"Serdar Alyamaç" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Serdar Alyamaç" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.

Serdar Alyamaç

Aşk olsun!

7 Haziran 2009
“Kriz teğet geçecek” açıklamasının ardından şimdi de “Halkta para var.” Başbakan Recep Tayyip Erdoğan kaynaklı bir başka tartışma, haftanın konusu oldu. “Kriz varsa çare de var” kampanyasında halkın parası olmadığı eleştirilerini yanıtlayan Başbakan, “Kampanyayı destekliyoruz. ‘Harcayacak para yok’ diyenler yanılıyor. Kusura bakmayın arkadaşlar para var. ‘Para yok’ diye bir şey yok. Biz gelince en düşük memur maaşı 660 liraydı, şimdi 1.200 liraya çıktı. Bu kampanya iyi neticeler verecek” diyerek yeni bir tartışmaya zemin hazırladı.
İyimserlik bulaşıcıysa, Erdoğan’ın ekonomideki iyimserliği halka niye bulaşmadı, bulaşmıyor? Bunun araştırılması gerekir. Bunu sonunda “log” olan meslek gruplarına bırakalım. Halkta para var mı? Varsa niye harcamıyor? Bunu bir işadamına, bir de esnafa sordum. “Sokağa çıkıp, yolda yürüyen adama niye sormadın?” diyeceksiniz. Cesaret edemedim... Edebilen varsa beri gelsin.
P-a-r-a y-o-k
Sormaya Ege Bölgesi Sanayi Odası Başkanı Ender Yorgancılar’la başladım. Yanıtı kısaydı: “Olan da var, ama genelde yok.” Genelde olmamasına en iyi gösterge olan tüketici ve kredi kartları borçlarına bağlıyor Yorgancılar. “Parası olan tüketici kredisi kullanmaz ya da kredi kartı borcu olmaz. Bir başka gösterge de, bankaların destek kredilerine talep arttı. Bunun nedeni de borçların yapılandırılmasıdır. Eskiden bir evde karı-koca çalışıp eve 2000 TL getiriyorduysa, şimdi biri işsiz, evin geliri düştü. Ve ödeyecek kredi borçları var. Bu borçlardan geri kalan da piyasaya çıkmıyor. O yüzden krediler yeniden yapılandırılmalı.”
Ben sormadan kendisi açtı konuyu. “ÖTV indiriminde araba kalmadı piyasada. Benim, kişisel araştırmama göre, büyük çoğunluğu da peşin almış. Parası olanı ayırmak zor” diyor Yorgancılar. Tarihi Kemeraltı Esnaf Derneği Başkanı Mehmet Gülaylar da, soruya net yanıt veriyor: “Hayır, para yok.” İşsiz bir insanın parasının olamayacağını vurguluyor Gülaylar: “Ben 47 yaşındayım. İlk kez bu kadar parasız piyasa görüyorum. Memurlarda çok sorun yok. Ama esnaf, emekli ve çiftçide para yok.” Parası olanları da göz ardı etmiyor Gülaylar, ama Kemeraltı’na gelmediklerini belirtiyor. Kemeraltı konsept olarak ayrı tartışma konusu, ama haklı. Bence? ÖTV indirimiyle gelen araba satışlarına bakarak, yüzde 16.1’lik işsizlik rakamını göz ardı ederek, “Halkta para var” demek, bulaşıcı olmayan iyimserliktir.
Not:
Geçen hafta pazar yazısının başlığı ‘aşşk’tı. Ve itiraf ediyorum aşk başlığının bu kadar prim yapacağını düşünmemiştim. Gerçi başlık aşk, içerik ekonomi olunca gelen tepkiler biraz farklıydı, ama olsun. Sonuçta aşk yazarlarının niye bu kadar popüler olduğunu anladım. Bundan sonra her pazar yazısına kıyısından köşesinde bir “aşk” sıkıştırma kararı aldım.
Yazının devamı...

Kötümser ve iyimser

4 Haziran 2009
Otomotivle başlayan, mobilya, beyaz eşya ve elektroniğe yansıyan ekonomiyi canlandırma paketinde sunulan ÖTV ve KDV indirimleri, her ne kadar otomotivcilerin suistimal ettiği söylense de, sanayici için can simidi oldu. "Kriz varsa, çare de var" ya da hükümetin işsizliği önlemek için çalışmalarını yürüttüğü, "500 bin geçici istihdam" ya da illere göre yatırım teşviki çalışması... Bunların hepsi aynı hedefi güdüyor: Yatırımı artırmak, işsizliği önlemek ve durma noktasına gelen tüketimi canlandırmak.

Bunlar iyi, güzel ama ortada uygulanmış ve sonuç vermiş uygulamalar da var. Bunlardan birisi de ÖTV ve KDV indirimini sürdürmek. İşadamlarının bu anlamda üç aylık indirimin bir yıla uzatılması yönünde ciddi baskısı var. Bu baskılar sonunda da, hükümet 15 Haziran’da konuyu karara bağlayacak. Umarız olumlu olur, çünkü uygulamanın başarıya ulaştığını gösteren Alfemo Mobilya gibi örnekler var.

120 tamam, 150 yeni işçi sırada

Hürriyet’in ekonomi sayfasında bir haber ilişti gözüme. Türkiye’nin önde gelen mobilya firması, İzmirli Alfemo, hükümetin yüzde 10 KDV indirimiyle yaşanan canlanmayla 80 kişiyi işe almış. 40 kişi de sıradaymış.

Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı Ramazan Davulcuoğlu, 7,5 milyar dolarlık mobilya sektörünün durgunluktan çıkmasında KDV indiriminin büyük payı olduğunu ifade ederek, sürmesi durumunda 150 kişiyi daha kadrolarına alacaklarını söylemiş. Bu dönemde hiç fena değil. Özellikle, yılın ilk üç ayında İzmir’de gerçekleşen 107 milyon TL’lik yatırımla 530 kişi çalıştırıldıysa...

KDV teşviğini beyaz eşya ve otomotivdeki gibi zam yaparak değil, fiyat indirimleriyle değerlendirdiklerini belirtmiş Davulcuoğlu. Demek ki, suistimalsiz de oluyormuş. Çünkü, çalışan sayısını da 630’dan 750’ye çıkarmışlar. Ve Davulcuoğlu, eğer hükümet KDV indirimini yılsonuna kadar uzatırsa, şimdiye kadar 1,5 milyon dolar olan yatırımı katlamayı planladıklarını söylemiş. Ve tabii, daha yeni 750’ye çıkan çalışan sayısı da 900’e çıkacakmış.

Şimdi, Davulcuoğlu’nun söylediği, son zamanlardaki en güzel cümleye gelelim: "Siparişlerimiz fevkalade yoğun durumda. Önümüzdeki ay karşılayamama riski var. Nasıl 24 saat çalışırız diye düşünmeye başladık." Ne diyelim, umarım hükümet de bunu duyar, bu indirimleri gerçek anlamda fırsata çeviren sanayici rahatlar, çalışan rahatlar.
Yazının devamı...

Aşşk

31 Mayıs 2009
Ağır, ciddi yazılar istemezmiş. Eee ama ekonomik kriz, artan işsizlik... Birleşmiş Milletler rapor yayınlamış, 2009-2010’da işsizliğin bütün dünyada 50 milyon artacağı, hatta işler kötüleşirse bu rakamın 100 milyona dayanacağı vurgulanmış. İzmir Atatürk Organize Sanayi Bölgesi’nin hazırladığı raporda, 2008 Ekim-2009 Şubat arası, beş ayda İzmir’de sigortalı sayısı 50 binden fazla azalmış. İzmir’de 2009’un ilk çeyrek yatırımları 2008’in aynı dönemine göre yüzde 38,5 azalarak, sadece 538 kişiye istihdam yaratarak 107 milyon TL olmuş. Olsun, okuyucuya soluk aldırmak gerekiyormuş.
Alışveriş zamanı mı?
Tamam, okuyucu soluk alsın, ama mümkünse dışarıda alsın. Çoluk çocuk, sevgili ya da arkadaş, çıksın dışarı güzel bir kahvaltı yapsın. Bak, TOBB önderliğinde Hak-İş, Türk-İş, TESK, TİSK, Kamu-Sen, TİM, TÜSİAD ve MÜSİAD’ın bir araya gelerek oluşturduğu, “Üreten Türkiye Platformu” kampanya başlatmış. “Kriz varsa çare de var” diyorlar, “Eve kapanma, pazara çık” çağrısı yapmışlar. Dolduruşa gelip, gidip gereksiz şeyler almak değil tabii... Zaten onlar da çağrıyı, gayet mantıklı olarak, “Şimdi tüketimi kesme değil, bilinçli tüketim zamanı” diyerek yapmışlar.
Türkiye’nin neredeyse bütün işverenlerini temsil eden bu kurumlar canhıraş bir şekilde bu çağrıyı yapıyor: “Eve kapanma, pazara çık.”  Türkiye ekonomisi için 2009’un ilk çeyreği için yüzde 12-13 civarında daralma bekleniyor. İAOSB raporuna göre aynı daralma İzmir için de geçerli olacakmış. Türkiye genelinden farklı olması çok fazla beklenemezdi zaten.
Ekonomi küçülüyor
Yani İzmir ekonomisi de küçülüyor, bu da daha fazla işsizlik demek. Krizin başlangıcından beri vurguladığım bir şey vardı, o da tüketicinin korkutulmaması gerektiği. Bu kriz artık biraz da psikolojik hal aldı. Öyle ki, tüketici yapacağı alışverişini ertelemeye başladı, bu iş sahibi olanları kapsıyor. Burada söz edilen, gereksiz değil, ötelenen harcamalar. Şu anda, olanağı olan, ama krizin psikolojik çöküntüsü altında ötelenen her harcama, yeni bir işsiz doğuruyor. Biraz da bunun bilinciyle sokağa çıkmakta yarar var. Hatta, bu konuda İzmirliler’e öncü olacak vali, belediye başkanı, ticaret ve sanayi odaları başkanları gerek. Bu kampanyayı suiistimal etmeyecek esnaf gerek.
Tam ‘aşşk’tan söz edecekken telefon çaldı, yazıyı istiyorlar. Biliyorum “Pazar yazısı” olmadı deyip yine beni eleştirecekler ama olsun. Yine de düşünmekte yarar var: “Şimdi alışveriş zamanı mı?” 
Yazının devamı...

Suç özendirende mi?

24 Mayıs 2009

Ama bu yazıyı okuyanlar şöyle bir elini cüzdanına götürüp baksın, kaç kredi kartları var?
“İğneyi kendine, çuvaldızı başkasına batır” demiş atalarımız. O yüzden ben de kendimden başlayacağım. Benim kullanmadığım üç, sürekli kullandığım bir kredi kartım var. Hürriyet, banka değiştirdiği için, çalışanlar olarak biz de değiştirdik. O yüzden kullanmadığım kredi kartlarımın birinin eski bankadan kaldığını biliyorum. Ama dürüstçe itiraf etmek gerekirse, kullanmadığım diğer kartları nasıl aldığımı hatırlamıyorum. Bir de, sevgili bankacıların sürekli vermek istedikleri ve reddettiklerim var.
Neyse... Konu, insana cebinde parası olmamasına rağmen alışveriş yapma yetisi veren kredi kartları değil. Bizim, yani tüketicilerin tüketim alışkanlığı ve sonuçları. Buradaki “tüketici” yaşamla gelen doğal bir sonuçtur. Yani, yaşadığınız sürece, öyle ya da böyle tüketmek zorundasınız.
Sorun, ihtiyacın ötesinde gerçekleştirilen tüketim ve onun getirdiği borç yükü. Bu ihtiyaç fazlası tüketimi daha çok kadınların yaptığını söylemek saflık olmaz sanırım.
Aile başına 2.9 kredi kartı
Ekonomik krizin piyasaları altüst ettiği, sanayicilerin ve işadamlarının alışverişi canlandırmak için çağrılar yaptığı dönemde bunu söylemek, biraz garip kaçabilir.     
Ama, ortada Tüketiciler Birliği’nin bir saptaması var: “Tüketime özendirilerek borçlandırılan aileler temel ihtiyaçlarını karşılayamaz hale geldi.” Tüketiciler Birliği’ne göre suç özendirende. Bunun böyle görülmesinin nedeni de büyük olasılıkla, para olmasa bile harcama olanağı veren kredi kartının bilinçsiz kullanımı. Ülke genelinde yaklaşık 15,5 milyon aile bulunuyormuş. Türkiye nüfusuyla orantıladığınızda aile başına 4.6 kişi düşüyor. Tüketiciler Birliği’ne göre, aile başına düşen cep telefonu sayısı 7.3.

Yazının devamı...

İzmir ekonomisi ve işadamının hali

21 Mayıs 2009
Bir işadamı arkadaşımdan, sohbet adı altında bilgi sızdırdığımı düşünürken, en can alıcı noktada araya sıkıştırdı: "Vermeden almak Allah’a mahsustur. Anlatırım, ama Almanya dönüşü iki bira, bir de patates ısmarlarsın." Gazeteci olarak, "Hayır" diyecek halim yok, hele Almanya dönüşü anlatacak başka şeyler de olacağını söyleyince.

Tabii ki, bira ve patates işin esprisi. Ama işadamının, sohbet sırasında iyimser tavrıma dayanamayıp, bir çırpıda sıraladığı, soğuk hava deposundan, taşımacılığa, demir-çelik piyasasına ve gıda sektörüne İzmir ekonomisinin ve işadamının halini gösteriyor. Ben de bir çırpıda onun ağzından sıralayacağım, ama firma ve grup isimlerini vermeden:

- Depolar, kirasını ödeyemeyen toptancı, ihracatçı veya ithalatçılara haciz göndermek zorunda kaldı. Kullanıcı, depoya kirasını öder malını alır ve satar. Su anda müşterilerin yüzde 50’si 10 liralık borcunu ödeyemediği için 100 liralık malını alamıyor. Vade 30 günden 90 güne çıkmasına rağmen alınan çeklerin yüzde 30’u karşılıksız çıkıyor.

- Taşımacılık sektöründe durum vahim: 12.000 olan Baltic endeksi bir ayda 600’e düştü. Bu piyasanın 20’de bir küçüldüğünün kanıtıdır. Ekim ayında 5 milyon dolara alınan bir geminin şu andaki fiyatı 1 milyon dolar. İngiltere’den Rusya’ya sefer yapan 6 bin tonluk gemiye ödenen navlun 350 binden 80 bin dolara düştü. İzmir’deki az sayıda olan armatör firmalar sürekli işçi çıkarıyor. Büyük bir firma yaklaşık 450 kişiyi daha yeni işten çıkardı.

- Bir örnek de hurda ve demir-çelik piyasasından: Bir grup, Amerika’dan 23 gemi hurda aldı. Ton bedeli 730 dolar. Mallar Türkiye’ye geldiğinde değeri 250, 300 dolara düşmüştü. İki aydaki toplam zarar 400 milyon dolar. Bu sadece büyük çaplı bir örnek. Büyük olmaları sebebiyle buna dayanabilirler ama KOBİ’ler bayrağı çekti.

- Hafriyat işi yapan bir firma, 3 aydır inşaat faaliyet olmadığından sıfır işle bekliyor. Bu inşaat sektörünün durumunu gösteriyor.

- Gıda sektöründeki sıkıntının vurduğu yer ise, ambalaj sanayi. Krizlerde, temel gıda sayılan makarna ve pirinç asla fazla etkilenmiyor, o yüzden bunlara ambalaj üreten fabrikalar da en azından çalışıyor. Ama, makarna fabrikaları bile bir hafta üretim yapıp bir hafta çalışmıyor. Dolayısıyla ambalajcıların da işi düşüyor. Düşünün ki makarna en ucuz gıda. Ekmekten ucuz... Şu anda her şeyi ile hazır 950 bin TL’ye gıda fabrikası var.

- Kurtuluşun reçetesi bankalar... Finans sektörü, en güçlü dönemde olmasına rağmen belirsizlik ve ürkeklikle sektörlere destek sağlamaktan kaçıyor. Bir firma, fabrika yatırımı için 20 milyon Euro kredi aldı. Bu yıl işlerin durgunluğundan kaynaklanan likidite sıkıntısı için aynı bankadan 500 bin Euro işletme kredisi alamıyor...

İki bira, bir patatesten fazlasını hak etti. Eminin daha fazlası vardır. Bakalım, Almanya’dan dönünce ne anlatacak...
Yazının devamı...

Bir olay iki film

17 Mayıs 2009
Biri, Robert De Niro’nun başrolünü oynadığı “15 Minutes” yani “15 Dakika.” Diğeriyse iki ünlü oyuncu, Kevin Spacey ile Samuel L. Jackson’ın başrollerini paylaştığı “Negotiator” yani “Arabulucu.”
Pop art kültürün temsilcisi Andy Warhol’un, “Herkes 15 dakikalığına şöhret olacak” diyerek 20. yüzyılı özetlediği söyleniyor. Bu sözden yola çıkarsak, herkesin “Bana ne zaman sıra gelecek” deme hakkı var. Zaten olay tamamen burada kopuyor; yani, sırasını bekleme sabrını göstermeyen insanların, farklı şekillerde bunu yapması. “15 Dakika” filmi de bu konuyu işliyordu.
15 Dakika
Kuşadası’ndaki olaydaki ayrıntılar, artık soyguncu mu, ya da eylemci mi demek lazım, Serkan Sağlar’ın medyaya gösterdiği ilgi, yani kendisiyle ilgili internet haberlerine bakması. Hatta yakalanmasına neden olan ve kendi haberlerini izlemek istediği televizyon, bana “15 Dakika”yı hatırlattı. Yaşadığımız yüzyılda, medyanın etkisi, insanların algısındaki “ünlü olma” arzusu bunların hepsi, şu anda tartışılan, sosyolojik ve psikolojik olarak incelenmesi gereken konular.
Bu olayda ortaya çıkan ünlülük pek tasvip edilen ve istenen bir ünlülük değil. O zaman bir insan, böyle bir durumdayken, nasıl olur da hakkında çıkan haberleri düşünür?
Kendimi Sağlar’ın yerine koymaya çalışıyorum; elimde silah, yanımda rehin aldığım korku içinde insanlar ve ben hakkımda çıkan haberleri düşünüyorum. Yok, düşünemiyorum. Hakkım olan 15 dakikalık ünümü yaşayıp yaşayamadığımı düşünemiyorum. Aklıma gelen ilk şey, “Ben ne halt ettim” ve “Bu işin içinden nasıl çıkarım” oluyor.
Arabulucu
Olayın kahramanı, ki bana göre en önemlisi, İzmir Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü’nde görev yapan 31 yıllık Başkomiser Ali İhsan Bulut. ABD’de arabulucu eğitimi olan Bulut’u gerçekten kutlamak gerek. Türkiye’nin Kevin Spacey’sisi olan Bulut’un içerdeki konuşmaları, filmdeki gibi miydi, bilemiyorum. Ama Bulut’un anlattığı kadarıyla Spacey’i aratmayacak performans varmış ortada.
Bulut’un anlattığına göre, daha ilk görüşmede, Sağlar’ın kimseye zarar vermeyecek yapıda olduğunu anlamış. Eğer karşınızda eli silahlı biri varsa böyle bir yargıya varmak, sarraflıkla beraber eğitim gerektiren bir durum. Tarihe geçen en büyük canilerin masum yüzlü olduğunu unutmamak gerek.
Soyguncu Sağlar’la yakınlaşmasını sağlayan “kader birliği”ymiş. Bulut, kendisinin de bir banka mağduru olduğunu söylemiş, ya da rol yapmış. Ama rol yapmamış da olabilirdi. Burada da Bulut’un uzmanlığı ön olana çıkmış. Yedi saatlik bir müzakereden sonra ortaya çıkan bir tek şey var, o da herkes sağ salim, olması gereken yerde.
Yazının devamı...

Yabancılar iyi işveren

14 Mayıs 2009

Kuralcılık mı? Yoksa, “Yabancı bir ülkede aman sorun çıkmasın, kimseyi kayıtdışı çalıştırmayayım. Ortalamanın üzerinde de maaş vereyim, herkesi mutlu edeyim, işime bakayım” düşüncesi mi? Sosyal Güvenlik Kurumu İzmir İl Müdürlüğü en çok prim ödeyen on işverene plaket verecekmiş, örnek olması için.Plaket alacakların büyük çoğunluğu yabancı ya da yabancı ortaklı işverenlermiş. Aslında bu olay, yani olması gerekeni yaptığı için ödüllendirme, Türkiye’ye özgü. Tıpkı, “Dürüst bir yönetici, çalmaz, çırpmaz” derken temel ahlaki özelliğin meziyete dönüştürülmesi gibi. Ne olursa olsun, burada kayıtdışı işçi çalıştırmaktan söz ediyoruz. Yani,devletten gizlenen, kayda geçirilmeyen, vergisi verilmeyen faaliyetler.
Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Teşkilatı (OECD) raporuna göre, dünyada kayıtdışı çalışan sayısı 1,8 milyarı buluyor. Buna karşılık 1,2 milyar insan kayıt altında. Bu rakamın çok büyük çoğunluğu yoksul ve gelişmekte olan ülkelerle Çin, Hindistan ve Brezilya’da. Rapora göre, kayıtdışı çalışanların sayısının 2020’ye kadar çalışma gücünün üçte ikisine ulaşacağı. Ekonomik kriz nedeniyle bu sayı daha da artabilir.
Ege’de kayıtdışı 1.2 milyon
Gelelim Türkiye’ye...
Türkiye İstatistik Kurumu’nun 2008 verilerine göre, Türkiye’de toplam işgücü sayısı 23 milyon 805 bin. Toplam çalışan sayısı 21 milyon 194 bin. Kayıtdışı istihdam oranı ise yüzde 43.5. Yani, 9.2 milyon kişi sigortasız çalışıyor, altını çizmekte fayda var, bu rakam 2008’e göre.
Ege Bölgesi’nde toplam istihdam sayısı 2 milyon 941 bin. İzmir’de 1 milyon 171 bin kişi çalışıyor. Çok kesin bir değerlendirme olamasa da, Türkiye geneli yüzde 43.5 kayıtdışı istihdam oranını bölgeye uyarladığımızda, 1.2 milyon kişi çıkıyor. Yani, Ege’de kayıtdışı çalışan 1.2 milyon kişi var.  Tekrar hatırlatmakta fayda var, bu rakamlar 2008’e göre. Öncelikle geçen gün açıklanan kurumlar vergisi sıralamasındaki yabancı ya da yabancı ortaklı şirketlerin çokluğuna bakmak lazım. Şimdi, en baştaki soruya gelelim: Yukarıdakilerin hemen hepsi var işin içinde. Tabii, buradaki şirketlerin uluslararası büyükler olması da var. Ama sonuçta daha önemli bir gerçek de, bu şirketlerin kendi ülkelerinde kayıtdışı diye bir şey yapabilme durumu yok. Biz yine de, bunu önemli bir meziyet kabul edip, kayıtdışı çalıştırmayanları ödüllendirelim.

Yazının devamı...