"Serdar Alyamaç" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Serdar Alyamaç" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.

Serdar Alyamaç

Aşk Gemisi

8 Mart 2009
Çok değil, beş yıl önce kent olarak kruvaziyer kavramıyla pek haşır neşir değildik. Ta ki, İzmir Ticaret Odası Yönetim Kurulu Başkanı Ekrem Demirtaş ortaya atana kadar, EXPO’da olduğu gibi. İzmir için turizm aslında “var da yok” tadında. 2008’de Türkiye’ye gelen turist sayısı 26 milyon. İzmir’e gelense, Turizm Bakanlığı’nın rakamlarına göre, sınırdan geçen herkes dahil 1 milyon 34 bin. Bu yüzden İzmir’de turizm “var da yok” tadında.

Rakamlar ortada

Peki, kruvaziyer turizmi bu rakamının neresinde? 2008’de deniz yoluyla İzmir gelen yabancı sayısı 337 bin 185. Bu rakamı, 1 milyon 34 binden çıkardığımızda sonuç: 696 bin 879. Yani, denizden gelen turisti saymazsak, İzmir’e gelen yabancı sayısı 696 bin.
Şimdi, İzmir’de kruvaziyer turizminin pek olmadığı döneme gidelim. Örneğin 2003’e. O yıl, İzmir’i ziyaret eden yabancı sayısı 534 bin 880. 2003’te İzmir’e deniz yoluyla gelen 55 bin. Bir sonraki yıl deniz yoluyla İzmir’e gelen turist 130 bin. Bugünse 337 bin. Rakamlar ortada, fazla söze gerek yok.

Kruvaziyer limanı şart

Dünya genelinde 30 milyar dolarlık pastası olan kruvaziyer turizmini yaklaşık 14 milyon kişi kullanıyor.
Ve kruvaziyer turistlerinin gelir düzeyi oldukça yüksek, krizle pek ilgileri yok.
Son yıllarda Türkiye, Avrupa’da ilk beşe girmiş durumda. Türkiye’de ise İzmir, Kuşadası ve İstabul’dan sonra üçüncü. Kuşadası’nda bu yıl 700 seferle ortalama 620 bin kruvaziyer yolcusu bekleniyor. İzmir’de ise 400 bine çıkarma çabası var.
 Uzun zamandır kruvaziyer limanıyla uğraşan Demirtaş, sonuçta önemli adım attı. Costa Cruises CEO`su Pier Luigi Foschi ile 75 milyon dolara liman yapımı için anlaşma sağladı. Şu andaki liman malum. Bu anlamda yeni
sinin çok gerekli olduğu rakamlara bakınca ortaya çıkıyor. Şimdi, ya bu proje çevre ve körfez gözetilerek, hayata geçirilecek. Ya da biz “var da yok” tadında bir turizmle devam edeceğiz.
Yazının devamı...

Ağlama kültürü

5 Mart 2009

Mesela, ihtiyaç içinde olan çocukla, ihtiyaç göstergesi ağlama fiiliyle, hedef olan memeye ulaşma korelasyonun hala farkında mıyız?

Geçen gün Hürriyet İzmir’in ekonomi sayfasında okuduk. Ege Sanayici ve İşadamları Derneği Başkanı Sıtkı Şükürer, İzmir’in geride kaldığı söylemlerine katılmadığını belirtmiş, “Ne yazık ki, kentimizde bir ağlama kültürü var. Oysa hiç de ağlanacak konumda değiliz” demiş. Ve eklemiş: “Un, şeker, su var. Neden helva çıkmıyor? Bu konuda çeşitli değerlendirmeler var. Ancak kentin merkezi iktidarlarla ters düşmesi de bir faktör.”

Mız mız çocuk

Un, şeker ve yağ konusuna katılmamak mümkün değil. Evet, bu kentin kendi helvasını yapacak gücü, fazlasıyla var. Ve evet, bu kent ağlamasını bilmiyor. Ağlama olayını abartmış durumda. Öyle ki, hedefinden uzak, sürekli ağlayan “mız mız” çocuk durumuna düşmüş. Artık, adının geçtiği “Ankara’da” yüzlerde “ammaan” mimiği yaratıyor.

Ve evet, bu kent hükümetlerle ters düşüyor, hak ettiğini alamıyor. Şöyle ki, hükümet İzmir’in verdiği her 100 liranın sadece 22 lirasını yatırım olarak geri vermiş. Bu rakam Konya’da 100 liraya karşı 52, Antalya’da 64, Kayseri’de 123, Adana’da ise 131 lira. Ama, bu, İzmir’in mevcut durumunun diğer yerlerden kötü olduğunu göstermiyor. Bu, bizim yüzümüzü sürekli hükümete dönüp elimizi açmamız gerektiği anlamına gelmiyor. Ağlama olayını öyle abarttık ki, artık kendi potansiyelimizi görmemeye başladık. Bu bizim bir şeyler yapmamız anlamına gelmiyor.

19. yüzyılda birçok kez İngiltere Başbakanı olmuş devlet adamı Benjamin Disraeli’nin bir sözü vardır:

“Başarının sırrı, ısrarla istemektir.”

Biz istemiyoruz, kelimenin gerçek anlamıyla “ağlıyoruz”. Peki biz, “hükümet hakkımızı vermiyor” diye ağlarken, her seçimde meclise gönderdiğimiz 24 milletvekili, ki bunların en az üçte biri iktidar partisinden, ne yapıyor?

Yazının devamı...

Para vaaar huzur var

1 Mart 2009
Kriz artık her yerde; sokakta, işte, evde. O yüzden, kara kara düşünmekten bunalmış çevresine, "İyi bir tablo mu çizsem, kötü mü" ikilemi yaşayanlar arasında, şöyle geriye doğru kaykılarak, güler yüzle, "Para varsa, huzur da var" diyeni görmek pek mümkün değil.

Ben gördüm. Her ne kadar kaykılan ben olmasam da, bu karamsar tabloda kendinden emin, gülen bir insan görmek güzel. Söz konusu, Aziz Kocaoğlu. Kaykılmasına ve "Para var, huzur da var" dediği konu ise belediyenin mali durumu.

Geçen gün Kocaoğlu ile Hürriyet’te kahvaltıda buluştuk. Hürriyet Ege Temsilcisi Hakan Tartan’ın meşhur kahvaltılarından biri. Tartan’ın "Şunun tadına baktın mı", "Şundan da ye", "Bak bunu lütfen ye, çok güzel" gibi ev sahibi ısrarları, misafirin de, "Vallahi çok doydum" salvolarıyla geçen bir kahvaltı. Bu kahvaltından sonra, öğlen yemek yeme ihtimali yok.

IMF’nin yeni anlaşma için şart koştuğu belediyelerin hazinedeki payının kısıtlanması yönelik konuların geçtiği şu günlerde, mali sıkıntısı olmayan belediyesi olmak önemli.

Kredi notu: AA(-)

Herhalde kredi notu AA kategorisinde olan tek büyükşehir belediyesi İzmir. Bunu araştırmadım, ama hazineye olan borçlara bakıldığında ve İstanbul’un kredi notunun BB (-) olduğu düşünüldüğünde ortaya çıkan sonuç bu. Kredi notu, Fitch ve Standard & Poor’s gibi derecelendirme kuruluşları tarafından mali durumu gösteren bir not. Mesela, geçenlerde Fitch, Türkiye’nin BB(-) olan uzun dönemli döviz cinsinden kredi notunu değiştirmedi.

Peki, AA (-) ne anlama geliyor? Hemen söyleyelim en yüksek not AAA’dır. AA notu ise, çok güçlü anapara ve faiz ödeme göstergesi. Bu notu alanların anapara ve faizleri ödeme yeteneği son derece güçlüdür. AA’nın yanındaki işaret (-) ise, AA’dan biraz altında, ama BBB’den yüksekte olduğunu ifade ediyor.

Kredi notunun yüksek olması belediyenin borcu olmadığı anlamına gelmiyor. Olmaması da imkansız, özellikle yatırım yapıyorsanız. Önemli olan borç alabilecek kredi notu olmak. Kocaoğlu da bunu vurguluyor: "Vadesi geçmiş kredi borcumuz yok. Geçtiğimiz dönemde 1 milyar 650 milyon TL yatırım gerçekleştirdik. 853 milyon TL borç ödedik. Kredibilitemiz çok yüksek. Geçenlerde yaptırdığımız bir değerlendirmede notumuz AA(-) olarak belirlendi."

Yani, "Paran vaaar, huzur var."
Yazının devamı...

İşsizlik SOS veriyor

26 Şubat 2009

Tedavisi gecikmeden yapılması gereken bu hastalık, yalnızca İzmir’in, Türkiye’nin sorunu değil. Bakın, Dünya Bankası, Uluslararası Çalışma Örgütü (İLO), yaşanan kriz nedeniyle önümüzdeki günlerde sosyal huzursuzlukların artacağı yönünde uyarılar yapıyorlar. Bu arada, İLO’nun raporundan söz etmeden olmaz: 2009’da dünya genelinde iş kayıplarının 18 milyonla 30 milyon arasında değişebileceği belirtiliyor. Kötü senaryoda telaffuz edilen rakam ise 50 milyon.
Uzmanlar ise, Türkiye gerçeğiyle uyarıp şöyle diyor: İşsizlik sadece belli gelirden yoksun olmak ya da açlık, sefalet değildir. İşsizlik; terörün, kaosun, gaspın ve cinayetin temel nedenleridir. Çünkü işsizlik, insanın ruh hücrelerini yiyip bitiren bir hastalık gibidir.
İzmir’de yüzde 80 artış
Şimdi, İŞKUR Bölge Müdürü Süleyman Boyacıoğlu ile kısa bir telefon görüşmesinden çıkanlara gelelim: 2007’de İŞKUR’a başvuran sayısı 21 bin 920. Krizin ağustosta kendisini göstermeye başladığı 2008’de ise 76 bin 441. 2009 Ocak’ta İŞKUR’a başvuranların sayısı 9 bin 149. Geçen yılın ocak ayında başvuranların sayısı 5 bin 130. Aynı dönemde işsizlik yüzde 80 arttı. Tabii, hatırlatmakta fayda var: Bunlar sadece İŞKUR’a başvuranlar. Kriz başlangıcından bu yana İzmir’de işten çıkarılanların sayısının 17 binden fazla olduğu söyleniyor.
Şimdi, bu kentin önde gelen iki yöneticisi, Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu ve İTO Başkanı Ekrem Demirtaş, uzun zamandır ilk kez ortak bir noktada buluştu. İkili, işsizlik konusunda bir şeyler yapma çabasında. Çabalar, doğal olarak kenti yenileme projeleriyle doğru orantılı kalıyor, yani orta vadeli. Ama kısa vadede çözüm gerekli. Tablo biraz karamsar, ama görmezden gelemeyiz. Şöyle bir rivayet var: Şu anda esnafı, piyasayı ayakta tutan işten çıkanların tazminatları ve işsizlik ödeneği. O da bitince ne olacak? Evet, ne olacak?

Yazının devamı...

Tekno-becerisizlik

22 Şubat 2009
Maalesef, bürokrasi, yani sistem canavarı İzmir için önemli olan Teknokent’i engellemek için ağlarını örmüş. Peki, nedir bu bürokrasi? Sözlük anlamıyla, bir toplumda tabandan yukarı çıktıkça daralan bir yapıda örgütlenmiş olan, kişisel olmayan genel kurallar ve işleyiş ilkelerine göre çalışan sistem ve kurallar grubu. Ya Teknokent? EGİAD başta olmak üzere, İzmir’deki birçok kuruluş ve özel şirketin kurduğu İzmir Teknoloji Geliştirme Bölgesi A.Ş. ile dünyada 17 bilişim merkezini işleten CICOM’un yürüttüğü 4 milyar dolar işletme yatırımı, gelecek şirketlerden 15 milyar dolar yatırım beklentisi olan, Urla’daki Teknoloji Geliştirme Bölgesi’nde kurulacak proje.
Araziye uymak
İyi de, ne istiyor bürokrasi, yatırım fakiri İzmir’in projesinden? Cevabı Ege Genç İşadamları Derneği Başkanı Cemal Elmasoğlu veriyor: “Arazi ya yeni bir bakanlar kurulu kararıyla, ya da daha önce tahsis edildiği İZTEKGEB şirketinin sermaye artırmasıyla devredilecek. Ancak, Sanayi ve Ticaret Bakanlığı henüz karar veremedi.”
Onlar mı vermedi, biz mi verdiremedik? Biz, bürokrasiden ne kadar çok çeksek de, sistem canavarının yeri geldiğinde delikli peynire çevrildiğini biliyoruz. Peki, bu kentin iktidar partili milletvekilleri; aralarında savunma bakanı, devlet bakanı ve VOB’un İzmir’de kalması için başbakanın kapısını aşındırıp başarılı olan Tuğrul Yemişçi de varken, bu bürokrasi neden demirden peynire dönüşüyor? Bence, bürokrasi işini yapıyor, kararı biz verdiremiyoruz.
Yazının devamı...

Gerçeğe dönüş

19 Şubat 2009
Odalarımızın çoğunda seçimler bitti. İyisiyle kötüsüyle bölgenin ticari hayatı için önemli olan seçim dönemini geride bırakmanın, krizin etkisini azaltmak için çaba göstermenin zamanıdır artık.

Neden-sonuç ilişkisine tersten bakalım: Ülke genelinde işsizlik konusunda bütün dünyadan 3. sıraya yerleşmiş durumdayız; 2008 Aralık ayı rakamlarına göre, işsizlik yüzde 12.3’e çıkarak 3 milyona dayanmış. Önceki yılın aynı dönemine göre 645 bin kişi artmış. Türkiye genelinde kentlerdeki genç işsizlik ise, yüzde 21.6’dan yüzde 25.5’e yükselmiş. İzmir İş Kurumu’na başvuranların sayısı önceki dönemlere göre iki kat artmış... İşsizlik rakamlarının her ay daha da artması bekleniyor. Şimdi, normal zamanlarda da yüksek çıkan Ocak-Şubat dönemlerindeki işsizlik rakamları merakla bekleniyor. Rivayet odur ki, 2008 Aralık’ta 12.3 olan işsizlik rakamı, bu dönemde yüzde 15’lere dayanabilir.

Bu sonucu doğuran nedene bakalım: Sanayi ve hizmet sektörlerindeki işletmeler talep yetersizliği ve finansman sorunları yüzünden ya yitip gidiyor ya da küçülüyor. Bunun en somut göstergesi, sanayi üretiminin yüzde 17.6 gerilemiş olması. Yani, kriz artık bütün varlığıyla kendini gösteriyor ve göstermeye devam edecek.

Bölgesel durum

Bölgesel bazda somutlaştıralım; Ege’nin Türk sanayisinde payı ortalama yüzde 20 civarında. Yüzde 17.6’lık gerilemeyi, Ege sanayisinin payına uyarlarsak yaklaşık 3.5 gerileme görünüyor. Ama tabii durum böyle değil. Bu şu anlama geliyor: EBSO Yönetim Kurulu eski Başkanı Tamer Taşkın’a göre Ege sanayisindeki gerileme yüzde 10 civarında. Ve bu rakamlar aralık ayının. Yani, Ocak ve Şubat rakamlarının daha vahim olma ihtimali oldukça yüksek.

Şimdi, tartışmasız bölgedeki ticaret, sanayi odaları bölgenin iş alemini temsil ediyor. Seçim galibiyeti rehavetini erken bitirmek şart. İzmir Ticaret Odası’nın, kaynaklarını üyelerine kredi olarak kullandırma politikası güzel bir örnek. Krizde ikinci dalgadan söz edilen şu günlerde, "teğet" gerçeğini kavramaya çalışan hükümetten önlem beklemek yerine, bütün odaların koşullarına göre, olanaklarını, kaynaklarını, üyelerine kullandırması gerekiyor.
Yazının devamı...

Zan altında

15 Şubat 2009
“Kaç savcı adı sayabilirsin” diye sorsalar, Di Pietro, Öz ve Gök derim. İtalya’da “efsane adam” olarak anılan “Temiz Eller” operasyonunun mimarı, Gladio’yu çökerten ünlü savcı Antonio Di Pietro. Ünlü Ergenokon soruşturmasının savcısı Zekeriya Öz. Ege’de ise son dönemlerde belediyeleri sallayan Murat Gök. Gök’ü ilk olarak 2003’te Urla Savcısı olduğu dönemde Barbaros Çocuk Köyü’ndeki kimsesiz çocuklarla ilgili cinsel istismarı ortaya çıkardığında duymuştum. Bu dönemde gözden kaçan operasyonları olmuştur tabii, ama son dönemde belediyelere yönelik Urla, Buca-Kaynaklar, Güzelbahçe ve Alaçatı gündeme oturmuş durumda. Yaptıkları kesinlikle övgüye değer. Ancak, bazı açıklamalarını biraz garipsedim.

Hesap ödeme zamanı

Önce Gök ne demiş, ona bakalım: “Şöyle söyleyeyim, deprem ile tarif edersek bunlar öncüler. Ciddi bir birikim var. O birikim tasfiye edilinceye kadar operasyonlar devam edecek. Önümüzdeki bir yıl içinde peyder pey çok şey olacak. İzmir’in bir yemek masası olduğunu düşünün. Yıllarca birçok insan fütursuzca yemek yemiş. Ama şimdi hesap ödeme zamanı. Ben önlerine hesap pusulasını koyuyorum. Çeteler ve mafyayla mücadele verdik. Mafya çökertildi, böyle bir yapı kalmadı. Çetelerin sonuna gelindi. Asıl mücadele şimdi yolsuzluklarla ilgili başlıyor. Bundan böyle İzmir’de devletin parasını harcayan her kamu görevlisi attığı imzayı iki kez düşünecek.”
Her okuyucu gibi benim de bu cümlelerden anladığım, “Yolsuzluk, kokuşmuşluk İzmir’i sarmış durumda.” Söz konusu da belediyeler olduğuna göre ve Gök’ün, “Deprem ile tarif edersek bunlar öncüler- İzmir’in bir yemek masası olduğunu düşünün. Yıllarca birçok insan fütursuzca yemek yemiş” sözlerinden yola çıkarsak, durum vahim.

Yolsuzluk İzmir’i sarmış

Vahim de, okuyucu olarak hangi kurumun kokuştuğunu veya kokuşmadığını nasıl anlayacağız? Sözü geçen sürede düzenlenecek operasyonlara bakarak herhalde. Peki bu sürede kurumlara duyulan güvensizlik? Çünkü, şu anda bana göre hepsi zan altında. “Adalet yerini bulur” deyimi çok klişe ama bir o kadar önemlidir. Ama adaletin yerini bulması için Gök gibi savcılar gerek. Gök’e bir konuda kesinlikle katılıyorum, “Hesap ödemede.” Devletin parasını çalan, nüfuzunu kullanarak haksız kazanç elde eden herkes, hesap ödemeli. Ama kurumlarımıza güven konusunda da, geneli zan altında bırakacak söylemlerden de uzak durulması gerektiğine inanıyorum. Belki Gök, henüz yalnızca kendisinin bildiği kokuşmuşluktan dolayı patlama yaşamış olabilir. Gök’ü patlama noktasına getiren konuları da bekleyip göreceğiz.
Yazının devamı...

İZTO’da sevgililer günü

12 Şubat 2009
İZTO, İzmir’in en zengin, bununla orantılı olarak da en güçlü odası. Güç demişken bunu yalnızca kasasındaki paraya bağlamak çok gerçekçi olmaz. Ki bunun örneklerini görüyoruz. Ama, İZTO’yu bu kadar popüler yapan en önemli etkenler arasında Yönetim Kurulu Başkanı Ekrem Demirtaş’ı saymamak haksızlık olur.
Ama önce, yarışı bu kadar gündeme oturtan ne, ona bakalım. Demirtaş’ın rakibi Alaattin Yüksel. Yükseliş Hyundai’nin sahibi ve sigorta sektöründe de olan Yüksel’in iş adamından çok siyasi kimliği ön plana çıkmış. Meclis seçimlerinde de, sonuç her ne kadar istediği gibi olmadıysa da politik deneyimin işe yaradığını herkese kabul ediyor.

Yüksel, İZTO adaylığı ile iş adamı sıfatını daha fazla ön plana çıkarma çabasında. Malum Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu ile Demirtaş’ın arası pek iyi değil. Yüksel, Kocaoğlu’nun yakın arkadaşı. Hal böyle olunca, "Perde arkasında hesaplaşma mı var" diye soruluyor. Kocaoğlu’na yakın çevreler bunun böyle olmadığını söylüyor. Sonuç: Meclis seçimlerinde istediğini bulamadı ama yönetim kurulu başkanlığı için iddiasını sürdürüyor.

Demirtaş, yıllardır kurumun başında. İZTO’nun bugünkü popülerliğini Demirtaş’tan soyutlamak imkansız. Kısır döngüdeki, "İzmir için" çabalarında da gruptan ayrılarak ortaya bir şeyler koyması da önemli özellik. EXPO, kurvaziyer, üniversite, İzair, EFE... Beğenin ya da beğenmeyin, bunlar İzmir’e kazandırdıkları. Bu yüzden, doğal olarak seveni de var, sevmeyeni de. Sonuç: Meclis seçimlerinden güçlü çıktı. Cumartesinin en güçlü adayı.

Bütün iddialar arasında, cumartesinin çok renkli geçeceği belli. Ama sonuç ne olursa olsun, İzmir’e yakışsın.
Yazının devamı...