"Selçuk Şirin" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Selçuk Şirin" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Selçuk Şirin

Şeytanın aklına gelmeyecek sahtekârlık!

22 Ekim 2017

Zekice tasarlanmış, ustalıkla oynanmış ‘hakikat sonrası çağa’ ait bir hikâye. Olay, 2016 ABD seçimleri sırasında geçiyor. Amaç ABD seçimleri sırasında Hillary Clinton’ı aday gösteren Demokratlar’ı zayıflatmak. Buraya kadar bildiğiniz şeyler. Ama şeytan ayrıntıda gizli. Zira bu şebeke Demokrat Parti’nin oyunu azaltmak için Demokratlar’ın lehine bir kampanya yürütüyor. Yanlış okumadınız, karşıt olduğu parti lehine kampanya yaparak o partinin kaybetmesini sağlayan bir kampanya bu.

TOPLUMSAL ÇATIŞMAYI KÖRÜKLEYEN BİR ŞEBEKE!

Amerikan siyasetinde Demokratlar, Cumhuriyetçiler’e göre göçmenlere, azınlıklara ve Müslümanlara daha sıcak bakıyor. Cumhuriyetçiler genel olarak sınırların kapatılmasını, mülteci sayısını kısıtlamayı ve hatta bazı Müslüman ülke yurttaşlarının Amerika’ya girişinin tamamen yasaklanmasını istiyorlar. İşte böyle bir ortamda yapılan 2016 seçiminde hayata geçen bu kampanyanın temel amacı toplumsal kutuplaşmayı kışkırtmak ve bu çatışmadan nemalanmak. Amaç, gruplar arası kin ve nefreti arttırıp insanları bu çatışmada taraf olmaya zorlamak. Çünkü nefret insanları belli adaylara yöneltiyor.

GERÇEĞİNDEN DAHA ETKİLİ SAHTE HESAPLAR!

Geçen hafta ortaya çıkan belgelere göre kampanya tam olarak şöyle işliyor: Önce Facebook ve diğer mecralarda demokrat parti tabanına sıcak görünen azınlık hakları savunan, Siyah ve Müslümanlara dost görünen hesaplar açılıyor. Sonra bu hesaplara söz konusu gruplardan yoğun bir destek ve katılım sağlanıyor. Bu destek öyle bir boyuta ulaşıyor ki örneğin Blacktivist adlı hesap, Siyah Hayatlar Önemlidir (Black Lives Matter) adlı grubun kendi resmi hesabından daha fazla takipçiye ulaşıyor. Rusya’dan bir şebekenin yönettiği bu sahte hesapla resmi hesap arasındaki farkı, söz konusu hareketin kurucuları bile fark edemiyor. Peki bu sahte ama etkili hesap ne yapıyor? İşte meselenin bence en kritik noktası da burası. Bu sahte hesap, azınlık hakları yanlısı, polis uygulamaları karşıtı mesajları alıp bu mesajlara en fazla nefreti olan beyazların yoğun olduğu seçim bölgelerine yayıyor! Siyah haklarına, Müslüman mültecilere nefret besleyenlerin gözüne sokar gibi reklam yapılıyor. O kesimlerde öfke böyle arttırılıyor. Mesela Hillary Clinton’ın Müslümanlar lehine ettiği sözleri, Müslümanlar adına açılan hesaplar üzerinden İslamofobik kesimlere pompalanıyor.

İSLAMOFOBİK KAMPANYANIN SIRRI DA ÇÖZÜLDÜ!

Bütün bu süreçte ortaya çıktı ki özellikle Müslüman mülteciler yerine, bu kesime olan korkuyu çoğaltmak için bu şekilde epey bir mesaj yayılmış. Bu mesajlardan en etkilisi Suriyeli mülteci çocuklar arasında bir kavganın tamamen yalanlarla bir cinsel taciz haberi olarak sunulması. Polis teşkilatı dair her yetkilinin mesnetsiz bulduğu bir haber bu. Ama gelin görün ki bu sahte haberi ciddiye alan yurttaşlar işi mültecilere sıcak bakan politikacılara, yöneticilere ve iş insanlarına tehdide kadar götürmüş. Nitekim daha evvel yazdığım gibi Amerika’da Müslüman mültecilere yönelik yardımlarıyla bilinen Hamdi Ulukaya da bu kampanyanın hedefi olmuş; İslamofobik bir radyo programcısı Ulukaya’ya yönelik bir kampanya açınca da geri adım atıp özür dilemek zorunda kalmıştı.

BİR KREDİ KARTIYLA KARGAŞA MÜMKÜN!

Yazının devamı...

Akıldışı davranışlarımıza ikinci Nobel!

15 Ekim 2017

Böylece 15 yılda ikinci defa Nobel Ekonomi Ödülü, psikoloji ile ekonominin buluştuğu bir alana, ‘davranış iktisadına’ verilmiş oldu. Bu yeni yaklaşım, tercihlerimizin klasik iktisadın iddia ettiği gibi rasyonel değil irrasyonel, yani akıldışı olduğunun altını çiziyor. Hakikat-sonrası çağa da bu yakışırdı.

OBAMA KİTABINI TÜM KABİNE ÜYELERİNE DAĞITMIŞTI!

Richard Thaler popüler olmak için Nobel’e ihtiyacı olmayan bir ekonomist. Hollywood filmlerinde oynamış, kitapları yıllardır çok satanlar listelerinde yer alan biri Thaler. Benim de ders kitabı olarak kullandığım Nudge kitabını (Türkçeye ‘Dürtme’ olarak çevrildi) Obama, başkan olduğunda tüm kabine üyelerine zorunlu okuma olarak dağıtmış ve kitabın diğer yazarı Cass Sunstein’i kabineye almıştı. Eğer hâlâ okumadıysanız hemen bu yazıyı bırakıp bir kitapçıya koşun. Bu çağda hayatı dönüştürmek isteyen herkesin okuması gereken bir kitap.

NOBEL’İN YOLU TÜLİN HOCA’DAN GEÇİYOR!

Türkiye’de ne kadar tanınıyor bilmiyorum önce University of California, Berkeley şimdi de NYU’nun efsane pazarlama profesörü Tülin Erdem Hoca yıllardır Nobel Ekonomi Ödülü’nü belirleyen jüride yer alıyor. Kahneman ve Thaler dahil şimdiye kadar seçilen 9 Nobel’li ile arkadaşlığı var, 4’ü ile aynı bölümde çalışmışlığı var. Hoca bu sene Thaler’i şu 3 anahtar kavramı literatüre kazandırdığı için aday göstermiş: Endowment Effect, Mental accounting ve Transaction Utility.

“Endowment effect” (Sahip olma etkisi) insanların duygusal nedenlerden dolayı sahip oldukları şeyleri daha kıymetli sanmasını açıklayan bir kavram. Çoğu insan 10 lira kıymet biçtiği evdeki bir fincanın yenisi için 5 lira vermeyi reddediyor. Oysa fincan aynı fincan.

“Mental accounting” (Psikolojik muhasebe) insanların aynı miktar parayı geldiği ve harcayacağı yere göre farklı değerlendirme eğilimini açıklıyor. Piyangodan kazanılan 1000 lirayı çarçur eden bir kişi maaşından gelen 1000 lirayı çok daha özenli bir şekilde harcamayı seçiyor. Oysa para aynı para.

“Transaction utility”

Yazının devamı...

Geleceğin Nobelleri kimin olacak?

8 Ekim 2017

Ödüller açıklanırken görüyoruz ki bugün Nobel Barış Ödülü ve Nobel Edebiyat Ödülü dışındaki 4 bilimsel Nobel kategorisi gelişmiş ülkelerin tekelinde. ABD toplam 54 bilim Nobeli ile zirvede, ardından İngiltere 11, Japonya 8, Fransa 7 ve Almanya 4 ödül ile devam ediyor. Doğum yerlerine bakınca manzara biraz farklılaşıyor, zira ABD’de Nobel Ödülü alanların yüzde 37’si göçmen. Malum, Aziz Sancar da o göçmenlerden biri. Peki bu manzara gelecekte değişecek mi? Türkiye bu Nobel bilim ödülleri listesinde yer alabilecek mi?

GELECEĞİN BİLİM NOBELLERİ HANGİ ÜLKELERDEN ÇIKACAK?

OECD tam da bu soruya yanıt veren bir analiz paylaştı. Bilim, teknoloji, mühendislik ve matematik alanlarında yüksekokullara yapılan kayıtlar üzerinden yapılan bu analizin amacı, geleceğin bilim insanlarının hangi ülkelerde yetişeceğini anlamak. Listenin başında Almanya yer alıyor. Ama ardından gelen üç ülke oldukça sıra dışı: Estonya, Finlandiya ve Meksika. Bu ülkeler dünyada gençlerini bilimsel kariyere en çok yönlendirenler arasında yer alıyor. Rusya, Güney Kore ve Hindistan da OECD ortalamasının üstünde bilime ağırlık veren ülkelerden. Türkiye maalesef bu sıralamada en son sırada yer alıyor. Son sıralarda değil, en son sırada yer alıyor. Almanya’da gençlerin neredeyse yüzde 39’u bilimsel bir kariyeri seçerken bizde gençlerin ancak yüzde 17’si bu alanlara seçiyor. Peki neden? Bizim gençler neden bilim insanı olmak istemiyor?

BİLİMSEL ALANDA İLERİ DÜZEYDE BECERİYE SAHİP GENÇLER YETİŞTİRMELİYİZ!

Türkiye’de eğitim tartışmaları verilerden bağımsız bir spordan ibaret. Geleceğimizi dert ediyorsak bunu değiştirmeli, günübirlik tartışmaları, sloganları bir yana bırakıp verilere dayalı çözümler bulmalıyız. Peki veriler nerede derseniz size çok güzel bir kaynak önereyim. Türkçe ve güvenilir bir kaynak. Evet, Eğitim Reform Girişimi’nin yani ERG’nin her yıl düzenli olarak yayınladığı ve bugün açıklanan Eğitim İzleme Raporu’ndan söz ediyorum. Türkiye’nin geleceğini dert eden herkes bu 200 sayfalık raporu internetten bulup indirmeli.

İleri derecede fen ve matematik becerisine yatkın gençlerin oranı yüzde kaç? Türkiye’den neden bilim insanı çıkmıyor sorusunun cevabını da ERG’nin raporunda bulmak mümkün. Aşağıdaki grafikte de göreceğiniz gibi 15 yaşındaki gençlerde ileri derece fen, okuma ve matematik becerisine baktığımız zaman durumumuz içler acısı. En son 2015 yılında OECD tarafından bakanlığın yaptığı ölçümlerde göreceğiniz gibi ileri seviyeye sahip öğrencilerin oranı yüzde 1 bile değil. Ayrıca trend de negatife dönmüş durumda. Ekonomik rekabetin inovasyona dayandığı bir çağda, bu oranlarla gelecekte Nobel listesinde yer almamızın hayli zor olacağını söyleyebiliriz. Bu kadar başarısız bir öğrenci potansiyeli ile bırakın gelecekte Nobel almayı, dünya ile nasıl rekabet edeceğiz? Eğitim deyince TEOG’u değil biraz da bu realiteleri konuşalım.

NEDEN BİR TÜRKİYE HAYALİ?

Yaklaşık 4 yıl evvel başladığım Hürriyet macerası artık pazar günleri bu köşeden devam edecek. Takip edenler zaten biliyor, derdim Türkiye üzerine yeni düşler kurup bu hayalleri gerçekleştirmenin yollarını sizlerle birlikte aramak. Ve bu arayışı gündelik sloganlarla değil, verilerle yapmak.

Yazının devamı...

Çocukların kaderini ne adrese ne de notlara bağlayamayız!

2 Ekim 2017

 

Ol sebep şu günlerde yapılan sınav tartışmalarında aradığım birinci koşul yeni sistemin kıt kaynağı olan her çocuğa aynı fırsatı sunması. Çocukları ikamete göre değil beceri ve azimlerine göre bir üst aşamaya taşıyalım.

DÜNYAYI YENİDEN KEŞFETMEYE GEREK YOK!Dünyada öğrencileri bir üst eğitim kurumuna yerleştirme sorunuyla uğraşmayan ülke yok. O nedenle dünyayı yeniden keşfetmeye çalışmak anlamsız. TEOG’un yerine gelecek yeni sistem şu dört kriterden biri ya da birkaçını kullanmak zorunda: Adrese dayalı yerleştirme, okul notlarına dayalı yerleştirme, merkezi sınava dayalı yerleştirme veya bireysel portfolyeye dayalı yerleştirme. Biz şimdiye kadar TEOG ile üçüncü seçeneği, yani merkezi sınava dayalı yerleştirme yapıyorduk. TEOG’un yerine gelecek sistem anlaşılıyor ki sınavları tamamen kaldırıp yerine çoğunluğun adrese dayalı olarak kalan küçük bir grubun da notlara dayalı olarak yerleştirildiği bir karma sistem olacak. Şimdi gelin tek tek yeni modelin ana omurgasını oluşturan bu iki kriterinin Türkiye’ye uygunluğunu irdeleyelim.

TÜRKİYE’DE ÖĞRENCİLERİN KADERİ DOĞDUĞU ADRESE BAĞLANAMAZ!Adrese dayalı yerleştirme aslında en basit ve aileler için en stressiz seçenek. Sınav yok. Başvuru yok. Mahalledeki ilkokuldan ortaokula, oradan liseye uzanan rahat bir geçiş sistemi. Dünyada bu sistemin uygulandığı pek çok ülke var. Hatta en iyi eğitim sistemine sahip pek çok Avrupa ülkesi bu sistemi uyguluyor. Ancak bu sistemin başarılı olması bir şarta bağlı: Okullar arası kalite farkı sınırlı olacak! Yani okullar arası, iller arası, bölgeler arası kalite farkı neredeyse olmayacak. Bu durumda mesela Finlandiya gibi, Norveç gibi ülkelere baktığınız zaman bu sistemin niçin başarılı olduğunu görüyorsunuz. Çocuk nerede oturursa otursun gittiği okul aşağı yukarı diğer okullarla aynı seviyede. Peki Türkiye’de durum aynı mı?

ADRESE DAYALI YERLEŞTİRME TÜRKİYE’DE EĞİTİMDE FIRSAT EŞİTLİĞİNİ ORTADAN KALDIRIR!Türkiye, okullar arası seviye farkında OECD ülkeleri içerisinde ilk beş arasında yer alıyor. Bölgeler arası fark ise yüzde 60’ı buluyor. Bırakın farklı coğrafi bölgeler arası farkı, aynı ilde iki semt arasında bile eğitim kalitesi bakımından uçurum var. O nedenle çocukları adreslerine göre okullara yerleştirmek demek, çocukların eğitim aracılığıyla sınıf atlama şansını elinden almak demek. Finlandiya gibi okullar arası seviye farkının yüzde 10’u geçmediği bir sistemde adrese dayalı sistem tabii ki işler. Ama eğitimde fırsat eşitliğinin had safhada olduğu bir sistemde adrese dayalı yerleştirmeye sosyal mobiliteyi ortadan kaldırmaktan başka bir işe yaramaz. Bir çocuğun yaşadığı adres onun kaderini belirlememeli. Her çocuk, nerede yaşarsa yaşasın, çabalayıp en iyi okullara girme fırsatına sahip olmalı.

Yazının devamı...

TEOG’un yerini alması gereken ideal sınav Bakanlığın çekmecesinde!

25 Eylül 2017

Öyle olduğu için de TEOG ilk gündeme geldiğinde pek çok uzman gibi ben de itiraz etmiştim. O dönemde şu adresten indirebileceğiniz detaylı bir de rapor yazmıştık. Ol sebep, TEOG iyi ki kalktı, diyor ve bu tecrübeden gereken dersleri çıkartacağımızı umarak yerine gelecek sistem için bir öneride bulunmak istiyorum. Olabildiğince kısa ve somut yazacağım zira biliyorum ki uzun raporlar okunmuyor.

TEOG’un yerine ne gelmeli?Öncelikle TEOG’un temel eğitimden gelen milyonlarca öğrenciyi orta öğretim kurumlarına yerleştren bir araç olduğunu hatırlayalım. Araç ortadan kalksa da sorun ortada duruyor. Ortaokuldan mezun olan 1 Milyonu aşkın çocuk liselere nasıl yerleştirilecek? Bu sorunla bir tek biz uğraşmıyoruz. Dünyanın her yerinde belli okullara talep, kontenjanın üstünde oluyor. Ve evrensel olarak baktığımızda ortaya dört farklı kayıt kriteri ortaya çıkıyor: Adrese dayalı yerleştirme, okul notlarına dayalı yerleştirme, sınava dayalı yerleştirme ve bireysel portfolyeye dayalı yerleştirme. Kimi sistem, bu kriterlerin hepsini kullanılıyor, kimi sistem de sadece bir kritere göre seçim yapıyor. O hale yanıtlamamız gereken ilk soru şu: Türkiye’de ortaöğretime geçiş için hangi kriter ya da kriterlere göre öğrenciler yerleştirilmeli? Tek tek inceleyelim.

Türkiye’de adrese dayalı sistem yoksul çocukların aleyhine işler!Adrese dayalı sistem demek, her çocuğun ikamet ettiği yere göre bir okula yerleştirilmesi demek. Başta Avrupa olmak üzere dünyanın pek çok yerinde yaygın olarak kullanılan bu yöntemin işlemesi için okullar arası kalite farkının çok az olması gerek. Bir başka ifadeyle, iyi okulların bir semt, il ya da bölgeye yığıldığı ülkelerde adrese dayalı yerleştirme yoksul çocukları kalitesiz okullara mahkum etmekten başka bir işe yaramıyor. O nedenle adrese dayalı sistem okullar arası kalite farkının çok düşük olduğu, yani eğitimde fırsat eşitliğinin tüm ülkeye yayıldığı ülkelerde çok rahat bir şekilde işliyor. Örneğin Finlandiya’da okullar arasındaki başarı farkı yüzde 10’u geçmediği için kimin nerede doğduğu çocuğun kaderini belirlemiyor. Ancak başarı farkının önemli bir kısmının öğrenciler arası değil okullar ve bölgeler arasındaki okul kalitesi farkından kaynaklandığı Türkiye’de bu sistem işlemez. Yine de bu sisteme geçilirse eğer, haberlerde bir daha falan köyde çoban filan okulu kazandı haberleri duyamayız. Ancak bir gün kaliteli eğitimi ülkenin her yanına eşit şekilde taşımayı başarırsak bu sistemi kullanabiliriz.

Okul notları tek başına sorunlu!Okul notları bir sonraki başarının en iyi göstergesi. O nedenle yeni sistemde okul notlarının bir ağırlığı muhakkak olmalı. Ancak okul notları tek başına belirleyici olamaz. Olamaz, çünkü her değerlendirme gibi okul notları da epey hatalı olabiliyor. Benim Amerika’da yaptığım bir araştırmada ortaya koyduğum gibi, öğretmenler farklı nedenlerle kendilerine yakın gördüğü öğrencilere daha yüksek not verebiliyor. Aynı şekilde bazı öğrenciler toplu sınıf ortamında perofrmanslarını sergileme fırsatı bulamadığı için gerçek seviyesinin altında not alabiliyor. Tabii bir de not enflasyonu ve ailelerin sürece yapacağı olası müdahaleler sözkonusu. Bu ve farklı nedenlerle notlar bir gösterge ama hatasız bir gösterge değil. Zaten okul birincilerin notların ötesindeki performansına baktığınız zaman bunu görmek münkün. O nedenle okul notları yeni sistemin mutlak bir parçası olmalı ama salt belirleyicisi olmamalı.

Sorun sınavda değil, sınavın içeriğinde!Sınavsız geçiş Türkiye gibi öğrenci sayısın çok olduğu, okullararası kalite farkının yüksek olduğu bir ülkede pratik olarak mümkün değil. Mülakat, portföy vesaire yöntemlerle milyonlarca öğrenciyi değerlendirmek imkansız. O halde bir sınava ihtiyacımız olduğu açık. Sorun bu sınavın içeriğinin ne olacağı sorunu.

TEOG’un kaldırılmasında tüm sistemi dönüştürecek bir fırsat var!
Sorun TEOG’da değil, TEOG’un neyi ölçtüğünde! Yukarda da ifade ettiğim gibi TEOG ezberi, bilgi tekrarını ölçen bir nevi hafıza testiydi. Oysa 21. Yüzyılda yaşayacak bir bireyin artık bilgiyi ezberlemesine gerek yok. Google var. Bu yüzyılda rekabet etmek için gerekli olan becerileri geçen hafta bu köşede yazdım. Nedir o becerilerin özü: Farklı kaynaklardan bilgi toplamak, bu bilgileri sorgulayarak analiz etmek ve ortaya bir sentez çıkarmak. TEOG’un yerine gelecek yeni sınav işte bu becerileri ölçmek zorunda. Ancak bu becerileri bir sınavla ölçebildiğimiz zaman eğitim sistemi baştan aşağı ezber mantığını terk edip eleştirel düşünce ve problem çözmeye odaklı 21. Yüzyıl seviyesine taşınabilir. Bu anlamda TEOG’un kaldırılmasında ben tüm eğitim sistemini topyekün dönüştürecek bir fırsat görüyorum. Çünkü bir kez daha önümüzde 21. Yüzyıl becerileri odaklı, ezber değil problem çözme becerisi ve yaratıcılığı ölçen, açık uçlu soruların da olduğu yeni bir sınav geliştirme fırsatı var.

TEOG yerine konacak sınav bakanlığın çekmecesinde duruyor!

Yazının devamı...

En sevdiğimiz spor: Verilerden bağımsız eğitim tartışmak!

18 Eylül 2017

Eğitimi kendi içimizde ve kendi iç tartışmalarımızla değerlendirmenin hiçbir manası yok çünkü Türkiye kendisiyle yarışmıyor. Hayır çok zor bir şey istemiyorum sizden. Farklı farklı kaynaklardaki sayısız veriyi bir araya getirin de demiyorum. Demiyorum, çünkü bu işi sizin vergilerinizle yapan bir yarı resmi kuruluş her sene bu zamanlarda bütün dünyada büyük ilgi gören bir rapor yayınlıyor. Evet, OECD’nin bu hafta yayınladığı rapordan söz ediyorum.

OECD Bir Bakışta Eğitim Raporu 2017 Yayınlandı!

OECD tarafından her yıl okullar açılmadan yayınlanan OECD Bir Bakışta Eğitim Raporu 35 üye ülkede uygulanan eğitimi karşılaştırıyor. Okulöncesinden üniversiteye ve ötesine uzanan geniş bir çerçevede her ülkenin eğitim karnesini çıkaran bir rapordan söz ediyorum. Ülkenin geleceğini dert eden her yurttaşın bu 456 sayfalık raporu incelemesini isterim. Kendi kendimize gelin güvey olmanın manası yok. Dünyada global bir rekabet var. Bizim çocuklarımızın bu rekabete ne kadar hazır olduğu sorusunu sırtımızı dünyaya çevirerek vermemiz mümkün değil. O halde gelin bakalım: Türkiye eğitimi dünyada nerede?

Eğitimde Dünyada Neredeyiz?

Dediğim gibi rapor oldukça kapsamlı. Raporu şu linkten indirebilirsiniz. Ben kendi çıkardığım ve önemli gördüğüm birkaç veriyle Türkiye’nin dünyada nerede olduğu sorusuna yanıt aradım.

Kaynak artıyor, performans düşüyor! Raporda bize dair en pozitif gösterge yatırımlarda artış! 2008-2014 yılları arasında eğitime yapılan harcamayı en çok artıran ülke Türkiye. Milli gelirden eğitime ayrılan pay % 76 artırılmış bu dönemde. Ancak bu artışın olduğu dönemde çocuklarımızın performansına baktığımız zaman ters bir durum var. Zira aynı dönemde OECD tarafından yapılan performans değerlendirmelerinde gerileme söz konusu. Yani yatırımlar arttığı halde performansın düştüğü gibi bir gerçek var karşımızda. Eğitime yapılan harcamadaki artışa rağmen kişi başı öğrenci harcamasında Türkiye hala en alt sıralarda yer alıyor. O halde eğitimde arzu ettiğimiz hedefleri yakalayabilmemiz için bir taraftan kaynak artırımına devam etmemiz diğer yandan da kaynakları daha akılcı kullanmaya odaklanmamız gerekmekiyor.

 

Sorun da çare de okulöncesinde başlıyor!

Yazının devamı...

Çocuklarımız bu 7 beceriyi öğrenmiyorsa gelecekte işleri zor!

11 Eylül 2017

Rekabet koşulları belli!Daha evvel bu köşede 21. Yüzyıl becerilerini sıralamıştım o nedenle bu sefer sözü Harvard Innovation Lab’de öğrenme ve eğitim üzerine kafa yoran Toni Wagner’e bırakacağım. Wagner, artık klasikleşen Global Achievement Gap adlı çalışmasında global ekonomide başarılı olabilmek için 7 temel beceriye sahip olunması gerekir, diyor. Artık pek çok eğitim sisteminin benimsediği 7 global beceri şunlardan oluşuyor: Eleştirel düşünme, İşbirliği, Zihinsel Çeviklik ve Esneklik, İnisiyatif alma, Sözlü ve yazılı iletişim, Veri analiz ve Tahayyül! Dilerseniz her birini tek tek açalım.

1. Eleştirel Düşünme ve Problem Çözme Becerisi
Defalarca yazdım, tekrar edeyim: Eleştirmeden, itiraz etmeden yeni bir ürün, hizmet ya da fikir ortaya koyamazsınız! Varolanı olduğu gibi kabul eden birinden, herşeye evet diyen birinden ne mucit olur ne de kaşif. Ol sebep, katma değere dayalı yeni ekonomik üretim yarışında okulların yapması gereken varolanı eleştiren, eski sorunlara yeni çözümler üreten bireyler yetiştirmek. Okullarda eleştiri ve itiraza sınır koymak demek, bu çağda, sefaleti kabul etmek demektir. Öyle olmasaydı OECD gibi kalkınma odaklı bir kuruluş ‘eleştirel düşünme ve problem çözme becerisi’ adlı bir testle tüm üye ülkelerdeki gençleri ölçer miydi? Evet itiraz da ekonomik bir girdi artık…

2. Hayatın farklı katmanları arasında işbirliği kurma becerisi
Hayatımız her gün biraz daha karmaşıklaşıyor. Göçlerle, global ısınma gibi doğal afetlerle ve tabii ki sosyal paylaşım ağları gibi global bağlarla hayatımız her zamankinden daha fazla birbirine eklemlenmiş durumda. O nedenle farklı katmanlar arasında işbirliğini arttırmak her zamankinden daha hayati bir ihtiyaç. Önümüzdeki dönemde farklı kültürlerden ve hayatın farklı katmanlarından gelen bireyler arasındaki işbirliğini arttıracak kişilere ihtiyacımız her zamankinden fazla olacak. Türkiye gibi zaten kendi içinde ciddi toplumsal güven krizi yaşayan bir toplumda bu beceri ayrı bir aciliyet taşıyor. Herkesin kendi toplumsal katmanı içine sıkıştığı bu girdaptan kurtulabilmemiz için başta okullarda olmak üzere çocuklarımıza işbirliği becerisini kazandırmamız gerekiyor. Hem ekonomik hem beşeri bir aciliyet bu.

3. Zihinsel Çeviklik ve Esneklik
Tek bir meslekle bir ömür geçirmek artık tarih oldu. Meslekler de bireysel ilgiler de hızla değişiyor. Bugün doğan bir çocuk en az üç meslek değitirecek (Gerçi kimi uzmanlar 7 meslek diyor ama o başka bir tartışma!) Ve bugün varolan mesleklerin önemli bir kısmı o çocuk iş hayatına başladığında ortada olmayacak. Teknolojinin bu kadar hızla değiştiği bir çağda bu değişen hayata hızlı ve uyumlu bir şekilde müdahil olmak ayrı bir beceri. Ben bu beceriye zihinsel esneklik diyorum, Wagner ise çeviklik demiş. Tek bir fikre sonuna kadar bağlananların, fikir değiştirmeyi bir nevi eziklik olarak görenlerin çok zor elde edebileceği bir beceriden söz ediyoruz. Bizim biraz da sınav sistemi ile beslenen ‘tek bir doğru’ hastalığımız çocuklarımızın zihinsel çeviklik ve esneklik becerisi kazanmasının önündeki en büyük engel. Ama eğer başta okullarda çocuklarımıza hayata yaklaşırken bu zihinsel çevikliği kazandıramaz isek, geçmişte çakılı kalmış bireylerle yeni ekonomide rekabet etmemiz mümkün olmayacak.

4. İnisiyatif Alma ve Girişimcilik

Yazının devamı...

Türkiye’de Milli Park Hayalleri

28 Ağustos 2017

Amerika'da geçen sene her 4 kişiden 1’i milli parka gitti!
Resmi verilere göre milli park ziyaretleri her yıl rekor kırarak artıyor ABD’de. Geçen sene toplam 331 milyon ziyaret olmuş, bir giden birkaç kere gidiyor anlaşılan zira bu rakam ABD nüfusuna denk. O nedenle bireysel ziyarete bakınca durum daha da netleşiyor. ABD’de yaşayan her 4 kişiden 1’i her sene en az bir parkı ziyaret ediyor.

 

Milli Parklar neden bu kadar popüler?
Geçen hafta yazdığım gibi Grand Canyon, Yellowstone, Yosemite, Brice Canyon gibi pek çok Milli Park’ı ziyaret ettik ailece. O tecrübeye dayanarak ABD milli parkları üzerine biraz araştırma yaptım. Ama önce parkları anlatayım. Bu parklar aslında koruma alanları. Ama bu parklar, bu koruma işlevini yaparken yurttaşlara da doğaya karışma fırsatı veriyor. Doğada ‘iz bırakmadan’ kamp yapmaktan söz ediyorum. Her bir parkın kontrollü girişi, tuvalet ve duş gibi temel ihtiyaçlarınızı gidereceğiniz müştemilatı ve en önemlisi de size ayrılmış, güven içinde çadırınızı kurup kamp yapacağınız bir dinlenme alanı var. Bunların ötesinde iyi işaretlenmiş yürüme, tırmanma güzergahları, ‘ormancı’ dediğimiz her biri doğa bilimleri konusunda uzman park bekçileri, çocuklar ve yetişkinler için ayrı ayrı organze edilmiş pek çok etkinlik de mevcut bu parklarda. Ve işin en güzel tarafı bütün bu hizmetlerin neredeyse ücretsiz olması. Bizdeki Müze Kart uygulamasına benzer bir sistemle tüm parkların yıllık girişi tüm aile için birkaç saatlik asgari ücret bedeline tekabül ediyor. Hal böyle olunca da zengin fakir herkes çadırını arabasının arkasına atıyor ve soluğu bir milli parkta alıyor.

 

Amerika gibi özel sektörün her şeye hakim olduğu bir yerde bu parklar nasıl kuruldu?Bu köşeyi okuyanlar biliyor, nerede bir güzellik yaşasam tek bir soru soruyorum: Nasıl çoğaltabiliriz? Bu park sistemine benzer bir sistemi Türkiye’de orta ve dar gelirli aileler ve özellikle çocuklu ailelere nasıl sunabiliriz? ABD gibi özel sektörün ormanlar dahil herşeye egemen olduğu, eğitim ve emniyet gibi temel hizmetlerin bile merkezi devlet yerine yerel birimlere teslim edildiği bir sistemde nasıl oldu da bu kadar devasa bir güç merkezi hükümete bırakıldı?

 

Yazının devamı...