"Serdar Alyamaç" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Serdar Alyamaç" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.

Serdar Alyamaç

Ankara’nın yolları taştan

27 Ağustos 2009
Ben, katılım konusunda böyle bir iradeye fazla ömür biçmemiştim, ama "İzmir için el ele" sloganıyla İzmir Ekonomik Kalkınma Koordinasyon Kurulu, üçüncü toplantısını yaptı. Toplanma konusunda gösterdikleri azimden dolayı hepsini candan kutluyorum.

"Ne yani, yalnızca toplanma kararlığından dolayı mı" sorusu belirebilir aklınızda. Belirmese de, ben yanıtlayayım: Maalesef şu an için yalnızca toplanma konusunda gösterdikleri iradeden dolayı kutluyorum. Ama şuna da inanıyorum... Bir süre sonra cidden iyi işler çıkacaktır, bu irade sürerse. Şimdi neden yalnızca toplanma kararlılığını kutluyorum, onu açıklayayım. Öncelikle, kurulun kronolojisine bakalım: 6 Temmuz’daki ilk toplantıda, bitmez tükenmez öncelikleri belirleme çalışması yapıldı. Bunun için de çalışma grupları oluşturuldu.

7 Ağustos’taki ikinci toplantıda, 16 ana başlıkta toplanan İzmir’in öncelikleri listesi tartışıldı. Aralarında İzmir-Ankara yolunun otoyol statüsüne kavuşturulması, İzmir-Ankara hızlı tren projesinin öncelikli gerçekleştirilmesi, İnciraltı ve Turan bölgesiyle ilgili çalışmaların bitirilmesi, mega müze ve kruvaziyer limanı yapılması, 3’üncü nesil gemilerin İzmir Limanı’na girebilmesi için iç denizin derinleştirilmesi, arıtma çamuru bertaraf tesisinin kurulması, yenilenebilir enerji merkezi olarak teşvik istenmesi ve Teknopark’ın bir an önce kurulması gibi maddelerin de yer aldığı listenin "öncelik sıralaması"çalışmasını tamamlamak üzere, Kurul’un 24 Ağustos’ta yeniden toplanması kararlaştırıldı.

Aksiyon zamanı

Ve, 24 Ağustos’ta gerçekleştirilen toplantıda da, en sonuncu öncelikler listesine ulaşıldı. Hiç öyle, "Ne öncelikler listesiymiş bee" demeyin. Ben bildim bileli İzmir’in öncelikler listesi hazırlanır. Tamam... Zaman ilerliyor ve kentin öncelikleri de değişiyor tabii. Doğal olarak yeni yeni öncelikler listesi belirlemek gerekiyor. Ama ilginç olan, önceden belirlenen öncelikli sorunlara ne oluyor, onu anlamadım...

Neyse, konuya dönelim. Evet, son toplantıda,"aksiyon zamanı" denilerek, VOB’un İzmir’de kalması, kentin sağlık merkezi haline gelmesi, İzmir Körfezi ve Gediz Havzası’ndaki kirlilik sorununun çözülmesi, İstanbul-İzmir otoyolunun eşzamanlı yapımı ve kentte bir Ege Medeniyetler Müzesi kurulması en son öncelikler olarak belirlendi, bir heyetin (bu Voltran oluyor) Ankara’ya gitmesi kararlaştırıldı.

Burada, toplantıların öncüsü Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu’nun ilk toplantıdaki bir söylemini hatırlatalım: "Gerekirse, ki gerekeceğine eminim, hakkımız olan ve Ankara’dan almamız gereken ne varsa, gidip almaya çalışalım. Bu konuda ısrarcı, kararlı ve en önemlisi tek yumruk olalım." Buradan da anlaşıldığı gibi her şey planlandığı gibi gidiyor. Kontrol dışı bir şey yok.

Her şey bir yana, ben bunun birlikte yapabilme inancımızı tazeleyebilecek bir gösterge olacağına inanıyorum. Tamam, yeniden keşiflerle dolu, çok sıkı bir yol izlenmiş olabilir şu noktaya kadar. Ancak, öyle, ya da böyle, bir araya gelindi, öncelikler listesinde anlaşıldı ve harekete geçme kararı alındı. Bu olaya çok ciddi şekilde sarılan Kocaoğlu, derslerini iyice çalışıp, Ramazan’dan sonra harekete geçeceklerini belirtmiş. Umarız her şey yolunda gider ve biz, İzmirliler olarak, İzmir’in gücünün ne olduğunu görürüz. Küçük bir uyarı: politikacı sözüne inanmayın...

(Örnek: Çeşme Ecrimisil Sorunu.)
Yazının devamı...

VOB İzmir’de kalıyor

26 Ağustos 2009
VOB İzmir’de kalacak. Birlik, beraberlik ruhunu hiçbir konuda eksik etmeyen biz İzmirliler, buna çok sevindik. Ama Sermaye Piyasası Kurulu Başkanı Vedat Akgiray, VOB’un İzmir’de kalacağını belirtirken, piyasayı düzenlemek açısından, ortaklık yapısında değişimin şart olduğunu belirterek, üzeceğe benziyor.

Akgiray’la 10 dakikalık telefon sohbetimiz oldu. İlk sorum şuydu: "VOB’u İzmir’den almak gibi bir düşüncemiz yok" demiştiniz, bu kavga neden kopuyor? Akgiray, gülerek, "Açıkçası ben bu olayın neden bu hale geldiğini anlamadım" diyerek şaşkınlığını belirtti. Ve ekledi: "Bu durum birkaç yıldır var. Hatta birkaç başkan da eskitti. Şimdi sıra ben de... Ama kabaca gördüğüm, ’sende olmasın, bende olsun’ mantığı. Ama buna hiç gerek yok, çünkü menfaat ortak. Herkes faydalanacak. Bu durum irrasyonel bir inat."

İstanbul gündemde yok

Eee peki, bu neyin inadı? "VOB’u İzmir’den almak gibi bir düşüncemiz yok" dedi Akgiray. Vurgulama gereği hissederek yineledi, "Şimdi tekrar ediyorum: öylesine bir düşünce yok. Hatta, ’VOB’un adı İzmir VOB olsun’ teklifini getiren benim." Bununla yetinmiyor Akgiray, başladı açıklamaya: "İzmir gibi güzide bir şehrimize iyi bir katkının olması, herkes için iyi bir şey olması demektir. O yüzden İzmir’den almak, İstanbul’a götürmek gündemimizde yok. Bunu da belirttim. Ama ben bu direnci anlamıyorum."

VOB’u korumaya çalıştığını belirten Akgiray, bunu da şöyle açıkladı: "Ayrıca ben, sanılanın aksine, VOB’u korumaya çalışıyorum. VOB’un yüzde 90’ı endeks kontratları. Şimdi, düşünün... ’İki borsa da bu işlemi yapsın’ dediğimizi düşünün. O zaman ne olurdu?" Soruyu ben yanıtladım: "İstanbul alır başını giderdi, İzmir de ’VOB’um var’ diye otururdu." "Evet" diyerek söylediklerimi onaylayan Akgiray, "Ama ben bunu istemedim ve VOB’u savundum" dedi.

Dağılım düzenlenmeli

Bunu üzerine sordum: VOB İzmir’den gitmeyecek. Tamam... O zaman bütün bu olaylar yönetim sorunu mu? Akgiray, yönetimin İzmir’de kalabileceğini belirterek, daha genel bir şeyi vurguladı: "Yönetim piyasada olmalı. Yani aracı kuruluşlar, bankalar, son şahıslar olmalı. Mevcut durumla, pasta büyüyünce, o zaman çok daha büyük kavgalar çıkacaktır. Bu durum yalnızca VOB için değil, İMKB için de geçerli. O yüzden piyasayı düzenlemek gerekiyor. VOB’da şu andaki durumda beş banka ortak. Bu büyük sıkıntı yaratacak."

O zaman da, İTB’ye hisselerinin bir kısmını İMKB’ye devretmesi yönünde görüşlerini sordum. Akgiray, kendisinin kişisel görüşleri olduğunu vurgulayarak konuştu: "Hisse devri olayında daha önce de belirttim; kişisel görüşlerimi söyledim. SPK olarak bir talebimiz olmadı. Bu konuda TOBB Başkanı Rıfat Hisarcıklıoğlu ile de el sıkıştık. Tabii, kesinlikle bedava hisse devrinden bahsetmiyoruz. Parasıyla olacak. Bu açıdan İzmir’den anlayış bekliyorum." Bu konuda net olarak anlaşılan, SPK piyasayı düzenleyecek, bu hem İMKB, hem de VOB için geçerli olacak. Eee adamların işi de piyasaları düzenlemek zaten... Bu arada, Hisarcıklıoğlu’nun geçen hafta, "VOB’un arkasındayız" açıklamasını anımsatmakta yarar var.

İlk raund tamam ama

Gelelim beklenen karara: Vadeli hisse senedi yetkisi. Akgiray, bu işi aslında geçen bitirmek istediğini belirterek, "Maalesef bu aya kaldı. Büyük ihtimalle bu ay bu iş biter" dedi. "Peki, yetki verilecek mi" sorusuna ise görüşlerinin bu yönde olduğunu belirtiyor. Ancak uyarıyor: "İzmir sağlam durmalı."

VOB’un İzmir’de kalması konusunda irade belirten Akgiray, "İzmir ayağını yere sağlam basmalı" dedi. Bunun üzerine doğal olarak sorma gereği duydum: Neden? Akgiray açıkladı: "İstanbul yakın zamanda Finans Merkezi olacak. O zaman bu anlamda ciddi bir çaba gösterip VOB’u çekip alabilirler."

Akgiray, bugün herhangi bir engel olmazsa, İzmir Ticaret Odası’nın konuğu olarak meclis toplantısına katılacak. Daha ayrıntılı bilgi verecektir. Anlaşılan, ilk raundu İzmir kazandı. Ama Akgiray’ın açıklamalarından anlaşıldığı üzere de bu iş burada bitmeyebilir. Yıllardır süre gelen VOB mücadelesi bundan sonra da sürme potansiyeli gösteriyor. Ancak, VOB’un başına İzmir gelmesi bu kent için hiç de azımsanacak bir şey değil. Hem Türkiye’de, hem uluslararası piyasalarda İzmir bilinirliği olacaktır. Ne diyelim; ilk raundu kazandık ama, mücadeleye devam...
Yazının devamı...

Faydalı aptal

23 Ağustos 2009
İdeolojisi hakkında pek az şey bilen ya da hiç bir şey bilmeyen, ancak gönülden bağlı, pratiğe geçmesini sağlayan veya olanak veren kişiler için kullanmış. Daha çok batıdaki Sovyet sempatizanları için kullandığı belirtiliyor. Genel olarak bilinçsizce bir amaca hizmet eden kişiler tanımlanıyor.
Tabii, biz bu çerçeveden almayacağız. Böylesine güzide bir tanımlamayı politik çerçeveye sıkıştırıp bırakmak haksızlık olur. Ki, zaten bırakılmamış. Politik jargonun dışına çıkarak, “faydalı aptal”ın güncel tanımlamasına bilinçli kısmını da ekleyebiliriz. Çünkü asıl edinimin yanında kırıntıyla yetinme amacıyla da, bilinçli faydalı aptal olma durumu da yadsınamaz. O zaman bu durum hayatın her alanında olası; işte, evde, arkadaş çevresinde...
Bu açıdan amaç için bir başkası tarafından kullanılmış, ya da asıl ödülün yanında payımıza düşen kırıntılar için kendimizi kullandırtmış olma ihtimalimiz var. Bu da, bir şekilde, “faydalı aptal” olma durumumuzu gösterir.
Bence, buraya kadar olan kısmında pek bir sorun yok. Ya saflıktan, ya da çıkar edinebileceğimizi düşündüğümüz için “faydalı aptal” durumuna düşebiliriz. Ancak, asıl sorun başındaki “faydalı” sıfatını çıkarınca ortaya çıkıyor: Geriye kalan “aptallık”ta...
İzmir ve insan tipleri
Geçen cuma günü, Ertuğrul Özkök’ün, “Bu süreçte kim aptal, kim değil” başlıklı yazısını okuyordum. Özkök, Carlo Cipolla’nın “İnsan aptallığının temel yasaları” adlı makalesinden alıntı yaptığı dört ana insan tipi ve davranışından yola çıkarak, Kürt sorununun çözümünde temel aktörlerin analizini yapmış ve hakkını da fazlasıyla vermiş. 
Ama ben, Cipolla’dan yaptığı alıntıya fena halde takıldım. Ve kendimi, bunu İzmir’e uyarlamaktan alıkoyamadım. Eğer, benden şimdi tek tek İzmirli temel aktörleri, Cipolla’nın dört sınıfına ayırmamı bekliyorsanız, beklemeyin. Yerim yok. Yazı uzayınca yazıişleriyle sorun oluyor. Ancak Cipolla’nın dört ana insan tipini ve davranışlarını hatırlatmak için Ertuğrul Özkök’ün yazısından alıntı yapıyorum ve gerisini size bırakıyorum:
* Yaptığı eylemden kendisi zarar gören, ama başkasına yarar sağlayanlar.
Cipolla’a göre bu tür insanlar “saf ve temizdir.”
* Yaptığı eylemden kendisi yarar görüp, başkalarına zarar verenler.
Bu kategorideki insanlara da “haydut” diyor.
* Yaptığı eylemler hem kendine, hem başkasına yarar sağlayanlar.
Bu tür insanlara “akıllı fikirli” deniyor.
* Kendine hiç yarar sağlayamadan, başkasına zarar verenler.
Cipolla işte bu tür insanlar için şu sıfatı kullanıyor:
“Aptallar...”
Yazının devamı...

Kayıkçı kavgası

20 Ağustos 2009
"Sen onu yaptın", "Asıl onu sen öyle yaptın", "Bu onların hatası", "Bu, şimdiki yönetimin beceriksizliği..." diye devam eder gider... Peki, ne mi olur?

Kayıkçı kavgasını duymuşsunuzdur, herhalde. Duymayanlar da şimdi neden söz ettiğimi anlayacaktır:

Kimsenin burnunun bile kanamayacağı, en ufak yaralanmanın yaşanmayacağı bir kavga türüymüş. Kavgayı hep çenesi en güçlü olan kayıkçı kazanırmış. Kavga müşteri kapmak içinmiş, ama kayıkçılar dışında izleyenler bunu bilmezmiş. En gürültülü kavgalarsa rıhtımda birbirinden uzak yere kayıklarını bağlamış kayıkçılar arasında olurmuş. Mesafe nedeniyle bağrış çağırış her yerden duyulurmuş. Kavgayı çenesi en güçlü olan, bıkmadan usanmadan bağırarak laf sıralayan kayıkçı kazanırmış. Ki, bu diğerinin pes ederek susmasıyla olurmuş.

Şimdi, kayıkçı kavgasını anımsadıktan sonra, son günlerdeki tartışmaya bakalım. Aktörler kim? Bu kenti yıllarca yönetmiş, ister kabul edin, ister etmeyin, önemli, saygın kişiler. Ne yapıyorlar? Birbirlerinin dönemine suçlamalarda bulunuyorlar. Konu kent için önemli sorunlar; Dünya Ticaret Merkezi, yeni İzmir (Turan) bölgesi, metro...

Bunun geçmişe yönelik hesaplaşma olduğunu düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Bu bir hesaplaşma değil. Yıllardır ara ara süre gelen bir kayıkçı kavgasıdır. Hesaplaşmada, hesap gerçekten kapatılır. Bir gün umarım bu hesaplaşma olur ve İzmir olarak, geçmişle hesabımızı kapatır, yolumuza bakarız. Ancak, o güne daha çok var, sanırım.

Kısır döngü

"Madem öyle, ne diye sayfalarınıza taşıyorsunuz bu tartışmaları" diye düşünen de olacaktır. Hemen, söyleyeyim: Biz, gazeteciler olarak, bu konuları severiz. İçinde kavga olsun, hareket olsun, heyecan olsun... Hele hele, haber sıkıntısı çekildiği bu dönemde... O yüzden top gazetecilere atılmamalı. Bu tartışmaların sonuçsuz olduğunu, hem gazeteciler, hem de okuyucular olarak, hepimiz biliyoruz. O yüzden de, tanık olduğumuz bu kavgaya, içten içe, "Boş ver... Yaptıkları sadece kayıkçı kavgası" diyoruz.

İdeal olan mı? Aslında ideal, herkes için farklılık gözetebilir. Sizin için ideali temsil eden örnek önemli. Ama her koşulda, kentin iyiliği düşünüldüğünde, ortak payda ve anlaşma kelimeleri anahtar konumunda. Ama bunun için de o yönde bir irade şart. Bu konuyu en iyi şekliyle anlamak ve olabileceğini tahmin etmek için şu soruyu kendimize sormalıyız: Bu tartışmanın aktörlerinin bir araya geldiğini ve bu konuyu kentin iyiliği yönünde çözdüğünü hayal edebiliyor muyuz?

Yanıtı kolaylaştırmak için, daha önce de yazdığım Mevlana’nın bir sözünü anımsatayım: "Aynı dili konuşan değil, aynı duyguları paylaşanlar anlaşabilir." Kavga eden kayıkçıların aynı dili paylaştığını gayet iyi biliyoruz, değil mi? Peki, hepimizin öznesi olan İzmir için aynı düşünceleri paylaşıyorlar mı? Kötü düşündüklerini hiç sanmıyorum, ama bu kent bu kısır döngüyü değil, çözümü hak ediyor.
Yazının devamı...

Yaşam ve seçimlerimiz

16 Ağustos 2009

İnsan yaşamında zor dönemler vardır. Öyle bir noktaya gelir, ya da gelmek zorunda kalırsınız ki, artık bir seçim yapmanız gerektiği yüzünüzde bir tokat gibi patlar. Ne kadar kıvranırsanız kıvranın, ne yaparsanız yapın, nafile... O an gelmiştir artık...

“Seçim”den başlayalım. Tamam... Bunun için birden fazla seçeneğiniz olması gerekir. İşte o zaman da sorun başlar. Birini alıp, diğerini bırakacaksınızdır. Yaşam işte... Can Dündar’ın, “Her seçim bir vazgeçiştir” sözüne atfen, dayar burnuna yaptığın seçimin bedelini. Acaba “b” miydi, yoksa “c” mi? Başlarsınız kendi kendinizi yemeye, “B’yi seçseydim ne olurdu” diye. İşte bunun adı bedeldir. Bu bedel de gelir, yaşamın toplamı olarak karşınıza çıkar;  Dr. W. Owyer’un, “Hayatımız yaptığımız tercihlerin toplamıdır” sözü gibi. 

Seçme cesareti

Tabii, burada seçim, “Tatil için şuraya mı gitsem buraya mı” seçimi değildir. Bu yaşamın, yaşananların, önceki seçimlerininizin size dayatmasıdır. Artık zorundasınız. Bu noktada yaşamsal olan, doğruyu seçmektir. İnsana ve insanın yaratım sürecine, sadece psikolojik açıdan yaklaşan yazar ve psikolojinin önemli isimlerinden Rollo May, “Yaratma Cesareti” adlı kitabında çok güzel vurgulamış bunu.
Şöyle ki: “İnsanda, varlığın ve değişimin mümkün olması için cesaret gereklidir. Ama cesaret kadar gerekli olan da, önümüzdeki seçimlerdir. Elbette hangi yolun, hangi seçimin doğru olup olmadığını bilemeyiz. Çünkü bu görecelidir. Her seçimin kendisine ait ayrı bir yolu vardır. Her yoldan ise yeniden öğreneceklerimiz. Önemli olan seçmek ve cesarettir. 

Benliğin günün birinde hakikate sahip olabilmesi için, üzerine bir sorumluluk alması ve kendi kendini değerlendirmesi zorunludur. İnsanla doğanın geri kalan kısmı ile arasındaki fark da işte budur. Meşe palamudu, otantik bir olgunlaşma sürecinden sonra meşeye dönüşür; hiçbir sorumluluk gerekli değildir. Benzer şekilde, bir kedi yavrusu, içgüdüleri sayesinde bir kediye dönüşür. Doğa ve varlık, bu gibi yaratıklarda aynı şeydir. Ama bir kadın ya da erkek sadece seçimleriyle ve bu seçimlerine olan bağlılıklarıyla, tam anlamıyla insan olurlar. İnsanlar her gün aldıkları bir yığın karar sonucunda, iç zenginlik ve özsaygı kazanırlar.”

Bugün Samos’tayım

Siz bu satırları okurken Samos’ta olacağım. Lütfen kızmayın. Uzun zamandır izin yapmadığım göz önüne alınınca, biraz abarttığımı fark ettim. O yüzden, ihmal ettiğim kendime bir kıyak çekip, Samos’ta tatil ayarladım. Fazla bir şey değil 2, hadi 3 gün.
Samos’u seçmek için çok zorlanmadım açıkçası. Daha önce iki kez gitmiştim. Fazla turistik bir yer değil ama duyduğum kadarıyla şu anda yer yokmuş. Ama yine de rahat, sakin bir kısa tatil için iyi bir yer. Bu yazıyı gitmeden önce yazdığım için, okuduğunuzda ben de kendimi, size, denizin kenarında, şezlonga uzanmış, elinde içkisi, etraftaki insanları bakarken tasvir edebilirim. Yapmayı düşündüğüm şey bu. Umarım her şey düşündüğüm gibi olur ve bir terslik çıkmaz. Gerisi ise dönünce...

 

 

Yazının devamı...

27 milyar 437 milyon

13 Ağustos 2009
"Önce sağlık" diyelim. Gerçi, "Para olunca, sağlık da olur" deyip isyankar tavır sergileyenler çıkacaktır. Ama inanmak en önemli adımdır. O yüzden İzmir’in gizli zenginleri arasında değilseniz inanmalısınız. Neye mi?

Herkesin gayet iyi bildiği, hatta iliklerine kadar hissettiği bir ekonomik krizden geçiyoruz, değil mi? Neyse ki, iyileşme sinyalleri gelmeye başladı. Neymiş bu sinyaller? Hemen sıralayalım. Haziran ayında sanayi üretiminin yüzde 9.7 küçülmesi. "Küçülmeye sevinilir mi" demeyin, sevinilir: Geçen yılın aynı ayına göre yüzde 9.7 küçülmüş, geçen aya göre ise 7.3 artmış. Krizin anavatanı ABD’de işsizlik düşmüş. Bütün bunlara göre de borsamız yükseliyor. Haa, bir de lüks araç satışları var: Yılbaşından bu yana 14 Ferrari, 11 Maserati, 7 Bentley, 20 Porsche ve 2 Jaguar satılmış. Kriz mriz dinlemez, basar parayı alır, yurdum insanı.

Neyse, siz başlıktaki rakamı merak ediyorsunuzdur. Gelelim o konuya. Efendim, yukarıdaki rakam, Bankacılık Denetleme ve Düzenleme Kurumu’nun (BDDK) raporuna göre 2009’un ilk altı ayında İzmir’deki toplam tasarruf mevduatıdır. Yani, İzmirli’nin bankalardaki toplam mevduatı 27 milyar 434 milyon TL. Bu toplam tasarrufun 22 milyar 363 milyon lirası TL, 5 milyar 71 milyon lirası ise döviz cinsinden. "Vay be" mi diyorsunuz? Durun daha... Türkiye Bankalar Birliği’nin rakamlarına göre 2008’de İzmir’deki toplam tasarruf mevduat ise TL bazında 16 milyar 674 milyon, döviz cinsindense 6 milyar 402 milyon TL. Altını çizmekte yarar var: Biri 2008’in tümünü kapsıyor, toplam 23 milyar 76 milyon TL. Diğeriyse 2009’un ilk altı ayını kapsıyor ve 27 milyar 434 milyon TL.

7 bin 164 TL

Gördüğünüz gibi, hiç mi hiç azımsanmayacak bir "artış" söz konusu. Yani, 2008’e göre İzmirli’nin tasarrufu bu yılın ilk altı ayında 4 milyar 358 milyon TL artmış. Yine mi "vay be!" Ama daha bitmedi ki... Bir de ara başlıktaki rakamın ne olduğuna bakalım: Bu da, İzmir’deki toplam mevduatın nüfusa oranıdır. Yine BDDK’ya göre, İzmir’de kişi başına düşen mevduat 7 bin 164 TL. Şöyle bir ceplerinizi yoklayın. Pardon, banka hesabınıza bakın. Yok mu, bir şey? O zaman yanınızdakinin hesabında 14 bin 328 TL vardır. Onda da mı yok? O zaman üçüncü kişide 21 bin 429 TL vardır. Onda da yoksa böyle parayı bulana kadar devam edin. Bulacağınız kişi de bayağı yüklü çıkacaktır.

Bir fikir vermesi açısından hemen bir not düşelim: Türkiye’de tasarruf mevduatı 1 milyon TL ve üzerinde olanların sayısı 19 bin 55. Bu kişilerin bankadaki toplam mevduatı 88 milyar 421 milyon TL. Bütün Türkiye’de tasarruf mevduatı 10 bin liraya kadar olanların sayısı ise 8 bin 716. Buyrun siz sonuca ulaşın.

Aklınızdan geçen soru, "Diğer kentlerde durum ne" olsa gerek. İzmir, Türkiye’de toplam tasarruf mevduatının yüzde 7.57’sini elinde bulunduran üçüncü kent. Nüfusuyla, Türkiye’nin ekonomi başkenti İstanbul. Türkiye geneli toplam mevduatın yüzde 45.2’sini elinde bulunduruyor, 198 milyar 370.4 milyon liralık toplam mevduatla. Açıkçası Ankara beni şaşırttı; toplam mevduatın yüzde 15.94’ünü bulunduran Ankara’daki toplam mevduat 69 milyar 972.6 milyon TL. Bir bürokrasi şehri için biraz fazla.

Şu anda bana "Nasıl olur da şimdiye kadar bu kitabı okumadım" dedirten Fedailerin Kalesi: Alamut’un son sayfalarına geldim. Bu eski kitabı okuyanlar hatırlayacaktır. (Okumayanlara tavsiye ediyorum) Seyduna, fedailerini amacına hizmet için öldürttükten sonra, hem vicdanını, hem de kurmaylarını rahatlatmak için felsefi bir açıklama yapar ve bir soruyla başlar: Oyuncağıyla oynayan bir çocuğun mutluluğuyla, parasını sayan bir adamın mutluluğu aynı mıdır? Seyduna, bu soruya, içinde bulunduğu koşullarla sahip olduklarını ve amacı ilişkilendirerek, "Evet, aynıdır" diye yanıtlıyor. Unutmayın "varlık", "yokluk"tan türemiştir. Yokluğunu hissetmediğiniz bir şey sizi mutsuz edemez. Bu "para" olsa bile... Sizi bilmem ama ben buna inanmak istiyorum.
Yazının devamı...

Kurvaziyer rezaleti

9 Ağustos 2009

İçinden, “Ne halt ettim ben” dersin, hatta çıldıracak noktaya gelirsin ama bir kere üstüne yapışmıştır. Ne yapsan boş... Aslında ortada kötü bir şey yok, tam aksine... Ama bunun için ödenen bedel, “Sıkıldım ben, artık oynamıyorum” düğmesinin olmamasıdır. O, ar-tık ü-ze-ri-ne ya-pış-mış-tır.
Hangi kapıyı çalsan, “Artık şu bayrağı biraz da siz taşıyın, ya da beraber taşıyalım” desen, kapıyı açan, “Halim yok” der. Evet, bu durum tam tamına İzmir Ticaret Odası’nın kurvaziyer macerasını anlatıyor. Peki, bu macera neyi gösteriyor? Başarılı bir girişimin nasıl sahipsizlik noktasına geldiğini.
“Başarı bunun neresinde” diyenler çıkabilir. O yüzden hemen şöyle bir özet geçeyim: 2008’de, yani Türkiye’ye 26 milyon turistin geldiği yılda, İzmir’e, sınırdan geçen herkes dahil, 1 milyon 34 bin turist gelmiş. Kurvaziyerle gelenlerin sayısı ise 337 bin 185. Bu yıl 400 bin hedefleniyor. Peki, kentin gündeminde kurvaziyer yokken kaç kişi deniz yoluyla gelmiş? Mesela, 2003’te 55 bin kişi gelmiş. Aradaki fark çok açık. Peki, geçen yıl kurvaziyerle gelen turist ne kadar para bırakmış? Tahminen 29 milyon dolar. Kurvaziyerle gelen turisti çıkardığımızda İzmir’e bir yılda gelen turist sayısı ise 696 bin 815. Peki, biz ne diyoruz? İzmir turizm kentidir, olmalıdır, oluyor, olacak... Peki, cek, cak’lar için yapılan bir şey var mı?
Sahipsizlik
İşin özü şu: İzmir Ticaret Odası Yönetim Kurulu Başkanı Ekrem Demirtaş yaklaşık 2 yıldır bazı girişimlerde bulunuyor. Oda olarak 2004’ten buyana kurvaziyer gemilerini buraya, İzmir’e, getirmek için yolcuların ayakbastı parasını ödediler, ödüyorlar. 2008’de 1 milyon TL ödemişler. Bu durumun bütçelerini aştığını belirterek, bayrağı başka bir kuruma devretmeye ya da beraber taşımak için ortak aramaya çalışıyorlar. Adam başı 2 dolar, evet kurvaziyerle gelen her turist başına ödenen para bu. Tek başına bir anlam ifade etmeyebilir, ama 2008’de ödenen 1 milyon TL önemli.
Ama asıl ters gelen, kent için yaşamsal olan turizmle ilgili böylesine önemli bir konunun sahiplenilmemesi. Yok, bu İzmir tarzı bir olay değil. Bu çok daha ilginç bir durum, tam bir vurdumduymazlık. “Bu kentin turizmden başka çıkar yolu yok” diye yırtındığımız bir dönemde bu sahipsizlik?
İzmir’in bütün bu açmazlığını bir kenara bırakalım, geçen gün toplanan Ekonomi Koordinasyon Kurulu’nun turizme ilişkin beş maddelik önlem kararlaştırdığını hatırlatayım. Bu maddelerden biri de ayakbastı parası. Kuruldan birçok karar çıktı, ama biz onları şimdilik bir kenara bırakalım ve ayakbastı parasına bakalım. Ayakbastı parasının gözden geçirileceği belirtiliyor. Bir şey çıkar mı, bilinmez. İzmirli, “Limanda ayakbastı parası kalksın” diye lobi yapar mı?
İzmir Ekonomik Kalkınma Koordinasyon Kurulu’nda 16 ana başlıkta toplanan, öncelikler listesinde kurvaziyer limanı yapılmasına da yer verilmişken, şu soruyu soralım: 2010’da oda olarak bu parayı ödemeyeceklerini söyleyen Demirtaş’ın bu çağrısı bir yerden yankı bulmazsa, görünen o ki ses yok, bu paraya ödemek zorunda kalacak olan acenteler, gemileri İzmir’e getirmeye devam eder mi, etmez mi?

Yazının devamı...

Atinalı Katina

6 Ağustos 2009
Huysuz Virjin’in "Katina’nın elinde makası" şarkısıyla karıştırdığım için sürekli mırıldanıyordum, ama bir şeyler yerine oturmuyordu. Sonradan bir arkadaşımla konuşunca, benim Atinalı Katina ile Huysuz’un Katina’sı arasında en ufak benzerlik olmadığını anladım ve oturmayanın ne olduğunu da tabii.

Şimdi, "Atinalı Katina kim" diye soracaksınız? İnternetten araştırdım, hakkında pek bilgi yok, olan da pek hayırlı değil. Yalnızca, çok tanrılı inancın yaygın olduğu Atina’da, "Çok tanrılı din mi olurmuş" dediği için yargılanan Sokrat’ın davasıyla ilgili serzenişte bulunarak vurucu bir söylemde bulunan dillere destan bir Atinalı Katina varmış. Ne mi söylemiş? "Tek Tanrı olmuş. Çift Tanrı olmuş. Katina için ne değişir vree!!. Öyle de putana. Böyle de putana." (Putana Yunanca orospu demek.)

Gelelim işin ciddi kısmına. Evet, uzun zamandır istenilen şey gerçekleşti. Hem de nasıl... Biz makul uçuş sayısı beklerken, bir anda üç havayolu şirketi, İzmir-Atina için uçuş izni aldı. Türk Hava Yolları, Sunexpress ve İzair’i de kapsayan Pegasus. Buraya kadar tamam, sorun yok. Ama, THY’nin haftada beş sefer koyduğunu duyunca şaşırmamak elde değil. Bu onların gördüğü potansiyelden mi, bilinmez. Ancak, THY’nin haftada beş, Sunexpress’in iki, büyük ihtimalle Pegasus’un da iki kez uçacağını varsayarsak, olay hem ticari anlamda hem de İzmir algısı açısından biraz tehlike arz ediyor. Açıklayayım: Normal koşullarda, yalnızca Sunexpress ve Pegasus olsaydı, bu bir sinerji yaratırdı. Birinde yer bulamayan, diğerine giderdi. Gerekirse uçuş sayısı artırılırdı. Ama THY’nin haftada beş kez uçması bu sinerjiyi yok ediyor. Ayrıca, böylesine yoğun uçuş programı ticari anlamda tatmin edici bulunmazsa bazı seferlerin iptali söz konusu olacaktır. Bu da İzmir’e zarar verecektir. Çünkü, "Eee daha ne yapalım? Uçuş koyduk, uçaklar boş gitti geldi" denilip, fatura yine bu kente çıkacaktır.

Alışveriş potansiyeli yüksek

Orada birkaç Yunan arkadaşla sohbet şansım oldu. Onlardan ortak tepki, "Atina’dan İzmir’e çok insan gider" yönünde. Açıkçası benim de kuşkum yok. Öyle ya da böyle, benzerlik ve kökler inkar edilemez. Vize sorunu olmayan Yunanlar, ucuza, 40 dakikada İzmir’de olacaklar. Onların buraya gelmek için bir çok nedeni var; turistik ve ticari. Biliyorsunuz, Yunan adalarından her yıl binlerce kişi gelip bizden alışveriş yapıyor. Çünkü orada bazı şeyler oldukça pahallı, beyaz eşya gibi... Şimdi, Sunexpress İzmir’den Atina’ya 49, Atina’dan İzmir’e ise vergiler yüzünden 69 euroya uçacakmış. Bu durumda, 120 euroya gelip gezip, alışverişini yapıp, 40 dakika sonra da evinde olma şansı var. Ve gelelim vurucu kısma... Sunexpress yetkililerinden öğrendiğim kadarıyla, eylül ayı için oldukça fazla grup rezervasyonu varmış. Ağustos ayında Atina boşalırmış. Asıl canlanma, tatilden döndükleri eylül ayında bekleniyor. Üstelik, henüz Atina’da reklam ve tanıtım yapılmamış, eylül ayında başlanacak.

Gelelim bizim tarafa. Bana kalırsa İzmir’den Atina’ya gidecek uçakların boş kalma olasılığı var. Eğer kalırsa, nedeni kesinlikle vize sorunu olacaktır. İzmir’de potansiyel olmadığını söylemek yanlış olur, ama önündeki engeli söylememek de... Duyduğum kadarıyla İzmir’den de bazı acenteler Atina için program yapmaya başlamış. İlk uçuş için de 70 kişilik bir rezervasyon yapılmış. Bu durumda, vize sorunu kesinlikle çözülmeli. Ya Yunan Konsolosluğu vize işlerini kolaylaştırmalı ya da özel bir uygulamayla iki günlük ziyaretlerde vize uygulanmamalı. Schengen’e dahil olan Yunanistan’ın böyle bir şey yapması çok zor. Ama bir yol bulmak olanaksız değil. Havaalanında bu konuda Ticaret Odası Başkanı Ekrem Demirtaş’la sohbet ederken, aslında üç ay vizesiz giriş yapılabileceğini, ama Türkiye’nin iltica konusunda bir düzenlemeye imza atmadığı için bunun mümkün olmadığını söyledi. Ne diyelim inşallah bir an evvel atarlar da biz de vize olayından kurtuluruz.

Son bir not: İzmir-Atina uçuş izinleri alınmadan önce yazmıştım. Geçen yıl Yunanistan’da kurulan ve Atina ile Yunan adaları arasında uçan Athens Airways’in de Kios ve Midilli adası üzerinden aktarmalı İzmir’e uçması an meselesi.

Katina’nın toprağı bol olsun.
Yazının devamı...