"Selçuk Şirin" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Selçuk Şirin" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Selçuk Şirin

Mizaca göre ebeveynlik!

25 Mart 2018

50 yıl devam eden iki farklı çalışmanın sonucuna göre hayatta başarılı olan insanları birbirinden ayıran faktörün zekâ ya da sosyal sınıftan ziyade benlik kontrolü olduğunun altını çizmiştim. Hafta boyunca özellikle ebeveynlerden yüzlerce mesaj geldi. Nedir benlik kontrolü? Çocuklara benlik kontrolü kazandırmak için ne yapmalı?

BENLİK KONTROLÜ NEDİR?

Kabaca söylemek gerekirse benlik kontrolü kendi duygularımızı kavrayıp idare etme becerisi demek. Yani içgüdüsel olarak aklımıza eseni yapmayıp sabırla belli bir plan çerçevesinde hedefimize yönelmek olarak da tanımlayabiliriz. Mesela her acıktığımızda çok tatlı ya da çok yağlı yemekler yemiyorsak bunun bir sebebi duygularımızı kontrol edebilme becerimiz. Dikkat ederseniz bir beceri diyorum zira benlik kontrolü zihinsel bir süreç sonucu ortaya çıkıyor. Benlik kontrolü literatürde farklı adlarla ama en çok duygu kontrolü ya da duygu düzenleme becerisi olarak geçiyor (emotion regulation). Bu konuda kimler araştırma yapıyor diye bakınca karşıma Koç Üniversitesi Psikoloji Bölümü’nden Doç. Dr. Bilge Selçuk’un pek çok çalışması çıktı. Peki ne bulmuş Bilge Hoca benlik kontrolü konusunda...

ÜRKEK, UTANGAÇ ÇOCUKLAR

Bir kere mizaç önemli diyor Bilge Hoca. Yani siz ebeveyn olarak ya da bir eğitimci olarak karşınıza gelen her çocuğa kalıptan çıkma yöntemlerle duygusal kontrol becerisi kazandıramazsınız. Çünkü her çocuğun mizacı ayrı. O nedenle ilk yapılması gereken çocuğun mizacı konusunda uzman olmak. Bilge Hoca ve arkadaşlarının Türkiye’de yaptığı bir araştırma bu açıdan ilginç. Ürkek, çekingen, utangaç mizaca sahip çocuklar genel olarak diğer çocuklara göre duygularını idare etmekte çok daha fazla zorlanıyor. Ama ürkek, çekingen, utangaç mizaca sahip çocukların anneleri eğer çocuklarının mizacı konusunda daha duyarlı ise ortaya bambaşka bir sonuç çıkıyor. Duyarlı annelerin ürkek, çekingen, utangaç çocukları diğer tüm çocuklardan daha iyi idare ediyor duygularını. Yani mizaç önemli ama ondan daha önemli olan ebeveynlerin o mizacı hesaba katan tutum ve davranışları. Çocuk yetiştirmede daha önemli bir düstur yok.

SICAK İLGİ-DUYARLILIK

Her ebeveynlik davranışı her çocuk üstünde aynı etkiyi göstermez. Çocuğun mizacına uygun olacak şekilde çocuk yetiştirme davranışı göstermek gerekir. Birden çok çocuk yetiştiren anne-babalarla konuştuğunuzda size hemen söyleyecekleri bu basit gerçek, özellikle çocuklara benlik kontrolü kazandırma sürecinde çok önemli. O nedenle tek bir reçeteden ziyade, çocuğun özelliklerini dikkate alarak çocuğa ve duruma uygun bir ebeveynlik tarzı geliştirmek gerekiyor. Bilge Hoca mizaca göre ebeveynlik konusunda sıcak ilgi ve duyarlılık kavramları arasında keskin bir ayrım yapıyor. Sıcak ilgi, yani çocuğa fiziksel olarak sarılmak, kucaklamak, öpmek ile duyarlılık yani çocuğu tanımak, özelliklerine dikkat etmek, kuralları çocuğun özelliklerine göre gerektiğinde değiştirebilmek apayrı şeyler. Yapılan çalışmalara göre Türkiye’deki ailelerde sıcaklık yüksek ama duyarlılık az. Yani çocuklarımızı sevip okşama, onlarla sıcak temas kurma konusunda iyiyiz. Fakat bunun yanında onları tanımak, oldukları gibi kabul etmek ve daha da önemlisi onların mizacına göre kendimizi değiştirmek noktasında mesafe almamız gerekiyor. Mesela çocuk çok yorgun mu, üzgün mü, öyleyse kurallarımda bugün ısrarcı olmayayım demiyoruz pek. Öyle olunca da mesela ürkek-çekingen mizaca sahip çocuklar çok daha fazla zorlanıyor hayatta. Ama ebeveynleri daha duyarlı olduklarında ürkek-çekingen mizaca sahip çocuklar akranlarından bile daha iyi bir şekilde duygularını kontrol etmeyi beceriyor. En zorlayıcı mizaç özelliklerine sahip çocuklara karşı anne-babalar sabırlı, anlayışlı, duyarlı ve destekleyici olduklarında, bu çocuklar pozitif anne-baba tutumlarına en iyi geri dönüşü veriyor. Galiba hayatın her yerinde aynı kural geçerli: Emek harcayınca sonuç daha kıymetli oluyor...

 

Yazının devamı...

Başarının sırrı lokum testinde saklı!

18 Mart 2018

Özellikle ebeveynlerin en çok merak ettiği soru bu. Nedir bir çocuğu hayatta başarılı kılan şey? Zekâ mı, çaba mı? Genetik mi, çevresel etkenler mi? Bu sorulara yanıt vermek için bir çocuğu alıp on yıllarca takip etmeniz gerekiyor. Biz buna ‘boylamsal araştırma’ diyoruz. Aynı kişiyi yıllar itibariyle defalarca yeniden gözlemleyip neyin niçin değiştiğini anlamaya çalışan zahmetli çalışmalar bunlar. Bugün size o araştırmalardan ikisinin hikâyesini anlatacağım. İlki 1960’larda başlayan basit bir test, ikincisi de bir gün bizde de yapılmasını umduğum milli bir araştırma.

BASİT BİR TEST

1960 senesinde çocuklarda sabır üzerine araştırma yapan Stanford Üniversitesi profesörü Walter Mischel çok basit test geliştirir. Bir odada çocuğu karşılayan araştırmacı elindeki lokumu (marshmallow) çocuğa göstererek ona iki seçenek sunar: İstersen bu lokumu hemen sana verebilirim ama eğer 15 dakika beklersen sana iki lokum vereceğim. Araştırmaya katılan 4-6 yaş arası çocukların küçük bir kısmı lokumu hemen yer, bekleyebilenlerin ise yaklaşık üçte birlik bir kısmı 15 dakika bekleyip ikinci lokumu da hak eder. Buraya kadar ilginç bir şey yok ama bu basit testin ortaya çıkardığı gerçek ancak yıllar sonra belli oluyor.

SABRIN SONU!

Lokum testinin bugün tüm çocuk gelişim kitaplarında klasik bir çalışma olarak anlatılmasının nedeni bu testin uzun vadede çok şaşırtıcı sonuçlarının olması. 4-5 yaşlarında bu testte ikinci lokumu bekleyecek kadar sabırlı olan çocuklar ile lokumu gördüğü anda yiyen çocuklar arasında ileriki yaşlarda çok ciddi farklar ortaya çıkıyor. İkinci lokumu bekleyecek kadar sabırlı olan çocuklar hem tüm standart testlerden daha yüksek puan alıyor, hem daha az kötü alışkanlıklara başvuruyor, hem de sağlıktan maddiyata pek çok başka alanda daha pozitif sonuçlar gösteriyor. Kısaca bu basit test yıllar sonra kimin hayatta başarılı olacağına dair şaşırtıcı bir barometre sunuyor bize. İster obezite oranlarına bakın, ister eğitim ve gelir göstergelerine sonuç hep ikinci lokumu bekleyenlerin lehine... Peki nedir bu testi sihirli kılan şey? Nedir ölçülen? Yanıtlar sol altta.

 

DUNEDIN ARAŞTIRMASI

YENİ Zelanda’da bir üniversite şehri Dunedin. 1972 yılında bir ekibin yaptığı çalışma şimdi bu kenti tüm dünya literatürüne sokmuş durumda. Çalışma ilk başta iddialı ama kısa vadeli bir hedefle yola çıkıyor: 1 yıl boyunca kentin en büyük hastanesinde doğan tüm çocukların temel sağlık bilgileri kayıt altına alınacak ve bu çocuklar 3 yıl sonra yeniden ziyaret edilecek. Toplam 1037 çocukla başlayan bu boylamsal araştırmaya katılan her çocuk, önce 3 yaşında, sonra da belli aralıklarla toplanan verilerle izlenmeye halen devam ediyor. Peki bu araştırma hayatta başarının sırrı konusunda bize ne söylüyor?

Yazının devamı...

Cinsiyet ayrımcılığının faturası

11 Mart 2018

Türkiye genç bir ülke ama OECD verilerine göre 18-24 yaş aralığındaki gençlerin üçte biri ne okulda ne işte ne de herhangi bir kurs ya da spor faaliyetinde. Bu oranla yalnızca gençlerini en ‘atıl’ durumda tutan ülke olarak tarihe geçmiyoruz, aynı zamanda geleceğini en hoyratça heba eden ülke de oluyoruz. Zira diğer ülkelerin hiçbirinde genç nüfus oranı ve genç nüfus sayısı bizimki kadar yüksek değil! Bizde hem nüfus çok genç hem de gençlerin sayısı çok yüksek. Nitekim yukarıdaki veriye göre sadece 18-24 yaş arasında 4 milyonu aşkın genç, eğitim ya da istihdama dahil değil. Neredeyse İrlanda’nın toplam nüfusuna denk bir rakam bu! Ama bu rakam ardında başka bir acı tabloyu da saklıyor. Sorun cinsiyet ayrımcılığında.

Evet gençlerde genel durum berbat ama daha vahim olan bu yüksek oranın sebebi kadınların neredeyse yarısının eğitim ve istihdam süreçlerinin tamamen dışında tutulması. Genç kadınlarda bu oran yüzde 46 ile rekor kırıyor, neredeyse OECD ortalamasının üç katı. Yani Türkiye’de bir genç kadın tipik bir OECD ülkesine göre üç kat daha fazla eğitim ve ekonomik hayatın dışına sürgün edilmiş durumda. Bu oranla bize en yakın ülke olan Meksika’nın bile 10 puan gerisine düşüyoruz. Oysa genç erkeklerde bu oran yüzde 19.6. Neredeyse OECD ortalamasını tutturabiliyoruz. Hatta bizim genç erkekler İtalya, Yunanistan, İspanya ya da Fransa’daki akranlarından çok daha yüksek bir oranda eğitim ve istihdama katılıyor. Özetle sorun Türkiye’nin gençlerini eğitim ve istihdama katma sorunu değil. Sorun Türkiye’nin genç kadınları eğitim ve istihdam dışında bırakma sorunu. Bir başka ifadeyle ortada bariz cinsiyet ayrımı var. Ve sorun gençlerle sınırlı değil maalesef.

KADINLARIN İSTİHDAM ORANI YARISINDAN AZ OLDU

Yukarıdaki başlığı TÜİK tarafından bu hafta açıklanan ‘İstatistiklerle Kadın’ başlıklı bilgi notundan aldım. O nottaki verilere bakınca yukarıda OECD tarafından gençler için yapılan analizin aslında bizde tüm nüfusu kapsadığını acı bir şekilde yeniden görmek mümkün. TÜİK’e göre Türkiye’de 15 yaş üstü istihdam oranı yüzde 46. Ancak bu rakam tek başına yanıltıcı, zira sorun yine kadınları ekonomik hayatın dışında bırakma sorunu. Şöyle ki erkeklerde istihdam oranı yüzde 65 ve bu oranla aslında durumumuz hiç de fena değil. Bu anlamda OECD ortalamasının da, Avrupa Birliği ortalamasının da çok uzağında değil bizim erkekler. Ama kadınların istihdama katılımına baktığımızda asıl fark ortaya çıkıyor, zira bizde bu oran yüzde 28. Bu oranla OECD ülkeleri arasında yine en sonda yer alıyoruz. Peki bütün bu ayrımcılığın ekonomik bir faturası yok mu?

MAÇA YARIM KADROYLA ÇIKIYORUZ!

Kadınları ekonomik hayatın dışında tutarak dünya ile rekabet etmek mümkün değil. Özellikle global rekabetin geldiği bu noktada karşı takım sahaya tam kadro çıkarken sizin oyuncuların yarısını saha dışında tutarak maçı kazanma şansınız yok. O yüzden de tüm kalkınma ekonomistleri hep aynı şeyi söylüyor: Kadınları ekonomik hayatın dışına iten ülkeler geri kalmaya mahkûm. İlerlemek için yapılması gereken, kadınları istihdama katacak mekanizmaları hayata geçirmek.

KİŞİ BAŞI 5 BİN DOLAR!

Kalpana Kochhar

Yazının devamı...

Seçim kazandıran algoritma

4 Mart 2018

Robotlar hayatımızı nasıl etkileyecek diye merak etmeye gerek yok, daha şimdiden büyük veriye (big data) bağlı algoritmalar hayatımıza yön vermeye başladı bile... Son Amerikan seçimleri üzerinden anlatayım.

TRUMP KAMPANYAYI BİR ÇÖMEZE TESLİM ETTİ!

Trump, bu hafta herkesi şaşırtan bir karar aldı. Tek tecrübesi Trump’ın 2016 seçimindeki dijital kampanyasını yönetmek olan genç bir isim olan Brad Parscale’ı 2020 başkanlık seçim kampanyasının şefi olarak atadı. Bu resmi atama çok önemli zira Amerikan başkanlık seçimlerine efsane kampanya şefleri yön verir. Bütün kampanyadan sorumlu bu isimler bazen adayın bile önüne geçer. Karl Rove mesela, George W. Bush’a rağmen ona başkanlığı kazandıran kampanya şefi olarak tarihe geçti. David Plouffe da Obama’ya iki seçimi açık arayla kazandıran kampanya şefi olarak anılıyor. Trump’ın 2016 kampanyasında öne çıkan bir kampanya şefi yok ama o süreçte dijital kampanyaları yöneten bir isim var: Brad Parscale. Trump, şimdi tüm kampanyasını bu isme, adı sanı duyulmamış birine devretmiş durumda... Bunun nedeni 2016 seçimlerinde dijital kampanya stratejisinin tüm seçim kampanyasına yön vermiş olması. Hatırlatayım...

TRUMP’IN SIRRI DİJİTALDE

2016 seçimlerini şöyle bir hatırlayalım. Clinton, Trump’tan iki kat daha fazla bütçeye sahip. Ekip derseniz bir tarafta pek çok seçim kazanmış Clinton kampanyasını yöneten tecrübeli bir kadro diğer tarafta daha önce tek bir seçime girmemiş derme çatma bir ekip. Demografi deseniz o da Trump’ın aleyhine. Öyle olduğu için tüm kamuoyu yoklamaları Clinton diyor. İşin doğrusu yapılan seçimde yoklamalar doğru çıkıyor. Clinton, Trump’tan çok oy alıyor ama oyları yanlış yerde alıyor. Trump aradaki farkı kapatması gerektiği yerlerde farkı kapatıyor. Bunu da dijital medyayı çok daha etkili bir şekilde kullanarak yapıyor.

İŞİ ALGORİTMALARA BIRAKAN KAZANIYOR!

2016’yı hatırlayalım. Clinton ekibi televizyon reklamlarına milyonlar harcarken Trump aylarca tek kuruş harcamıyor. Peki ne yapıyor? Şimdi kampanyasını emanet ettiği Brad Parscale’ı buluyor ve ona dijital reklamları yönetme işini veriyor. Şimdi sıkı durun. Daha önce çok seçim kazanmış uzmanlardan oluşan Clinton ekibi kendi dijital kampanyasını geliştirirken, Trump’ın çömez dijital kampanya direktörü Parscale, zaman ve bütçe yetersizliğinden dolayı tüm işi Facebook, Twitter, Instagram ve YouTube gibi platformların algoritmasına bırakıyor. Bu şirketler de her büyük reklamverene yaptığı gibi birer elemanı Parscale’ın emrine veriyor. Kampanyanın bundan sonrasını bu devasa şirketlerin elindeki büyük veri (big data) hallediyor. Bazen günde aynı mesajın yüzlerce versiyonu piyasaya sürülüyor. En başarılı olan reklam istenilen eyalette, istenilen yaş grubuna istenilen dozda gidiyor. Sonuçta hangi stratejinin galip geldiğini biliyorsunuz. Dolayısıyla önümüzdeki seçimlerde geçmişte seçim kazanmış uzmanların yerini büyük veriye dayanan algoritmaların alacağı muhakkak.

AYNI REKLAMA İKİ AYRI TARİFE!

Yazının devamı...

Mutlu olmaya mecalimiz yok!

25 Şubat 2018

Verileri kimsenin okumadığı raporlardan çıkarıp, herkesin anlayabileceği basit görsellere dönüştürüyor. Yurttaşlar, karşılaştırmalı uluslararası verilerle daha akılcı tercihlerde bulunsun diye... Bu hafta size o verilerden ikisini paylaşacağım. İkisinde de zirvedeyiz. Zaten son zamanlarda bu tür uluslararası sıralamalarda Türkiye’yi bulmak çok kolaylaştı... Ya zirvedeyiz ya da en dipte. Arası yok nedense...

BİZDEN ÇOK MESAİ YAPAN YOK!

Baktığım tablolardan biri fazla mesaiyle ilgili. OECD tarafından resmi kaynaklardan toplanan verilere göre 60 saat ve üstü mesai yapan çalışan oranında OECD ülkeleri arasında zirvedeyiz. Evet doğru okudunuz 60 saat ve üstü en çok çalışan oranı yüzde 23.3 ile bizde. Yani neredeyse her 4 çalışandan biri haftada en az 60 saat çalışıyor. Diğer ülkelerin hiçbiri bize yaklaşamıyor bile. Mesela İsrail’de bu oran yüzde 15. Hani şu çok çalışkan dediğimiz Almanya’da ise oran yüzde 3.3. İşçi haklarının son derece kısıtlı olduğu ABD’de bile fazla mesai yapmak durumda olan çalışan oranı yüzde 3.8. Özetle OECD ülkeleri arasında bizden çok çalışan yok.

ÇALIŞIYORUZ DA NE OLUYOR?

Soru bu. Öyle ya bu kadar çok mesai yapınca sonuç ne oluyor? Daha çok mu üretiyoruz? Hayır. Daha çok mu kazanıyoruz, o da hayır. Zira biliyorsunuz OECD ülkeleri içerisinde gerek üretkenlik gerek verimlilik bazında sonlarda yer alıyoruz. Çok çalışmak çok üretmek demek değil. Tabii bir de meselenin istihdama katılım boyutu var. Türkiye OECD ülkeleri içinde hem kadınları hem gençleri istihdama katma oranında en kötü durumda. Öyle olunca nüfusun çok daha az bir kesimi istihdama katılıyor, ama istihdama dahil olanlar daha çok mesai yapıyor. Evde oturan, sokakta boş gezen her yurttaşın yerine çalışanlar biraz daha çok çalışıyor... Hal böyleyken de ortaya çalışanlar açısından ağır bir kişisel fatura çıkıyor.

ÇOK ÇALIŞAN ÇOK MUTSUZ!

OECD, çalışanların işleriyle özel yaşamları arasındaki dengeyi de ölçüyor yıllardır. En son açıklanan 2017 raporuna bakınca yine zirvede Türkiye’yi görüyoruz. 0 ile 10 puan arası değişen bu indekste bizim aldığımız puan 0. Evet doğru okudunuz! Hollanda, Danimarka ve Fransa gibi ülkeler 9 puanla zirvede, yurttaşlarına en iyi iş ve özel yaşam fırsatı sunan ülkeler. Türkiye’de kadın çalışanlar erkek çalışanlara göre biraz daha iş-özel yaşam dengesini kurmuş görünüyorlar ama hem kadınlar hem erkekler OECD ülkeleri arasında en stresli grubu oluşturuyor.

Yazının devamı...

Silah varsa patlar!

18 Şubat 2018

En son Florida’da gerçekleşen saldırıda 17 çocuk öldürüldü. Saldırgan da psikolojik sorunlarından dolayı daha önce okuldan atılan başka bir genç. Ne oluyor? Neden oluyor?

GÜNDE 30 CAN

Amerika’da her 100 kişiye düşen bireysel silah sayısı 101! Yani nüfustan çok silah var. Diğer gelişmiş ülkelerde bu oranın yarısı bile yok. Kanada, Almanya ve Avusturya gibi ülkelerde de oran yüksek ama her 100 kişiye ancak 30 silah düşüyor. Aynı araştırmaya göre Türkiye’deki oran ise her 100 kişiye 12 silah.

Pek çok araştırmaya göre nüfusun neredeyse yarısının evinde bir silahı var ama yüzde 70’i en az bir kere silah kullanmış bir ülkeden söz ediyoruz. Silah sahibi olmayanların dahi yarısı eline bir silah alıp atış yapmış durumda. Silah sahibi olanların üçte ikisinin evinde birden çok silahı var. Geri kalanların evinde ise 3 ya da daha çok silah var. Özetle ülke ağzına kadar silahlanmış durumda.

Amerika’da silahlı ölüm oranı İngiltere’nin 30 katı. En son verilere göre günde 30 kişi silahlı bir saldırı sonucu hayatını yitiriyor. Her gün 30 kişi! Ve ortalama olarak her iki ayda bir çift haneli toplu ölümlerle sonuçlanan saldırılar gerçekleşiyor. Bunun temel nedeni silaha ulaşmanın önünde hiçbir engelin olmaması. Silah satın almak için herhangi bir markete gidip birkaç yüz dolar vermeniz yeterli. Bir laptop parasına makineli tüfek almak ve bir seferde onlarca kişiyi öldürmek mümkün.

Kamuoyu yoklamalarında Amerikalıların neredeyse yüzde 65’i silahlanmaya sınırlama getirilmesini istiyor. Ama siyasetçiler bir türlü bu isteği yerine getiremiyor. Bunun temel sebebi lobi faaliyeti. Zira Amerika’nın en büyük lobisi silah lobisi. O nedenle bu kadar ölüme rağmen silah satın almanın önüne bir engel koymak hâlâ politik olarak imkânsız. Amerikan muhafazakâr sağı için silah sahibi olmak kutsal bir dava. Bir de lobi deyip geçmeyin Amerika’da seçim demek, para demek.

BİZDE HIZLA DEĞİŞİYOR!

Yazının devamı...

Mesajı damardan verin!

11 Şubat 2018

New York Üniversitesi’nden genç meslektaşım William Brady’nin yarım milyondan çok Twitter mesajını inceleyerek ortaya çıkardığı bu sonuç özellikle politik arenada at koşturanlar için önemli ipuçları veriyor.

KAHVEDEN SOSYAL MEDYAYA GEÇİŞ

Eskiden toplumsal meseleler üzerine tartışmalar ya köy meydanlarında ya da kahvehanelerde olurdu. Ama modern hayatla birlikte ortak yaşam alanları fiziksel dünyadan sanal dünyaya geçti. Öyle olunca da özellikle toplumsal konularda bir derdi olan içini sosyal medyada döküyor. Hele bizim gibi toplumsal sorun anlamında bereketli topraklarda sosyal medya, artık açık ara tek toplumsal müzakere zemini. Malum, Türkiye dünyada Facebook ve Twitter’ı en çok kullanan ülkeler arasında.

DUYGUSAL KELİME Yüzde 20 ARTTIRIYOR!

Brady toplumsal kamplaşmanın yoğun olduğu birkaç alanda yapılan paylaşımları incelediğinde çok ilginç bir sonuca varıyor. Akla dayalı, ahlaki içerik genelde retweet (iletiyi tekrar paylaşma) sayısını arttırmıyor. Yani istediğiniz kadar moral argüman geliştirin, insanlar bu mesajı duymak ya da yaymak istemiyor. Ama eğer aynı mesajı duygusal bir tonda verirseniz, yani meseleye damardan girerseniz bu sefer manzara değişiyor. Öyle ki bir tweet’te yer alan her bir duygusal kelime, o tweet’in retweet edilmesini yüzde 20 oranında arttırıyor. 5 duygusal kelime içeren bir tweet tamamen akla seslenen bir tweet’ten iki kat daha çok paylaşılıyor.

SES KARŞI MAHALLEYE GİTMİYOR

Toplumsal kamplaşmanın yoğun olduğu konularda yapılan paylaşımların duygusal tonu çok önemli. Zira duygusal ton arttıkça, paylaşım sayısı da artıyor. Ancak bu artış daha ziyade benzer dünya görüşüne sahip kişiler tarafından gerçekleşiyor. Yani sağcı birinin herhangi bir toplumsal haksızlığa gösterdiği duygusal tepki kendi kesimi tarafından hızla yayılıyor. Aynı şekilde solcu birinin adaletsizliğe isyanı solcular tarafından duyulup paylaşılıyor. Bu seslerin karşı tarafa ulaşabilmesi meseleye ne kadar damardan girildiğine bağlı. Dolayısıyla eğer derdiniz sesinizi karşı tarafa duyurmak ise sadece akla seslenen argümanlarla, yalnızca adaletsizlik var demek yerine, meseleye daha duygusal bir dille yaklaşmak gerekiyor. Amaç insanlarda duygusal bir tepki oluşturmak. Ancak o zaman hem kendinize yakın dünya görüşüne sahip insanları etkileme şansınız, hem de sizden farklı düşünenlere ulaşma olasılığınız artıyor.

 

Yazının devamı...

İşsizliği kim çözecek?

4 Şubat 2018

Böyle olduğu için de tüm anketlerde işsizlik halkın en çok çözüm beklediği sorunlardan biri. Peki işsizliği kim çözecek?

DEVLET KADROSU PATRON MERHAMETİ!

Yeni istihdamı biz ısrarla ‘ya devlet ya patronlar’ çözsün diye bekliyoruz. Türkiye’nin en iyi eğitilmiş kesimine ‘atanamayanlar’ diyor olmamız meselenin bir boyutunu gösteriyor zaten. Devlet dışında hiçbir yerde istihdam edilemeyecek milyonlar yetiştiriyoruz. Bu ‘atanamayanların’ dışında kalan kesime de çare olarak patronları gösteriyoruz. Her sene birkaç defa ‘istihdam seferberliği’ adı altında büyük patronlardan var olan istihdam sayılarını arttırmasını bekliyoruz. Peki Türkiye yeni istihdam ihtiyacını bu iki kaynaktan giderebilir mi?

YENİ GİRİŞİMCİLERE İHTİYAÇ VAR!

Dünyada yeni istihdam sorununu ne devlet ne de patronlar çözüyor. Yeni istihdamı yeni girişimler yaratıyor. Bizim de içinde yer aldığımız OECD ülkelerinde istihdam alanlarının üçte ikisini adına startup ya da KOBİ dediğimiz küçük ve orta ölçekli yeni girişimler sağlıyor. Türkiye’nin ne devlet kadrosuna ne de patron merhametine ihtiyacı var. İhtiyacımız olan şey yeni girişimciler.

TÜRKİYE GİRİŞİMCİLİK YARIŞINDA GERİLİYOR!

Global Entrepreneurship Network Türkiye’nin de içinde olduğu toplam 130 ülkedeki girişimci ekosistemini her yıl ölçüyor (https://genglobal.org/content/about-gen). Türkiye 2015’te dünyada yeni girişimler için en iyi ekosistemi kuran 25 ülkeden biri iken 2018’de ancak 37. sırada yer alabildi. Bir G-20 ülkesi olan Türkiye için bu kabul edilebilir bir sıralama değil elbette. Bizim bu trendi tersine çevirmek için bir taraftan ‘Yol Ayrımındaki Türkiye’ kitabında detaylıca yazdığım yapısal reformlara tekrar dönmemiz gerekiyor. Ama aynı zamanda bizim bu zor koşullara rağmen girişimci olmayı seçen rol modellerine de ihtiyacımız var. O nedenle her hafta ayrı bir girişimciyi tanıtmaya özen gösteriyorum: Kars, Ankara ve New York’tan sonra sıra Silikon Vadisi’nde.

MEMURLUKTAN SİLİKON VADİSİ’NE BİR GİRİŞİMCİLİK HİKÂYESİ

Yazının devamı...