"Selçuk Şirin" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Selçuk Şirin" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Selçuk Şirin

Bu Devirde Çocuk Yetiştiren Anne Babalara 7 Somut Öneri

20 Şubat 2017

Yarının bugünden daha kötü olacağına dair inancın çoğaldığı berbat bir dönemdeyiz. Böyle zamanlarda herkes zorlanıyor umudu diri tutmak için ama asıl zorluğu çocuk yetiştiren anne babalar çekiyor. Çünkü bir taraftan kendi geleceklerini düşünürken, diğer taraftan çocuklarının geleceğini hesaba katmak zorundalar.

Ne yapmalı?

Bu devirde çocuk yetiştiren bir ebeveyn olarak yukarıdaki soruya yanıt ararken Birgün Gazetesi’nin Pazar ekinde şahane yazılar kaleme alan Doç. Dr. Bilge Selçuk’un tam da bu konuya eğilen yazısını gördüm birkaç hafta önce. Kendisinden de izin alarak o yazıdan aldığım notları aşağıda paylaşıyorum. Paylaşıyorum, zira okurken “Bu yazıyı ben yazmalıydım,” dediğim nadir metinlerden biri Bilge Hoca’nın bu makalesi. Zira oldukça karmaşık kuramsal meseleleri herkesin anlayacağı ve uygulanabilir somut adımlara dönüştürmüş.

1. Çocuğunuzla konuşun

Daha evvel yazmıştım. Okulöncesi çağda zeka demek kelime dağarcığı demek. İlk 36 ayda ebeveynler ile çocuklar arasındaki diyaloğun kalitesi çocukların okula başlangıcı dahil tüm akademik süreçlerdeki başarısını önemli ölçüde belirliyor. O nedenle çocuğunuza yapacağınız en önemli yatırım onlarla konuşmak. Bunu masal anlatarak mı, evcilik oynayarak mı, etrafı keşfederek mi yoksa kitap okuyarak mı yaparsınız bu size kalmış; ama şu zor günlerde eğer zamanı ve mekanı unutmak istiyorsanız çocuğunuzun dünyasına dalın. Konuşun, oynayın onlarla…

2. Çocuğunuza beklemeyi öğretin

Dünyada insan gelişimi üzerine yapılan en kapsamlı araştırmalardan biri 1972’de Yeni Zelanda’da başlayan Dunedin Araştırması. Başka bir gün detaylarını anlatacağım bu araştırma 1000’den fazla bebeği doğumundan bugüne kadar takip ediyor. Ve bu araştırmadan çıkan en önemli sonuçlardan biri şu: Bireylerin hayattaki başarı ya da başarısızlığını açıklayan en önemli değişken zeka değil, ailenin sosyal ya da ekonomik seviyesi de değil, öz-denetim.  Kendi duygu ve düşüncelerini daha iyi kontrol edip yönetebilen çocuklar akademik olarak başarılı, sağlıklı ve varlıklı bir yetişkin oluyor. Öz-denetim becerisini kazandırmak için açılan pencere, çocuk 10 yaşına varınca kapanmış oluyor. O nedenle anne babaların 0-9 yaş döneminde çocuklara her istediğini hemen vermekten vazgeçip onlara sabretmeyi, beklemeyi, hak etmeyi öğretmesi onların geleceğine yapacağı en önemli katkılardan biri. Bu beceriyi kazandırmanın bir diğer yolu da çocukları planlı okul dışı etkinliklere erken yaşta alıştırmak. Spor ve sanat belki de bu etkinliklerin en faydalı olanı zira her iki kanalda da çocuklar kurallar çerçevesinde performans sergilemeyi ancak sabırla öğrenebiliyor.

3. Çocuğunuza kendi ayakları üstünde durmayı öğretin

Özgüven olmadan bireysel başarı da olmuyor. O nedenle olabildiği kadar erken yaşta çocuklarımıza kendi ayakları üstünde durmayı, tercih yapmayı öğretmeli ve sorumluk bilincini kazandırmalıyız. Elbise seçiminden, ayakkabı bağlamaya, saç stilinden yemek yemeye bir dolu alanda kararları çocuklarla birlikte vermek ve çocukların verdiği kararların sonuçlarını yaşamayı göze almayı bilmek özellikle bizde oldukça zor kazanılan ebeveynlik becerileri. Bizde bu iş zor çünkü geçmişten gelen alışkanlıkla çocukların adına tüm kararları biz almak zorunda olduğumuzu hissediyoruz. Öyle olunca da edilgen çocuklar, kendi ayakları üstünde duramayan yetişkinler ortaya çıkıyor. Oysa birey olmak demek kendi başına hareket etmek, kim ne derse desin gerektiğinde kendi inancı doğrultusuna karar vermek demek. O nedenle siz siz olun çocuğunuza zorla bir elbise giydirmeyin, onlara zorla yemek yedirmeyin. Merak etmeyin üşürse giyer, açsa yer.

4. Çocuğunuza “hayır” demeyi öğretin

Bilge Hoca ve arkadaşlarının yaptığı bir araştırmaya göre Türkiye’deki anneler çocuklarında en fazla şu özellikleri arıyor: Uslu olma, saygılı olma, söz dinleme. Dikkat ederseniz bu özellikler koşulsuz itaat içeriyor. İçinde eleştirel düşünme, itiraz etme yok. Oysa içinde bulunduğumuz devir soruların çoğaldığı yanıtların eskidiği bir dönem. Her alanda eleştirel düşünenlerin ileri gittiği bir devir. Gerek beşeri gerekse de ekonomik gelişim için itiraz eden yeni nesillere ihtiyacımız var. İtaat edenlerin inovasyon yapamayacağı gerçeğini defalarca yazdığım için burada uzatmıyorum ama eleştirel düşünme becerisinin evde başladığının altını tekrar çizmek istiyorum.

5. Çocuğunuza şiddet uygulamayın

Bu başlık altına ekleyecek başka bir şey yok. Dayak atmayın kardeşim. Attığınız her dayak fiziksel şiddet olarak ya size ya sevdiklerinize geri gelecek. Ayrıca dayak yiyen çocukların beyin bölgelerinde ciddi tahribatlar oluştuğunu ve bu tahribatın da o çocukların zihinsel ve duygusal gelişimine ciddi anlamda ket vurduğunu unutmayın.

6. Çocuğunuzun kaygı düzeyini artırmayın

İlk başta da ifade ettiğim gibi gelecekten endişe duyduğumuz bir dönemden geçiyoruz. Global ısınmadan nükleer savaşa, ekonomik krizden iç çatışmalara pek çok kaygı duyacak mesele var. Bütün bu kaygılarla biz yetişkinler bile başa çıkmakta zorlanırken çocukların başa çıkmasını beklemek haksızlık olur. O nedenle biz ne kadar kaygılanırsak kaygılanalım, çocuklarımıza bu kaygıları aktarmaktan kaçınmamız gerekiyor.

7. Sakın gülmekten vazgeçmeyin

Mizah, eğlence, neşe olmadan çocukluk olmaz. Dünyada ne oluyorsa olsun evinizin içinde çocuklarınızla neşeli bir ev ortamı yaratmaya gayret edin. Biliyorum dünya altüst olurken evde çocuğunuzla gülüp oynamak suçluluk duygusunu da beraberinde getiriyor ama neşeli olmak, dünyaya sırtınızı dönmek demek değil. Hayatta bin bir zorluk aşanların hikayelerine daha dikkatli bakın, her zorluğu mizahla, eğlenceyle, gülücükle aşmış olduklarını göreceksiniz. O nedenle çocuklarınızın hayatında bu pozitif yaşam enerjisini eksik etmeyin.

Özetle, şu zor günlerde çocuklarınıza ve onların parlak geleceğine yatırım yapın. Bizim yaşadığımız hayattan daha güzel bir hayat yaşamaları bizim elimizde. 

Yazının devamı...

Bilim ve Sanata Vurulan Her Darbe Sofradan Eksilen Ekmek Demektir!

13 Şubat 2017

Hamallığı biz yapıyoruz, kaymağı başkaları yiyor!

Daha evvel yazmıştım, tekrar edeyim. Katma değeri yüksek üretime geçebilmek için yaptığımız her işe ‘akıl ve sanat’ katmamız gerekiyor. Fındık üzerinden, turizm üzerinden anlatmıştım bu denklemi. Malum, dünyada fındık pazarında tekel Türkiye ama fındıktan biz senede 3 milyar ciro yaparken aynı fındığı bizden alıp ‘akıl ve tasarımla’ işleyerek Nutella markasını sofralara taşıyan şirketin yıllık cirosu 10 Milyar doları aşmış durumda. Aynı denklemi zeytinyağımız, çayımız ya da peynirimiz, balımız için de çıkartabiliriz. Ürettiğimiz her şeyi işlemeden satıyoruz, markalamadan pazarlıyoruz. Yani üretmeye üretiyoruz da o üretime akıl ve sanat katmadığımız için katma değer yaratamıyoruz.

Aynı hesabı başka yazılarımda turizm için de yapmıştım. İstanbul hala dünyanın en çok turist çeken ilk 10 şehrinden biri ama gelen turistten para kazanacak müzemiz, galerimiz, sanatçıların elinin değdiği mekan ve ürünlerimiz yok. Yani özetle işin hamallığını biz yapıyoruz, kaymağını başkaları yiyor. Peki ne yapmalı? Bilime ve sanata yatırım yapmaktan başka çaremiz yok. Çünkü ancak bilimsel inovasyonla elimizdeki hammaddeyi daha verimli bir şekilde işleyebilir, ancak sanat ve tasarımla elimizdeki kaynakları dünyaya daha iyi bir şekilde pazarlayabiliriz.

Bilim ve sanat karnemiz kırıklarla dolu...

Tam ben yukarıdaki hesapların derdine düşmüşken bu hafta iki ayrı haber geldi memleketten. İlki görevini kaybeden yüzlerce akademisyen ve onların ayaklar altına alınmış cübbeleri. İkincisi de 2016 FreeMuse’un Tehdit Alındaki Sanat Raporu sonuçları. Maalesef her iki tarafta da, yani bilim ve sanat alanlarında da, bırakın yatırım yapmayı, elimizdeki değerleri hoyratça harcıyoruz.

Ortalama ortaokul terk!

Önce şunun altını çizelim. Türkiye’de ortalama eğitim seviyesi 6.5 yıl, yani ortaokul terk. Böyle bir iklimde bilim yapmak, akademisyen olmak için gerekli olan doktora derecesi sahibi olmak tahmin edersiniz ki bin bir engeli aşarak mümkün oluyor. Nitekim Dr. Emrah Aydınonat’ın en son TÜİK verilerinden yola çıkarak paylaştığı aşağıdaki grafikten de göreceğiniz gibi 25 yaş üstü nüfusta doktora derecesine sahip olanların oranı yalnızca % 0.36. Bir fikir vermesi açısından İsveç ve İsviçre gibi ülkelerde bu oran bizim 10 katımızdan daha fazla ama 1980lerde bizimle aynı yerde olan Güney Kore’de de bu oran bizim 3 katımız seviyesinde. Ülkenin en iyi eğitilmiş kesimini bırakın el üstünde tutmayı, her gün rezil ediyoruz. Bilimi ve o bilimii yapanları bu kadar hırpalayarak sadece o insanlara değil aslında kendimize ve daha önemlisi çocuklarımızın geleceğine büyük bir darbe vuruyoruz.

İran, Türkiye, Mısır, Nijerya, Çin ve Rusya…

Sanat cephesinde de durum farklı değil. Birleşmiş Milletlere kayıtlı bir girişim olan FreeMuse (Özgür İlham) her sene sanatta sansürün boyutlarını ülkeler bazında hesaplıyor. 2016 Raporuna göre geçen sene sanat ve sanatçıya en fazla baskı uygulayan ülkeler şunlar: İran, Türkiye, Mısır, Nijerya, Çin ve Rusya. Yani dünyada sanata ve sanatçıya en fazla baskı uygulayan 2. ülkeyiz. Bu istatistikte elbette başarısız darbe girişiminin ciddi bir rolü var ama 2015 yılında da 4. sıradaydık. Yani sanata ve sanatçıya baskı konusunda da çok parlak bir sicilimiz yok ve bu yeni de değil.

Basit bir denklem

Bilim insanları ve sanatçıların bizde şu sıralar bu kadar göze batmalarının temel nedeni toplumda eleştiriye olan tahammülün giderek yok olması. Ama gelin görün ki bilim ve sanat alanlarında başarı için olmazsa olmazlardan biri eleştirel düşünce. İtiraz etmeden ne bilim ne sanat ne de inovasyon ve ilerleme mümkün. O nedenle bu devirde bilim ve sanata vurulan her darbe sofradan eksilen ekmek demektir. Katma değeri yüksek üretime geçelim nutuklarını her duyduğunuzda bu denklemi hatırlayın. Unutmayın...

Yazının devamı...

Dünyada en kötü 10 ülke arasındayız!

6 Şubat 2017

Türkiye’nin aşırı şişmanladığına dair verileri daha evvel bu köşeden paylaşmıştım. Bendeki en son resmi veri TÜİK’e ait 2014 istatistikleri ki orada toplumun yüzde 42’si normal kilolu olarak görünüyor. Sayın Akdağ’ın paylaştığı veriler bu durumun son iki yılda daha da kötüleştiğine işaret ediyor. Anlaşılan normal kiloluların oranı yüzde 40’lardan yüzde 30’lara inmiş. Bir başka ifadeyle kilo sorunu olanların oranı iki yılda epey artmış. Buna şaşırmadım çünkü Türkiye’nin bu alandaki trend verisi oldukça kaygı verici. Aşağıdaki grafikte de göreceğiniz gibi 33 yıllık bir periyodda dünyada obezite oranının en hızlı yükseldiği ilk üç ülke Mısır, Meksika ve Türkiye.  Eğer önlem alınmaz ise 2023 hedefleri arasında dünyada en şişman ülke olmayı da koymamız gerekebilir. Durum o derece vahim bir durum. O nedenle Sağlık Bakanı’nın yaptığı çağrıya kulak verip bu meseleyi enine boyuna tartışmamız şart.

Sorun bize has değil!
Obezite sorunu Amerika başta olmak üzere gelişmiş ülkelerin uzun bir süredir üzerinde tartıştığı bir mesele. O cenahta şu ara en yoğun tartışılan soru şu: Obezite ile mücadele ederken diyet anlamında şekere mi yoksa yağa mı daha çok dikkat etmeliyiz?

Yağ mı yoksa şeker mi daha zararlı?
1960lardan itibaren sağlık uzmanları obezitenin ve obeziteye dayalı kalp rahatsızlıklarının temel nedeninin kolesterol ve yağ olduğu konusunda bir konsensusa varıyor. O dönemden başlayarak da tüm sağlık politikası yağlı gıdaların zararları üzerine odaklanıyor. Şeker temel risk kaynağı olarak ikinci plana atılıyor. Margarinin tereyağının yerini alması, az yağlı ya da yağsız ürünlerin marketlerde yaygınlaşması hep bu bilimsel uzlaşmanın bir sonucu olarak ortaya çıkıyor.

Tam bir skandal!
Ancak yeni ortaya çıkan bilimsel araştırmalar durumun hiç de bu kadar net olmadığını, hatta şekerin yağlı gıdalardan daha fazla zararlı olduğunu ortaya koyuyor. Şeker tüketiminin artmasıyla obezite oranının artması neredeyse birbiriyle paralel gidiyor. Peki buna rağmen neden bilim insanları 1960larda şekerin zararları üstünde durmadı derseniz bu sorunun yanıtı bir skandala işaret ediyor. Araştırmacı gazetecilerin birkaç ay evvel ortaya çıkarttığı gerçek şu ki 1960lardan başlayarak şeker lobisi başta Harvardlı olmak üzere pek çok araştırmacıya açıktan maddi destek vererek sonuçların şeker lehine kamuoyuna sunulmasını sağlamış. Evet tam bir skandal.

Şekersiz diyete geçmenin sancıları!
Şekerin insan sağlığında yaptığı tahribatın boyutu ortaya çıktıkça obeziteyle mücadelenin de yöntemi de hızla değişiyor. Artık yağsız ya da az yağlı diyet yerine şekersiz ya da az şekerli diyetler gündeme geliyor. Bu bağlamda pek çok ülke kolalı içeçekleri başta okullarda olmak üzere çocukların diyetinden çıkartmaya başladı bile. Kolalı-şekerli içeçeklere ek vergiler gündemde. Bizim de obezite ile mücadelede başarılı olabilmemiz için şekerli diyetle mücadeleye öncelik vermemiz kaçınılmaz. 

Yazının devamı...

Her şey emekli bir teyzenin itirazıyla başladı!

23 Ocak 2017

TERESA SHOOK KİMDİR?

Teresa Shook Hawai’de yaşayan emekli bir kadın. Daha evvel ne protestolara katılmış ne de feminist hareket içinde yer almış bir isim. Trump’ın seçildiği gece Facebook hesabından arkadaşlarına bir çağrıda bulunuyor: “Bir yürüyüş organize edelim!” Sonra bir arkadaşı Teresa’ya Facebook üzerinden “Etkinlik oluştur” sayfası açıyor. Teresa o gece uyumadan 40 kişiden destek geldiğini görünce seviniyor. Sabah uyandığında 10 bin kişinin etkinliğe katılım talebini görünce yeni bir tarih yazılmaya başlıyor.

AMERİKA’DA YAŞAYAN HER 100 KİŞİDEN 1’İ KATILDI!

21 Ocak 2017’de Amerika’nın tüm büyük kentlerinde ve Londra dahil pek çok global merkezde gerçekleşen kadın yürüyüşleri tarihteki en büyük protesto eylemlerinden biri olarak kayda geçti. Polis kayıtlarına göre Amerika’da 2.9 milyon kişi bilfiil sokağa çıkarak yürüyüşlere katıldı. New York, Washington, Chicago, San Francisco’da yapılan yürüyüşlere katılım beklendiği gibi çok yüksek oldu ama Amerikan sağının merkezi sayılan Texas’ta bile tarihin en büyük katılımlı yürüyüşü gerçekleşti.

TEHDİT KARŞISINDA İKİ SEÇENEĞİNİZ VAR: KAÇMAK YA DA MÜCADELE ETMEK

Kadın yürüyüşünün bu kadar yoğun bir katılımla gerçekleşmesinin ardında oldukça insani bir tehdit algısı yatıyor. Trump’ın başkanlığında kadınlar haklarının tehdit altında olduğunu düşünüyor. Malum, insanlar tehdit karşısında iki seçeneğe sahip: Kaçmak ya da kalıp mücadele etmek. Kadınlar bu yürüyüşle ikincisini tercih ettiklerini ifade etti. Korkup içine kapanmaktansa tehditle mücadeleyi seçti.

PROTESTO ETMEK SERBEST AMA

Amerika’da yürüyüş yapmak, protesto etmek yasal güvenceler altında. İsteyen herkes Beyaz Saray’ın taş atımı mesafesinde istediği her protestoyu yapabiliyor. Hatta Beyaz Saray’ın duvarının dibinde yıllardır çadır kurup devlet politikalarını protesto eden savaş karşıtları var. Ama bütün bu serbestliğe rağmen pek çok örgüt insanları protesto için sokağa çıkartmakta başarılı olamıyor Amerika’da. Hiçbir sendikanın, kadın örgütünün, siyasi partinin yapamadığını zamanın ruhunu yakalayan bir kadının basit bir çağrısı başardı.

“MÜSLÜMANLARI FİŞLEYECEKSENİZ O LİSTEYE İLK BİZ YAZILACAĞIZ!”

Kadın yürüyüşünde pek çok konuşma yapıldı ama beni en çok ikisi etkiledi. İlki feminist mücadelenin Amerika’daki yüzü olan Gloria Steinem’in Müslümanların fişlenmesi durumunda “İlk biz gidip kendi adımızı yazdıracağız o listeye.” demesi oldu. Azınlık haklarını çoğunluğun savunması şartı gereği ifade edilen bu dayanışma yıllardır Müslüman Amerikalılara yapılan ayrımcılığı araştıran biri olarak bana umut verdi. Zira önümüzdeki dönem Amerika’da Müslüman olmanın biraz daha zor olduğu bir dönem olacak.

BELİRSİZLİKLERLE DOLU BİR DÖNEM BAŞLIYOR!

Ben kadın yürüyüşünü izlerken en çok Teresa Shook’u düşündüm. Seçim gecesi büyük bir düş kırıklığı ile yatağına gitmek yerine arkadaşlarına içini döken o kadını. Önümüzdeki yıllar belirsizliklerle dolu. Burası kesin. Bu belirsizlik içinde tek umudumuz Teresa Shook gibi sıradan insanların varlığı. 

Yazının devamı...

Evde kodlama için anne babalara 5 somut öneri

16 Ocak 2017

İKİ ADAŞIMA DANIŞTIM!

Bu alan benim uzmanı olduğum bir alan değil. O nedenle gerek NYU’da birlikte proje geliştirdiğim NYU Create Lab ekibine gerekse de Türkiye’den iki kıymetli akademisyen, Bahçeşehir Üniversitesi’nden meslektaşım Doç. Dr. Şirin Karadeniz’e ve Gazi Üniversitesi’nden meslektaşım Doç. Dr. Selçuk Özdemir’e danıştım (Selçuk Şirin, Şirin ve Selçuk’a danışmış oldu....). İşte onlardan gelen 5 somut öneri!

1.HAYAL ETTİĞİNİ ÜRETEBİLME ARACI OLARAK KODLAMA

Kodlama bir araç. Eğer çocuklarımıza bu aracın ne işe yaradığını somut örneklerle inandırıcı bir şekilde anlatamaz isek bu yazının devamında anlatacaklarımın bir anlamı kalmaz. Çünkü motivasyon olmadan öğrenme olmuyor. Selçuk Özdemir hocanın dediği gibi kodlamayı "hayal ettiğini üretebilme" becerisi olarak anlatmak gerek çocuklarımıza.

2.BİLGİSAYARSIZ KODLAMA MÜMKÜN!

Şirin hoca: “Yeterli teknolojik malzememiz yoksa da kodlama mantığını edinmek için evde yapılacak çok şey var.” diyor. Başlangıç için önerdiği site “www.csunplugged.org” ki burada aktivitelerle bilgisayarsız kodlama etkinlikleri mevcut. Aynı şekilde “www.bilgekunduz.org” adresinde de geçmiş bolca Türkçe kaynak var. Bu iki kaynak dışında çocuklara kodlama öğretimi için yayınlanan Türkçe kitaplar, dergiler ve bloglar da mevcut.

3.EVDE KODLAMAYA NEREDEN BAŞLAMALI?

Aşağıdaki tabloda Eda Karaçelebi’nin blogunda (http://www.egitimbilisim.net)  blogunda paylaştığı kodlamaya başlangıç programlarının listesi var. Evde kodlamayı bilgisayar aracılığıyla öğrenmek için akla gelen ilk kaynaklar şunlar: https://tr.code.org/ , khanacademy.org dersleri, kodris.com, appinventor.mit.edu vb. Bunların dışında Scode, Kodable gibi tablet uygulamaları ve Alice, Scratch, Kodu gibi bağımsız programlar da mevcut. Fiziksel programlama araçları (Ardunio, Rasperry Pi vb.) veya Robotik setleri ile STEM (Fen, Teknoloji, Mühendislik  ve Matematik) çerçevesinde kodlamayı ilerletmek de mümkün. Şirin hoca bu programların yaş ve deneyime göre seçilmesini ve ilk kez başlayacaklar için blog tabanlı programlama araçlarını öneriyor. 

4.KODLAMA SOSYAL BİR UĞRAŞ!

Evde kodlama üzerine konuştuğum herkesin üstünü çizdiği ortak bir nokta var. Kodlama tek başına öğrenilen bir beceri ama gelişmesi aile ve akran desteğine bağlı. Kodlama etkinliklerini ailelerin çocuklarıyla yapması kadar çocukların kodladıkları ilk programları hem aileleriyle hem arkadaşlarıyla paylaşmalarının zemini muhakkak yaratılmalı. Selçuk hoca kodlama alanında ilerleyen çocukları kuzenleri, arkadaşları ile bir araya getirerek, onlara minik minik oyun hedefleri koymayı öneriyor. Bu oyunu beraber geliştirmeleri için onlara süre vererek belli bir ödül mekanizması kurmayı öneriyor.

5.HER ÇOCUK KODLAMADA İLERLEYECEK DİYE BİR KURAL YOK!

Son olarak şunu da eklememe müsaade edin: Kodlama becerisi önümüzdeki dönemde kıymeti hızla artacak önemli bir beceri. Ancak tıpkı fen ya da matematik becerisi gibi kimi çocuk kodlama becerisini kavramak için daha çok uğraşacak kimisi de sıkılıp bırakacak. Yani her çocuk kodlamada ilerleyecek diye bir kural yok. Ebeveynin görevi zorla bir beceriyi kazandırmak olamaz. Bize düşen çocuğumuza öğrenme fırsatı vermek. Gerisini onları deneyerek bulur. 

Yazının devamı...

Kodlama Dersi 1. Sınıflarda Zorunlu Olsun!

9 Ocak 2017

Birkaç yıl önce yazmıştım tekrar edeyim. Kodlama ya da daha geleneksel deyişle bilgisayar programlama bu çağın alfabesi. Kumaşın bile akıllısının tasarlandığı, buzdolabında biten sütün kendi siparişini verdiği, siyasetin ve elbette dış politikanın bile siber casusluk maharetiyle yeniden tarif edildiği bir yeni çağa geçerken kodlama, mühendislerin tekeline bırakılamayacak kadar önemli bir beceri oldu. Artık elimizin değdiği her şeyin arkasında yazılım olanı makbul. İşte tam da bu nedenle dünyada hummalı bir kodlama yarışı başlamış durumda. Çünkü şurası çok açık, geçmiş yüzyılın yarışından bağımsız olarak bu yeni ekonomide çocuklarına kodlama becerisini daha hızlı ve yaygın bir şekilde kazandıran ülke bu yeni çağın yükselen ekonomisi olacak. 

100 YILDA BİR GELEN FIRSAT!

Malum biz bir önceki ekonomik yarışı kaybettik. Sanayileşmeye geç kalmanın bedelini çok ağır ödedik. Ödüyoruz. Son yüzyıldaki tüm olumlu çabamız gelişmiş ülkeyle aramızdaki makası bırakın kapatmayı, sabit tutmaya bile yetmedi. Makas açılıyor çünkü biz o yarışa geç başladık. İşte tam da bu nedenle şimdi aynı hatayı tekrar etmemek için elimizi sıkı tutmamız gerekiyor. Çünkü futboldaki gibi son dakika gollerle turu geçmenin mümkün olmadığı, son treni kaçıranın yaya kaldığı bir yarış bu. Ya bu trene binip yeni ekonomiye geçeceğiz ya da bir yüzyıl daha gelişen dünyaya küfür ederek kendimizi avutacağız. Tercih bizim.

YARIŞ YENİ BAŞLADI!

Şu an gelişen dünya da gelişmekte olan dünya da yarışın farkında. Herkes hummalı bir şekilde çocuklarına kodlama öğretmenin yolunu arıyor. Ama başta Estonya ve Finlandiya olmak üzere bazı ülkeler kodlama dersini 1. sınıftan itibaren tüm müfredata koymuş durumda. İngiltere ise daha evvel, 5 yaşında çocuklara kodlama algoritmasını yapboz ve diğer oyunlarla öğretmeye başladı. Bütün bu reformlar çok yeni, bir kısmı birkaç aylık!

SOMUT BİR ÖNERİ: 1. SINIFTA “KODLAMA”!

Hani arada soruyorsunuz ya “Hocam iyi de somut olarak ne yapalım?” buyurun size çok somut bir öneri. Gelin Türkiye’yi Finlandiya ve Estonya ligine sokalım ve kodlamayı çocuklarımıza daha birinci sınıfta alfabeyle birlikte öğretelim. Şu anda eğitim için yapabileceğimiz en somut öneri bu. Afaki bir öneri de değil. Türkiye’de pek çok özel okul zaten bu işe pilot uygulama olarak başlamış durumda. Bahçeşehir Kolejleri bu konuda güzel bir Türkçe kılavuz kitap bile basmış. Olmayan bir uygulama değil.  

5. SINIF ÇOK GEÇ!

Milli Eğitim Bakanlığı elbette anlattığım yarışın farkında. Gelecek sene bilişim teknolojileri ve yazılım dersi kapsamında 5 ve 6’ncı sınıflar zorunlu, 7 ve 8’inci sınıflar seçmeli olarak “kodlama” eğitimi olacak. Ancak bu yeterli değil. 5. sınıf kodlama için çok geç! Türkiye’nin kodlama yarışına iddialı bir şekilde girmesi için kodlama müfredata temel beceri olarak 1. sınıfta konulmalı. 5. sınıf çok geç!

YETER Kİ İRADE OLSUN!

Kodlamayı okuma-yazma gibi temel beceri seviyesinde 1. sınıftan itibaren öğretmek çok ciddi bir reform. Eğitim sisteminin, öğretmenlerin ve sistemi bir mıknatıs gibi arkasından sürükleyen sınavların bu reforma göre elden geçirilmesi gerekir. Bütün bu adımların nasıl atılacağı yanıtı olan bir soru. Dünyada iyi örnekler var, Türkiye’de iyi örnekler var. Yeter ki irade olsun! Code.org, KODU, Scratch gibi pek çok uygulamanın Türkçesi var. Öğretmenlerin yetiştirilmesi noktasında da Finlandiya örneği var: Öğretmenlere online olarak kodlama öğretmenliği eğitimi mevcut. Öğretmen açığını atanamayan BÖTE, bilgisayar mühendisi ve ilgili alan mezunu üniversite mezunlarıyla temin etmek de mümkün. Dünyanın aradığı bu yetenekli gençleri üniversiteden mezun edip bu çağda atıl bırakmak başlı başına bir milli servet israfı.

NİYET VARSA YOL BULUNUR!

Kendi çocuklarımla kodlama saatine katılmış, kodlamayı online ortamda mülteci çocuklar için tasarlamış biri olarak şu kadarını söyleyeyim ki bu işi öğretmek mümkün. Alfabeyi öğretmek, matematiği, feni öğretmek kadar mümkün. Ayrıca araştırmalar öğrencilerin kodlama dersini çok sevdiğini de gösteriyor. Yani somut, uygulanabilir bir reform bu. Niyet olduktan sonra yol bulunur. Hadi!

Yazının devamı...

Umut ve Akıl…

2 Ocak 2017

Evine ekmek götüren herkes hedefte!
Her katliamdan sonra yapılacak en insani şeyi yapıyorum. Reina saldırısında ölenlerin hikayelerine bakıyorum. Ölenlerin bir sayı değil birer insan olduğunu kendime hatırlatıyorum. Kimdirler? Nereden gelmişler? Hangi hikayeleri yarım kaldı?

Haritanın yırtılan yerinden fışkıran hikayeler…
Garson. Fotoğrafı var ünlü bir futbolcuyla. Cenazesi köye gittiğine göre daha yeni gelmiş İstanbul’a. Cemevi’ndeki törende eşi soruyor: Ne olacak şimdi? Kenan Kutluk katledildi.  

Güvenlik görevlisi. Beşiktaş’ta bir ay evvel gerçekleşen terör saldırısından kurtulmuş. Oğlu cenazesinin başında bize, herkese bakıyor. “Babam neden öldü?” der gibi… Fatih Çakmak katledildi.

Şoför. Yıllardır turistlere hizmet veriyormuş. Turizm Şirketi çalışanı. Gözlüklü. Karizmatik. Yabancı uyruklu misafirleri getirip, kapıda polisle sohbet ediyormuş. İki çocuğu cenazesine bakıyor, eşi ayakta duramıyor. Ayhan Arık katledildi.

Polis. Kapıda görevli. İlk vurulan. Daha 1995 doğumlu. Narin. Yakışıklı. Bakıyor fotoğrafta gökyüzüne… İnsan fotoğraftaki masum gence bakıyor ve sormadan edemiyor: Acaba hangi hayalleri yarım kaldı? Burak Yıldız katledildi.

Reina saldırısının iki amacı var: İçeride varolan kutuplaşmaları körüklemek, bizi birbirimize düşman etmektir. Dışarıda ise ülkenin itibarını zedelemek. Siyasi kamplaşmalardan biraz olsun uzak durmak için şimdiye kadar pek çok sebebimiz oldu. Hiçbirini değerlendiremedik. Her olay bizi bizden biraz daha uzaklaştırdı. Bu terör saldırısı son sebebimiz olsun. Birbirimizi yiyerek bu karanlıktan kurtulmamız mümkün değil. Birbirimize benzeyerek de bu karanlıktan kurtulmamız mümkün değil. Ülke olarak farklılıklarımızla yaşamayı hukuksal teminat altına almaktan başka çaremiz yok.

İstanbul! En kıymetli markamız!
Reina saldırısının ikinci hedefi dışarıdaki itibarımızadır. Ölenlerin geldiği coğrafyaya iyi bakın. Olay yeri seçimine de. Ölen 39 kişiden 25’i yabancı turist. Geldikleri ülkeler ise Suudi Arabistan, Hindistan, Kanada, Suriye, İsrail, Tunus, Irak, Lübnan ve Belçika. Kimliği bilinmeyenler de var. Kimi turist, kimi okumak için ülkemizi tercih etmiş. Hedef işte bu tercihi ortadan kaldırmaktır.

Dünyada ilk 10’da!
Türkiye bir “cazibe merkezi” derken metafor kullanmıyorum. Bakın aşağıda 2016 Master Card Global Destination İndex verileri var. Dünyada turistlerin gidip para harcadığı kentlerin listesi. Bu indeksi daha evvel anlatmıştım. Transit geçenleri değil, gece kentte kalıp para harcayanları içeren en güvenli kaynak. Listede göreceğiniz gibi, uluslararası turistlerin en çok tercih ettiği 10 kent arasında İstanbul 8. sırada yer alıyor. Son 3 yılda sıralamada bir iki sıra düşsek de hâlâ ilk 10’dayız ve turist sayısını koruyoruz.

En kıymetli markalarımız!
Çünkü İstanbul tarihiyle, coğrafyasıyla, kültürüyle bir cazibe merkezi. Elimizdeki en kıymetli marka. Reina da o kente gelen ve gerçek manada para harcayan turistlerin gitmese bile gitmek istediği yerlerden biri. Eğlence sektöründe markalaşmış nadir bir mekân. Katma değeri yüksek turizme örnek bir işletme. İşte tam da bu nedenle yeni yıl gecesi yapılan bu saldırı aynı zamanda bizim ekonomimize yapılan bir saldırıdır. Amacı Türkiye’nin bölgedeki itibarına kastetmek, bizi bir cazibe merkezi olmaktan çıkartmaktır. 

Umut ve akıl!
2017 berbat başladı ama Türkiye yakın tarihi ve coğrafyasıyla bu karanlığın sonucunu görecek tecrübe ve ferasete sahip bir ülkedir. Yeter ki umudu elden bırakmayalım. Leonard Cohen'in dediği gibi sızan bir ışık varsa haritanın yırtılan yerinden, hayata oradan tutunacağız. Umut olmadan hiçbir şey olmaz! Yeter ki 2017 aynı şeyleri tekrar edip farklı sonuçlar beklediğimiz bir yıl olmasın.

Yazının devamı...

Verdiğiniz ödevler bir işe yaramıyor!

26 Aralık 2016

Ama PISA sonuçlarına bakıyorum da durum hiç de öyle göründüğü gibi değil. OECD ülkeleri içinde bizim çocuklardan çok ödev yapan yok ama bizden başarısız ülke de yok. Sahi ne oluyor?

NİHAYET EĞİTİM GÜNDEM OLDU!

Önce bir not düşeyim. Bu sene PISA sonuçları nihayet Türkiye’de de hakettiği ilgiyi gördü. Primetime TV tartışmaları, gazetelerde çıkan detaylı analizler ve görsel kalitesi yüksek raporlarla ülke olarak en azından birkaç gün eğitimi gündeme alabildik. Bu tartışmalar doğal olarak genel başarı seviyemizin üzerinde odaklandı. PISA veri tabanı sadece başarıyı ölçmüyor oysa. Fen, matetmatik ve okuma becerilerinin yanında PISA aynı zamanda öğrenci, veli ve okul yöneticilerinden epey detaylı veri topluyor. Bu yazımda paylaşacağım veriler bu ek anketlerden.

ÇOCUKLAR ÖDEVLERİNİ YAPIYOR MU?

PISA verileri içinde bu sene fen alanında yapılan detaylı anketlerde yukarıdaki soruya ışık tutacak bir alan; öğrencilerin ders dışı zaman kullanımı. 15 yaşındaki gençlere okul dışında ödev ve özel ders gibi etkinlikler için harcadıkları zaman sorulmuş. Aşağıda da göreceğiniz gibi Türkiye çocuklarına en fazla ders dışı öğrenme etkinliği dayatan ülkeler arasında. Bizden çok ödev veren ülkelerin hepsinde başarı bizden daha berbat. Tek istisna Çin’deki bir bölge. Türkiye şimdiye kadar yaptığımız tarzda daha fazla ödevle, daha fazla özel dersle çocuklarımızın eğitim karnesini düzeltemez. En azından bu veriler onu gösteriyor.


 

FEN ALANINDA CİDDİ BİR SORUN VAR!


PISA verilerinde beni en fazla kaygılandıran sonuçlardan biri fen alanındaki felaket tablosu oldu. Bu temel beceri alanında çocuklarımız 70 ekonomi arasında 52. sırada yer alıyor ama asıl felaket bu genel sıralamada değil. PISA her alanda olduğu gibi fen alanında da ileri seviye beceriye sahip gençlerin de istatistiğini çıkartmış. İşte felaket o verilerde. Türkiye’nin ileri seviyede fen bilgisi becerisine sahip gençlerin oranı yüzde 1 bile değil. Bu seviyede öğrencilerin OECD ortalaması yüzde 7.7, iken bizde bu oran yüzde 0.3, yani yüzde 1 bile değil! Önümüzde duran yüksek teknoloji devriminde 80 milyonluk ülkenin kalkınması için tek yol olan katma değeri yüksek ekonomiyi bu kadar az gençle nasıl başaracağız? İnovasyonu, patenti kim geliştirecek? Bu sorulara yanıt vermek için tüm eğitimi gözden geçirmek, özellikle fen eğitimine eğilmemiz gerek.

ÇOCUKLAR MI TEMBEL?

Yukarıda genel olarak ödevler üzerine yaptığımız hesabı yalnızca fen dersleri üzerinden de yapmak mümkün. Türkiye PISA verilerine göre 34 OECD ülkesi içinde fen alanında da en çok ödev veren ülke. Bizim çocuklar haftada ortalama 4.7 saat fen ödevi yapıyor. Bu rakama özel ders ve kurslar da dahil. Peki fen dersleri için ödevlere harcanan zamanda OECD ortalaması kaç saat dersiniz? 3.2 saat! OECD içinde fen puanında zirvede olan Japonya’da çocuklar ödev, kurs ve özel derslere haftalık ortalama 2 saat harcıyor, bizim çocuklar ise bunun iki katından daha fazla zaman ayırıyor. Ama performansa baktığımızda Japonya zirvede biz ise PISA’da sonunculuğu Meksika ile paylaşıyoruz.

SORUN ÇOCUKLARDA DEĞİL!

Yukarıdaki veriler gösteriyor ki bizim çocukların aldığı berbat sonuçlar en azından onların tembelliğinin bir sonucu değil. Belli ki onlar verilen görevleri fazlasıyla yerine getiriyor. Ödevse ödev, kurssa kurs, özel ders ise özel ders alıyorlar. Ama bütün bunlar başarıya yansımıyor. O halde sorunun çözümü başka yerde aranmalı. Sorun çocuklarda değil. Peki nerede? Bu soruya birkaç hafta daha bu köşede yanıt arayacağım. 

 

Yazının devamı...