"Selçuk Şirin" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Selçuk Şirin" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Selçuk Şirin

Çocuk yoksulluğu yetişkin yoksulluğuna benzemez!

22 Nisan 2018

Zira yapılan tartışmaların Türkiye’deki çocuk gerçekliği ile pek alakası yok. TÜİK verilerine göre Türkiye’deki çocukların % 38’i ‘yoksulluk’ içinde değil, ‘şiddetli maddi yoksunluk’ içinde yaşıyor. Bu verileri okurken şunu unutmayın: Çocuk yoksulluğu yetişkin yoksulluğuna benzemez. Aşırı sefalet içinde yetişen çocuk, yoksulluk boyunduruğunu bir ömür taşımakla kalmıyor, o yoksulluğu kendi çocuklarına miras bırakıyor. O nedenle bu verileri dikkate almadan Türkiye’de çocuklar ve eğitim üzerine kafa yormak, boşa kürek çekmek demek.

Bahçeşehir Üniversitesi bünyesinde faaliyet gösteren BETAM’ın dün yayınladığı verilere geçmeden bir noktanın altını çizmek istiyorum. Türkiye’nin sorunlarını çözmenin ilk adımı her bir sorunun boyutunu ortaya koyan verileri bilimsel yöntemlerle toplamak ve analiz etmektir. Bu bağlamda üniversite ve ‘think tank’ dediğimiz bağımsız düşünce kuruluşlarına hayati bir görev düşüyor. Bahçeşehir’de BETAM, TOBB’da TEPAV ve eğitim alanında ERG bu işi düzenli olarak dünya standartlarında yapan kuruluşlar. Kıymetlerini bilmeliyiz...

BETAM, ‘şiddetli maddi yoksunluğu’ AB kriterlerine göre bireylerin hayatlarına düzgün bir şekilde devam edebilmeleri için asgari ihtiyaçların temini olarak ölçüyor. Bu ölçüme göre aşağıdaki tabloda sıralanan toplam 9 ekonomik göstergeden 4’ünü yerine getiremeyen hanelerde yetişen çocuklar ‘şiddetli maddi yoksunluk’ içerisinde kabul ediliyor. TÜİK verilerine dayanan analize göre Türkiye için ortaya çıkan manzara maalesef içler acısı. Türkiye’de çocukların % 38’i şiddetli maddi yoksunluk içerisinde yetişiyor. Bu oran İsviçre’de % 1’in altında! 2015 yılında Bulgaristan’ın en kötü durumda olduğu bu sıralamada Türkiye 2016 yılında ivme kaybederek en dibe düşmüş bulunuyor. Avrupa’da çocuklarını bizden daha yoksul koşullarda yetiştiren başka bir ülke yok.

EN TEMEL İHTİYAÇLARTabloda da göreceğiniz gibi Türkiye’de 7.5 milyon çocuk şiddetli maddi yoksunluk içinde yaşıyor! Bunun en önemli nedeni barınma ve beslenme gibi temel ihtiyaçlardan yoksun olan çocukların oranının çok yüksek olması. Örneğin, Türkiye’deki çocukların % 40’ının evinde beslenme sorunu var, % 28’i evinde ısınma sorunu yaşıyor. Ve tabii şu da var: Çocukların yüzde 70’i tatile gidemiyor ama hepsinin evinde televizyon mevcut. Uzun okul dışı dönem için tehlikeli bir alaşım bu... Ama başka bir yazının konusu.

YOKSULLUK BOYUNDURUĞUBETAM raporunda da ifade edildiği gibi yoksul doğan bir çocuk, çocukluğunun büyük kısmını şiddetli yoksunluk içinde geçirdiğinde genelde ömür boyu yoksul kalıyor ve hatta sonraki nesillere de bu yoksulluğu miras bırakıyor. Bunun nedeni yoksulluğun başta beyin gelişimi olmak üzere sağlıktan eğitime geniş bir alanda çocukların normal bir şekilde yetişmesine ket vuruyor olması. Öyle ki daha ana rahminde yoksul çocuklar, akranlarından fiziksel olarak ayrılıyor. Yoksul bir çocuk doğum anında düşük kilo ile başlıyor hayata, ardından gelişimin en hızlı olduğu ilk 36 ayda yetersiz beslenen çocuklar gerek fiziksel gerek zihinsel bakımdan akranlarından geriye düşüyor. Daha sonra bu riskler katmerlenerek artıyor. Okulöncesi eğitim kurumlarına katılımdan, kaliteli okullara devama kadar neredeyse her alanda yara üstüne yara alıyor bu yoksul çocuklar. Sonrasını ise biliyorsunuz, ortaokulda lise yıllarında okul terkle başlayan, vasıfsız işçilikle devam eden ve sonrasında bir sonraki kuşağa geçen bir kısırdöngü... Tablo karamsar ama yoksulluk elbette kader olamaz. Çaresi olan bir dert sefalet...

ÇOCUK YOKSULLUĞUNU AZALTMAK İÇİN NE YAPMALI?

Yazının devamı...

Çocuklarda zekâyı arttırmanın 3 yolu!

15 Nisan 2018

Ne yapalım hocam? Bu hafta o sorulara toplu bir yanıt mahiyetinde çocuklarda zekâ gelişimine katkıda bulunduğu ispatlanmış 3 faktörü yazacağım. İddialı bir cümle biliyorum ama sebebi var.

BİLİMSEL ÇALIŞMALARIN İSTATİSTİKİ ÖZETİ!

Malum, okulöncesi dönem beyin gelişimi bakımından kritik bir dönem. Ebeveynler ve eğitimciler bu dönemde zekâyı nasıl arttıracaklarını bilmek istiyor. Bu soruya yanıt arayan pek çok araştırma var ancak bütün bu araştırmaları tek tek anlatmak mümkün değil. O nedenle size bu hafta bütün bu araştırmaların bilimsel özeti olan bir meta-analizin sonucunu açıklayacağım. Bizim bölümden mezun doktora öğrencilerimden John Protzko, Clancy Blair ve Joshua Aronson gibi kıdemli araştırmacı arkadaşlarım tarafından yapılan bu çalışma Amerika’da çok ses getirdi. Ben de yazmıştım ama konu mühim olduğu için tekrar dönüyorum.

ZEKÂYI ARTTIRMAK MÜMKÜN!

Bu araştırmanın en temel bulgusu şu: Çocukların zekâsını, standart ölçmeler ile tespit edilebilecek seviyede arttırmak mümkün. Yani zekâ tamamen doğuştan belirlenmiyor, sonradan da dönüştürülebiliyor. Araştırma ilk yayınlandığında John Protzko’ya neden böyle kapsamlı bir analize giriştiklerini sormuştum. Bakın ne diyor: “Amacımız zekâyı arttırmak için yapılan çalışmalarda neyin işe yarayıp neyin işe yaramadığını ortaya çıkarmak. Bizim analizimizde ele aldığımız tüm çalışmalar zekâyı arttırmak için uygulanan ve iyi yürütülmüş deneylerden oluşuyor”. Araştırmayı yürüten ve Türkiye’de benimle birlikte pek çok çalışmaya da katılan sevgili dostum Joshua Aronson da aynı fikirde: “İnsan zekâsının gelişim özelliklerini anlamaya çalışıyoruz ve zekânın her gelişim aşamasında nasıl destekleneceğini ortaya çıkarmak istiyoruz. Bu araştırma zekânın değiştirilebilir, dönüştürülebilir bir şey olduğunu göstermek bakımından önemli bir ilk adım”. Zekânın sabit olduğu inancı zaten başlı başına öğrenmenin de öğretmenin de önündeki en önemli engellerden biri ama bu başka bir yazının konusu.

ÇOCUĞUNUZU NASIL DAHA ZEKİ YAPARSINIZ?

Yukarıdaki başlıkla Perspectives on Psychological Science adlı dergide çıkan ve ciddi bir yankı uyandıran bu bilimsel makaleye göre çocukların zekâsını arttırdığı bilimsel olarak desteklenmiş üç uygulama var: Kaliteli bir okulöncesi eğitime katılım, erken yaşta diyaloğa dayalı okuma pratiği ve balıkyağı diyeti!

EVDE TEK BAŞINA OLMUYOR!

Yazının devamı...

Milli bir mesele olarak medya okuryazarlığı!

8 Nisan 2018

Birkaç ay evvel de yine bu köşede birkaç yüz dolarla bir masa başında yazılan iki ayrı sahte haber, yani ‘fake news’ ile bir kişinin dünyanın başka bir yerinde, Teksas’ta, Müslümanlarla İslam düşmanlarını nasıl aynı gün ve saatte birbirinin karşısına eylem için çıkardığını anlatmıştım. Bu iki faktör, yani veri güvenliği ve sahte haber manipülasyonu belli ki içinde bulunduğumuz çağın en büyük sorunu. Gün geçmiyor ki bu iki alanda yeni bir skandal ortaya çıkmasın. Bütün bu yeni tehditlerle başa çıkmanın yolu kulağa pek hoş gelmese de yurttaşların medya okuryazarlığını yükseltmesiyle mümkün. Öyle ki G-20 ülkeleri de önümüzdeki dönemde Arjantin’de yapılacak toplantıda dijital okuryazarlık kavramını tartışacak. Peki medya okuryazarlığında biz ne durumdayız?

AVRUPA’DA SONDAN İKİNCİYİZ!

Bir taraftan veri güvenliğini diğer taraftan ‘fake news’ vebasını araştırırken bu hafta açıklanan 2018 Medya Okuryazarlığı Endeksi’nde Türkiye’yi aradı gözlerim. Toplam 35 Avrupa ülkesi arasında Finlandiya, Danimarka ve Hollanda medya okuryazarlığında zirvede yer alıyor. Listenin sonuna baktığınızda da sırasıyla Arnavutluk, Türkiye ve Makedonya’yı görüyoruz. Türkiye medya okuryazarlığında 35 ülke arasında 34. sırada. Facebook’un en yaygın kullanıldığı, herkesin elinde bir telefonun bulunduğu bir ülke için bu durum
oldukça kaygı verici.

TOPLUMSAL GÜVENİN ZAYIF OLDUĞU ÜLKELER RİSKLİ

Medya okuryazarlığının en yüksek olduğu ülkelerin ortak özelliği toplumsal güvenin de çok yüksek olması. Yurttaşların birbirine güvendiği toplumlarda sahte haberlerin etkisi daha sınırlı oluyor. Yani bir ülkede insanlar birbirine daha çok güvendiği zaman medya okuryazarlığı seviyesi düşük olsa bile sahte haberler üzerinden manipülasyon büyük bir tahribata yol açmıyor. Çünkü ‘fake news’ vebası en çok toplumsal güvenin zayıf, medya okuryazarlığının düşük olduğu yerlerde yaşam buluyor. Örneğin, 2016 ABD seçimlerinde yalan haberlerin bu kadar yaygın ve başarılı bir şekilde kullanılmasının nedeni Amerikan toplumunun neredeyse karpuz gibi ortadan ikiye bölünmüş olması. Medya okuryazarlığını bir de bu boyutuyla, yani toplumsal huzura olan katkısı nedeniyle önemsememiz gerekiyor. Ülkenin huzuru da, demokrasinin geleceği de buradan geçiyor. Bunun için de geleneksel medyaya her zamankinden daha
çok görev düşüyor.

VERİ ÇOK, TEYİT YOK!

Yazının devamı...

Facebook’tan çıkma zamanı geldi mi?

1 Nisan 2018

Facebook’un 50 milyon seçmene ait, gizli kalması gereken veriyi Cambridge Analytica adlı şirkete vermesiyle patlayan skandalın ortaya çıkardığı bu gerçek insanı korkutan cinsten. Elon Musk başta olmak üzere pek çok ünlü Facebook hesabını kapattı. #deletefacebook etiketi Twitter’da zirveye çıktı. Acaba gerçekten Facebook’tan çıkma zamanı geldi mi?

GALİBİYETİN SAHİBİ ÇOK OLUR!

Önce ne olduğunu hatırlatayım. Cambridge Analytica (CA), seçim stratejisi satan bir danışmanlık şirketi. İddiaları, seçmenlerin psikolojik profillerini çıkarıp o profile göre mesaj iletmek ve bunu da ‘big data’ dediğimiz büyük dijital veri ile yapmak. CA hem Trump hem de Brexit seçimlerinde rol aldığını iddia eden bir şirket. Şirketin bu hafta skandal nedeniyle istifa etmek zorunda kalan CEO’su Alexander Nix bakın Trump’ın zaferini nasıl sahipleniyor: “Bütün araştırmaları biz yaptık, verileri biz topladık, hedefleri biz belirledik. Analiz, hedefleme, dijital ve televizyon kampanyalarını biz yürüttük ve bizim veriler tüm kampanya stratejisini belirledi!” Eğer bu ve benzer abartılı iddialar gizli kamera ile kayda alınmasaydı belki de biz bugün CA’yı konuşmuyor olacaktık. Peki bu CEO’nun söyledikleri ne kadar doğru? Gerçekten de CA daha evvel kimsenin akıl etmediği bir şey mi yapıyor? Gelin hikâyenin başlangıcına dönelim.

HER ŞEY BASİT BİR TESTLE BAŞLIYOR!

Hikâye, Cambridge Üniversitesi Psikoloji Bölümü’nden üç doktora öğrencisinin her psikoloji dersi alan öğrencinin öğrendiği Big 5 adlı kişilik testini Facebook’a taşımasıyla başlıyor. Big 5 ya da 5 Faktör Kişilik Testi insanları 5 temel kişilik özelliğine göre gruplara ayıran basit bir test. İnternette hemen bulabileceğiniz bu test, sizin ne derece dışa açık, uyumlu, sorumlu, dengeli ve yeni deneyimlere açık bir kişi olduğunuzu ölçüyor. Facebook’un yeni popüler olduğu zamanlarda bu herkesin bildiği testi Polonyalı Michal Kosinski Facebook’a taşıyor. Kısa sürede milyonlarca kişinin teste Facebook üzerinden katılması sonucu ortaya belki de dünyanın en kapsamlı psikolojik veri tabanlarından biri çıkıyor. Ve elde edilen bu büyük veri ile araştırmacılar çeşitli modellemeler yapıyor. Mesela anlaşılıyor ki Lady Gaga sevenler daha ziyade dışadönük iken felsefe sevenler daha ziyade içedönük.

SİZİ SİZDEN İYİ BİLEN MODEL!

Kosinski ve arkadaşları 2012 yılında yayınladıkları bir çalışmada, bir kullanıcının yaptığı 68 Facebook ‘beğenisi’ ile ırkını, dinini, alkol ve sigara kullanımını ya da Demokrat Partili mi yoksa Cumhuriyetçi Partili mi olduğunu yüzde 85 ve üstü bir oranda tahmin edebildiklerini gösteriyor. 70 beğeni ile bir kişiyi arkadaşından daha iyi tahmin edebiliyorlar. 150 beğeni ile bir kişi hakkında o kişinin anne-babasından, 300 beğeni ile o kişinin hayat arkadaşından çok daha isabetli bir tahmin yapabiliyorlar. Yani ne kadar çok beğeni o kadar isabetli bir tahmin. Hatta olay öyle bir noktaya geliyor ki belli bir sayıdan sonra algoritma tahmini kişinin kendi tahmininden bile daha isabetli çıkıyor. Bu sonuçlar 2012’de yayınlandıktan sonra hikâyeye, Cambridge Üniversitesi’nden Kosinski’nin Moldovalı meslektaşı Aleksandr Kogan ve onunla birlikte Cambridge Analytica adlı şirket dahil oluyor.

CAMBRIDGE ANALYTICA NE YAPTI?

Yazının devamı...

Mizaca göre ebeveynlik!

25 Mart 2018

50 yıl devam eden iki farklı çalışmanın sonucuna göre hayatta başarılı olan insanları birbirinden ayıran faktörün zekâ ya da sosyal sınıftan ziyade benlik kontrolü olduğunun altını çizmiştim. Hafta boyunca özellikle ebeveynlerden yüzlerce mesaj geldi. Nedir benlik kontrolü? Çocuklara benlik kontrolü kazandırmak için ne yapmalı?

BENLİK KONTROLÜ NEDİR?

Kabaca söylemek gerekirse benlik kontrolü kendi duygularımızı kavrayıp idare etme becerisi demek. Yani içgüdüsel olarak aklımıza eseni yapmayıp sabırla belli bir plan çerçevesinde hedefimize yönelmek olarak da tanımlayabiliriz. Mesela her acıktığımızda çok tatlı ya da çok yağlı yemekler yemiyorsak bunun bir sebebi duygularımızı kontrol edebilme becerimiz. Dikkat ederseniz bir beceri diyorum zira benlik kontrolü zihinsel bir süreç sonucu ortaya çıkıyor. Benlik kontrolü literatürde farklı adlarla ama en çok duygu kontrolü ya da duygu düzenleme becerisi olarak geçiyor (emotion regulation). Bu konuda kimler araştırma yapıyor diye bakınca karşıma Koç Üniversitesi Psikoloji Bölümü’nden Doç. Dr. Bilge Selçuk’un pek çok çalışması çıktı. Peki ne bulmuş Bilge Hoca benlik kontrolü konusunda...

ÜRKEK, UTANGAÇ ÇOCUKLAR

Bir kere mizaç önemli diyor Bilge Hoca. Yani siz ebeveyn olarak ya da bir eğitimci olarak karşınıza gelen her çocuğa kalıptan çıkma yöntemlerle duygusal kontrol becerisi kazandıramazsınız. Çünkü her çocuğun mizacı ayrı. O nedenle ilk yapılması gereken çocuğun mizacı konusunda uzman olmak. Bilge Hoca ve arkadaşlarının Türkiye’de yaptığı bir araştırma bu açıdan ilginç. Ürkek, çekingen, utangaç mizaca sahip çocuklar genel olarak diğer çocuklara göre duygularını idare etmekte çok daha fazla zorlanıyor. Ama ürkek, çekingen, utangaç mizaca sahip çocukların anneleri eğer çocuklarının mizacı konusunda daha duyarlı ise ortaya bambaşka bir sonuç çıkıyor. Duyarlı annelerin ürkek, çekingen, utangaç çocukları diğer tüm çocuklardan daha iyi idare ediyor duygularını. Yani mizaç önemli ama ondan daha önemli olan ebeveynlerin o mizacı hesaba katan tutum ve davranışları. Çocuk yetiştirmede daha önemli bir düstur yok.

SICAK İLGİ-DUYARLILIK

Her ebeveynlik davranışı her çocuk üstünde aynı etkiyi göstermez. Çocuğun mizacına uygun olacak şekilde çocuk yetiştirme davranışı göstermek gerekir. Birden çok çocuk yetiştiren anne-babalarla konuştuğunuzda size hemen söyleyecekleri bu basit gerçek, özellikle çocuklara benlik kontrolü kazandırma sürecinde çok önemli. O nedenle tek bir reçeteden ziyade, çocuğun özelliklerini dikkate alarak çocuğa ve duruma uygun bir ebeveynlik tarzı geliştirmek gerekiyor. Bilge Hoca mizaca göre ebeveynlik konusunda sıcak ilgi ve duyarlılık kavramları arasında keskin bir ayrım yapıyor. Sıcak ilgi, yani çocuğa fiziksel olarak sarılmak, kucaklamak, öpmek ile duyarlılık yani çocuğu tanımak, özelliklerine dikkat etmek, kuralları çocuğun özelliklerine göre gerektiğinde değiştirebilmek apayrı şeyler. Yapılan çalışmalara göre Türkiye’deki ailelerde sıcaklık yüksek ama duyarlılık az. Yani çocuklarımızı sevip okşama, onlarla sıcak temas kurma konusunda iyiyiz. Fakat bunun yanında onları tanımak, oldukları gibi kabul etmek ve daha da önemlisi onların mizacına göre kendimizi değiştirmek noktasında mesafe almamız gerekiyor. Mesela çocuk çok yorgun mu, üzgün mü, öyleyse kurallarımda bugün ısrarcı olmayayım demiyoruz pek. Öyle olunca da mesela ürkek-çekingen mizaca sahip çocuklar çok daha fazla zorlanıyor hayatta. Ama ebeveynleri daha duyarlı olduklarında ürkek-çekingen mizaca sahip çocuklar akranlarından bile daha iyi bir şekilde duygularını kontrol etmeyi beceriyor. En zorlayıcı mizaç özelliklerine sahip çocuklara karşı anne-babalar sabırlı, anlayışlı, duyarlı ve destekleyici olduklarında, bu çocuklar pozitif anne-baba tutumlarına en iyi geri dönüşü veriyor. Galiba hayatın her yerinde aynı kural geçerli: Emek harcayınca sonuç daha kıymetli oluyor...

 

Yazının devamı...

Başarının sırrı lokum testinde saklı!

18 Mart 2018

Özellikle ebeveynlerin en çok merak ettiği soru bu. Nedir bir çocuğu hayatta başarılı kılan şey? Zekâ mı, çaba mı? Genetik mi, çevresel etkenler mi? Bu sorulara yanıt vermek için bir çocuğu alıp on yıllarca takip etmeniz gerekiyor. Biz buna ‘boylamsal araştırma’ diyoruz. Aynı kişiyi yıllar itibariyle defalarca yeniden gözlemleyip neyin niçin değiştiğini anlamaya çalışan zahmetli çalışmalar bunlar. Bugün size o araştırmalardan ikisinin hikâyesini anlatacağım. İlki 1960’larda başlayan basit bir test, ikincisi de bir gün bizde de yapılmasını umduğum milli bir araştırma.

BASİT BİR TEST

1960 senesinde çocuklarda sabır üzerine araştırma yapan Stanford Üniversitesi profesörü Walter Mischel çok basit test geliştirir. Bir odada çocuğu karşılayan araştırmacı elindeki lokumu (marshmallow) çocuğa göstererek ona iki seçenek sunar: İstersen bu lokumu hemen sana verebilirim ama eğer 15 dakika beklersen sana iki lokum vereceğim. Araştırmaya katılan 4-6 yaş arası çocukların küçük bir kısmı lokumu hemen yer, bekleyebilenlerin ise yaklaşık üçte birlik bir kısmı 15 dakika bekleyip ikinci lokumu da hak eder. Buraya kadar ilginç bir şey yok ama bu basit testin ortaya çıkardığı gerçek ancak yıllar sonra belli oluyor.

SABRIN SONU!

Lokum testinin bugün tüm çocuk gelişim kitaplarında klasik bir çalışma olarak anlatılmasının nedeni bu testin uzun vadede çok şaşırtıcı sonuçlarının olması. 4-5 yaşlarında bu testte ikinci lokumu bekleyecek kadar sabırlı olan çocuklar ile lokumu gördüğü anda yiyen çocuklar arasında ileriki yaşlarda çok ciddi farklar ortaya çıkıyor. İkinci lokumu bekleyecek kadar sabırlı olan çocuklar hem tüm standart testlerden daha yüksek puan alıyor, hem daha az kötü alışkanlıklara başvuruyor, hem de sağlıktan maddiyata pek çok başka alanda daha pozitif sonuçlar gösteriyor. Kısaca bu basit test yıllar sonra kimin hayatta başarılı olacağına dair şaşırtıcı bir barometre sunuyor bize. İster obezite oranlarına bakın, ister eğitim ve gelir göstergelerine sonuç hep ikinci lokumu bekleyenlerin lehine... Peki nedir bu testi sihirli kılan şey? Nedir ölçülen? Yanıtlar sol altta.

 

DUNEDIN ARAŞTIRMASI

YENİ Zelanda’da bir üniversite şehri Dunedin. 1972 yılında bir ekibin yaptığı çalışma şimdi bu kenti tüm dünya literatürüne sokmuş durumda. Çalışma ilk başta iddialı ama kısa vadeli bir hedefle yola çıkıyor: 1 yıl boyunca kentin en büyük hastanesinde doğan tüm çocukların temel sağlık bilgileri kayıt altına alınacak ve bu çocuklar 3 yıl sonra yeniden ziyaret edilecek. Toplam 1037 çocukla başlayan bu boylamsal araştırmaya katılan her çocuk, önce 3 yaşında, sonra da belli aralıklarla toplanan verilerle izlenmeye halen devam ediyor. Peki bu araştırma hayatta başarının sırrı konusunda bize ne söylüyor?

Yazının devamı...

Cinsiyet ayrımcılığının faturası

11 Mart 2018

Türkiye genç bir ülke ama OECD verilerine göre 18-24 yaş aralığındaki gençlerin üçte biri ne okulda ne işte ne de herhangi bir kurs ya da spor faaliyetinde. Bu oranla yalnızca gençlerini en ‘atıl’ durumda tutan ülke olarak tarihe geçmiyoruz, aynı zamanda geleceğini en hoyratça heba eden ülke de oluyoruz. Zira diğer ülkelerin hiçbirinde genç nüfus oranı ve genç nüfus sayısı bizimki kadar yüksek değil! Bizde hem nüfus çok genç hem de gençlerin sayısı çok yüksek. Nitekim yukarıdaki veriye göre sadece 18-24 yaş arasında 4 milyonu aşkın genç, eğitim ya da istihdama dahil değil. Neredeyse İrlanda’nın toplam nüfusuna denk bir rakam bu! Ama bu rakam ardında başka bir acı tabloyu da saklıyor. Sorun cinsiyet ayrımcılığında.

Evet gençlerde genel durum berbat ama daha vahim olan bu yüksek oranın sebebi kadınların neredeyse yarısının eğitim ve istihdam süreçlerinin tamamen dışında tutulması. Genç kadınlarda bu oran yüzde 46 ile rekor kırıyor, neredeyse OECD ortalamasının üç katı. Yani Türkiye’de bir genç kadın tipik bir OECD ülkesine göre üç kat daha fazla eğitim ve ekonomik hayatın dışına sürgün edilmiş durumda. Bu oranla bize en yakın ülke olan Meksika’nın bile 10 puan gerisine düşüyoruz. Oysa genç erkeklerde bu oran yüzde 19.6. Neredeyse OECD ortalamasını tutturabiliyoruz. Hatta bizim genç erkekler İtalya, Yunanistan, İspanya ya da Fransa’daki akranlarından çok daha yüksek bir oranda eğitim ve istihdama katılıyor. Özetle sorun Türkiye’nin gençlerini eğitim ve istihdama katma sorunu değil. Sorun Türkiye’nin genç kadınları eğitim ve istihdam dışında bırakma sorunu. Bir başka ifadeyle ortada bariz cinsiyet ayrımı var. Ve sorun gençlerle sınırlı değil maalesef.

KADINLARIN İSTİHDAM ORANI YARISINDAN AZ OLDU

Yukarıdaki başlığı TÜİK tarafından bu hafta açıklanan ‘İstatistiklerle Kadın’ başlıklı bilgi notundan aldım. O nottaki verilere bakınca yukarıda OECD tarafından gençler için yapılan analizin aslında bizde tüm nüfusu kapsadığını acı bir şekilde yeniden görmek mümkün. TÜİK’e göre Türkiye’de 15 yaş üstü istihdam oranı yüzde 46. Ancak bu rakam tek başına yanıltıcı, zira sorun yine kadınları ekonomik hayatın dışında bırakma sorunu. Şöyle ki erkeklerde istihdam oranı yüzde 65 ve bu oranla aslında durumumuz hiç de fena değil. Bu anlamda OECD ortalamasının da, Avrupa Birliği ortalamasının da çok uzağında değil bizim erkekler. Ama kadınların istihdama katılımına baktığımızda asıl fark ortaya çıkıyor, zira bizde bu oran yüzde 28. Bu oranla OECD ülkeleri arasında yine en sonda yer alıyoruz. Peki bütün bu ayrımcılığın ekonomik bir faturası yok mu?

MAÇA YARIM KADROYLA ÇIKIYORUZ!

Kadınları ekonomik hayatın dışında tutarak dünya ile rekabet etmek mümkün değil. Özellikle global rekabetin geldiği bu noktada karşı takım sahaya tam kadro çıkarken sizin oyuncuların yarısını saha dışında tutarak maçı kazanma şansınız yok. O yüzden de tüm kalkınma ekonomistleri hep aynı şeyi söylüyor: Kadınları ekonomik hayatın dışına iten ülkeler geri kalmaya mahkûm. İlerlemek için yapılması gereken, kadınları istihdama katacak mekanizmaları hayata geçirmek.

KİŞİ BAŞI 5 BİN DOLAR!

Kalpana Kochhar

Yazının devamı...

Seçim kazandıran algoritma

4 Mart 2018

Robotlar hayatımızı nasıl etkileyecek diye merak etmeye gerek yok, daha şimdiden büyük veriye (big data) bağlı algoritmalar hayatımıza yön vermeye başladı bile... Son Amerikan seçimleri üzerinden anlatayım.

TRUMP KAMPANYAYI BİR ÇÖMEZE TESLİM ETTİ!

Trump, bu hafta herkesi şaşırtan bir karar aldı. Tek tecrübesi Trump’ın 2016 seçimindeki dijital kampanyasını yönetmek olan genç bir isim olan Brad Parscale’ı 2020 başkanlık seçim kampanyasının şefi olarak atadı. Bu resmi atama çok önemli zira Amerikan başkanlık seçimlerine efsane kampanya şefleri yön verir. Bütün kampanyadan sorumlu bu isimler bazen adayın bile önüne geçer. Karl Rove mesela, George W. Bush’a rağmen ona başkanlığı kazandıran kampanya şefi olarak tarihe geçti. David Plouffe da Obama’ya iki seçimi açık arayla kazandıran kampanya şefi olarak anılıyor. Trump’ın 2016 kampanyasında öne çıkan bir kampanya şefi yok ama o süreçte dijital kampanyaları yöneten bir isim var: Brad Parscale. Trump, şimdi tüm kampanyasını bu isme, adı sanı duyulmamış birine devretmiş durumda... Bunun nedeni 2016 seçimlerinde dijital kampanya stratejisinin tüm seçim kampanyasına yön vermiş olması. Hatırlatayım...

TRUMP’IN SIRRI DİJİTALDE

2016 seçimlerini şöyle bir hatırlayalım. Clinton, Trump’tan iki kat daha fazla bütçeye sahip. Ekip derseniz bir tarafta pek çok seçim kazanmış Clinton kampanyasını yöneten tecrübeli bir kadro diğer tarafta daha önce tek bir seçime girmemiş derme çatma bir ekip. Demografi deseniz o da Trump’ın aleyhine. Öyle olduğu için tüm kamuoyu yoklamaları Clinton diyor. İşin doğrusu yapılan seçimde yoklamalar doğru çıkıyor. Clinton, Trump’tan çok oy alıyor ama oyları yanlış yerde alıyor. Trump aradaki farkı kapatması gerektiği yerlerde farkı kapatıyor. Bunu da dijital medyayı çok daha etkili bir şekilde kullanarak yapıyor.

İŞİ ALGORİTMALARA BIRAKAN KAZANIYOR!

2016’yı hatırlayalım. Clinton ekibi televizyon reklamlarına milyonlar harcarken Trump aylarca tek kuruş harcamıyor. Peki ne yapıyor? Şimdi kampanyasını emanet ettiği Brad Parscale’ı buluyor ve ona dijital reklamları yönetme işini veriyor. Şimdi sıkı durun. Daha önce çok seçim kazanmış uzmanlardan oluşan Clinton ekibi kendi dijital kampanyasını geliştirirken, Trump’ın çömez dijital kampanya direktörü Parscale, zaman ve bütçe yetersizliğinden dolayı tüm işi Facebook, Twitter, Instagram ve YouTube gibi platformların algoritmasına bırakıyor. Bu şirketler de her büyük reklamverene yaptığı gibi birer elemanı Parscale’ın emrine veriyor. Kampanyanın bundan sonrasını bu devasa şirketlerin elindeki büyük veri (big data) hallediyor. Bazen günde aynı mesajın yüzlerce versiyonu piyasaya sürülüyor. En başarılı olan reklam istenilen eyalette, istenilen yaş grubuna istenilen dozda gidiyor. Sonuçta hangi stratejinin galip geldiğini biliyorsunuz. Dolayısıyla önümüzdeki seçimlerde geçmişte seçim kazanmış uzmanların yerini büyük veriye dayanan algoritmaların alacağı muhakkak.

AYNI REKLAMA İKİ AYRI TARİFE!

Yazının devamı...