"Selçuk Şirin" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Selçuk Şirin" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Selçuk Şirin

Türkiye neden mutlu değil?

27 Mart 2017

Malum gündem ağır meseleler üstünden ilerliyor. Yok korkmayın, nasıl mutlu olunur üzerine ahkam kesen bir yazı değil bu. Bir kalkınma göstergesi olarak mutluluk üzerine bir yazı. Bizim mutsuzluğumuzun sebepleri üzerine bir yazı... Tabii ki verilerle…

Mutluluk bir kalkınma göstergesidir!

2012 yılında Birleşmiş Milletler’in mutluluk kavramını toplumsal gelişme endeksine alma girişimiyle birlikte, başta OECD ve Dünya Bankası olmak üzere pek çok ‘kalkınma’ odaklı kurum artık bir ülkenin gelişmişlik seviyesini sadece ekonomik göstergelerle değil, kişilerin yaşam kalitesi, yani huzur ve mutlulukla da ölçüyor. Bu bağlamda her yıl Mart ayında Dünya Mutluluk Raporu ve Endeksi yayınlanıyor. 2017 raporu geçen hafta çıktı. Oldukça detaylı analizlerle hazırlanmış 188 sayfalık bu rapora şu linkten ulaşabilirsiniz.

155 ülke arasında 69. Sıradayız

Dünya Mutluluk Endeksi, her katılımcı ülkede yaklaşık 3000 kişilik temsili bir örneklemden toplanan verilere dayanıyor. Katılımcılara hayatlarını 10 basamaklı bir merdivende 0 ‘en berbat’ 10 ‘en şahane’ olacak şekilde değerlendirmeleri isteniyor. Veriler 2014-2015 döneminde toplanmış. Merakınızı gidermek için hemen söyleyeyim. Dünyada en mutlu 50 ülke arasında maalesef yokuz! Türkiye 155 ülke arasında mutluluk bakımından 69. sırada yer alıyor. Tabloda bizim etrafımızdaki ülkeleri görebilirsiniz. Norveç, Danimarka, İzlanda, İsviçre, Finlandiya gibi kuzey ülkeleri dünyanın en mutlu insanlarının; Burundi, Tanzanya, Suriye, Rwanda ve Yemen gibi ülkeler de en mutsuz insanların yaşadığı yerler.

Bir ülkedeki mutluluğu belirleyen 6 faktör nedir?

Bu araştırmada benim ilgimi çeken nokta, mutluluğu belirleyen faktörlerin de hesaba katılmış olması. Ülkeler arası mutluluk seviyesi farkını şu 6 faktör açıklıyor: Kişi başı milli gelir, sağlıklı ömür beklentisi, kişisel kararların özgürce alınabilmesi, güven (Devlet ve iş dünyasında yolsuzluğun olmaması şeklinde ölçülmüş), sosyal destek (Sıkıntıya düşünce dayanacak bir kişinin olması şeklinde ölçülmüş), ve yardımseverlik (Son zamanlarda yapılan bağışlarla ölçülmüş). En mutlu 10 ülke bu 6 kategorinin hepsinde en yüksek puanı alıyor. En mutsuz 10 ülke ise her bir kategoride yerlerde sürünüyor.

Yazının devamı...

Ülkenin bekasını dert ediyorsanız, bu 7 öneriyi dikkate alın!

20 Mart 2017

O nedenle kendimi tekrar etmek pahasına eğitimde acil yapmamız gereken reformları dikkatinize sunmak istiyorum. Sorunları sıralamak yerine, çözümleri gündeme getirmek istiyorum. Buyurun en azından tartışmamız gereken 7 çözüm önerisi:

1- Reformları verilerle yapalım!

Hayat değişiyor. Eğitim de buna göre ayak uydurmalı ama nasıl? O nedenle eğitim deyince akla reformun gelmesi gayet doğal. Ama soru şu: Reformları neye göre yapacağız? Bir sabah kalkıp aklına eseni reform diye toplumun önüne mi koyacağız, yoksa bu değişiklikleri sistematik bir şekilde verilerden yola çıkarak mı yapacağız? Bu önemli soruyu nasıl yanıtladığımız eğitim alanında yaptığımız her şeyi belirliyor. O nedenle eğitim alanında yapılması gereken ilk reform bundan sonra eğitimdeki tüm değişikliklerin verilere dayandırılarak yapılması olmalıdır. Bu, şu demek: Önce sorunları bilimsel olarak tespit edeceğiz, sorunların muhatabı olan her kesimden veri toplayacağız. Sonra bu sorunlara çözüm yolları bulmak için ortak aklı harekete geçireceğiz. Yani bizim şura geleneğini. O açık platformda herkes çözüm yollarını masaya yatıracak. Ortaya çıkan paketi pilot uygulamalarla sınayacağız ve başarı gösteren uygulamaları tüm Türkiye’ye yayacağız. Evet biraz meşakkatli bir süreç bu. Ama ya bu yoldan gideceğiz ya da aklına esenin reform yaptığı yap-boza dönmüş ucube bir sistemle çocuklarımızın geleceğini heba edeceğiz. Tercih sizin.

2- Her ile üniversite yerine, her mahalleye iyi bir okul öncesi eğitim kurumu!

Eğitimde geri dönüşü en yüksek yatırım okul öncesi dönemindedir. Hatta oranı da belli: Bu döneme yapılan her 1 liralık yatırım 8 lira olarak geri dönüyor. Ve Türkiye okul öncesi eğitime katılımda kendi klasmanımız olan ülkelerin içinde açık arayla en son sırada yer almakta. O nedenle hiç pilot uygulamaya gerek olmadan ilk elden hemen yapılması gereken reform her mahalleye kaliteli bir okulöncesi eğitim kurumu açmaktır. Bunun için özel sektör-devlet işbirliği ile bir ulusal kampanya ilan edilmeli ve hatta gerekirse her ile üniversite için ayrılan parayı oradan alıp doğrudan okulöncesine vermeli. Evet her ile bir üniversite yerine her mahalleye iyi bir kreş ülke kalkınması için daha kıymetli bir yatırım olacaktır.

3- Teknolojiye ve binaya değil öğretmene yatırım!

Asya ülkeleri ve Finlandiya’nın eğitim mucizelerinin sırrı öğretmene verilen değerde yatmakta. Bu sistemlerde öğretmenlik profesyonel bir meslek olarak tanımlanmış, öğretmen seçimi, eğitimi ve sosyoekonomik statüsü (yani maaşı ve prestiji) buna göre organize edilmiştir. O nedenle eğitime aktaracağımız yatırımların merkezinde teknoloji ve binadan önce öğretmen olmalıdır. İyi bir öğretmen olmadıktan sonra istediğiniz binayı yapın, istediğiniz ‘akıllı’ teknolojiyi okullara sokun, sonuçta her şey o öğretmenin elinden geçerek öğrenciye ulaşacak.  

4- Merkezi idarede esneklik şart!

Yazının devamı...

BM'de gençlerle umut tazeledim

13 Mart 2017

Dünyayı yöneten yaşlıların, yurttaşları olanca güçleriyle korkutup ülke sınırlarına hapsettiği bir dönemde gerçekleşen bu devasa toplantıda gençlerin enerjisini görünce umudum arttı. Evet ülkelerin sınırları birbirine kapattığı, öteki düşmanlığının körüklendiği şu günlerde, genç kuşaklar ısrarla birbirine karışıyor. Umut etmek için bundan daha iyi bir gerekçe olamaz. Gelecekte onlar olacak, biz değil.

Süpriz bir davet!

Konuşmamın detayına geçmeden önce size davetin arka planını anlatayım. Birkaç ay evvel benim için de süpriz bir davet mektubu aldım. Birleşmiş Milletler’in 41. Öğrenci Konferansı’nı organize eden genç ekip (15-16 yaşlarında hepsi), eşim Dr. Lauren Rogers-Şirin ile yazdığımız mülteci çocukların ihtiyaçlarını konu alan şu raporumuzu okuyup çok etkilenmiş. Benim birkaç konuşmamın videosunu da izleyince beni ana konuşmacı olarak davet etmeye karar vermişler. Mektupta yer alan bilgilerden anlıyorum ki bu istisnai bir durum, zira aynı toplantıya önceki yıllarda ana konuşmacı olarak davet edilenler arasında yok yok. ABD Başkanı Bill Clinton, efsane BM Genel Sekreteri Koffi Annan, son BM Sekreteri Ban Ki-moon, Hillary Clinton gibi politikacılar ve Danny Glover, Harry Belafonte, Vanesa Redgrave gibi ünlü Hollywood starları önceki yıllardaki konuşmacılar. Bu listeyi görünce insan ister istemez heyecanlanıyor...

Mülteci Çocukların Acil İhtiyaçları: Yemek ve Barınmanın Ötesi

Peki hocam anladık da ne konuştunuz, derseniz özet geçeyim. Aslında yeni çıkan Bir Türkiye Hayali kitabımda yer alan Suriyeli mülteci çocuklar hakkındaki yazılarımın bir özetini sundum. Başlığını The Urgent Needs of Refugee Children: Beyond food and Shelter koyduğum konuşmamda dünyadaki aşırı milliyetçi dalganın en fazla mülteci ve göçmenleri etkilediğini anlattım. Dünyada şu an 65 milyonluk geniş bir nüfusun yersiz yurtsuz bir hayat yaşadığını, her 3 saniyede bir kişinin bu sayıya eklendiğini anlattım. Ve mülteci nüfusun yarısının çocuk olduğunu...  Bir saatlik konuşmamın tamamını şu linkten izleyebilirsiniz (57. Dakikada başlıyor): http://webtv.un.org/watch/migration-crossing-the-lines-41st-annual-unis-un-conference-part-3/5346703047001  Konuşmanın kısa Türkçe özetini de şuradan izleyebilirsiniz: https://www.youtube.com/watch?v=1fRXOd9p3NE

Sahadaki ilk araştırma

Konuşmamda New York’ta yürüttüğüm göçmen çocuklar araştırmasını, Norveç’te yaptığımız mülteci çocuklar araştırmasını veri olarak kullandım ama konuşmamın omurgasını 2012 yılında New York Üniversitesi ve Bahçeşehir Üniversitesi işbirliğinde yaptığımız Suriyeli mülteci çocuklar araştırması oluşturdu. Meslektaşlarım Dr. Serap Özer ve Dr. Brit Oppedal ile ortaklaşa yaptığımız bu saha araştırmasının Suriyeli mülteci çocukların yarıya yakınının post-travmatik stress bozukluğu (PTSD) yaşadığını ve yüzde 40’a yakınının da deprasyona varan duygusal sorunlar yaşadığını gösterdiğini ve bu verilerin bizleri kaygılandırması gerektiğini ifade ettim. Türkiye’nin dünyada en fazla mülteci ağırlayan ülke olarak örnek bir davranış sergilediğini de vurguladığım konuşmamda özellikle varlıklı ülkelerin temsilcilerinden yöneticilerini uyarmalarını istedim. Eğer önümüzdeki süreçte mülteci ve göçmen çocuıkların dertlerini ihmal edersek bunun bedelinin tüm dünya için çok ağır olacağını bir kere de BM Kürsüsü’nde ifade ettim. 

Yazının devamı...

Evrensel bir değeri kaybettik, farkında mısınız?

6 Mart 2017

Sadece araştırmadı, aynı zamanda uyguladı

Çiğdem Kağıtçıbaşı onlarca bilimsel kitabı, yüzlerce bilimsel makalesiyle dünya literatüründe bir dev; ama onu eşsiz kılan bu çapta bir bilimsel çabayı hayata geçirdiği toplumsal projelerle taçlandırmış olmasıdır.  1970’lerde başlattığı ana-çocuk odaklı eğitim projeleri bugün AÇEV çatısı altında devam ediyor. Binlerce çocuk bu proje sayesinde hayata daha iyi bir noktadan başladı. Kuramsal temeliyle de çok özgün olan bu proje başta UNICEF ve Dünya Bankası olmak üzere pek çok uluslararası kuruluş tarafından bugün dünyanın farklı ülkelerinde örnek bir model olarak kabul edliliyor. O nedenle bugün Hocanın adı sadece Anadolu’da, İstanbul’un kenar mahallerinde değil, Mısır’dan Bangladeş’e dünyanın dört bir yanında yaşıyor...

Şahane bir rehberi kaybettim...

Ben Çiğdem Hoca’nın öğrencisi olmadım hiç ama onun hikayesini ilk 1990’larda bizim alanın temel dergisinde aldığı ödül dolayısıyla okumuştum. Dünyanın en büyük psikologlar derneği APA Hoca’ya uluslararası çapta alana en büyük katkı ödülünü vermişti. O nedenle ilk doktora dersimde hocanın geliştirdiği kuramsal modeli tahtada görünce hiç şaşırmamıştım. Dersine girme fırsatım olmamıştı ama insan gelişiminin toplumsal bağlamdan ayrı düşünemeyeceği gerçeğini kendisinden öğreniyordum işte...

Bursa’da geçen çocukluk...

Hocayla ilk defa bir uluslararası toplantıda yaptığım sunuda tanışmıştım. Salonda onu görünce heyecanlanmış, sorduğu soruya elimden geldiğince yanıt vermiştim. Genç bir akademisyen için daha büyük bir mutluluk olabilir mi? Hiç bitmeyen dostluğum o gün başlamıştı. Son 15 yıldır neredeyse her yıl Hoca ile bir konferansta buluşur olduk. Her konferansta bir yolunu bulup programı asar, uzun yürüyüşlere çıkardık. Hoca Bursa’da geçen çocukluğunu, ailesinin kurduğu okulu, ODTÜ ve Boğaziçi yıllarını anlatırdı. Marbach’ta birkaç gün ıssız bir gölün etrafında ortak bir çalıştaya katılmıştık bir yaz. Etraftaki köylere yürüyüşe çıktığımızda ona köyde geçen çocukluğumu anlatmıştım. Merakla dinlemiş, pastoral hayatın insan gelişimine etkisi üzerine ne kadar az araştırma yapıldığını söylemişti.

Türkiye’ye hoca sayesinde dönmüştüm

Yazının devamı...

Bir Türkiye Hayali

27 Şubat 2017

Bugün tatil hocam!

Geçenlerde evden çıkıp bir saat uzaktaki kampusa ders vermek için geldiğimde epey şaşırdım. Her zaman cıvıl cıvıl olan kampus içindeki parkta tek bir öğrenci yok. Önünde hep sıra olan bina girişinde de garip bir sessizlik hâkim! Güvenlik görevlisine “Öğrenciler nerede?” diye merakla sordum. “Bugün tatil Hocam” dedi. Gülerek ve işin doğrusu biraz da utanarak ayrıldım binadan. 20 küsur yıldır Amerika’da yaşıyorum ve 20 yıldır burada ders veriyorum. Elbette tatil günlerini biliyorum ama işte unutuvermişim. Unutmuşum çünkü son yıllarda her sabah Amerika’da yatıp Türkiye’de uyanıyorum. Sabah ilk olarak Türkçe gazete okuyor, Türkçe Twitter’a giriyor, kısacası güne Türkiye’de bir yerlerde başlıyorum.

İyi de oğlum bunun bizim çocuklara faydası ne?

2005 senesinde bizim alanın en büyük ödüllerinden birini almıştım. Mesleğe yeni başlarken şahane bir sürprizdi bu. San Fransisco’da 5 bin kişinin önünde ödül konuşması yapacağımı babama söylediğimde tebrik etmiş ama bir de soru sormuştu: İyi de oğlum bu ödülün bizim çocuklara ne faydası var? Yıllardır ne vakit Amerika’da önemli bir şey başarsam babam hep buna benzer bir soru sorar ve o öğretmen edasıyla acı bir gerçeği hatırlatır: Sen bu memleketin okullarında okudun, buraya borcun var... Ömrünü yoksul çocukların hayallerine adamış, Kars, Erzurum, Yozgat, Ardahan, Çankırı, Mersin ve Ankara’da çalışmış, bütün bu illerin terkedilmiş köylerinde öğretmenlik yapmış bir adam benim babam. Sorduğu her sorunun bedelini ödemiş bir öğretmen. Türkçe yazdığım herşey babamın yıllar evvel sorduğu bu sorunun hakkını vermek içindir. Muradım bizim çocuıklara faydalı olmak, onların hayallerini ortaya çıkartmaya aracı olmaktır.

Memleket hasretini dindirmek için yazıyorum

Üniversite okurken Türkiye dışında bir yere yerleşmek aklımın ucundan bile geçmezdi. Hayalim akademisyen olmak, ülkeme ülkede kalarak katkıda bulunmaktı. Bu uğurda çalmadık kapı, aşındırmadık patika bırakmadım. ODTÜ’yü dereceyle bitirdiğim halde ne orada ne de Türkiye’deki başka bir üniversitede akademik bir iş bulabildim. Bir taşra üniversitesinde girdiğim asistanlık sınavında beni İngilizce‘den elediler, ki çok basit birkaç çeviriden ibaretti sınav diye uydurdukları şey. Olmadı! 5 yıl boyunca hem bankacılık yapıp hem de yüksek lisans programlarına devam ettim. Çalınacak başka kapı kalmayınca doktora için ülkedem ayrıldım. Ha bugün ha yarın derken yıllar hızla geçip gitti. Şimdi New York Üniversitesi’nde kürsü profesörü olarak yazıyorum bu satırları.  Yıllarca hayalini kurduğum bir işim, şahane bir araştırma merkezim var ama aynı zamanda hayatımda büyük de bir eksik var. Memleketten uzak olanın bileceği bir eksik bu... Hasret... Bu köşedeki yazıları o eksiği gidermek, memleket hasretini dindirmek için yazıyorum.

Ama köyü benden çıkartamazsınız!

Neden Amerika’daki akademik hayatıma yoğunlaşmakla yetinmediğim sorusu çok sık gelir oldu son zamanlarda. Beni seven dostlarım da soruyor. Hazzetmediğim, beni utandıran bir soru bu. Çünkü memleketi dert etmek bir tercih, yük ya da zül olamaz! “

Yazının devamı...

Bu Devirde Çocuk Yetiştiren Anne Babalara 7 Somut Öneri

20 Şubat 2017

Yarının bugünden daha kötü olacağına dair inancın çoğaldığı berbat bir dönemdeyiz. Böyle zamanlarda herkes zorlanıyor umudu diri tutmak için ama asıl zorluğu çocuk yetiştiren anne babalar çekiyor. Çünkü bir taraftan kendi geleceklerini düşünürken, diğer taraftan çocuklarının geleceğini hesaba katmak zorundalar.

Ne yapmalı?

Bu devirde çocuk yetiştiren bir ebeveyn olarak yukarıdaki soruya yanıt ararken Birgün Gazetesi’nin Pazar ekinde şahane yazılar kaleme alan Doç. Dr. Bilge Selçuk’un tam da bu konuya eğilen yazısını gördüm birkaç hafta önce. Kendisinden de izin alarak o yazıdan aldığım notları aşağıda paylaşıyorum. Paylaşıyorum, zira okurken “Bu yazıyı ben yazmalıydım,” dediğim nadir metinlerden biri Bilge Hoca’nın bu makalesi. Zira oldukça karmaşık kuramsal meseleleri herkesin anlayacağı ve uygulanabilir somut adımlara dönüştürmüş.

1. Çocuğunuzla konuşun

Daha evvel yazmıştım. Okulöncesi çağda zeka demek kelime dağarcığı demek. İlk 36 ayda ebeveynler ile çocuklar arasındaki diyaloğun kalitesi çocukların okula başlangıcı dahil tüm akademik süreçlerdeki başarısını önemli ölçüde belirliyor. O nedenle çocuğunuza yapacağınız en önemli yatırım onlarla konuşmak. Bunu masal anlatarak mı, evcilik oynayarak mı, etrafı keşfederek mi yoksa kitap okuyarak mı yaparsınız bu size kalmış; ama şu zor günlerde eğer zamanı ve mekanı unutmak istiyorsanız çocuğunuzun dünyasına dalın. Konuşun, oynayın onlarla…

2. Çocuğunuza beklemeyi öğretin

Dünyada insan gelişimi üzerine yapılan en kapsamlı araştırmalardan biri 1972’de Yeni Zelanda’da başlayan Dunedin Araştırması. Başka bir gün detaylarını anlatacağım bu araştırma 1000’den fazla bebeği doğumundan bugüne kadar takip ediyor. Ve bu araştırmadan çıkan en önemli sonuçlardan biri şu: Bireylerin hayattaki başarı ya da başarısızlığını açıklayan en önemli değişken zeka değil, ailenin sosyal ya da ekonomik seviyesi de değil, öz-denetim.  Kendi duygu ve düşüncelerini daha iyi kontrol edip yönetebilen çocuklar akademik olarak başarılı, sağlıklı ve varlıklı bir yetişkin oluyor. Öz-denetim becerisini kazandırmak için açılan pencere, çocuk 10 yaşına varınca kapanmış oluyor. O nedenle anne babaların 0-9 yaş döneminde çocuklara her istediğini hemen vermekten vazgeçip onlara sabretmeyi, beklemeyi, hak etmeyi öğretmesi onların geleceğine yapacağı en önemli katkılardan biri. Bu beceriyi kazandırmanın bir diğer yolu da çocukları planlı okul dışı etkinliklere erken yaşta alıştırmak. Spor ve sanat belki de bu etkinliklerin en faydalı olanı zira her iki kanalda da çocuklar kurallar çerçevesinde performans sergilemeyi ancak sabırla öğrenebiliyor.

Yazının devamı...

Bilim ve Sanata Vurulan Her Darbe Sofradan Eksilen Ekmek Demektir!

13 Şubat 2017

Hamallığı biz yapıyoruz, kaymağı başkaları yiyor!

Daha evvel yazmıştım, tekrar edeyim. Katma değeri yüksek üretime geçebilmek için yaptığımız her işe ‘akıl ve sanat’ katmamız gerekiyor. Fındık üzerinden, turizm üzerinden anlatmıştım bu denklemi. Malum, dünyada fındık pazarında tekel Türkiye ama fındıktan biz senede 3 milyar ciro yaparken aynı fındığı bizden alıp ‘akıl ve tasarımla’ işleyerek Nutella markasını sofralara taşıyan şirketin yıllık cirosu 10 Milyar doları aşmış durumda. Aynı denklemi zeytinyağımız, çayımız ya da peynirimiz, balımız için de çıkartabiliriz. Ürettiğimiz her şeyi işlemeden satıyoruz, markalamadan pazarlıyoruz. Yani üretmeye üretiyoruz da o üretime akıl ve sanat katmadığımız için katma değer yaratamıyoruz.

Aynı hesabı başka yazılarımda turizm için de yapmıştım. İstanbul hala dünyanın en çok turist çeken ilk 10 şehrinden biri ama gelen turistten para kazanacak müzemiz, galerimiz, sanatçıların elinin değdiği mekan ve ürünlerimiz yok. Yani özetle işin hamallığını biz yapıyoruz, kaymağını başkaları yiyor. Peki ne yapmalı? Bilime ve sanata yatırım yapmaktan başka çaremiz yok. Çünkü ancak bilimsel inovasyonla elimizdeki hammaddeyi daha verimli bir şekilde işleyebilir, ancak sanat ve tasarımla elimizdeki kaynakları dünyaya daha iyi bir şekilde pazarlayabiliriz.

Bilim ve sanat karnemiz kırıklarla dolu...

Tam ben yukarıdaki hesapların derdine düşmüşken bu hafta iki ayrı haber geldi memleketten. İlki görevini kaybeden yüzlerce akademisyen ve onların ayaklar altına alınmış cübbeleri. İkincisi de 2016 FreeMuse’un Tehdit Alındaki Sanat Raporu sonuçları. Maalesef her iki tarafta da, yani bilim ve sanat alanlarında da, bırakın yatırım yapmayı, elimizdeki değerleri hoyratça harcıyoruz.

Ortalama ortaokul terk!

Önce şunun altını çizelim. Türkiye’de ortalama eğitim seviyesi 6.5 yıl, yani ortaokul terk. Böyle bir iklimde bilim yapmak, akademisyen olmak için gerekli olan doktora derecesi sahibi olmak tahmin edersiniz ki bin bir engeli aşarak mümkün oluyor. Nitekim Dr. Emrah Aydınonat’ın en son TÜİK verilerinden yola çıkarak paylaştığı aşağıdaki grafikten de göreceğiniz gibi 25 yaş üstü nüfusta doktora derecesine sahip olanların oranı yalnızca % 0.36. Bir fikir vermesi açısından İsveç ve İsviçre gibi ülkelerde bu oran bizim 10 katımızdan daha fazla ama 1980lerde bizimle aynı yerde olan Güney Kore’de de bu oran bizim 3 katımız seviyesinde. Ülkenin en iyi eğitilmiş kesimini bırakın el üstünde tutmayı, her gün rezil ediyoruz. Bilimi ve o bilimii yapanları bu kadar hırpalayarak sadece o insanlara değil aslında kendimize ve daha önemlisi çocuklarımızın geleceğine büyük bir darbe vuruyoruz.

Yazının devamı...

Dünyada en kötü 10 ülke arasındayız!

6 Şubat 2017

Türkiye’nin aşırı şişmanladığına dair verileri daha evvel bu köşeden paylaşmıştım. Bendeki en son resmi veri TÜİK’e ait 2014 istatistikleri ki orada toplumun yüzde 42’si normal kilolu olarak görünüyor. Sayın Akdağ’ın paylaştığı veriler bu durumun son iki yılda daha da kötüleştiğine işaret ediyor. Anlaşılan normal kiloluların oranı yüzde 40’lardan yüzde 30’lara inmiş. Bir başka ifadeyle kilo sorunu olanların oranı iki yılda epey artmış. Buna şaşırmadım çünkü Türkiye’nin bu alandaki trend verisi oldukça kaygı verici. Aşağıdaki grafikte de göreceğiniz gibi 33 yıllık bir periyodda dünyada obezite oranının en hızlı yükseldiği ilk üç ülke Mısır, Meksika ve Türkiye.  Eğer önlem alınmaz ise 2023 hedefleri arasında dünyada en şişman ülke olmayı da koymamız gerekebilir. Durum o derece vahim bir durum. O nedenle Sağlık Bakanı’nın yaptığı çağrıya kulak verip bu meseleyi enine boyuna tartışmamız şart.

Sorun bize has değil! Obezite sorunu Amerika başta olmak üzere gelişmiş ülkelerin uzun bir süredir üzerinde tartıştığı bir mesele. O cenahta şu ara en yoğun tartışılan soru şu: Obezite ile mücadele ederken diyet anlamında şekere mi yoksa yağa mı daha çok dikkat etmeliyiz?

Yağ mı yoksa şeker mi daha zararlı? 1960lardan itibaren sağlık uzmanları obezitenin ve obeziteye dayalı kalp rahatsızlıklarının temel nedeninin kolesterol ve yağ olduğu konusunda bir konsensusa varıyor. O dönemden başlayarak da tüm sağlık politikası yağlı gıdaların zararları üzerine odaklanıyor. Şeker temel risk kaynağı olarak ikinci plana atılıyor. Margarinin tereyağının yerini alması, az yağlı ya da yağsız ürünlerin marketlerde yaygınlaşması hep bu bilimsel uzlaşmanın bir sonucu olarak ortaya çıkıyor.

Tam bir skandal! Ancak yeni ortaya çıkan bilimsel araştırmalar durumun hiç de bu kadar net olmadığını, hatta şekerin yağlı gıdalardan daha fazla zararlı olduğunu ortaya koyuyor. Şeker tüketiminin artmasıyla obezite oranının artması neredeyse birbiriyle paralel gidiyor. Peki buna rağmen neden bilim insanları 1960larda şekerin zararları üstünde durmadı derseniz bu sorunun yanıtı bir skandala işaret ediyor. Araştırmacı gazetecilerin birkaç ay evvel ortaya çıkarttığı gerçek şu ki 1960lardan başlayarak şeker lobisi başta Harvardlı olmak üzere pek çok araştırmacıya açıktan maddi destek vererek sonuçların şeker lehine kamuoyuna sunulmasını sağlamış. Evet tam bir skandal.

Şekersiz diyete geçmenin sancıları! Şekerin insan sağlığında yaptığı tahribatın boyutu ortaya çıktıkça obeziteyle mücadelenin de yöntemi de hızla değişiyor. Artık yağsız ya da az yağlı diyet yerine şekersiz ya da az şekerli diyetler gündeme geliyor. Bu bağlamda pek çok ülke kolalı içeçekleri başta okullarda olmak üzere çocukların diyetinden çıkartmaya başladı bile. Kolalı-şekerli içeçeklere ek vergiler gündemde. Bizim de obezite ile mücadelede başarılı olabilmemiz için şekerli diyetle mücadeleye öncelik vermemiz kaçınılmaz. 

Yazının devamı...