçimlerinde fark yiyen AKP’nin 2007 genel seçimlerine göre yüzde 0.81 daha az oy alması başarıdır. Bazıları için düşündürücü bir başarı.

CHP’ye değinmeden, ya da akıllarda beliren soruyu sormadan olmaz: İl genel seçiminde MHP’nin yüzde 9.98’lik oyunu saymazsak, neredeyse, merkez sağda laik değerlere sahip çıkan, İzmirli seçmenin AKP’ye karşı yönelecek bir kitle partisi yok. Laik değerler üzerinden İzmirlilerin oyunu elinde bulunduran CHP, böyle bir partinin varlığında acaba ne yapar?
Yazının devamı...

Schrödinger’in kedisi

29 Mart 2009

Kitap, her şeyin bir anlamı olduğunu ve yaşanan ne varsa belli bir amaca hizmet ettiğini olay örgüsüyle çok iyi vermiş.

Bilinen şeyler

Her hareketimiz, her konuşmamız bir amaca hizmet ediyor; biri yarar sağlayana, ya da zarar görene kadar bir olay örgüsü halinde gidiyor. Herkesin bir var olma nedeni var; yaşamsal bir amacı. Bu cümle hepimize çok sıradan geliyor değil mi? “Biz zaten bunu biliyoruz” diyoruz. Burada Eflatun’u anmamak olmaz. Eflatun’un kuramına göre, “Öğrenmek eskiden bilinen bir şeyi anımsamaktan başka bir şey değil.” Tıpkı, şu meşhur kişisel gelişim kitaplarını okuduktan sonra “Bilinen şeyler” demek gibi. Peki, anlamını ne zaman kavrıyoruz? Hayat bize pratikte kavrayamadığımızı gösterince. Bugün seçim günü. Elinize aldığınız gazetelerin her köşesinde seçimlerle ilgili bir şeyler okuyacaksınız. O yüzden farklı bir açıdan bakmak her halde en iyisi. Fawer’ın kitabında geçen olasılık teorisi üzerine Erwin Shrödinger’in felsefi açıdan ortaya attığı bir sorudan başlayalım. Shrödinger’in sorusu şu: Bir kediyi, biraz siyanür gazı, radyoaktif bir atom ve enerji sezdiği anda çalışmaya programlanmış bir çekiçle aynı kutuya koyarsan ne olur?

Aslında okumayanlar için soruyu sorup bırakmak var, ama bugün seçim günü. Kitapta söyle anlatıyor: Radyoaktif atomun iki hali vardır; biri hareketli-ki bu durumda fazla enerji saçıyor, diğeri hareketsiz-bu durumda da uykuda. Eğer radyoaktif atom hareketlenirse, çekiç şişeyi kıracak, gaz dağılacak ve kedi ölecek. Eğer atomda hareket olmazsa o zaman çekiç hareket etmeyecek ve kedi yaşayacak. Kuantum fiziğine göre bu hareket gözlemlendiğinde, iki durumdan birinde olacak. Biz kutuyu açıp, gözlemleyene kadar, atom ne hareketli, ne de hareketsiz olacak.

Bir değer olacak

Shrödinger yine soruyor: Kutu kapalıyken kediye ne olur? Kitapta açıklamasını şöyle vermişti: Kutu kapalıyken, teorik olarak atom iki durumdaysa, kedi de öyle. Yani, biz açıp atomu gözlemleyene kadar kedi hem ölüdür, hem diri.
Oy kullanmaya doğru attığımız her adım belli bir amaca hizmet edecek; verdiğimiz her oy, iyimserliği bir kenara bırakarak vurgulamak gerekiyor, önce bu ülkeye sonra, sonra bu şehre ve size bir yaşam tarzı, yaşamın her alanında bir değer olarak geri dönecek. Değerlerimiz üzerine oluşturduğumuz seçimimizin ve yürüttüğümüz olasılıkların sonucunu görmek için, bugün bu kutuyu açmak zorundayız: Kedi ölü mü diri mi, hep beraber göreceğiz.

Yazının devamı...

Gecikmiş bir yazı

26 Mart 2009
Tanıyan, "Bu iş nasıl oldu", tanımayansa, "Nasıl bir adam" diye soruyor. Önce şöyle başlayayım, Hakan Tartan’nın Konak Belediye Başkan adayı olduğunu duyunca ben de şaşırdım.

Şaşırdım, çünkü büyükşehire eğilimi vardı ama aday olmadı. Ama konak yoktu ve onun yerinde kim olsa böyle bir şeyi kabul etmezdi diye düşünüyorum. Bu şaşkınlıkla kendisiyle konuşunca, işin aslında özveri olduğunu anladım. Seçilirse, ki seçileceğine inanıyorum, Konak’ın kazanımıdır. Ayrıca, özveride bulunarak rahatını bozup, adaylığı kabul ettikten sonra da başarıdan başka şansı olduğunu sanmıyorum.

Şimdi, gelelim arkadaşım Tartan’ın kişisel özelliklerine:

Hiperaktiftir. "10 dakika şöyle otur" deseniz, mümkün değil yerinde duramaz. Bu açıdan, seçilirse, oturmayı seven belediye çalışanları eski günlerini özleyecek.

Yerinde duramamanın verdiği bir üretkenliği var. Bu üretkenliği milletvekilliği ve bakanlığı döneminde de İzmir’de gösterdi ve bundan sonra da göstereceğine eminim, çünkü elinde değil.

Vefa ve vicdan duygusu gelişmiştir. Dost ve arkadaşlarını unutmaz. İnandığı ve sevdiği için elinden geleni yapar. Kolay iletişim kurulan biridir.

İyi şarkı söyler. Eğlenceyi sever; fasıl adamıdır. En kötü özelliği, eğlencenin ortasında kalkmasıdır. Eğlenceye ayırdığı zaman iki saattir, hadi ortam çok iyi diyelim üç saati geçmez. Düşünsenize masada oturuyorsunuz, her şey güzel, birden "Biz kalkalım artık, çocuklar evde yalnız, yarın da erken kalkacağım" der, beş dakikada oldubittiye getirip kalkar.

Tam bir Atatürkçüdür. Anne-babadan olsa gerek İzmir ve sanat aşığıdır.

Televizyon dizilerini sever. Bir ara kaptanlığa merak salmıştı. Lisansını aldı mı bilmiyorum ama odası gemi maketlerinden geçilmez. Eski ve özelliği olan eşyaları sever. Eski bir daktiloma "el koymuştu." Hala geri almaya çalışıyorum.

Bakanlıktan kalma olsa gerek, ziyaretçi tahammül eşiği bu kadar yüksek birini daha görmedim. Günde en az 20 kişiyi ya da grubu ağırlar. Ama onlarla bu kadar ne konuşur, konuşacak ne bulur çözebilmiş değilim. Bir gün de "yeter" dediğini duymadım. Konaklılar rahat rahat gidip konuşabilir.

Evet, bunlar bende en çok iz bırakan özellikleri. Şimdi, "Bu adamın kötü yanları yok mu" diye sorabilirsiniz. Eminim vardır, hangimizin yok ki? Ama bir insanı genelden ayıran vicdanı ve vefa duygusudur. Bunun Tartan’da fazlasıyla olduğunu düşünüyorum.
Yazının devamı...

Evet, niye değil?

22 Mart 2009

İyi ki seçim geldi de, İzmir’in hak ettiği yerde olmadığı tescillendi. Şimdi, hükümet hep bir ağıdan hem fikir: İzmir hak ettiği yerde değil. Evet, niye değil, sayın başbakan?
Yaklaşık üç aydır İzmir, AKP’li bakanların salvolarına sahne oluyor: Bunun içinde, “Kabinenin İzmir’i yıldız yapma kararı”, “İzmir ‘köylülük’ten kurtulacak”, “İzmir’e beş yılda 6 milyar TL’lik yatırım yaptık” da var. Ki bu 6 milyar rakamı daha sonra 1 milyar 200 milyon dolara indi, Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım’ın söyleminde.
Gelelim, AKP Genel Başkanı ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’a. Erdoğan da kurmaylarıyla aynı paralelde. Ve Gündoğdu’da on binlerce insanın önünde, klasik vurguyu yapıyor: “İzmir hak ettiği yerde değil.” Bunu yüzümüze vurmanıza gerek yok, İzmirli yaklaşık 20 yıldır aynı şeyi söylüyor. Ama bir dakika, siz buraya seçim için gelmiştiniz, İzmirli’nin oyunu istiyorsunuz. Bunu da, yerel yönetimin beceriksizliğine dem vurarak, söylüyorsunuz. Peki, yaklaşık yedi yıldır, bu ülkedeki en yüksek yürütme organı olan hükümetin, dolayısıyla AKP’nin hiç mi payı yok? Hadi, Kocaoğlu’nun bahanesi var, ya sizinki? Evet, İzmir hak ettiği yerde niye değil, sayın başbakan?
Teknopark
Kişiliğiyle birçok insanın, hatta rakiplerinden bile övgü olan AKP Büyükşehir Belediye Başkan Adayı Taha Aksoy, Teknopark’taki gecikme, ya da beceriksizlik yüzünden, “Belediye başkanı takip etmedi” diyerek topu Kocaoğlu’na atmış. Çok doğru yapmamış.
Hükümeti ve bütün bakanlıkları elinde tutan AKP düşünüldüğünde, bu işi Kocaoğlu’nun izlemesini beklemek çok gerçekçi değil. Bu işin sahipleri, hükümete baskı yapacak AKP İzmir milletvekilleridir, Kocaoğlu değil. Aynı VOB’ta olduğu gibi. Belki çözmek isteyen olur diye hemen hatırlatalım: Sorun bürokrasiydi. Ve, Ege Genç İşadamları Derneği Başkanı Cemal Elmasoğlu’nun daha önce bu konuda ne dediğine bakalım: “Arazinin devrinin ne yolla yapılacağı konusunda Sanayi ve Ticaret Bakanlığı’nın kararı bekleniyor. Bu arazi ya yeni bir Bakanlar Kurulu kararıyla, ya da daha önce tahsis edildiği İZTEKGEB şirketinin sermaye artırmasıyla devredilecek. Ancak halen bir karar verilemedi.”
Yani, bürokratlara kararı verdirmek biraz AKP İzmir milletvekillerine düşüyor.

Yazının devamı...

Karınca ve piliç

19 Mart 2009

Gönülsüz memnuniyette haklılar. Bu da olmayabilirdi.Ama bir yerde terslik var. Gelin şöyle bir bakalım, üç aylık paketin konu başlıklarına:
* Konut alımından alınan KDV yüzde 18’den yüzde 8’e inecek. * Araçlardan ve beyaz eşyadan alınan ÖTV üç aylığına inecek. * Elektrikte indirimli gece tarifesi sanayici için hafta sonlarını da kapsayacak. * Reel ve finans sektörü arasında kredi akışı için kolaylık sağlanacak. * KOSGEB’e 75 milyon lira ek ödenek verilecek. * Eximbank’ın sermayesi 500 milyon TL artırılacak. * İhracatçı için Destekleme Fiyat İstikrar Fonu’na ayrılan para artırılacak. * Tüketici kredilerinde KKDF 5 puan düşürülecek.
Rapor ve araştırma sonuçları
Görüldüğü gibi paket, daha çok üretimi destelemek için tüketimi artırmaya ve sanayiciyi susturmaya yönelik. Eylül’de bu paket çıkmış olsaydı daha anlamlı olabilirdi.Şimdi de, paketin açıklanmasından birkaç gün sonraki Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) 2008 Aralık ayı işsizlik raporuna ve Hane Halkı İşgücü Araştırması 2008 Aralık Dönemi sonuçlarına bakalım:
* İşsizlik oranı geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 10.6’dan yüzde 13.6’ya yükseldi. * İşsiz sayısı aralık döneminde 838 bin kişi artarak 3 milyon 274 bin kişiye çıktı. * İşsizlerin 533 bini bu dönemde işsiz kaldı.* Genç nüfusta işsizlik oranı yüzde 20.6’dan yüzde 25.7’ye çıktı. * Her dört kişiden biri işsiz. * Kredi kartı borçlarını ödeyemedikleri gerekçesiyle “kara liste”ye alınanların sayısı 2 milyon 300 bine ulaştı. (Ki Başbakan bunlara dürüst gözüyle bakmıyor.) * Toplam kredi kartı borcu 37 milyar TL’yi buldu. 3.6 milyar TL’lik kısmı için haciz başladı, 12 milyarlık bölümü de sırada bekliyor.
Kaygılar ve algılar değişiyor
Bir kitapta okumuştum; bir psikoloji profesörü, öğrencilerinden bir karıncanın etrafındaki hayvanları nasıl algıladığını düşünmelerini istemiş.

Yazının devamı...

Büyükşehir ve işsizlik

15 Mart 2009

Yatırım yok, yatırımcı yok. Suratlar asık. Böyle bir yerde belediye başkanlığı yapmak ister misiniz?  Önce kendimden başlayayım: Ben istemem. Aklı başında kimsenin yapmak isteyeceğini de sanmam.
Güzel, modern İzmir gitmiş, yerine depresif bir İzmir gelmiş. Neredeyse 4 milyonluk kaotik bir kentin büyükşehir belediye başkanı olmak, kelimenin tam anlamıyla kabus.  İzmir’de durum böyle değil tabii ki. Umarız hiçbir zaman da böyle olmaz. Ama olabilirliğini göz ardı edemeyiz. Bu durumda, bunu önlemek, işsizliği ortadan kaldırmak, kentin sosyal refahını sağlamak, hükümetin mi, büyükşehirin mi görevi?
Geçen gün bir TV’de bir büyükşehir adayının (TV’yi de, adayı da maalesef hatırlamıyorum. Bu aralar hangi kanalı açsanız bir aday karşınıza çıkıyor), “İşsizlik konusunda ne yapacaksınız” sorusuna, “İşsizliği çözmek hükümetin görevi” cevabı ve Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu’nun son dönemlerde artan işsizliği çözeceğine yönelik söylemleri, bu soruyu akla getiriyor.

Topu taca atmak

Ülkenin ve yaşayanlarının toplumsal düzenini, sosyal refahını korumak tabii ki, her türlü yetkiyi elinde bulunduran hükümetin görevi. Hemen söyleyelim: Büyükşehir Belediye Başkanı’nın görevleri arasında “işsizliği çözmek” diye bir madde yok. Ama, “halkının huzur, esenlik, sağlık ve mutluluğu için gereken önlemleri almak” var.

Yazının devamı...

Markalanıyoruz

12 Mart 2009
Yaratıcılığın göstergesi olan patent ve endüstriyel tasarım başvuruları da. Dolar 2 TL’ye dayanmış, ocak ayında sanayi üretimi yüzde 21.3 gerilemiş, işsizlik başvuruları yüzde 7.3 artarak 136 bin olmuş, sanayide kapasite kullanımı 15.5 düşmüş. Bütün bunlar yeterince kara bir tablo. O yüzden biraz içimizi açacak, bilinçlendiğimizi gösteren bir konudan söz edelim. Kentimizi markalaştıramdık. Ama kentte yaşayan, iş yapan, üretenler ürünlerinin patentini almaya ve markalaştırmaya başlamış.

Önce rakamlara bakalım: İzmir, 2008 başvurularına göre 81 il arasında; marka ve patent başvurularında 3., ‘Faydalı Model’ başvurularında 4. ve ‘Endüstriyel Tasarım’ başvurularında 6. sırada yer almış. 2008 yılında 2002’ye göre marka başvuruları yüzde 86 artarak bin 769’dan 3 bin 295’e, patent başvuruları yüzde 230 artarak 37’den 122’ ye ulaşmış. Faydalı Model başvurularında ise yüzde 128 artarak 88’den 201’e, Endüstriyel Tasarım başvuruları yüzde 35 artarak bin 137’ye ulaşmış.

Zorunlu bilinçlenme

Bu ne anlama geliyor? Şu anda küreselleşmenin en büyük dezavantajını yaşasak da, bu yeni düzenin  kıyısında ya da köşesinde de yer alsanız, rekabetin boyut değiştirdiği dünyada iş yapan herkes için, girişimcilik, yenilikçilik, Ar-Ge, markalaşma, tasarım ve inovasyon gibi kavramlar, başarının anahtarları sayılıyor.
Marka ve patent başvurularında, Almanya ve Fransa’nın ardından Avrupa’da üçüncü konumda olan Türkiye’de İzmir, İstanbul ve Ankara’nın ardında yerini almış durumda. Yukarıdaki rakamlar, altı yıllık süreçte, İzmirli’nin fazlasıyla bilinçlendiğini, bu düzende yerini aldığını gösteriyor.
Bu, sevindirici ama daha yolun başı. Aldığınız her markanın, patentin ya da endüstriyel tasarım hakkının gerçekten çok iyi olduğunu kabul etsek bile, bunlar ekonomide yerini bulmadan bu iş bitmez.
Yazının devamı...