"Selçuk Şirin" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Selçuk Şirin" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Selçuk Şirin

Seçim kazandıran algoritma

4 Mart 2018

Robotlar hayatımızı nasıl etkileyecek diye merak etmeye gerek yok, daha şimdiden büyük veriye (big data) bağlı algoritmalar hayatımıza yön vermeye başladı bile... Son Amerikan seçimleri üzerinden anlatayım.

TRUMP KAMPANYAYI BİR ÇÖMEZE TESLİM ETTİ!

Trump, bu hafta herkesi şaşırtan bir karar aldı. Tek tecrübesi Trump’ın 2016 seçimindeki dijital kampanyasını yönetmek olan genç bir isim olan Brad Parscale’ı 2020 başkanlık seçim kampanyasının şefi olarak atadı. Bu resmi atama çok önemli zira Amerikan başkanlık seçimlerine efsane kampanya şefleri yön verir. Bütün kampanyadan sorumlu bu isimler bazen adayın bile önüne geçer. Karl Rove mesela, George W. Bush’a rağmen ona başkanlığı kazandıran kampanya şefi olarak tarihe geçti. David Plouffe da Obama’ya iki seçimi açık arayla kazandıran kampanya şefi olarak anılıyor. Trump’ın 2016 kampanyasında öne çıkan bir kampanya şefi yok ama o süreçte dijital kampanyaları yöneten bir isim var: Brad Parscale. Trump, şimdi tüm kampanyasını bu isme, adı sanı duyulmamış birine devretmiş durumda... Bunun nedeni 2016 seçimlerinde dijital kampanya stratejisinin tüm seçim kampanyasına yön vermiş olması. Hatırlatayım...

TRUMP’IN SIRRI DİJİTALDE

2016 seçimlerini şöyle bir hatırlayalım. Clinton, Trump’tan iki kat daha fazla bütçeye sahip. Ekip derseniz bir tarafta pek çok seçim kazanmış Clinton kampanyasını yöneten tecrübeli bir kadro diğer tarafta daha önce tek bir seçime girmemiş derme çatma bir ekip. Demografi deseniz o da Trump’ın aleyhine. Öyle olduğu için tüm kamuoyu yoklamaları Clinton diyor. İşin doğrusu yapılan seçimde yoklamalar doğru çıkıyor. Clinton, Trump’tan çok oy alıyor ama oyları yanlış yerde alıyor. Trump aradaki farkı kapatması gerektiği yerlerde farkı kapatıyor. Bunu da dijital medyayı çok daha etkili bir şekilde kullanarak yapıyor.

İŞİ ALGORİTMALARA BIRAKAN KAZANIYOR!

2016’yı hatırlayalım. Clinton ekibi televizyon reklamlarına milyonlar harcarken Trump aylarca tek kuruş harcamıyor. Peki ne yapıyor? Şimdi kampanyasını emanet ettiği Brad Parscale’ı buluyor ve ona dijital reklamları yönetme işini veriyor. Şimdi sıkı durun. Daha önce çok seçim kazanmış uzmanlardan oluşan Clinton ekibi kendi dijital kampanyasını geliştirirken, Trump’ın çömez dijital kampanya direktörü Parscale, zaman ve bütçe yetersizliğinden dolayı tüm işi Facebook, Twitter, Instagram ve YouTube gibi platformların algoritmasına bırakıyor. Bu şirketler de her büyük reklamverene yaptığı gibi birer elemanı Parscale’ın emrine veriyor. Kampanyanın bundan sonrasını bu devasa şirketlerin elindeki büyük veri (big data) hallediyor. Bazen günde aynı mesajın yüzlerce versiyonu piyasaya sürülüyor. En başarılı olan reklam istenilen eyalette, istenilen yaş grubuna istenilen dozda gidiyor. Sonuçta hangi stratejinin galip geldiğini biliyorsunuz. Dolayısıyla önümüzdeki seçimlerde geçmişte seçim kazanmış uzmanların yerini büyük veriye dayanan algoritmaların alacağı muhakkak.

AYNI REKLAMA İKİ AYRI TARİFE!

Yazının devamı...

Mutlu olmaya mecalimiz yok!

25 Şubat 2018

Verileri kimsenin okumadığı raporlardan çıkarıp, herkesin anlayabileceği basit görsellere dönüştürüyor. Yurttaşlar, karşılaştırmalı uluslararası verilerle daha akılcı tercihlerde bulunsun diye... Bu hafta size o verilerden ikisini paylaşacağım. İkisinde de zirvedeyiz. Zaten son zamanlarda bu tür uluslararası sıralamalarda Türkiye’yi bulmak çok kolaylaştı... Ya zirvedeyiz ya da en dipte. Arası yok nedense...

BİZDEN ÇOK MESAİ YAPAN YOK!

Baktığım tablolardan biri fazla mesaiyle ilgili. OECD tarafından resmi kaynaklardan toplanan verilere göre 60 saat ve üstü mesai yapan çalışan oranında OECD ülkeleri arasında zirvedeyiz. Evet doğru okudunuz 60 saat ve üstü en çok çalışan oranı yüzde 23.3 ile bizde. Yani neredeyse her 4 çalışandan biri haftada en az 60 saat çalışıyor. Diğer ülkelerin hiçbiri bize yaklaşamıyor bile. Mesela İsrail’de bu oran yüzde 15. Hani şu çok çalışkan dediğimiz Almanya’da ise oran yüzde 3.3. İşçi haklarının son derece kısıtlı olduğu ABD’de bile fazla mesai yapmak durumda olan çalışan oranı yüzde 3.8. Özetle OECD ülkeleri arasında bizden çok çalışan yok.

ÇALIŞIYORUZ DA NE OLUYOR?

Soru bu. Öyle ya bu kadar çok mesai yapınca sonuç ne oluyor? Daha çok mu üretiyoruz? Hayır. Daha çok mu kazanıyoruz, o da hayır. Zira biliyorsunuz OECD ülkeleri içerisinde gerek üretkenlik gerek verimlilik bazında sonlarda yer alıyoruz. Çok çalışmak çok üretmek demek değil. Tabii bir de meselenin istihdama katılım boyutu var. Türkiye OECD ülkeleri içinde hem kadınları hem gençleri istihdama katma oranında en kötü durumda. Öyle olunca nüfusun çok daha az bir kesimi istihdama katılıyor, ama istihdama dahil olanlar daha çok mesai yapıyor. Evde oturan, sokakta boş gezen her yurttaşın yerine çalışanlar biraz daha çok çalışıyor... Hal böyleyken de ortaya çalışanlar açısından ağır bir kişisel fatura çıkıyor.

ÇOK ÇALIŞAN ÇOK MUTSUZ!

OECD, çalışanların işleriyle özel yaşamları arasındaki dengeyi de ölçüyor yıllardır. En son açıklanan 2017 raporuna bakınca yine zirvede Türkiye’yi görüyoruz. 0 ile 10 puan arası değişen bu indekste bizim aldığımız puan 0. Evet doğru okudunuz! Hollanda, Danimarka ve Fransa gibi ülkeler 9 puanla zirvede, yurttaşlarına en iyi iş ve özel yaşam fırsatı sunan ülkeler. Türkiye’de kadın çalışanlar erkek çalışanlara göre biraz daha iş-özel yaşam dengesini kurmuş görünüyorlar ama hem kadınlar hem erkekler OECD ülkeleri arasında en stresli grubu oluşturuyor.

Yazının devamı...

Silah varsa patlar!

18 Şubat 2018

En son Florida’da gerçekleşen saldırıda 17 çocuk öldürüldü. Saldırgan da psikolojik sorunlarından dolayı daha önce okuldan atılan başka bir genç. Ne oluyor? Neden oluyor?

GÜNDE 30 CAN

Amerika’da her 100 kişiye düşen bireysel silah sayısı 101! Yani nüfustan çok silah var. Diğer gelişmiş ülkelerde bu oranın yarısı bile yok. Kanada, Almanya ve Avusturya gibi ülkelerde de oran yüksek ama her 100 kişiye ancak 30 silah düşüyor. Aynı araştırmaya göre Türkiye’deki oran ise her 100 kişiye 12 silah.

Pek çok araştırmaya göre nüfusun neredeyse yarısının evinde bir silahı var ama yüzde 70’i en az bir kere silah kullanmış bir ülkeden söz ediyoruz. Silah sahibi olmayanların dahi yarısı eline bir silah alıp atış yapmış durumda. Silah sahibi olanların üçte ikisinin evinde birden çok silahı var. Geri kalanların evinde ise 3 ya da daha çok silah var. Özetle ülke ağzına kadar silahlanmış durumda.

Amerika’da silahlı ölüm oranı İngiltere’nin 30 katı. En son verilere göre günde 30 kişi silahlı bir saldırı sonucu hayatını yitiriyor. Her gün 30 kişi! Ve ortalama olarak her iki ayda bir çift haneli toplu ölümlerle sonuçlanan saldırılar gerçekleşiyor. Bunun temel nedeni silaha ulaşmanın önünde hiçbir engelin olmaması. Silah satın almak için herhangi bir markete gidip birkaç yüz dolar vermeniz yeterli. Bir laptop parasına makineli tüfek almak ve bir seferde onlarca kişiyi öldürmek mümkün.

Kamuoyu yoklamalarında Amerikalıların neredeyse yüzde 65’i silahlanmaya sınırlama getirilmesini istiyor. Ama siyasetçiler bir türlü bu isteği yerine getiremiyor. Bunun temel sebebi lobi faaliyeti. Zira Amerika’nın en büyük lobisi silah lobisi. O nedenle bu kadar ölüme rağmen silah satın almanın önüne bir engel koymak hâlâ politik olarak imkânsız. Amerikan muhafazakâr sağı için silah sahibi olmak kutsal bir dava. Bir de lobi deyip geçmeyin Amerika’da seçim demek, para demek.

BİZDE HIZLA DEĞİŞİYOR!

Yazının devamı...

Mesajı damardan verin!

11 Şubat 2018

New York Üniversitesi’nden genç meslektaşım William Brady’nin yarım milyondan çok Twitter mesajını inceleyerek ortaya çıkardığı bu sonuç özellikle politik arenada at koşturanlar için önemli ipuçları veriyor.

KAHVEDEN SOSYAL MEDYAYA GEÇİŞ

Eskiden toplumsal meseleler üzerine tartışmalar ya köy meydanlarında ya da kahvehanelerde olurdu. Ama modern hayatla birlikte ortak yaşam alanları fiziksel dünyadan sanal dünyaya geçti. Öyle olunca da özellikle toplumsal konularda bir derdi olan içini sosyal medyada döküyor. Hele bizim gibi toplumsal sorun anlamında bereketli topraklarda sosyal medya, artık açık ara tek toplumsal müzakere zemini. Malum, Türkiye dünyada Facebook ve Twitter’ı en çok kullanan ülkeler arasında.

DUYGUSAL KELİME Yüzde 20 ARTTIRIYOR!

Brady toplumsal kamplaşmanın yoğun olduğu birkaç alanda yapılan paylaşımları incelediğinde çok ilginç bir sonuca varıyor. Akla dayalı, ahlaki içerik genelde retweet (iletiyi tekrar paylaşma) sayısını arttırmıyor. Yani istediğiniz kadar moral argüman geliştirin, insanlar bu mesajı duymak ya da yaymak istemiyor. Ama eğer aynı mesajı duygusal bir tonda verirseniz, yani meseleye damardan girerseniz bu sefer manzara değişiyor. Öyle ki bir tweet’te yer alan her bir duygusal kelime, o tweet’in retweet edilmesini yüzde 20 oranında arttırıyor. 5 duygusal kelime içeren bir tweet tamamen akla seslenen bir tweet’ten iki kat daha çok paylaşılıyor.

SES KARŞI MAHALLEYE GİTMİYOR

Toplumsal kamplaşmanın yoğun olduğu konularda yapılan paylaşımların duygusal tonu çok önemli. Zira duygusal ton arttıkça, paylaşım sayısı da artıyor. Ancak bu artış daha ziyade benzer dünya görüşüne sahip kişiler tarafından gerçekleşiyor. Yani sağcı birinin herhangi bir toplumsal haksızlığa gösterdiği duygusal tepki kendi kesimi tarafından hızla yayılıyor. Aynı şekilde solcu birinin adaletsizliğe isyanı solcular tarafından duyulup paylaşılıyor. Bu seslerin karşı tarafa ulaşabilmesi meseleye ne kadar damardan girildiğine bağlı. Dolayısıyla eğer derdiniz sesinizi karşı tarafa duyurmak ise sadece akla seslenen argümanlarla, yalnızca adaletsizlik var demek yerine, meseleye daha duygusal bir dille yaklaşmak gerekiyor. Amaç insanlarda duygusal bir tepki oluşturmak. Ancak o zaman hem kendinize yakın dünya görüşüne sahip insanları etkileme şansınız, hem de sizden farklı düşünenlere ulaşma olasılığınız artıyor.

 

Yazının devamı...

İşsizliği kim çözecek?

4 Şubat 2018

Böyle olduğu için de tüm anketlerde işsizlik halkın en çok çözüm beklediği sorunlardan biri. Peki işsizliği kim çözecek?

DEVLET KADROSU PATRON MERHAMETİ!

Yeni istihdamı biz ısrarla ‘ya devlet ya patronlar’ çözsün diye bekliyoruz. Türkiye’nin en iyi eğitilmiş kesimine ‘atanamayanlar’ diyor olmamız meselenin bir boyutunu gösteriyor zaten. Devlet dışında hiçbir yerde istihdam edilemeyecek milyonlar yetiştiriyoruz. Bu ‘atanamayanların’ dışında kalan kesime de çare olarak patronları gösteriyoruz. Her sene birkaç defa ‘istihdam seferberliği’ adı altında büyük patronlardan var olan istihdam sayılarını arttırmasını bekliyoruz. Peki Türkiye yeni istihdam ihtiyacını bu iki kaynaktan giderebilir mi?

YENİ GİRİŞİMCİLERE İHTİYAÇ VAR!

Dünyada yeni istihdam sorununu ne devlet ne de patronlar çözüyor. Yeni istihdamı yeni girişimler yaratıyor. Bizim de içinde yer aldığımız OECD ülkelerinde istihdam alanlarının üçte ikisini adına startup ya da KOBİ dediğimiz küçük ve orta ölçekli yeni girişimler sağlıyor. Türkiye’nin ne devlet kadrosuna ne de patron merhametine ihtiyacı var. İhtiyacımız olan şey yeni girişimciler.

TÜRKİYE GİRİŞİMCİLİK YARIŞINDA GERİLİYOR!

Global Entrepreneurship Network Türkiye’nin de içinde olduğu toplam 130 ülkedeki girişimci ekosistemini her yıl ölçüyor (https://genglobal.org/content/about-gen). Türkiye 2015’te dünyada yeni girişimler için en iyi ekosistemi kuran 25 ülkeden biri iken 2018’de ancak 37. sırada yer alabildi. Bir G-20 ülkesi olan Türkiye için bu kabul edilebilir bir sıralama değil elbette. Bizim bu trendi tersine çevirmek için bir taraftan ‘Yol Ayrımındaki Türkiye’ kitabında detaylıca yazdığım yapısal reformlara tekrar dönmemiz gerekiyor. Ama aynı zamanda bizim bu zor koşullara rağmen girişimci olmayı seçen rol modellerine de ihtiyacımız var. O nedenle her hafta ayrı bir girişimciyi tanıtmaya özen gösteriyorum: Kars, Ankara ve New York’tan sonra sıra Silikon Vadisi’nde.

MEMURLUKTAN SİLİKON VADİSİ’NE BİR GİRİŞİMCİLİK HİKÂYESİ

Yazının devamı...

Üniversiteye gidip gözlerini yorma!

28 Ocak 2018

Her hafta size hayatın farklı zirvelerinden bir kadını tanıtmaya gayret ediyorum. Bu hafta size akademinin zirvesinde bir kadını, Prof. Dr. Tülin Erdem’in hikâyesini anlatmak istiyorum. Bunun özel bir de nedeni var. Tülin Hoca benim de ders verdiğim New York Üniversitesi’nin Marketing Bölüm Başkanı olarak seçildi. Resmi olarak yüzde 40 görüşe sahip olduğu için babasının ‘Üniversiteye gidip gözlerini yorma’ dediği Tülin Hoca nasıl oldu da hem akademinin zirvesine çıktı hem de Samsung-Apple davasında olduğu gibi dev şirketlerin aradığı bilirkişi oldu?

BERKELEY’İN EN PAHALI HOCASI!

Babası memur, annesi ev hanımı olan Tülin Hoca’nın başarısı yeni değil. Boğaziçi Ekonomi Bölümü’nden birincilikle mezun oluyor. Kanada’da burslu okuyup doktorasını bitirdiğinde, bütün alanlardaki tüm doktora öğrencilerinden sadece bir kişiye verilen Kanada Altın Madalyası’na layık görülüyor. Yale, Chicago, MIT gibi dünyanın en iyi 12 üniversitesinden birden teklif alan başka bir akademisyen var mı bilmiyorum... NYU’ya gelmeden önce UC Berkeley’de 10 yılda kürsü başkanı bir profesör oluyor ve aldığı maaşla gazetelere haber oluyor. Zira Tülin Hoca o yıllarda Berkeley’in en yüksek maaş ödediği 10 akademisyenden biri ve listedeki tek kadın!

‘BİR SİNYAL OLARAK MARKALAMA’

Markalama sahasında en önemli kuramlardan birine imza atan Tülin Hoca’ya göre her marka bize bir şeyleri ‘sinyal’ ediyor. Bu anlamda en etkili sinyal, bizim duygularımıza hitap eden sinyaller. Hedef kitlesine duygusal düzeyde hitap eden bir hikâye olmadan iyi bir marka ortaya çıkmıyor.

KADINLARIN AVANTAJI VAR...

Tülin Hoca’ya Türkiye’de kadınların işgücüne katılımını da soruyorum. Fotoğraflarda arka sıralara itilen kadınları hatırlatınca çok umut veren bir şey söylüyor: “Markalar duygusal kodlarla yaratıldığı için kadınlar marka yaratmada erkeklerden daha avantajlı. Türkiye’deki kadın girişimcilerin çoğunun da çok ilham verici öyküleri var ve bu öyküler duygusal kodlarla müthiş markalara dönüşebilir. Bunun örneklerini görmeye başladık ama bu daha başlangıç. Ben önümüzdeki dönemden daha da umutluyum.”

İNSANLAR NEDEN DOĞRU OLMADIKLARINI BİLDİKLERİ ŞEYLERE İNANIYOR?

Yazının devamı...

Güçlü kadınlar kenti Kars’ın popüler olması tesadüf değil

21 Ocak 2018

Bu sene biraz da sosyal medyanın etkisi ve paylaşılan görsellerin gücüyle kent bir kere daha herkesin gönlünde taht kurdu. Kars’a her kış giderim ama bu sene ilk defa otelde yer bulamadım. Aslında iyi oldu! Eş dostta kaldık, hasret giderdik. Kars’ın bu denli popüler olması hiç tesadüf değil. Ben Kars diyorum ama siz buna Ardahan ve Iğdır’ı da katın. Bir kere tarihi çok renkli bir yer burası. Sadece Kars ilinde 800’e yakın tescilli tarihi eser mevcut. Yüzyıllardır bu şehir pek çok kavme ev sahipliği yapmış, kimi gitmiş kimi kalmış ama her biri ayrı bir iz bırakmış Kars kültüründe. Ermenilerden kalma Ani Harabeleri, Malakanlardan kalan değirmenler, Ruslardan kalan harika kent planlaması ve tabii ki muhteşem taş binalar. Kars’ı popüler kılan ikinci gerekçe muhteşem coğrafyası. Kimi kayak için, kimi Çıldır Gölü için geliyor buralara. Ama Kars sadece tarihsel ve doğal mirası olduğu için değil, bu mirası çok iyi anlatabildiği için de popüler. Hikâye deyip geçmeyin, hikâye her şeydir. Ol sebep size iki Kars hikâyesi anlatacağım bu hafta. Karslı iki girişimcinin hikâyesi...

SIRA DIŞI GİRİŞİMCİ

Hep diyorum. Türkiye kadınların işgücüne katılım oranını erkeklerin yarısı seviyesinde tuttuğu sürece bir adım ileri gidemez. Kadınları işgücüne katmada OECD sonuncusu bir ülke sınıf atlayamaz. Bu istatistiği değiştirmek için her alanda yeni kadın girişimcilere ihtiyacımız var. Kars Kazevi’nin kurucusu ‘Nuran Abla’ işte o girişimcilerden. Kars kazını kümesten çıkarıp UNESCO bünyesinde seçkin bir yere taşıyan, İspanya’dan Romanya’ya gitmedik yer bırakmayan bir girişimci. Açtığı Kars Kazevi’nde yer bulmak için günler öncesinden rezervasyon yapmanız gerekiyor. Bizim gibi çat kapı gidince de masa açılsın diye saatlerce beklemeniz gerekiyor.

Kars’ın kazı hep vardı ama kaz yemek eskiden sadece Karslılara mahsus özel bir ritüeldi. Öyle gidip restoranda yenilen bir şey değildi kaz. Memlekette bir akrabanız olacak, o akrabanız kazı sonbahardan kesip kurutacak ve siz de kışın o kazı alıp usulünce pişireceksiniz. Bütün bu şartları yerine getirirseniz ne âlâ. Aksi halde kazı unutun. Peki neden? Neden her isteyen parasını verip kaz eti yemesin? Kars’ın en başarılı restoranı olan Kazevi’ni kuran Nuran Özyılmaz işte bu sorulara sorarak yola çıkmış. Ancak bu, Nuran Hanım’ın ilk girişimi değil.

BİLEZİKLERLE BAŞLAMIŞ

Nuran Hanım 4 kız annesi bir ev hanımı. Eşi çalışıyor o ev işlerine bakıyor. Ama bir gün “4 kızımın kaderi benimki gibi olmasın” diyerek bileziklerini alıp doğru kuyumcuya gidiyor. ‘Müge Tuhafiye ve Örgü Evi’ işte böyle başlıyor. Önce evde sonra bir işyerinde tam 18 yıl örgücülük yapıyor. “Sokağa çıktığımda her dört kişiden üçü benim ördüklerimi giyiyordu” diye gülüyor anlatırken. Sonra devir değişiyor. Örgü modası geçiyor ve herkes hazır giyim giymeye başlayınca Nuran Hanım yeni bir girişim arayışına giriyor. Kars Kazevi işte o arayış sonucu kuruluyor. Bugün senede 5 bin kaz sunan bir mekân. Başlarda kadınları çalıştırmak istemiş ama bulamamış. Sonra çalışan kadınların sayısı hızla artmış. Artık eşi ve birkaç erkek dışında restoranın mutfağından kasasına her işini kadınlar yapıyor.

GÜÇLÜ KADINLAR DİYARI

Her gittiğimde bir çayını içtiğim Nuran Abla’yı bu sefer gelecek hayallerinde kaybolmuş buldum. Büyük planları var. Ne olduğunu söylemiyor. Kazevi’nin şubelerini açmak falan değil aklından geçen. Ama her ne yaparsa yapsın Nuran Abla bir şeyi başardı. Restorana gelen herkese sadece güzel bir yemek sunmuyor aynı zamanda onlara güçlü, ayakları üstünde gururla duran bağımsız bir kadın portresi sunuyor. Kars’a da bu yakışırdı zaten. Çünkü bizim buralar güçlü kadınlar diyarıdır...

Yazının devamı...

Bir başka Ankara hikâyesi bu

14 Ocak 2018

İşte o hikâyelerden biri Gamze Cizreli. Diyarbakır’da başlayan, Ankara’da devam eden bir dünya markası yaratan bir hikâye bu.

KADINLAR HER YERDE!

Önce şunu söyleyeyim. Şu sıralar iş dünyasına dair ortalıkta dolaşan fena halde ‘erkek’ fotoğrafların aksine genç girişimcilerin olduğu her yerde kadınlar var. Demek ki biraz özen gösterince fotoğraf değişiyor. Bu hafta Gamze Hanım’ı ilham konuşmacısı olarak ağırlayan Hamdi Ulukaya Girişimi (HUG) işte o girişimlerden biri. Türkiye’nin dört bir yanından gelen gençlerin desteklendiği bu program daha ilk 6 ayda yüzde 18 şirketleşme başarısı sağlamış. Ve bu şirketlerin çoğunu genç kadınlar kurmuş!

BİR ANKARA HİKÂYESİ

HUG, genç girişimcilere ilham veren konuşmacı olarak bu sene Big Chefs’i bir dünya markası yapmak için emin adımlarla ilerleyen Gamze Cizreli’yi davet etmiş. Sizi bilmem ama ben kendisini ne zaman dinlesem ‘Bu hikâye hemen bir film yapılmalı’ diyorum. Hikâyeyi bilenler hak verecektir ama bilmeyenler için birkaç ipucu vereyim.

Memur bir annenin kızı olarak dünyaya geliyor Gamze Hanım. Başarılı bir öğrenci olduğu için babası onun okuyup Merkez Bankası’na genel müdür olmasını istiyor. Gamze Hanım ODTÜ’yü kazanınca evde bir bayram havası. Gamze Hanım bankaya girecek, memur olacak... Memur kentinde, kurulacak en güzel hayallerden biri bu, ama Gamze Hanım’ın ruhunda isyan var... Önce özel sektör sonra iş dünyası.

ODTÜ’DEN PASTA BÖREK İŞİNE

Gamze Hanım her girişimci gibi iyi bir gözlemci. İş seyahatleri sırasında farklı ülkelerde farklı mekânları gördükçe hep kendine şu soruyu soruyor: Neden Ankara’da böyle mekânlar yok? Capuccino’nun başkentte olmadığı yıllarda cheesecake satmaya karar veriyor ve garantili işini bırakıp eşiyle birlikte bir mekân açıyor. Etraftakilerin ‘Sen ODTÜ’yü pasta börek yapmak için mi okudun’ serzenişlerine kulağını tıkıyor. 

Yazının devamı...