"Selçuk Şirin" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Selçuk Şirin" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Selçuk Şirin

Seçmenler neye göre oy veriyor?

17 Haziran 2018

Ancak bu etkiyi anlamak için önce seçmenlerin neye göre ve nasıl karar verdiğine bakmamız gerekiyor.

 

3 GRUP SEÇMEN VAR!
Bu bağlamda seçmenleri oy verme biçimlerine göre kabaca üç gruba ayırabiliyoruz: İdeolojik seçmenler, lider seçmenleri ve ekonomik gidişat seçmenleri. Türkiye’de yapılan pek çok araştırmada seçmenlerin ezici bir çoğunluğunun ya ideolojik ya da lider seçmeni olduğunu biliyoruz. Bu oran kimi araştırmalarda yüzde 80’leri buluyor. Geriye kalan yüzde 15-20’lik seçmen kitlesi ise benim ‘gidişat seçmeni’ dediğim kesimi oluşturuyor.

İDEOLOJİK SEÇMENLERSiyasal seçimlerde, insanların ideolojik bir tercih yapması eşyanın tabiatına uygun olan bir durum. Öyle olduğu için de seçmenlerin önemli bir kısmı sağcıysa sağ bir partiye, milliyetçiyse milliyetçi bir partiye, solcuysa sol bir partiye oy veriyor. Seçim dönemindeki kampanyalar ya da vaatler bu seçmenler için çok bir anlam ifade etmiyor. Aynı şekilde ekonomik gidişat da bu seçmenlerin oyunu değiştirmiyor. İdeolojik seçmenler oylarını kimliklerine bakarak kullanıyor. Seçim dönemi başlamadan oylarını belirlemiş seçmenlerden söz ediyoruz. Türkiye’de CHP, MHP ve HDP kendi içinde en çok ideolojik seçmene sahip partiler ancak AK Parti içinde de belli oranda ideolojik seçmen var.

LİDER SEÇMENLERİİkinci grup ise lider seçmenleri. Bu seçmenler oylarını ideolojik saiklerin ötesinde, gidişattan da biraz bağımsız olarak liderin kimliğine göre veriyor. Adayın hal ve hareketleri, lider karizması, hikâyesi, estirdiği rüzgâr seçmenlerin oy verme tercihini belirliyor. Dünyada son dönemde yapılan, başta Trump olmak üzere pek çok lideri iktidara bu lider seçmenleri taşıdı. Aynı şekilde Türkiye’de de AK Parti zaferlerini bu seçmen grubuna borçlu.

GİDİŞAT SEÇMENLERİÜçüncü grup seçmenler ise oylarını ideolojiye ya da lidere göre değil gidişata göre belirliyor. Bu seçmen grubu için seçimler daha ziyade rasyonel bir tercih. Kim benim için daha iyi bir gelecek sunuyor? Kim başta ekonomik ve güvenlik olmak üzere temel ihtiyaçlarıma daha iyi çözüm sunuyor? Bu sorulara verilen yanıtlar seçmenin oyunu bir partiden alıp başka bir partiye taşıyabiliyor. Zaten yüzergezer oy ifadesi de buradan geliyor. Öyle olduğu için de seçim kampanyaları, vaatler bu grup için tasarlanıyor. Bu seçmen grubunun boyutu da adı üstünde gidişata göre belirleniyor. Kriz olmayan dönemlerde bu grubun oranı tek haneli rakamlara gerilerken kriz anlarında 15-20 puanı buluyor.

HANGİ GRUP BELİRLER?

Yazının devamı...

Tatilde kaybeden çocuklar

10 Haziran 2018

Önce bir tarif yapalım. Tatilde öğrenme kaybı öğrencilerin özellikle uzun yaz tatillerinde bildiklerini unutmaları, öğrendikleri bilgileri tatil sürecinde kullanmadıkları için kaybetmeleri demek. Ancak bu öğrenme kaybı her öğrenci için eşit seviyede olmuyor. Bazı öğrenciler yaz aylarını iyi değerlendirerek bir sonraki sınıfa bir adım önde başlıyor. Öte yandan, bir diğer grup var ki bu çocuklar sene içinde okulda öğrendiklerinin önemli bir kısmını yaz tatilinde kaybederek bir sonraki sınıfa geçiyor. Öyle ki birinci sınıfta okumayı söküp, yaz tatilinde hiç pratik yapmadığı için okumayı unutarak ikinci sınıfa başlayan çocuklar var.

LİSE SONDA ARADAKİ MAKAS BİR YILA ÇIKIYOR!

Yapılan uzun soluklu araştırmalar gösteriyor ki öğrenciler “ortalama olarak” matematik ve okuma yazma gibi temel derslerde öğrendiklerinin neredeyse 10’da birini yani ortalama 1 aylık müfredata denk gelen bilgi ve beceriyi her yaz tatilinde kaybediyor. Bu kayıp en fazla ilkokul çağında ve ilk 4 yılda gözlemleniyor ama bu sonraki yıllarda kayıp olmadığı anlamına gelmiyor. Öyle olduğu için de öğrenci, üniversite sınavına geldiğinde tatilde öğrenme kaybı yaşayan çocukla tatilde öğrenme kaybı yaşamayan çocuk arasındaki makas iyice açılıyor.

ASIL KAYBEDEN YOKSUL ÇOCUKLAR!

Maalesef yoksul ailelerden gelen çocuklarla varlıklı ailelerden gelen çocuklar arasında okulda başarı bakımından büyük bir fark var. Bu fark, daha çocuklar okula adım attığında başlıyor. Ancak okullar bu farkı bir noktaya kadar azaltıyor ki bu da okulun sosyal mobilite aracı olması işlevine denk düşüyor. Zira ideal olan, okulun, kapısını açan her çocuğa eşit öğrenme fırsatı sunmasıdır. Bu bağlamda okullar işlevini bir noktaya kadar gerçekleştiriyor. Aşağıdaki grafikte de özetlediğim gibi her senenin başında var olan fark okulun açık olduğu dönem boyunca azalıyor. Yani yoksul ve varlıklı ailelerden gelen çocuklar arasındaki makas eylül ayından haziran ayına kadar geçen dönemde bir nebze kapanıyor. Ancak bu makas okulun tatile girdiği yaz aylarında yeniden açılıyor. Bir başka ifadeyle tatilde öğrenme kaybı devreye giriyor. Çünkü varlıklı aileler çocuklarına yaz ayları boyunca yeni öğrenme fırsatları sunarken yoksul aileler bu fırsatı sunmakta güçlük çekiyor.

 

TATİLDE ÖĞRENME KAYBINI ORTADAN KALDIRMAK MÜMKÜN! 

Yazının devamı...

Yeni bir kalkınma zihniyeti!

3 Haziran 2018

Bir kere genç nüfusumuzu bu yüzyılda rekabet edebilecek seviyede eğitmemiz gerekiyor. Eğitim sorunuyla ekonomi sorunu bu anlamda aynı sorun. Biri olmadan öbürü olmuyor, özellikle bu çağda. Bakın Kore’den söz ettim. Onlar çocuklarına fen ve matematik gibi becerileri kazandırma bakımından dünyada zirvede, biz ise ilk 50 arasında bile yokuz! Bunun nedeni kaynak sıkıntısı değil zira Kore ve Türkiye milli gelirden benzer oranlarda kaynağı eğitime ayırıyor. Ama onlar öyle bir eğitim sistemi kurmuş ki aldıkları sonuç bizi fersah fersah geride bırakıyor. Eğitimimizi çağın gerektirdiği beceri setine odaklamamız gerekiyor. Birinci sınıf fen ve teknoloji liselerini her ile, her ilçeye açmayı ertelediğimiz her gün, hamallık yapmayı kabul ettiğimiz gündür.

EĞİTİM YETMEZ!Eğitim sisteminde reform yapmak yetmez. Tıpkı İsrail’in, tıpkı Finlandiya’nın, tıpkı Estonya’nın yaptığı gibi eğitimin yanına girişimciliği de koymak zorundayız. Gençlerimizi ‘atanamayan’ olmak için değil, girişimci olmak için yetiştirmeliyiz. Bunun için de gençlerimizi özgür bırakmaya cesaret etmemiz ve onlara adil bir rekabet ortamı sunmayı başarmamız lazım. Girişimcilik ancak bu ikisinin bir arada olduğu iklimde gelişiyor. İnsanlar fikirlerini özgürce tartışabildiği, bu fikirleriyle adil bir rekabet ortamında yarışabildiği oranda girişimci olabiliyor. Kalkınma zihniyetini öyle bir değiştirmeliyiz ki, hesabı montaj sanayi ya da inşaat üzerinden değil, eğitim ve girişimcilik üzerinden yapmalıyız. Yani diyeceğim şu: Eğer bu seçimlerde 80 milyonluk ülkede neden bu kadar az girişim çıkıyor sorusuna yanıt bulamazsak korkarım ki bir sonraki mucize için daha çok bekleyeceğiz.

 

5 YILDA 1 MİLYAR KAZANDIRAN HAYALÜÇ arkadaşın Bostancı’da bir apartmanın zemin katında kurduğu oyun şirketi bu hafta 1 milyarı aşkın bir fiyata (250 milyon dolar) satıldı. Gram Games’in bu muazzam başarı hikâyesini anlatacağım ama önce bu haberin neden bu günlerde tartışılması gerektiğinden bahsedeyim.

Biliyorsunuz kişi başına düşen milli gelirimizi 3 bin dolardan 10 bin dolara çıkarmayı başardık ama 10 yıldır da o bantta sıkışıp kaldık. Ekonomistler bu duruma orta gelir tuzağı diyor. Çünkü bizim gibi pek çok ülke 3 bin dolardan 10 bin dolara eski usul üretimle, doğal kaynaklarla, inşaatla çıkıyor ama 10 bin dolardan 20 bin dolara bu yoldan gitmek mümkün değil. Peki dünyada orta gelir tuzağını aşan ülke yok mu? Elbette var. Mesela Güney Kore. Mesela Finlandiya. Mesela İsrail. Son yıllarda Doğu Bloku ülkeleri de katılıyor bu kervana... Peki nedir bu ülkelerin yapıp da bizim yapamadığımız? Zihniyet devrimi. Bu ülkeler eski usul üretimi terk edip katma değeri yüksek üretime geçti. Ya biz?

MONTAJI BİZİM AMA MARKASI DEĞİL!Türkiye’de insanlar çok çalışıyor. Hatta bizim çalışanlarımız OECD içindeki en uzun çalışma saatlerine sahip. Ama maalesef çok çalışmak demek çok değer üretmek demek değil. Geri getirisi yüksek işler, yani yüksek teknoloji ürünleri bakımından üretimimiz içler acısı. Bildiğiniz bir hesap: Güney Kore’de üretilen bir akıllı telefon iki ton çay ediyor! İhracatımız içinde bu tarz yüksek teknoloji ürünlerinin oranı yüzde 3 bile değil. Daha evvel yazmıştım. Biz senede 3 milyar dolarlık fındık satıyoruz, İtalyanlar bizden aldığı fındığa marka ekleyip onlarca kat fazla kazanıyor. Sanayimiz de aynı durumda. Binlerce işçiyle ürettiğimiz arabaları ihraç ediyoruz ama bir hesaba göre 100 Euro bile zor kazanıyoruz. Kaymağı patenti olan yiyor. Parayı markası olan kazanıyor. Bizim de artık bu üst lige çıkıp katma değeri yüksek ekonomik düzene ayak uydurmamız şart.

İŞE AKIL VE TASARIM KATMAK ZORUNDAYIZ!Katma değeri yüksek üretimi ben kısaca böyle tanımlıyorum: Ne üretiyorsanız o üretime daha çok akıl, daha çok tasarım katacaksınız. Domates üretirken daha uzun raf ömrüne sahip olan ürünü üreteceksiniz. Fındık değil fındık markası ihraç edeceksiniz. Zeytin değil, zeytinin markalaşmış yağını satacaksınız. Tekstil için de aynı formül geçerli. Sanayiye gelince, montaj sanayisine talip olmak yerine yeni, daha adı sanı konulmamış alanlara yöneleceksiniz. Daha evvel bu köşede yazdığım gibi 100 yıl evvel başlayan otomobil yarışına girmekten değil, önümüzdeki yüzyılın insansız otomobiline talip olmaktan söz ediyorum. Kısaca, montaja değil patente, hammaddeye değil markaya yatırım yapan bir ekonomik çark oluşturacaksınız. İşte tüm bunların olması için bizim her alanda yeni girişimlere ihtiyacımız var. Eski işlere değil, yeni hayallere ihtiyacımız var. Gram Games de işte bunlardan biri.

MUCİZELERLE BU İŞ OLMAZ!

Yazının devamı...

Bu iki testi geçen aday seçimi kazanır!

27 Mayıs 2018

Bu iki testi geçen adayların önümüzdeki seçimlerden galip ayrılacağını düşünüyorum. Anlatayım.

1-  HANGİ ADAYLA ÇAY İÇMEK İSTERDİNİZ?Aday odaklı seçimlerde sonucu en iyi tahmin eden sorulardan biri şudur: Kiminle oturup bir şeyler içmek istersiniz? Amerika’da buna ‘bira testi’ diyorlar. Seçmenlere ‘Hangi adayla bira içmeyi tercih edersiniz?’ diye soruluyor. Ve bu basit soruya verilen yanıt seçim sonucunu pek çok başka göstergeden daha doğru tahmin ediyor. Hatta öyle ki 2004 başkanlık seçimlerinde eski bir alkolik olduğu için içki içmediği bilinen George W. Bush buna rağmen bira testini kazanmıştı. Aynı şekilde seçmenler Romney yerine Obama ile Clinton yerine Trump ile bira içeceklerini söylemişti. Tüm seçimlerde de sonuç bira testini geçen adayın lehine sonuçlandı. Peki neden? Çünkü bu test seçmenin hangi adayı daha karizmatik bulduğunu, hangi adayı daha çok sevdiğini gösteriyor. O nedenle önümüzdeki seçimlerde Türkiye seçmeninin en çok hangi adayla çay içmek istediğini ben çok merak ediyorum... İdeolojik bariyerleri aşıp bu çay testini geçen adayın bu seçimde başarı şansı yüksek olacak.

 

2- HANGİSİNİN ŞOFÖRLÜĞÜNE AİLENİZİ TESLİM EDERSİNİZ? Sadece sevmek yetmiyor elbette. Sonuçta ülkeyi yönetecek bir aday seçiyorsunuz. Öyle olduğu için de çay testini geçen adayda ehliyet aranıyor. Siyasal tercihte karizma kadar önemli bir diğer kriter de ehliyet. Yani hangi adayı seçilecek mevki için daha yetkin, donanımlı görüyorsunuz. Özellikle kriz zamanlarında bu kriterin ehemmiyeti artıyor. Eskiler ‘çobanlık testi’ derdi: Hangi aday üç danayı güdebilir? Şimdi de ‘Arabayı kime teslim edersiniz?’ deniyor. Özetle, seçmen canını ve malını güvenle teslim edebileceği bir aday arıyor. O nedenle önümüzdeki seçimlerde Türkiye seçmeninin şoför koltuğunda hangi adayı görmek istediğini çok merak ediyorum. Ehliyet sınavını geçen adayın bu seçimde başarı şansı yüksek olacak.

SEVMEDİĞİNE GÜVENMEK ZOR!Karizma ve ehliyetten hangisinin daha önemli olacağını ise koşullar belirliyor. Normal koşullarda seçmen sevmediği bir aday sırf ehliyet sahibi diye gidip ona oy vermiyor. Al Gore ya da Hillary Clinton’ı hatırlayın! Her ikisi de rakiplerinden çok daha yetkindi ama daha sevimli adaylar gelip seçimi onların elinden aldı. Ama bu dediğim denklem kriz zamanlarında tersine dönüyor. Seçmen, eğer kriz var ise arabanın anahtarını ehliyetsiz birine vermiyor. Yani sevmek tek başına yetmiyor. Bakalım bu seçimde hangi kriter önemli olacak ve hangi aday bu iki kriterin ikisini de geçecek.

 

ÇİN’DE TÜRKİYE’Yİ ARDAHAN TEMSİL EDECEKDEMEK oluyormuş. Ardahan’dan Türkiye şampiyonu yazılımcılar çıkıyormuş. Haberi duyunca merak edip araştırdım. Nasıl oldu da Ardahanlı çocuklar ülkenin çok daha gelişmiş coğrafyalarından gelen akranlarını geride bırakarak Türkiye’yi Çin’de temsil etme fırsatını elde etti? Buyurun, haftanın hayalini birlikte anlayalım.

Ardahan Eğitim Vakfı Başkanı

Yazının devamı...

Genç nüfusumuz hızla yaşlanıyor!

20 Mayıs 2018

Nüfus gençken çözemediğimiz sorunların her biri nüfus yaşlıyken katmerlenerek karşımıza çıkacak. Bugünün işsiz, eğitimsiz gençleri yarının güvencesiz yaşlıları olacak. Verilere bakalım.

Türkiye’nin en büyük avantajlarından biri genç nüfusu. Dinamik bir ülke olmamızın altında yatan sebeplerden biri bu. Gençlerimizi iyi eğitip, onları geleceğe iyi hazırlarsak ülke olarak hak ettiğimiz yere gelebiliriz. Buraya kadar sorun yok... Ama gelin görün ki önümüzdeki yıllarda bu demografik avantajı yitiriyor olacağız. Yani artık ‘Türkiye genç nüfusa sahip bir ülke’ cümlesi geçerliliğini yitiriyor. Çünkü ülke nüfusu tahmin ettiğinizden çok daha hızlı bir şekilde yaşlanıyor. Bu yüzyıldaki en genç kuşağımız şu an karşımızda olan gençler. Peki bu gençler ne durumda? Onları geleceğe hazırlayabiliyor muyuz?

GENÇLİĞİ GELECEĞE HAZIRLIYOR MUYUZ? Milli Eğitim Bakanlığı tarafından yürütülen PISA testlerine göre 15 yaşındaki gençlerimiz fen, matematik ve okuduğunu anlama gibi üç temel beceri bazında, dünyadaki akranları arasında ilk 50 arasında yok. 15-29 yaş aralığındaki gençlere baktığımızda durum daha da vahim, zira o yaş grubundaki her 3 gençten 1’i şu an ne okulda ne işte ne de herhangi bir kursta. Peki bu gençler nerede? Ekonomistlere göre ‘atıl’ durumda. Öyle az buz bir sayı değil, 6-7 milyonluk ‘atıl genç’ nüfustan söz ediyoruz.

ORTANCA YAŞ YÜKSELİYOR!Bir ülkenin nüfusunun ne kadar genç olduğunu anlamak için elimizdeki en önemli göstergelerden biri ‘ortanca yaş’ istatistiği. Yani nüfusun yarısına tekabül eden yaş. Türkiye nüfusunun ortanca yaşı 1980’de 19.9 yaş, yani nüfusun yarısı 20 yaşın altında. Nüfus genç gerçekten de. Ama bu ortanca yaş 2012’de 30’u aştı. Önümüzdeki 20 yılda ülkemizin ortanca yaşı 40’ı aşacak. Yani yaklaşık yarım asırlık bir dönemde ortanca yaş 20’den 40’a çıkmış olacak.

20 YIL İÇİNDE GEÇECEKTÜİK verilerine göre halihazırda ülke nüfusunun yüzde 16.1’i genç, yani 15-24 yaş grubunda. Nüfus projeksiyonlarına göre bu oran 2040 yılında yüzde 13.4’ü, 2060 yılında yüzde 11.8’i ve 2080 yılında yüzde 11.1’i bulacak. Aynı süreçte yaşlı nüfus ise hızla yükselecek. Zaten yaşlı nüfus (65 ve daha üstü yaş) son beş yılda yüzde 17 artarak 6 milyon 895 bin 385 kişi oldu, ki bu sayı toplam nüfusun yüzde 8.5’ine denk geliyor. Bugün itibariyle yaşlı nüfus, genç nüfusun yarısı dolayında. Ama bu denklem önümüzdeki yıllarda bozulacak. Projeksiyonlara göre yaşlı nüfus 2040 yılında yüzde 16.3, 2060 yılında yüzde 22.6 ve 2080 yılında yüzde 25.6 olacak. Yani? Yani çok değil, 20 yıl sonra yaşlı nüfus, genç nüfusu aşacak.

Özetle, Türkiye bu yüzyılda bir iddia sahibi olacaksa bunun yolu şu an karşımızda olan gençleri geleceğe iyi bir şekilde hazırlamaktan geçiyor. Bu demografik fırsatı kaçırırsak, yani bu yüzyılda göreceğimiz en büyük gençlik kuşağını layıkıyla geleceğe hazırlayamazsak, bu gençler yaşlandığında karşımıza çıkacak sorunların üstesinden gelmemiz neredeyse imkânsız olacak. Seçimlerin yapıldığı şu günlerde gençleri ve sorunlarını gündeme getirmek işte bu nedenle sadece bugünün değil, bu yüzyılın kurtarılması için elzemdir.

YİNE AYNI FOTOĞRAF!ÇOK değil birkaç ay evvel bu köşede iş dünyasından bir kutlama fotoğrafı paylaşmıştım. Sahnede onlarca erkek ve arkasında yalnızca kafasının bir kenarı görünen bir kadın fotoğrafı. O sıra çok tartışılmış ve öyle olduğu için de o fotoğrafı verenler birkaç gün sonra başka bir fotoğrafla daha cinsiyet dengeli bir poz vermişti. Gerekli ders alınmış ve konu kapanmıştı. Ama gelin görün ki bu hafta aynı olay iki farklı kareyle tekerrür etti. İş dünyasının iki önemli örgütü üstelik kendi resmi kanallarından verdiği fotoğraflarda yine kadını unuttu. Twitter hesabımda paylaştığım fotoğraflar için ‘Tek bir kadın yok’ diyerek duruma dikkat çektim. Sağ olsun takipçilerim uyardı: Onlarca erkek arasında arkada yarı gizli bir kadın varmış! Ne oluyor? Kadınlar niçin yönetim fotoğraflarından topyekûn çıkarılıyor?

KADINLAR VARDIR!

Yazının devamı...

Yeter ki hayallerimiz eksik olmasın

13 Mayıs 2018

Benim de iki oğlum var. İyi bir okula gidiyorlar ama okul tatil olduğu zaman evde bir bayram havası oluşuyor. Çünkü bu çağda çocuklar artık sabahtan akşama kadar bir sırada oturup öğretmen dinlemek istemiyor. İşte bu nedenle bütün dünyada hummalı bir arayış var. Bizim de bir an önce bu arayışa katılmamız ve tek bir yoldan değil başka birçok yoldan yeni öğretme yöntemleri bulmamız gerekiyor. O nedenle iş sadece eğitimcilere değil, hepimize düşüyor. Bu anlamda size bu hafta keşfettiğim bir güzel projeden söz etmek istiyorum. Adı Bilim Virüsü.

YAPARAK KEŞFETMEK!

Bu sıralar ‘maker hareketi’ diye meşhur bir yöntem var. Kökeni yaparak öğrenme metoduna dayanıyor ki bu yöntemin dünyadaki en iyi örneği Köy Enstitüleri olarak bu topraklarda hayata geçti. Bilim Virüsü projesi de bilim tutkunu bir ekibin bilgi ve hayal gücüyle hayata geçirdiği bir proje. Ben hikâyeyi projenin hayalini kuran Şule Kocabıyık’tan dinledim. Şule Hanım, bir Köy Enstitüsü mezunu olan Cumhure öğretmenin kızı. Annesine bulaşan bilim virüsü şimdi Şule Hanım aracılığıyla gençlere taşınıyor. Peki nedir Bilim Virüsü?

AMAÇ LİSELİLERE BİLİM TUTKUSU AŞILAMAK!

Bilim Virüsü, öğrencilerin bilimsel düşünceyi yaşam boyu rehber edinmesini sağlamak için kurgulanmış bir eğitim programı. Hedef devlet liselerinde okuyan öğrencilere bilimsel deneyimler kazandırmak, bilimi bir yaşam biçimi olarak benimseyen ve bilimsel düşünceyi yaratıcı tekniklere aktaran gençler yetiştirmek. Programa katılan öğrencilerden herhangi bir ücret alınmıyor.

Öğrenciler hafta sonları bir atölyede buluşuyor ve bilim yapıyor! Yaparak öğreniyor, keşfederek ilerliyorlar. Atölyelerde matematikten fiziğe, mühendislikten psikolojiye ve genetiğe kadar her alanda bilim, hayatın bir parçası olarak ele alınıyor ve interaktif çalışmalarla aktarılıyor.

Her başarılı proje gibi Bilim Virüsü de hayal ve dayanışma sonucu ortaya çıkmış. Şule Hanım ve arkadaşları hayal etmiş ve söylenmek yerine yola koyulmuş. Proje, şu anda başta Borusan olmak üzere sosyal etki ağı IMPACT Hub, işinsanları ve elbette 20 kişilik gönüllü eğitmen kadrosunun katkısıyla yürütülen bir eğitim programı halini almış. İstanbul’da başlayan bu projenin Anadolu’nun dört bir yanına ulaşması an meselesi. Malum, bilim de virüs gibi bulaşır, çoğalır ve hızla yayılır. Yeter ki hayallerimiz eksik olmasın.

İSTANBUL BOĞAZI’NA YAKIŞAN BİR BULUŞMA

Yazının devamı...

Önemli olan global yarışta kazanmak

6 Mayıs 2018

Ekonomi hızla dönüşüyor. Adına ‘Yeni ekonomi’ dediğimiz global bir yarış başlıyor. Her ne kadar bugün dünyanın gündemi bölgesel çatışmalar ve askeri güce odaklandıysa da önümüzdeki dönemin galibi bu yeni teknolojik devrimi yöneten ülkeler olacak. O nedenle seçim dolayısıyla, gelin biraz olsun bu yarışta nasıl ilerleyeceğimizi konuşalım. Eğer bugün bu yarışı dert etmezsek yarın çok geç olabilir. Malum 19. yüzyıl sonunda kaçırdığımız sanayi devrimini 100 yıl uğraşmamıza rağmen bir türlü yakalayamadık. Şimdi aynı şekilde yeni bir devrim başlıyor; bunu da kaçırırsak çocuklarımız bir 100 yılı daha, bizlere kızarak geçirmek zorunda kalacak.

İŞTE YARIŞIN GERÇEKLEŞECEĞI 13 ALAN!‘Peki hocam yarış hangi alanlarda olacak?’ diyenler için elimde çok somut bir liste var. Dünya Ekonomi Forumu, tam da bu konuda, yeni ekonominin dinamosunu oluşturan bilişim ve yüksek teknoloji sektörlerinde çalışan 816 kişiyle bir araştırma yapmış. Sordukları soru çok basit: Önümüzdeki dönemde rekabet hangi alanlarda olacak? Uzmanların öngörüsü, önümüzdeki 10 yılda ekonomik rekabetin şu 13 alanda gerçekleşeceği yönünde: Yapay zekâ, Blockchain, 3 boyutlu yazıcılar, mobil teknolojiler, sürücüsüz araçlar, mobil internet, robotik, sanal-zenginleştirilmiş gerçeklik, ses-kontrollü araçlar ve 5G. Bu alanların her biri diğerini tetikler nitelikte elbette. Yeni yarış bu alanlarda olacak. Peki biz bu yarışa hazır mıyız?

Önümüzdeki seçimi içeride kimin kazandığı elbette önemli ama asıl önemli olan global yarışta kazanmak. İşte bu nedenle her yurttaşın şu sorulara yanıt vermesi gerekiyor: Çocuklarımız yeni global ekonomide rekabet edecek becerilere sahip mi? New York Üniversitesi’nden öğrencim sevgili Orhan Murat Bahtiyar’ın bu soruya cevap arayan tezinin sonuçlarına göre Türkiye’de temel bilimler ve mühendislik alanlarında okuyan öğrencilerin % 79’u patent alma usulleri hakkında bilgi sahibi değil. Öğrencilerin % 42’si üniversitelerinde fikirlerini tartışmak ve inovasyon için uygun ortam olmadığını düşünüyor. Daha da kötüsü % 30’u böyle bir ortama hiç ihtiyaç duymamış.

SORUN SADECE EĞİTİM SORUNU DEĞİL!Eğitim alanında atacağımız adımların yanına girişimcilik alanında atacağımız adımları koymak zorundayız. ‘Peki bütün bunları yapmazsak ne olur?’ derseniz, söyleyeyim. Yüzyılda bir gelen treni yine kaçırırız... Geçen sefer sanayi devrimini kaçırmanın bedelini üç kuşak ödedi. Bu sefer bu bedel, çocuklarımıza miras kalacak.

 

TAHMİN ETMESİ EN ZOR SEÇİM!TÜRKİYE ilk defa çok adaylı, iki turlu bir seçime giriyor. Önümüzdeki iki ayda bu seçimin nasıl sonuçlanacağına dair pek çok anket yayınlanacak. Verilerle tahmin yürüten biri olarak ben de bu anketleri merakla bekliyorum. Ancak daha kampanyanın başında anketlere dair birkaç uyarıda bulunmak istiyorum.

TÜRKİYE’DE ANKETLER HEDEFİ PEK TUTTURAMIYOR!Türkiye’de yapılan son iki genel seçimde anketler ciddi oranda yanıldı. 7 Haziran’da anket ortalaması AK Parti oylarını olduğundan çok yüksek bulmuştu. 1 Kasım’da ise tam tersi olmuştu. Anketler AK Parti oylarını olduğundan çok daha düşük gösteriyordu. Referandum ve bir önceki Cumhurbaşkanlığı seçiminde de genel anket kanaati çıkan sonuçtan çok farklı bir noktadaydı. Peki durum dünyada nasıl?

DÜNYADA DURUM FARKLI DEĞİL!

Yazının devamı...

Eğitimi dert edelim...

29 Nisan 2018

O nedenle gelin bu eğitimi dert edelim. Sorunları ve reform önerilerini masaya yatıralım. Tartışmayı açmak adına ben eğitimde reform önerilerimi şu 7 başlık altında toparladım.

VERİYE DAYALI KARAR VERME PRATİĞİ

Türkiye’de eğitimin pek çok sorunu var ama bana göre en can alıcı sorunumuz reform yapma pratiğimizin verilerden bağımsız olması. Sorun tespitinden çözüm arayışına, alternatif çözümleri yarıştırmaktan her bir çözümün etkinlik analizine dair her aşamada kararlar verilerle alınmalı. Her akla gelen uçuk fikrin reform diye tüm sisteme uygulanması değil, farklı çözüm önerilerinin pilot uygulama ile yarıştığı ve yalnızca sınanmış ve başarısı kanıtlanmış uygulamaların tüm sisteme yayıldığı bir reform anlayışından bahsediyorum.

OKULÖNCESİ EĞİTİM SEFERBERLİĞİ

Eğitim üzerine yapılan araştırmaların en net sonuçlarından biri, okulöncesi eğitimin geri dönüşünün en yüksek yatırım olduğu gerçeği. Maalesef bu alan bizim eğitim sistemimizin en sorunlu olduğu alan. Türkiye, okulöncesi eğitime katılımda AB ülkeleri arasında açık ara son sırada! Türkiye’nin eğitim reformu öncelikleri içerisinde en kalıcı sonucu verecek girişim kaliteli okulöncesi eğitimi tüm ülkede zorunlu kılmaktır. Bunun için okulöncesi eğitim öğretmeni yetiştirmekten müfredat geliştirmeye kadar her alanda ciddi bir yatırım yapılması kaçınılmaz.

ÖĞRETMENLİK PROFESYONEL BİR MESLEK OLMALI

Öğrenci başarısını etkileyen en önemli okul faktörü öğretmenlerin kalitesidir. Bina, eğitim kaynakları ya da müfredat değil, öğretmen! Finlandiya’daki eğitim mucizesinin anahtarı budur. Öğretmenin seçimi, eğitimi ve sosyoekonomik statüsünü yükseltmeden yapılacak her yatırım boşa kürek çekmektir.

MERKEZİ YÖNETİMDE ESNEKLİK

Yazının devamı...