"Selçuk Şirin" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Selçuk Şirin" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Selçuk Şirin

2018’de değiştirmemiz gerekenler

31 Aralık 2017

Hocam senenin bu son gününde neden bizi karamsarlığa itiyorsunuz demeyin. 2018’de değişmesini umduğum veriler bunlar. Evet, umudum hep var!

VERİ ÇOK, DERT EDEN YOK!

Eğitim ve çocuklar üzerine her zamankinden daha çok veriye sahibiz. Bu verilerin neredeyse tamamı bizim vergilerimizle ve başta Milli Eğitim Bakanlığı olmak üzere resmi kurumlar tarafından toplanıyor. Kuşkusuz bu veri setlerinden en önemlisi, bu köşeyi takip eden herkesin yakından bildiği PISA. Her 3 yılda bir bizimle birlikte 72 ülkeden toplanan bu veri setinin en önemli özelliği hem ülke içinde geçmişe yönelik bir karşılaştırmaya hem de ülkeler arası kıyaslamaya olanak sağlaması. Genel sonuçları biliyorsunuz ama 2018’e dair hayaller kurarken hatırlatmak istiyorum. Çocuklarımız temel beceriler bakımından dünyadaki ilk 50 ülke arasında yok!

YATIRIM ARTIYOR, BAŞARI DÜŞÜYOR!

Basın Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğü’nce (BYEGM) açıklanan, “Rakamlarla Türkiye” çalışmasına göre Türkiye’nin eğitime ayrılan bütçesi 14 yılda yaklaşık 12 kat artmış. Ancak aynı dönemde performansa baktığımızda negatif bir trend görüyoruz. Tabloda da göreceğiniz gibi 2003’te ilk 35 ülke arasında yer alan Türkiye, 2015’te 50. sıraya gerilemiş durumda. Bir G-20 ülkesi için bundan daha önemli bir dert olabilir mi?

2018, eğitimde kaynak artışına rağmen performansımızın niçin düştüğünü sorguladığımız bir yıl olsun.

HER 3 GENÇTEN 1’İ NE İŞTE NE OKULDA NE DE KURSTA!

Türkiye’nin en önemli potansiyeli genç ve dinamik nüfusu. Malum medyan yaş, 30’un biraz üstü. Yani her iki kişiden biri genç. Peki bizim gençler ne yapıyor? Resmi istatistiklere dayalı olarak yapılan analize göre Türkiye’de her 3 gençten biri, yani yüzde 30’u ne herhangi bir işte çalışıyor, ne bir okulda ya da kursta okuyor, ne de herhangi bir düzenli spor ya da sanat faaliyetine katılıyor. Bu oranla OECD ülkeleri arasında ekonomistlerin tabiriyle gençleri en ‘atıl’ durumda tutan ülke biziz. Zaten en son açıklanan resmi istihdam verileri de bu durumu doğruluyor: 15-24 yaş arası iş arayan dört gençten biri hâlâ işsiz!

Yazının devamı...

Ötekine nefretin bedeli cebimizden çıkıyor!

24 Aralık 2017

Ali Koç’un dediği gibi karpuz gibi ortadan ayrılmış bir ülke beni endişelendiriyor. Ancak endişemin kaynağı sadece toplumsal değil. Biz görmezlikten gelsek de bu meselenin bir de ekonomik faturası var. Bu faturayı çıkarmadan önce gelin Türkiye’deki toplumsal kamplaşmanın boyutlarını tespit edelim.

KİŞİLER ARASI GÜVENİN EN ZAYIF OLDUĞU ÜLKE!

Bahçeşehir Üniversitesi’nden Prof. Yılmaz Esmer Hoca’nın yürüttüğü Dünya Değerler Araştırması’na göre Türkiye, kişiler arası güvenin en zayıf olduğu ülkelerden biri. Halkın sadece yüzde 12’si başkalarına güveniyor. Bu oran İsveç, Norveç ve Danimarka gibi ülkelerde yüzde 70’in üzerinde.

Çocuklarımızı bile ayırıyoruz! Toplumsal kamplaşmanın vardığı boyutu anlamak için geçtiğimiz yıl Marshall Fund tarafından yapılan kapsamlı araştırmaya bakalım. Bu araştırma bize, maalesef meselenin politik ayrışmanın çok ötesine geçtiğini gösteriyor.

Yetişkinler arasında,

- Kızının karşı görüşte biriyle evlenmesini istemeyenlerin oranı % 83

- Karşı görüşten biriyle ortak iş yapmak istemeyenlerin oranı % 78

- Karşı görüşten biriyle komşu olmak istemeyenlerin oranı % 76

Yazının devamı...

Çocuklara ne okumalı? Nasıl okumalı?

17 Aralık 2017

Beyin gelişimini desteklemek için bundan daha önemli bir şey yok demiştim. Hafta boyunca sosyal medya hesaplarıma sorular yağdı: Tamam hocam okuyalım, ama ne okuyalım ve nasıl okuyalım? Ben de bunun üzerine konunun uzmanı dostların da yardımını alarak minik bir ‘Okulöncesi dönemde kitap okuma kılavuzu’ hazırladım.

NE OKUMALI?

Oğlum doğduğunda günlerce Türkçe kitap aramıştım. Bulduğum kitaplar ya gelişimsel olarak yeni doğanlar için uygun değildi ya da yabancı dilde yazılan bir kitabın çevirisiydi. Ne hayvanları bizim hayvanlara, ne evleri bizim evlere benzeyen çocuk kitaplarını gören eşim itiraz etmişti. Bizim hikâyelerle, bizi anlatan kitapların kıtlığını görünce oturup eşimle bir de kitap yazmıştık kendi çocuğumuz için. (Bu kitaplar daha sonra basıldı, Arapça çevirisi de ücretsiz olarak Suriyeli mülteci çocuklara dağıtıldı!) Bu anlattıklarım 10-15 yıl evveldi. Arada geçen yıllarda çocuk kitaplarına talep arttı. Artık okulöncesi dönem için Türkçe bir kitaplık oluşmuş durumda. O nedenle artık kitap var mı yok mu sorusunun yerini hangi kitabı tercih etmeli sorusu aldı.

İLK KİTABIN SIRRI!

Çocuğunuza kitap seçerken ilk bakmanız gereken kriter, çocuğun yaşı ve gelişim seviyesine uygunluk. Örneğin 0-36 ay arası dönem için seçilen kitaplarda görsellik ön planda, yazı çok arka plandadır. Ancak 36-66 ay arası dönem için durum tersine döner. Bu çağda görselliğin yerini yazı, yani hikâye alır. O nedenle ilk yıllardaki kitaplarda neredeyse hiç yazı olmaması lazım. İlk 6 ay için seçilen kitap kalın kartondan olmalı. O kitabın eninde sonunda çocuğun ağzına gideceğini unutmayın... Bırakın kitapla haşır neşir olsun çocuğunuz. İlk kitapların siyah-beyaz olması da gelişimsel olarak uygun, zira renk algısı henüz tam oturmuş olmuyor yeni doğanlarda. Özellikle ilk bebek kitaplarının ses çıkaran (elektronik değil) kumaş ya da naylon materyalden olmasına özen göstermeli. Yeri gelmişken elektronik kitapların, düğmeye basınca ses çıkaran pilli kitapların özellikle bu evrede yarardan çok zararı olacağını ifade etmeliyim.

SORU SORDURAN KİTAP İYİDİR!

Aylar ilerledikçe çocuğun gelişim seviyesi ve bebeğin odaklanma kapasitesine göre yeni kitaplara geçilmesi gerekiyor. Ama bu durumda da bir paragraf değil birkaç cümleyi geçmeyen metinler olmalı her sayfada. Çocuk, bir sayfaya baktığında yazıdan çok görsel ve boşluk görmeli. İyi bir okulöncesi kitabı çocukla sizin aranızda sorular üzerinden bir muhabbet başlatmalı. Eğer tek bir soru sormadan kitabı bitirdiyseniz bilin ki elinizdeki kitap özellikle ilk üç yıl için ideal bir kitap değil. Çünkü bu çağda kitap, sizi çocuğunuzla buluşturan bir araç olmaktan öte bir şey değil. O araç üzerinden çocuğunuza olan sevginizi ifade ediyorsunuz. Bu duygusal alışverişe hitap eden her kitap iyidir.

ÇOCUĞUN AYAĞINI YERDEN KESEN KİTAP İYİDİR!

Yazının devamı...

Yeni doğana kitap mı okunur abi?

10 Aralık 2017

Geçen ay TÜYAP kitap fuarında çocuk gelişimini ve eğitimi dert eden biri olarak çok acı bir tablo ile karşılaştım. Bir okulöncesi eğitimci ile fuarda basit bir soruya yanıt aradık: Yeni doğan çocuğa okumak için kitap var mı? Çoğu yayıncı bırakın kitap önermeyi soruyu bile anlamadı. Yeni doğan çocuğa kitap okunmaz diyen bile çıktı. Bulduğumuz birkaç kitap ya o yaş çocuğa uygun değildi ya da kötü birer çeviriydi. Çocukların geleceğine, ülkenin geleceğine dair bundan daha korkunç bir şey duymadım. Eğer abarttığımı düşünüyorsanız lütfen okumaya devam edin.

BEYİN GELİŞİMİNİN YÜZDE 90’I İLK 36 AYDA BİTİYOR!

İnsan gelişiminde kritik dönemler vardır. Gelişimin büyük oranda gerçekleştiği bu dönemleri iyi değerlendirmezseniz kaçan fırsat bir daha geri gelmez. Beyin gelişimi için kritik dönem ilk 3 yıldır. Beyin bu dönemde yüzde 90 oranında gelişmesini tamamlar. Dolayısıyla eğer çocuğunuzun zihinsel gelişimini dert ediyorsanız, çocuğunuzun özellikle akademik olarak başarılı olmasını istiyorsanız yapmanız gereken ilk şey bu dönemde çocuğunuza zaman ayırmak. Çocuğunuz için yapacağınız en kıymetli yatırım bu ilk birkaç yılda yaptıklarınız. Peki tam olarak ne yapmalıyız tam olarak bu dönemde yeni doğan bir çocuk için? Çocukların beyninin en hızlı geliştiği dönemde, yani ilk 36 ayda çocuklarla kitaplar üzerinden diyalog kurmalıyız.

30 MİLYON KELİME FARKI NEDİR?

İlk 3 yılda çocukları aileleriyle gözleyen klasik bir çalışmayı anlatmadan yukarıdaki soruya yanıt vermek mümkün değil. Evet, Hart ve Risley tarafından gerçekleştirilen meşhur ‘20 Milyon Kelime Farkı’ araştırmasından söz ediyorum. Araştırmacılar insan beyninin en hızlı geliştiği dönemde ebeveynlerin ne yaptıklarını anlamaya çalışyor bu çalışmada. Bu amaçla üç değişik sosyoekonomik seviyeden onlarca aile seçiyor ve sıkı bir takip başlıyor. Araştırma boyunca çocuklar üç yaşına kadar her ay bir saat aile içinde gözleniyor. Araştırma tamamlandığında görülüyor ki gelir seviyesi ne olursa olsun çocuklar birbirine çok benziyor ama bir istisna hariç. Farklı gelir gruplarından gelen çocuklar arasındaki en büyük fark çok net bir şekilde açığa çıkıyor. O da çocukların duyduğu kelime sayısı. Aşağıdaki sonuç grafiğinde de göreceğiniz gibi varlıklı ve eğitimli aileler üç yıl boyunca toplam 45 milyon kelime kullanıyor. Orta eğitim ve gelir seviyesine sahip ailelerde bu rakam 30 milyona düşüyor. Ancak eğitim seviyesi düşük ailelerde bu rakam 15 milyonu ancak buluyor. Yani alt ve üst grup arasındaki fark “30 milyon kelime”. Bu araştırmanın çocuk gelişiminde yarattığı devrimi anlatan aynı adlı kitap yakında Türkçede de basılıyor.

OKULÖNCESİNDE ZEKÂ DEMEK KELİME HAZİNESİ DEMEKTİR!

Acı olan ilk 36 ayda ortaya çıkan 30 milyon kelime farkının sonraki yıllara etkisi. Çünkü pek çok çocuk için bu fark hiç kapanmıyor! Çocuklar okul çağına geldiklerinde görüyoruz bu farkın ilk etkisini. Çünkü okulöncesi dönemde zekâ dediğimiz şey aslında kelime hazinesinden ibarettir. Daha çok kelimeye aşina çocuklar işte bu yüzden okula başladıklarında öğrenmeye hazır oluyor. Kelime hazinesi geniş olan çocuk, arkadaşlarından birkaç adım önde başlıyor. Çünkü o çocuk öğretmenin ne dediğini daha çabuk anlıyor. Ve maalesef okullar bu farkı kapatmakta çok başarılı olmuyor. O nedenle alt gelir gruplarından gelen çocuklar zorlanırken üst gruptan gelen çocuklar rahatlıkla üniversiteye ulaşıyor.

Yazının devamı...

Çağın belası ekran bağımlılığı

3 Aralık 2017

EBEVEYN NE YAPSIN?

İki çocuk yetiştiren bir baba olarak en çok zorlandığım mesele ekran bağımlığı. Oysa ilk oğlum doğduğunda ekran bağımlısı olmasın diye evde televizyon bile yoktu. Bu, internetin yaygın olmadığı zamanlarda bizim için büyük bir fedakârlıktı... Yeni baba olmanın heyecanıyla çocuğumuzun geleceği için bu yola başvurmuştuk. Çocuk gelişimi okumuş bir baba olarak ‘ideal’ bir ebeveyn olmak istiyordum... Çocuklarla diyalog kurmak, onlara kitap okumak üzerine kurulu bir felsefemiz vardı. Ama bütün bunlar hayatın sınamadığı hayallerdi... İnsan yaşadıkça bildiklerini yeniden öğreniyor. Zira ikinci oğlumuz doğduğunda evde televizyon da vardı, oyun konsolu da. Çünkü gördük ki teknolojinin geldiği nokta itibariyle artık ekranları yok saymak çocukları yeni dünyadan tamamen koparmak demek.

EKRANSIZ BİR HAYAT YOK!

Artık yaşadığımız bu çağda ekranlardan uzak bir hayat mümkün değil. İşte nitekim bu yazıyı da ekrana bakarak yazıyorum. Bilgisayarlar, akıllı telefonlar, tabletler olmadan iş yapmak artık imkânsız... Sorun işte tam da burada başlıyor. Bizim için hayatı kolaylaştıran, bize yeni dünyaların kapısını açan bu ekranlara bizi hapsetmek isteyen başka bir sektör de var artık. Evet milyarlarca bütçeli bilgisayar oyun sektöründen söz ediyorum. Bu sektörün tek bir gayesi var: Çocukları ekran başına hapsetmek! O halde soru şu: Bir ebeveynin tek başına, bu devasa sektörle baş etmesi mümkün mü?

EKRANI YASAKLAMAK ÇARE DEĞİL!

Yapılan tüm araştırmalar gösteriyor ki ekranı çocuklara tamamen yasaklamak çözüm değil. Bu tarz toptan yasakların çocuklarda daha çok ilgi uyandırdığı ve onları ekrana daha çok bağladığı bir gerçek. Ayrıca ekranlar aynı zamanda çocukların akranlarıyla ortak tecrübe biriktirdiği yerler oldu. Biz eskiden nasıl maçlar üzerinden arkadaşlarımızla sohbet ediyorsak, şimdiki çocuklar da oyunlar üzerinden birbirleriyle arkadaşlık kuruyor. Yani siz çocuğunuzu ekrandan tamamen uzaklaştırınca, aslında çocuğunuzun akranlarıyla kuracağı bağları da ortadan kaldırmış oluyorsunuz. O nedenle yapılması gereken ekranları tamamen karartmak değil, ekran karşısında geçen zamanı daha iyi bir şekilde planlamak.

ELİMİZDEKİ GÜCÜ KULLANMALIYIZ!

Elbette çok dengeli bir rekabet değil sözünü ettiğim. Düşünsenize, bir tarafta bütün derdi bağımlılık yaratmak olan profesyoneller ordusu var, diğer tarafta benim gibi çocuğunu ekrandan uzak tutmak için uğraşan ebeveynler. Peki ne yapacağız? İmkânsız diye mücadeleden vazgeçip çocukları ekrana mı teslim edeceğiz? Asla! Çünkü bizim elimizde oyun şirketlerinde olmayan bir güç var: Çocukların zaman kontrolü! Evet, ebeveynliğin bir tarafı sevgi ve şefkat sunmak ama diğer tarafı da işte bu kontrol. Ama bu kontrol çocuk büyüdükçe kaybettiğimiz bir güç. O nedenle dikkatli ve erken kullanılması gerekiyor. Peki bu gücü nasıl kullanacağız?

Yazının devamı...

Derdimiz ortak: Çocuklarımız!

26 Kasım 2017

Evet, hem “yerli ve milli” hem de evrensel göstergeler hep aynı şeyi söylüyor: Bizim çocuklar dünyadaki akranlarının gerisinde kalıyor. Veliler de bu durumu bildiği için endişeli. Ancak bu karamsar tabloya rağmen neden umutlu olduğumu yazının sonunda söyleyeceğim ama önce yeni çıkan verilere bakalım.

EĞİTİMDE EN ENDİŞELİ ÜLKE TÜRKİYE!

Uluslararası araştırma şirketi Ipsos’un “Gelecek 15 yıl içinde ülkenizdeki eğitim kalitesi iyiye mi gider kötüye mi?” sorusuna Türkiye’deki katılımcıların yüzde 48’i “Kötüye gider” cevabını vermiş. Araştırmaya katılan 28 ülke arasında bizden daha karamsar başka bir ülke yok. Bu veriler geçen ay Metropoll tarafından Türkiye çapında yapılan araştırmayla neredeyse birebir örtüşüyor. Metropoll’ün aylık nabız araştırma raporuna göre katılımcıların yüzde 41’i “Türkiye eğitim sistemi kötüye gidiyor” ifadesine onay veriyor. Eğitimin iyiye gittiğini düşünenlerin oranı yalnızca yüzde 26. Özetle, yurttaşların yarıya yakını eğitimin ne bugününden ne de geleceğinden memnun.

BU KARAMSAR TABLO BİR FIRSAT OLABİLİR!

Bu sonuçlar ebette sürpriz değil. Cumhurbaşkanlığı’ndan bakanlara, iktidardan muhalefete herkes durumun farkında. Eğitimde işler iyi gitmiyor. Çünkü yap-boz tahtası bile bizim eğitim sistemimizden daha yavaş değişiyor. Son 1.5 ayda üniversite giriş sistemi tam 5 kere değişti. TEOG gitti yerine her hafta ayrı bir sistem konuyor. Milyonlarca çocuğun hayatıyla bu kadar kolay oynayınca tabii ki ebeveynler karamsarlığa düşüyor. O nedenle hepimiz bu verileri bir uyarı olarak kabul etmeli, günlük siyasi tartışmaların ötesinde bir duruşla eğitim meselesine el atmalıyız. Eğitim gibi çetrefilli ve herkesi ilgilendiren bir sorunun çözümü için herkesin ama herkesin elini taşın altına koyması ve ortak çözüm bulması gerekmektedir. Eğitim ne tek bir yetkiliye, ne tek bir uzmana ne de tek bir bakanlığa bırakılamayacak kadar sınırları belli olan bir meseledir. Peki biz ortaklaşa sorunları çözme becerisine sahip bir ülke miyiz?

ÇOCUKLARIMIZ BİR ARAYA GELEBİLECEK Mİ?

Bu hafta OECD’nin açıkladığı Ortaklaşa Problem Çözme Testi sonuçlarına bakalım. Eğer eğitimde veriye dayalı çözümler arıyorsak işe bizim verilerimizle, Milli Eğitim Bakanlığı’nın topladığı bu verilerle başlamalıyız. İyi de OECD tüm üye ülkelerde, bizim eskilerin “takım çalışması” dediği “modası geçmiş” bir beceriyi, üstelik adına 21. yüzyıl becerisi diyerek neden ölçüyor acaba? Bunun temel nedeni modern dünyada hiçbir sorunun tek bir kişi tarafından çözülemeyecek kadar karmaşık olmasıdır. O nedenle önümüzdeki yüzyılda farklı kesimlerden gelen insanları ortak sorunlar etrafında buluşturan ülkeler ilerleyecek, farklılıkları sorun gören ülkelerse gerileyecektir. Meselenin bir de ekonomik boyutu var. Çünkü farklı dünyalardan gelen bireyleri ortak bir girişim etrafında bir araya getiremeyen toplumların ekonomik olarak bu yüzyılda rekabet etmesi mümkün değil. Şimdi veriye gelelim.

GENÇLERİMİZ İMECEYİ BİLMİYOR!

Yazının devamı...

Hayallerine inan, adım at!

19 Kasım 2017

Dünya ekonomisi akıl almaz bir hızla dönüşüyor. Girişimci potansiyelini iyi değerlendiren ülkeler diğerlerine fark atıyor. Biz bu yüzyılda iddiamızı devam ettirmek istiyorsak bu yarışta yer almak zorundayız. Peki bu nasıl olacak? Türkiye’nin girişimcilik potansiyelini nasıl harekete geçirebiliriz? Cuma akşamı New York Üniversitesi olarak Hamdi Ulukaya Girişimi (HUG) desteğiyle yaptığımız etkinlikte tam da bu soruya yanıt aradık. Türkiye’nin girişimci potansiyelini ateşlemenin formülünü aradık.

MEMLEKETE HİZMET ETMENİN COĞRAFYASI YOK!

Önce şunu söyleyeyim. Uzun yıllardır Amerika’da Türkiye ile ilgili toplantılara katılırım. Genelde 50-60 kişilik bu toplantılarda katılımcılar da, konuşmacılar da birbirini bilir. Cuma akşamki toplantı bu anlamda oldukça farklı bir buluşmaydı. Bir kere kapıda izdiham vardı. 500 kişilik salon için ayrılan biletlerin iki günde bittiği bu etkinlik gösteriyor ki söz konusu girişimcilik olunca, hele mesele ortak çözüm bulmak olunca herkes elini taşın altına koymak, çözümün bir parçası olmak istiyor. Dünyanın önde gelen şirketlerinde çalışan profesyoneller, seçkin okullarda ders veren akademisyenler ve tabii ki genç girişimcilerin ortak dileği hep aynı: Memlekete buradan nasıl katkıda bulunabiliriz? Çünkü memlekete hizmet etmenin coğrafyası yok.

SIRA DIŞI BİR İSİMDEN SIRA DIŞI BİR GİRİŞİM!

Amerika’da Chobani markasıyla yoğurt sektörünü altüst eden Hamdi Ulukaya, sıra dışı bir girişimci. Öyle olduğu için de şu ara Amerika’da nereye baksanız onun hikâyesini görüyorsunuz. Chobani’yi Amerika tarihinde en hızlı 1 milyar dolar bariyerini aşan şirket olarak kurması bunun en önemli nedeni elbette. Başarılı bir iş insanı Hamdi Ulukaya. Ama onun hikâyesini ilginç kılan bir başka boyut da girişimcilikteki yaratıcılığı. Zaten o nedenle Fast Company adlı trend dergisi Ulukaya’yı kapağına taşıdı, ABD’nin en çok izlenen TV programı “60 Minutes” prime-time’da en geniş bir şekilde onu dosya konusu yaptı. Time dergisinin Ulukaya’yı “En Etkili 100 İsim” arasında göstermesi bu anlamda sürpriz olmadı. Ulukaya şimdi bütün bu girişimcilik tecrübesini sıra dışı bir destek programı ile Türkiye’den gelen gençlere aktarmak istiyor. Bu amaçla kurulan “Hamdi Ulukaya Girişimi” adlı inisiyatif için 5 yılda 5 milyon dolarlık bir bütçe ayrılmış.

HUG NEDİR?

Hamdi Ulukaya Girişimi, kısa adıyla HUG benim de New York Üniversitesi’nde katkı sağladığım karşılıksız bir destek programı. İki farklı destek söz konusu. Birinci destek programı henüz bir şirketi olmayan ama girişim hayali kuran gençleri keşfedip onlara destek olmayı hedefliyor. İkinci destek programı ise var olan startup’ları dünyaya açma hedefli bir startup destek programı. Yani hem yeni şirketlerin kurulması hem de var olan şirketlerin dünya pazarına açılması hedefleniyor. Programın ilk senesinde 3 bin 500 başvuru arasından seçilen 24 girişimci adayı genç, ilk program için New York’a gelmişti. Startup destek programı için de 400 başvuru arasından 6 şirket seçilerek İstanbul ve New York’ta gerçekleştirilen programa katılmıştı.

Yazının devamı...

Sınav yine olacak adres kader olacak!

12 Kasım 2017

Geçen hafta bu köşede TEOG’un yerine ne geliyor diye sormuştum ve bu hafta o soruya gelen cevaba bağlı olarak, yeni açıklanan ortaöğretime geçiş sistemi üzerine bir değerlendirme yazacaktım. Ancak daha o reformun ne olduğunu doğru dürüst anlayamadan, bu sefer YÖK birkaç hafta evvel açıkladığı sınavları yeniden değiştirdi. Bu kadar değişikliği biz takip etmekte zorlanıyorsak, bu sene sınava girecek öğrencilerin içinde bulunduğu ruh halini siz düşünün. Yazık bu çocuklara... Yeni liseye geçiş sistemi, “kaliteli” okullara sınavla, diğer okullara ise adrese dayalı olarak geçiş sistemi getiriyor. Bu “kaliteli” okul kavramı bakanlık açıklamasında geçiyor, yani resmi bir kavram. 11 bin dolayında lise olduğunu var sayarsak bu okulların yüzde 10’u resmen “kaliteli” sayılsa 1100 liseye sınavla girilecek demektir. Bütün bunlar hâlâ söylenti düzeyinde. Ortada detaylı bir rapor yok. Ama asıl muamma şu: Hangi lisenin “kaliteli” sayılacağına bakanlık, mayıs ayında karar verecekmiş. Sınav ise haziran ayında. Bu durumda bir öğrenci gitmek istediği lisenin sınava dayalı mı yoksa adrese dayalı mı kayıt yapacağını sınavdan bir ay evvel öğreniyor olacak.... Akıl alır gibi değil!

KALİTELİ OKULA GİDEMEYECEK!

Peki, haziran ayında nasıl bir sınav yapılacak? Bakanlık açıklaması 60 sorudan oluşan sınavın 90 dakikalık sürede ve tek oturumda olacağını söylüyor. Hatırlayın; TEOG sınav stresini ortadan kaldırmak için iptal edildi. Şimdi yerine gelen, yeni “sınavsız” sistemde “kaliteli” okula gitmek 60 soruyu 90 dakikada çözmekten geçiyor! Ne dersiniz? Sözde “sınavsız” bu yeni sistem mi yoksa sınavları yıllara yayan eski sistem mi daha çok stres yaratacak çocuklar için.

Kaliteli olduğu söylenen az sayıdaki okulun dışında kalan liseler adrese dayalı olarak öğrenci alacak. Bu ilk başta kulağa hoş geliyor; zira sınav yok, başvuru yok, stres yok. Mahalledeki ilkokuldan ortaokula, oradan liseye uzanan rahat bir geçiş sistemi. Dünyada pek çok iyi eğitim sistemi bu şekilde işliyor. Ancak bu tarz yerleştirmenin başarılı olması bir şarta bağlı: Okullar arası kalite farkı sınırlı olacak! Yani okullar arası, iller arası, bölgeler arası kalite farkı fazla olmayacak. Finlandiya’da, Norveç’te hatta son yıllarda atağa geçen Asya ülkelerinde durum bu. Öyle olduğu için de iyi sistemler sadece bir ayrıcalıklı zümreyi değil, tüm öğrencileri alıp hep beraber ilerliyor. Bu tarz fırsat eşitliği hâkim olan sistemlerde bir çocuk nerede oturursa otursun gittiği okul, aşağı yukarı diğer okullarla benzer kalitede oluyor. Peki, bizde durum öyle mi? Etiler’de oturan çocukla Esenyurt’ta oturan çocuk aynı kalitede devlet okuluna mı gidiyor? Ardahan’daki okulla Çankaya’daki okul aynı kalitede mi? Tabii ki değil! Finlandiya’da rastgele seçilen iki okul arasındaki ortalama başarı farkı yüzde 10’u geçmez iken bizde bırakın iki okulu, iki bölge arasındaki fark yüzde 60’ı buluyor!

FIRSAT EŞİTSİZLİĞİNİ ARTTIRACAK!

Devlet eliyle sunulan eğitim hizmetinin temel amaçlarından biri her çocuğa benzer kalitede eğitim hizmeti sunarak onların eşit fırsatta yarışmasını sağlamaktır. Bunun gerçekleşmesi için sizin nerede doğduğunuzun bir önemi yok. Olmamalı! O nedenle okullar arası kalite farkının yüksek olduğu bir sistemde çocukları adreslerine göre okullara yerleştirmek demek, çocukların eğitim aracılığıyla sınıf atlama şansını elinden almak demektir. İşte tam da bu nedenle taa Köy Enstitüleri’nden başlayarak, Öğretmen Okulları’yla, Yatılı Bölge Okulları’yla sistem her zaman adresten bağımsız çözümler üretmiş. Diyeceğim odur ki, Finlandiya gibi bir ülkede, okullar arası seviye farkının yüzde 10’u geçmediği bir sistemde, adrese dayalı sistem tabii ki işler. Ama eğitimde fırsat eşitliğinin had safhada olduğu Türkiye’de, adrese dayalı yerleştirme, sosyal mobiliteyi ortadan kaldırmaktan başka bir işe yaramaz. Eğer ülke olarak, Esenyurt’ta ya da Etiler’deki okula aynı kalitede hizmet ve öğretmeni gönderebilirsek, Ardahan’daki okula, Çankaya’daki öğretmen kalitesini gönderebilirsek adrese dayalı sistem doğru bir çözüm olur. Ancak bu dengeli hizmeti yurdun her yanına sunamaz isek adrese dayalı yerleştirme, eğitimde fırsat eşitsizliğini katlamaktan, yoksul çocukları kalitesiz okullara mahkûm etmekten başka bir işe yaramaz.

REFORMLAR KADEMELİ GEÇSİN!

Son olarak, Türkiye’deki reform yapıcılarına bir önerim var. Madem bu kadar hızlı karar alıyorsunuz, ne olur şu kararların uygulama safhasını zamana yayın. Modern dünyada hiçbir kritik reform ilan edildiği anda uygulamaya geçmiyor. Uygulama safhası zamana yayılıyor. İngilizcesi “grandfather clause” olan bu mekanizma ile herhangi bir reform “kademeli” olarak hayata geçiriliyor. Örneğin TEOG kaldırılacaksa bunu birkaç yıla yayalım. Yıllardır TEOG’a giren çocuklar bu sene yine TEOG ile liseye geçsin ama bundan sonraki yıllarda “kademeli” olarak yeni sisteme geçilsin. Aynı şekilde, üniversite sınavını her hafta değiştirerek bu sene sınava girenlerin stresini arttırmanın âlemi yok. Bu sene sınava girenler eski sistemle girer. Yeni sistem önümüzdeki seneden itibaren hayata geçer. En azından bu şekilde, yeni sistemin hataları uygulamaya geçmeden tartışılır, düzenlenir ve daha da önemlisi eski sisteme göre kendini hazırlayan aileler ve çocuklar gereksiz yere reform mağduru olmaz.

Yazının devamı...