"Selçuk Şirin" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Selçuk Şirin" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Selçuk Şirin

Bu iki testi geçen aday seçimi kazanır!

27 Mayıs 2018

Bu iki testi geçen adayların önümüzdeki seçimlerden galip ayrılacağını düşünüyorum. Anlatayım.

1-  HANGİ ADAYLA ÇAY İÇMEK İSTERDİNİZ?Aday odaklı seçimlerde sonucu en iyi tahmin eden sorulardan biri şudur: Kiminle oturup bir şeyler içmek istersiniz? Amerika’da buna ‘bira testi’ diyorlar. Seçmenlere ‘Hangi adayla bira içmeyi tercih edersiniz?’ diye soruluyor. Ve bu basit soruya verilen yanıt seçim sonucunu pek çok başka göstergeden daha doğru tahmin ediyor. Hatta öyle ki 2004 başkanlık seçimlerinde eski bir alkolik olduğu için içki içmediği bilinen George W. Bush buna rağmen bira testini kazanmıştı. Aynı şekilde seçmenler Romney yerine Obama ile Clinton yerine Trump ile bira içeceklerini söylemişti. Tüm seçimlerde de sonuç bira testini geçen adayın lehine sonuçlandı. Peki neden? Çünkü bu test seçmenin hangi adayı daha karizmatik bulduğunu, hangi adayı daha çok sevdiğini gösteriyor. O nedenle önümüzdeki seçimlerde Türkiye seçmeninin en çok hangi adayla çay içmek istediğini ben çok merak ediyorum... İdeolojik bariyerleri aşıp bu çay testini geçen adayın bu seçimde başarı şansı yüksek olacak.

 

2- HANGİSİNİN ŞOFÖRLÜĞÜNE AİLENİZİ TESLİM EDERSİNİZ? Sadece sevmek yetmiyor elbette. Sonuçta ülkeyi yönetecek bir aday seçiyorsunuz. Öyle olduğu için de çay testini geçen adayda ehliyet aranıyor. Siyasal tercihte karizma kadar önemli bir diğer kriter de ehliyet. Yani hangi adayı seçilecek mevki için daha yetkin, donanımlı görüyorsunuz. Özellikle kriz zamanlarında bu kriterin ehemmiyeti artıyor. Eskiler ‘çobanlık testi’ derdi: Hangi aday üç danayı güdebilir? Şimdi de ‘Arabayı kime teslim edersiniz?’ deniyor. Özetle, seçmen canını ve malını güvenle teslim edebileceği bir aday arıyor. O nedenle önümüzdeki seçimlerde Türkiye seçmeninin şoför koltuğunda hangi adayı görmek istediğini çok merak ediyorum. Ehliyet sınavını geçen adayın bu seçimde başarı şansı yüksek olacak.

SEVMEDİĞİNE GÜVENMEK ZOR!Karizma ve ehliyetten hangisinin daha önemli olacağını ise koşullar belirliyor. Normal koşullarda seçmen sevmediği bir aday sırf ehliyet sahibi diye gidip ona oy vermiyor. Al Gore ya da Hillary Clinton’ı hatırlayın! Her ikisi de rakiplerinden çok daha yetkindi ama daha sevimli adaylar gelip seçimi onların elinden aldı. Ama bu dediğim denklem kriz zamanlarında tersine dönüyor. Seçmen, eğer kriz var ise arabanın anahtarını ehliyetsiz birine vermiyor. Yani sevmek tek başına yetmiyor. Bakalım bu seçimde hangi kriter önemli olacak ve hangi aday bu iki kriterin ikisini de geçecek.

 

ÇİN’DE TÜRKİYE’Yİ ARDAHAN TEMSİL EDECEKDEMEK oluyormuş. Ardahan’dan Türkiye şampiyonu yazılımcılar çıkıyormuş. Haberi duyunca merak edip araştırdım. Nasıl oldu da Ardahanlı çocuklar ülkenin çok daha gelişmiş coğrafyalarından gelen akranlarını geride bırakarak Türkiye’yi Çin’de temsil etme fırsatını elde etti? Buyurun, haftanın hayalini birlikte anlayalım.

Ardahan Eğitim Vakfı Başkanı

Yazının devamı...

Genç nüfusumuz hızla yaşlanıyor!

20 Mayıs 2018

Nüfus gençken çözemediğimiz sorunların her biri nüfus yaşlıyken katmerlenerek karşımıza çıkacak. Bugünün işsiz, eğitimsiz gençleri yarının güvencesiz yaşlıları olacak. Verilere bakalım.

Türkiye’nin en büyük avantajlarından biri genç nüfusu. Dinamik bir ülke olmamızın altında yatan sebeplerden biri bu. Gençlerimizi iyi eğitip, onları geleceğe iyi hazırlarsak ülke olarak hak ettiğimiz yere gelebiliriz. Buraya kadar sorun yok... Ama gelin görün ki önümüzdeki yıllarda bu demografik avantajı yitiriyor olacağız. Yani artık ‘Türkiye genç nüfusa sahip bir ülke’ cümlesi geçerliliğini yitiriyor. Çünkü ülke nüfusu tahmin ettiğinizden çok daha hızlı bir şekilde yaşlanıyor. Bu yüzyıldaki en genç kuşağımız şu an karşımızda olan gençler. Peki bu gençler ne durumda? Onları geleceğe hazırlayabiliyor muyuz?

GENÇLİĞİ GELECEĞE HAZIRLIYOR MUYUZ? Milli Eğitim Bakanlığı tarafından yürütülen PISA testlerine göre 15 yaşındaki gençlerimiz fen, matematik ve okuduğunu anlama gibi üç temel beceri bazında, dünyadaki akranları arasında ilk 50 arasında yok. 15-29 yaş aralığındaki gençlere baktığımızda durum daha da vahim, zira o yaş grubundaki her 3 gençten 1’i şu an ne okulda ne işte ne de herhangi bir kursta. Peki bu gençler nerede? Ekonomistlere göre ‘atıl’ durumda. Öyle az buz bir sayı değil, 6-7 milyonluk ‘atıl genç’ nüfustan söz ediyoruz.

ORTANCA YAŞ YÜKSELİYOR!Bir ülkenin nüfusunun ne kadar genç olduğunu anlamak için elimizdeki en önemli göstergelerden biri ‘ortanca yaş’ istatistiği. Yani nüfusun yarısına tekabül eden yaş. Türkiye nüfusunun ortanca yaşı 1980’de 19.9 yaş, yani nüfusun yarısı 20 yaşın altında. Nüfus genç gerçekten de. Ama bu ortanca yaş 2012’de 30’u aştı. Önümüzdeki 20 yılda ülkemizin ortanca yaşı 40’ı aşacak. Yani yaklaşık yarım asırlık bir dönemde ortanca yaş 20’den 40’a çıkmış olacak.

20 YIL İÇİNDE GEÇECEKTÜİK verilerine göre halihazırda ülke nüfusunun yüzde 16.1’i genç, yani 15-24 yaş grubunda. Nüfus projeksiyonlarına göre bu oran 2040 yılında yüzde 13.4’ü, 2060 yılında yüzde 11.8’i ve 2080 yılında yüzde 11.1’i bulacak. Aynı süreçte yaşlı nüfus ise hızla yükselecek. Zaten yaşlı nüfus (65 ve daha üstü yaş) son beş yılda yüzde 17 artarak 6 milyon 895 bin 385 kişi oldu, ki bu sayı toplam nüfusun yüzde 8.5’ine denk geliyor. Bugün itibariyle yaşlı nüfus, genç nüfusun yarısı dolayında. Ama bu denklem önümüzdeki yıllarda bozulacak. Projeksiyonlara göre yaşlı nüfus 2040 yılında yüzde 16.3, 2060 yılında yüzde 22.6 ve 2080 yılında yüzde 25.6 olacak. Yani? Yani çok değil, 20 yıl sonra yaşlı nüfus, genç nüfusu aşacak.

Özetle, Türkiye bu yüzyılda bir iddia sahibi olacaksa bunun yolu şu an karşımızda olan gençleri geleceğe iyi bir şekilde hazırlamaktan geçiyor. Bu demografik fırsatı kaçırırsak, yani bu yüzyılda göreceğimiz en büyük gençlik kuşağını layıkıyla geleceğe hazırlayamazsak, bu gençler yaşlandığında karşımıza çıkacak sorunların üstesinden gelmemiz neredeyse imkânsız olacak. Seçimlerin yapıldığı şu günlerde gençleri ve sorunlarını gündeme getirmek işte bu nedenle sadece bugünün değil, bu yüzyılın kurtarılması için elzemdir.

YİNE AYNI FOTOĞRAF!ÇOK değil birkaç ay evvel bu köşede iş dünyasından bir kutlama fotoğrafı paylaşmıştım. Sahnede onlarca erkek ve arkasında yalnızca kafasının bir kenarı görünen bir kadın fotoğrafı. O sıra çok tartışılmış ve öyle olduğu için de o fotoğrafı verenler birkaç gün sonra başka bir fotoğrafla daha cinsiyet dengeli bir poz vermişti. Gerekli ders alınmış ve konu kapanmıştı. Ama gelin görün ki bu hafta aynı olay iki farklı kareyle tekerrür etti. İş dünyasının iki önemli örgütü üstelik kendi resmi kanallarından verdiği fotoğraflarda yine kadını unuttu. Twitter hesabımda paylaştığım fotoğraflar için ‘Tek bir kadın yok’ diyerek duruma dikkat çektim. Sağ olsun takipçilerim uyardı: Onlarca erkek arasında arkada yarı gizli bir kadın varmış! Ne oluyor? Kadınlar niçin yönetim fotoğraflarından topyekûn çıkarılıyor?

KADINLAR VARDIR!

Yazının devamı...

Yeter ki hayallerimiz eksik olmasın

13 Mayıs 2018

Benim de iki oğlum var. İyi bir okula gidiyorlar ama okul tatil olduğu zaman evde bir bayram havası oluşuyor. Çünkü bu çağda çocuklar artık sabahtan akşama kadar bir sırada oturup öğretmen dinlemek istemiyor. İşte bu nedenle bütün dünyada hummalı bir arayış var. Bizim de bir an önce bu arayışa katılmamız ve tek bir yoldan değil başka birçok yoldan yeni öğretme yöntemleri bulmamız gerekiyor. O nedenle iş sadece eğitimcilere değil, hepimize düşüyor. Bu anlamda size bu hafta keşfettiğim bir güzel projeden söz etmek istiyorum. Adı Bilim Virüsü.

YAPARAK KEŞFETMEK!

Bu sıralar ‘maker hareketi’ diye meşhur bir yöntem var. Kökeni yaparak öğrenme metoduna dayanıyor ki bu yöntemin dünyadaki en iyi örneği Köy Enstitüleri olarak bu topraklarda hayata geçti. Bilim Virüsü projesi de bilim tutkunu bir ekibin bilgi ve hayal gücüyle hayata geçirdiği bir proje. Ben hikâyeyi projenin hayalini kuran Şule Kocabıyık’tan dinledim. Şule Hanım, bir Köy Enstitüsü mezunu olan Cumhure öğretmenin kızı. Annesine bulaşan bilim virüsü şimdi Şule Hanım aracılığıyla gençlere taşınıyor. Peki nedir Bilim Virüsü?

AMAÇ LİSELİLERE BİLİM TUTKUSU AŞILAMAK!

Bilim Virüsü, öğrencilerin bilimsel düşünceyi yaşam boyu rehber edinmesini sağlamak için kurgulanmış bir eğitim programı. Hedef devlet liselerinde okuyan öğrencilere bilimsel deneyimler kazandırmak, bilimi bir yaşam biçimi olarak benimseyen ve bilimsel düşünceyi yaratıcı tekniklere aktaran gençler yetiştirmek. Programa katılan öğrencilerden herhangi bir ücret alınmıyor.

Öğrenciler hafta sonları bir atölyede buluşuyor ve bilim yapıyor! Yaparak öğreniyor, keşfederek ilerliyorlar. Atölyelerde matematikten fiziğe, mühendislikten psikolojiye ve genetiğe kadar her alanda bilim, hayatın bir parçası olarak ele alınıyor ve interaktif çalışmalarla aktarılıyor.

Her başarılı proje gibi Bilim Virüsü de hayal ve dayanışma sonucu ortaya çıkmış. Şule Hanım ve arkadaşları hayal etmiş ve söylenmek yerine yola koyulmuş. Proje, şu anda başta Borusan olmak üzere sosyal etki ağı IMPACT Hub, işinsanları ve elbette 20 kişilik gönüllü eğitmen kadrosunun katkısıyla yürütülen bir eğitim programı halini almış. İstanbul’da başlayan bu projenin Anadolu’nun dört bir yanına ulaşması an meselesi. Malum, bilim de virüs gibi bulaşır, çoğalır ve hızla yayılır. Yeter ki hayallerimiz eksik olmasın.

İSTANBUL BOĞAZI’NA YAKIŞAN BİR BULUŞMA

Yazının devamı...

Önemli olan global yarışta kazanmak

6 Mayıs 2018

Ekonomi hızla dönüşüyor. Adına ‘Yeni ekonomi’ dediğimiz global bir yarış başlıyor. Her ne kadar bugün dünyanın gündemi bölgesel çatışmalar ve askeri güce odaklandıysa da önümüzdeki dönemin galibi bu yeni teknolojik devrimi yöneten ülkeler olacak. O nedenle seçim dolayısıyla, gelin biraz olsun bu yarışta nasıl ilerleyeceğimizi konuşalım. Eğer bugün bu yarışı dert etmezsek yarın çok geç olabilir. Malum 19. yüzyıl sonunda kaçırdığımız sanayi devrimini 100 yıl uğraşmamıza rağmen bir türlü yakalayamadık. Şimdi aynı şekilde yeni bir devrim başlıyor; bunu da kaçırırsak çocuklarımız bir 100 yılı daha, bizlere kızarak geçirmek zorunda kalacak.

İŞTE YARIŞIN GERÇEKLEŞECEĞI 13 ALAN!‘Peki hocam yarış hangi alanlarda olacak?’ diyenler için elimde çok somut bir liste var. Dünya Ekonomi Forumu, tam da bu konuda, yeni ekonominin dinamosunu oluşturan bilişim ve yüksek teknoloji sektörlerinde çalışan 816 kişiyle bir araştırma yapmış. Sordukları soru çok basit: Önümüzdeki dönemde rekabet hangi alanlarda olacak? Uzmanların öngörüsü, önümüzdeki 10 yılda ekonomik rekabetin şu 13 alanda gerçekleşeceği yönünde: Yapay zekâ, Blockchain, 3 boyutlu yazıcılar, mobil teknolojiler, sürücüsüz araçlar, mobil internet, robotik, sanal-zenginleştirilmiş gerçeklik, ses-kontrollü araçlar ve 5G. Bu alanların her biri diğerini tetikler nitelikte elbette. Yeni yarış bu alanlarda olacak. Peki biz bu yarışa hazır mıyız?

Önümüzdeki seçimi içeride kimin kazandığı elbette önemli ama asıl önemli olan global yarışta kazanmak. İşte bu nedenle her yurttaşın şu sorulara yanıt vermesi gerekiyor: Çocuklarımız yeni global ekonomide rekabet edecek becerilere sahip mi? New York Üniversitesi’nden öğrencim sevgili Orhan Murat Bahtiyar’ın bu soruya cevap arayan tezinin sonuçlarına göre Türkiye’de temel bilimler ve mühendislik alanlarında okuyan öğrencilerin % 79’u patent alma usulleri hakkında bilgi sahibi değil. Öğrencilerin % 42’si üniversitelerinde fikirlerini tartışmak ve inovasyon için uygun ortam olmadığını düşünüyor. Daha da kötüsü % 30’u böyle bir ortama hiç ihtiyaç duymamış.

SORUN SADECE EĞİTİM SORUNU DEĞİL!Eğitim alanında atacağımız adımların yanına girişimcilik alanında atacağımız adımları koymak zorundayız. ‘Peki bütün bunları yapmazsak ne olur?’ derseniz, söyleyeyim. Yüzyılda bir gelen treni yine kaçırırız... Geçen sefer sanayi devrimini kaçırmanın bedelini üç kuşak ödedi. Bu sefer bu bedel, çocuklarımıza miras kalacak.

 

TAHMİN ETMESİ EN ZOR SEÇİM!TÜRKİYE ilk defa çok adaylı, iki turlu bir seçime giriyor. Önümüzdeki iki ayda bu seçimin nasıl sonuçlanacağına dair pek çok anket yayınlanacak. Verilerle tahmin yürüten biri olarak ben de bu anketleri merakla bekliyorum. Ancak daha kampanyanın başında anketlere dair birkaç uyarıda bulunmak istiyorum.

TÜRKİYE’DE ANKETLER HEDEFİ PEK TUTTURAMIYOR!Türkiye’de yapılan son iki genel seçimde anketler ciddi oranda yanıldı. 7 Haziran’da anket ortalaması AK Parti oylarını olduğundan çok yüksek bulmuştu. 1 Kasım’da ise tam tersi olmuştu. Anketler AK Parti oylarını olduğundan çok daha düşük gösteriyordu. Referandum ve bir önceki Cumhurbaşkanlığı seçiminde de genel anket kanaati çıkan sonuçtan çok farklı bir noktadaydı. Peki durum dünyada nasıl?

DÜNYADA DURUM FARKLI DEĞİL!

Yazının devamı...

Eğitimi dert edelim...

29 Nisan 2018

O nedenle gelin bu eğitimi dert edelim. Sorunları ve reform önerilerini masaya yatıralım. Tartışmayı açmak adına ben eğitimde reform önerilerimi şu 7 başlık altında toparladım.

VERİYE DAYALI KARAR VERME PRATİĞİ

Türkiye’de eğitimin pek çok sorunu var ama bana göre en can alıcı sorunumuz reform yapma pratiğimizin verilerden bağımsız olması. Sorun tespitinden çözüm arayışına, alternatif çözümleri yarıştırmaktan her bir çözümün etkinlik analizine dair her aşamada kararlar verilerle alınmalı. Her akla gelen uçuk fikrin reform diye tüm sisteme uygulanması değil, farklı çözüm önerilerinin pilot uygulama ile yarıştığı ve yalnızca sınanmış ve başarısı kanıtlanmış uygulamaların tüm sisteme yayıldığı bir reform anlayışından bahsediyorum.

OKULÖNCESİ EĞİTİM SEFERBERLİĞİ

Eğitim üzerine yapılan araştırmaların en net sonuçlarından biri, okulöncesi eğitimin geri dönüşünün en yüksek yatırım olduğu gerçeği. Maalesef bu alan bizim eğitim sistemimizin en sorunlu olduğu alan. Türkiye, okulöncesi eğitime katılımda AB ülkeleri arasında açık ara son sırada! Türkiye’nin eğitim reformu öncelikleri içerisinde en kalıcı sonucu verecek girişim kaliteli okulöncesi eğitimi tüm ülkede zorunlu kılmaktır. Bunun için okulöncesi eğitim öğretmeni yetiştirmekten müfredat geliştirmeye kadar her alanda ciddi bir yatırım yapılması kaçınılmaz.

ÖĞRETMENLİK PROFESYONEL BİR MESLEK OLMALI

Öğrenci başarısını etkileyen en önemli okul faktörü öğretmenlerin kalitesidir. Bina, eğitim kaynakları ya da müfredat değil, öğretmen! Finlandiya’daki eğitim mucizesinin anahtarı budur. Öğretmenin seçimi, eğitimi ve sosyoekonomik statüsünü yükseltmeden yapılacak her yatırım boşa kürek çekmektir.

MERKEZİ YÖNETİMDE ESNEKLİK

Yazının devamı...

Çocuk yoksulluğu yetişkin yoksulluğuna benzemez!

22 Nisan 2018

Zira yapılan tartışmaların Türkiye’deki çocuk gerçekliği ile pek alakası yok. TÜİK verilerine göre Türkiye’deki çocukların % 38’i ‘yoksulluk’ içinde değil, ‘şiddetli maddi yoksunluk’ içinde yaşıyor. Bu verileri okurken şunu unutmayın: Çocuk yoksulluğu yetişkin yoksulluğuna benzemez. Aşırı sefalet içinde yetişen çocuk, yoksulluk boyunduruğunu bir ömür taşımakla kalmıyor, o yoksulluğu kendi çocuklarına miras bırakıyor. O nedenle bu verileri dikkate almadan Türkiye’de çocuklar ve eğitim üzerine kafa yormak, boşa kürek çekmek demek.

Bahçeşehir Üniversitesi bünyesinde faaliyet gösteren BETAM’ın dün yayınladığı verilere geçmeden bir noktanın altını çizmek istiyorum. Türkiye’nin sorunlarını çözmenin ilk adımı her bir sorunun boyutunu ortaya koyan verileri bilimsel yöntemlerle toplamak ve analiz etmektir. Bu bağlamda üniversite ve ‘think tank’ dediğimiz bağımsız düşünce kuruluşlarına hayati bir görev düşüyor. Bahçeşehir’de BETAM, TOBB’da TEPAV ve eğitim alanında ERG bu işi düzenli olarak dünya standartlarında yapan kuruluşlar. Kıymetlerini bilmeliyiz...

BETAM, ‘şiddetli maddi yoksunluğu’ AB kriterlerine göre bireylerin hayatlarına düzgün bir şekilde devam edebilmeleri için asgari ihtiyaçların temini olarak ölçüyor. Bu ölçüme göre aşağıdaki tabloda sıralanan toplam 9 ekonomik göstergeden 4’ünü yerine getiremeyen hanelerde yetişen çocuklar ‘şiddetli maddi yoksunluk’ içerisinde kabul ediliyor. TÜİK verilerine dayanan analize göre Türkiye için ortaya çıkan manzara maalesef içler acısı. Türkiye’de çocukların % 38’i şiddetli maddi yoksunluk içerisinde yetişiyor. Bu oran İsviçre’de % 1’in altında! 2015 yılında Bulgaristan’ın en kötü durumda olduğu bu sıralamada Türkiye 2016 yılında ivme kaybederek en dibe düşmüş bulunuyor. Avrupa’da çocuklarını bizden daha yoksul koşullarda yetiştiren başka bir ülke yok.

EN TEMEL İHTİYAÇLARTabloda da göreceğiniz gibi Türkiye’de 7.5 milyon çocuk şiddetli maddi yoksunluk içinde yaşıyor! Bunun en önemli nedeni barınma ve beslenme gibi temel ihtiyaçlardan yoksun olan çocukların oranının çok yüksek olması. Örneğin, Türkiye’deki çocukların % 40’ının evinde beslenme sorunu var, % 28’i evinde ısınma sorunu yaşıyor. Ve tabii şu da var: Çocukların yüzde 70’i tatile gidemiyor ama hepsinin evinde televizyon mevcut. Uzun okul dışı dönem için tehlikeli bir alaşım bu... Ama başka bir yazının konusu.

YOKSULLUK BOYUNDURUĞUBETAM raporunda da ifade edildiği gibi yoksul doğan bir çocuk, çocukluğunun büyük kısmını şiddetli yoksunluk içinde geçirdiğinde genelde ömür boyu yoksul kalıyor ve hatta sonraki nesillere de bu yoksulluğu miras bırakıyor. Bunun nedeni yoksulluğun başta beyin gelişimi olmak üzere sağlıktan eğitime geniş bir alanda çocukların normal bir şekilde yetişmesine ket vuruyor olması. Öyle ki daha ana rahminde yoksul çocuklar, akranlarından fiziksel olarak ayrılıyor. Yoksul bir çocuk doğum anında düşük kilo ile başlıyor hayata, ardından gelişimin en hızlı olduğu ilk 36 ayda yetersiz beslenen çocuklar gerek fiziksel gerek zihinsel bakımdan akranlarından geriye düşüyor. Daha sonra bu riskler katmerlenerek artıyor. Okulöncesi eğitim kurumlarına katılımdan, kaliteli okullara devama kadar neredeyse her alanda yara üstüne yara alıyor bu yoksul çocuklar. Sonrasını ise biliyorsunuz, ortaokulda lise yıllarında okul terkle başlayan, vasıfsız işçilikle devam eden ve sonrasında bir sonraki kuşağa geçen bir kısırdöngü... Tablo karamsar ama yoksulluk elbette kader olamaz. Çaresi olan bir dert sefalet...

ÇOCUK YOKSULLUĞUNU AZALTMAK İÇİN NE YAPMALI?

Yazının devamı...

Çocuklarda zekâyı arttırmanın 3 yolu!

15 Nisan 2018

Ne yapalım hocam? Bu hafta o sorulara toplu bir yanıt mahiyetinde çocuklarda zekâ gelişimine katkıda bulunduğu ispatlanmış 3 faktörü yazacağım. İddialı bir cümle biliyorum ama sebebi var.

BİLİMSEL ÇALIŞMALARIN İSTATİSTİKİ ÖZETİ!

Malum, okulöncesi dönem beyin gelişimi bakımından kritik bir dönem. Ebeveynler ve eğitimciler bu dönemde zekâyı nasıl arttıracaklarını bilmek istiyor. Bu soruya yanıt arayan pek çok araştırma var ancak bütün bu araştırmaları tek tek anlatmak mümkün değil. O nedenle size bu hafta bütün bu araştırmaların bilimsel özeti olan bir meta-analizin sonucunu açıklayacağım. Bizim bölümden mezun doktora öğrencilerimden John Protzko, Clancy Blair ve Joshua Aronson gibi kıdemli araştırmacı arkadaşlarım tarafından yapılan bu çalışma Amerika’da çok ses getirdi. Ben de yazmıştım ama konu mühim olduğu için tekrar dönüyorum.

ZEKÂYI ARTTIRMAK MÜMKÜN!

Bu araştırmanın en temel bulgusu şu: Çocukların zekâsını, standart ölçmeler ile tespit edilebilecek seviyede arttırmak mümkün. Yani zekâ tamamen doğuştan belirlenmiyor, sonradan da dönüştürülebiliyor. Araştırma ilk yayınlandığında John Protzko’ya neden böyle kapsamlı bir analize giriştiklerini sormuştum. Bakın ne diyor: “Amacımız zekâyı arttırmak için yapılan çalışmalarda neyin işe yarayıp neyin işe yaramadığını ortaya çıkarmak. Bizim analizimizde ele aldığımız tüm çalışmalar zekâyı arttırmak için uygulanan ve iyi yürütülmüş deneylerden oluşuyor”. Araştırmayı yürüten ve Türkiye’de benimle birlikte pek çok çalışmaya da katılan sevgili dostum Joshua Aronson da aynı fikirde: “İnsan zekâsının gelişim özelliklerini anlamaya çalışıyoruz ve zekânın her gelişim aşamasında nasıl destekleneceğini ortaya çıkarmak istiyoruz. Bu araştırma zekânın değiştirilebilir, dönüştürülebilir bir şey olduğunu göstermek bakımından önemli bir ilk adım”. Zekânın sabit olduğu inancı zaten başlı başına öğrenmenin de öğretmenin de önündeki en önemli engellerden biri ama bu başka bir yazının konusu.

ÇOCUĞUNUZU NASIL DAHA ZEKİ YAPARSINIZ?

Yukarıdaki başlıkla Perspectives on Psychological Science adlı dergide çıkan ve ciddi bir yankı uyandıran bu bilimsel makaleye göre çocukların zekâsını arttırdığı bilimsel olarak desteklenmiş üç uygulama var: Kaliteli bir okulöncesi eğitime katılım, erken yaşta diyaloğa dayalı okuma pratiği ve balıkyağı diyeti!

EVDE TEK BAŞINA OLMUYOR!

Yazının devamı...

Milli bir mesele olarak medya okuryazarlığı!

8 Nisan 2018

Birkaç ay evvel de yine bu köşede birkaç yüz dolarla bir masa başında yazılan iki ayrı sahte haber, yani ‘fake news’ ile bir kişinin dünyanın başka bir yerinde, Teksas’ta, Müslümanlarla İslam düşmanlarını nasıl aynı gün ve saatte birbirinin karşısına eylem için çıkardığını anlatmıştım. Bu iki faktör, yani veri güvenliği ve sahte haber manipülasyonu belli ki içinde bulunduğumuz çağın en büyük sorunu. Gün geçmiyor ki bu iki alanda yeni bir skandal ortaya çıkmasın. Bütün bu yeni tehditlerle başa çıkmanın yolu kulağa pek hoş gelmese de yurttaşların medya okuryazarlığını yükseltmesiyle mümkün. Öyle ki G-20 ülkeleri de önümüzdeki dönemde Arjantin’de yapılacak toplantıda dijital okuryazarlık kavramını tartışacak. Peki medya okuryazarlığında biz ne durumdayız?

AVRUPA’DA SONDAN İKİNCİYİZ!

Bir taraftan veri güvenliğini diğer taraftan ‘fake news’ vebasını araştırırken bu hafta açıklanan 2018 Medya Okuryazarlığı Endeksi’nde Türkiye’yi aradı gözlerim. Toplam 35 Avrupa ülkesi arasında Finlandiya, Danimarka ve Hollanda medya okuryazarlığında zirvede yer alıyor. Listenin sonuna baktığınızda da sırasıyla Arnavutluk, Türkiye ve Makedonya’yı görüyoruz. Türkiye medya okuryazarlığında 35 ülke arasında 34. sırada. Facebook’un en yaygın kullanıldığı, herkesin elinde bir telefonun bulunduğu bir ülke için bu durum
oldukça kaygı verici.

TOPLUMSAL GÜVENİN ZAYIF OLDUĞU ÜLKELER RİSKLİ

Medya okuryazarlığının en yüksek olduğu ülkelerin ortak özelliği toplumsal güvenin de çok yüksek olması. Yurttaşların birbirine güvendiği toplumlarda sahte haberlerin etkisi daha sınırlı oluyor. Yani bir ülkede insanlar birbirine daha çok güvendiği zaman medya okuryazarlığı seviyesi düşük olsa bile sahte haberler üzerinden manipülasyon büyük bir tahribata yol açmıyor. Çünkü ‘fake news’ vebası en çok toplumsal güvenin zayıf, medya okuryazarlığının düşük olduğu yerlerde yaşam buluyor. Örneğin, 2016 ABD seçimlerinde yalan haberlerin bu kadar yaygın ve başarılı bir şekilde kullanılmasının nedeni Amerikan toplumunun neredeyse karpuz gibi ortadan ikiye bölünmüş olması. Medya okuryazarlığını bir de bu boyutuyla, yani toplumsal huzura olan katkısı nedeniyle önemsememiz gerekiyor. Ülkenin huzuru da, demokrasinin geleceği de buradan geçiyor. Bunun için de geleneksel medyaya her zamankinden daha
çok görev düşüyor.

VERİ ÇOK, TEYİT YOK!

Yazının devamı...