'İstenmeyen adam' krizinden ne anladım?

Bu yazıyı dün öğleden sonra yazmaya koyulduğumda, Osman Kavala açıklaması nedeniyle 10 Batı ülkesi büyükelçinin “istenmeyen adam” ilan edilmesi konusunda Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın başkanlığında yapılacak kabine toplantısındaki değerlendirmeler sonucu nasıl bir kararın çıkacağı belli değildi.

Haberin Devamı

Kararın Erdoğan’ın geçen cuma günü açıkladığı şekilde değiştirilmeden aynen mi hayata geçirileceğini yoksa bulunacak bir formülle krizin ilişkilerde kopmaya gitmeden geride mi bırakılacağını henüz bilmiyorduk.

Tek bildiğimiz, neresinden bakılırsa bakılsın, daha önce rastlamadığımız, diplomasi tarihinde, kitaplarda pek emsali bulunmayan bir kriz ihtimalinin yol açtığı kaygı verici bir belirsizlikle karşı karşıya olduğumuz gerçeğiydi.

TÜRKİYE BU ÜLKELERLE AYNI KURUMLARDA

Devletler arası ilişkilerde büyükelçilerin “istenmeyen adam” ilan edilmesi uygulaması çok istisnai olmakla birlikte, pekala başvurulan bir yöntem. Ancak, çok büyük krizler patlak verdiğinde, genellikle ülkelerin aralarındaki köprüleri atma noktasına geldikleri eşiklerde karşılaşılıyor bu uygulamayla.

Haberin Devamı

Büyükelçilerin bu şekilde gönderilmesinin karşı kamplarda bulunan ya da çatışan ülkeler arasında yaşanması anlaşılabilir bir hadise. Oysa Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “istenmeyen adam” tasarrufunu telaffuz ettiği ülkelerin çoğu ile Türkiye yakın kurumsal işbirliği içinde, bir kısmıyla müttefik durumunda.

Bunların çoğu Türkiye’nin NATO, Avrupa Konseyi (AK), Avrupa Güvenlik İşbirliği Teşkilatı (AGİT) gibi uluslararası örgütlerde birlikte üye olduğu, aynı hedefleri taahhüt ettiği ülkeler. Tam üyelik müzakereleri durmuş olsa da Türkiye’nin Avrupa Birliği (AB) ile ortaklık ilişkisi var. İşin bu yönü içinden geçmekte olduğumuz hadiseye her bakımdan alışılmamış bir görüntü kazandırıyor.

Yeni Zelanda hariç tutulursa Türkiye’nin diğer 9 ülkeyle muhtelif uluslararası örgütler içindeki üyelik ya da ortaklık örtüşmelerini şöyle sıralayabiliriz:

ABD: (NATO/AGİT), Kanada: (NATO, AGİT), Almanya: (NATO, AB, AK, AGİT), Fransa: (NATO, AB, AK, AGİT), Hollanda: (NATO, AB, AK, AGİT), Danimarka: (NATO, AB, AK, AGİT), İsveç: (AB, AK, AGİT), Finlandiya: (AB, AK, AGİT), Norveç: (NATO, AK, AGİT)...

Yeni Zelanda bu örgütlerden hiçbirinde üye değil. Ayrıca, bu ülkelerden dördünün (ABD, Almanya, Fransa, Kanada) dünyanın en gelişmiş ekonomilerinin bir araya geldiği G-7 Grubu içinde olduğunu da hatırlatabiliriz.

Haberin Devamı

Buna ek olarak, söz konusu ülkelerin bir bölümünün Türkiye’nin en büyük ihracat pazarları olduğunu da denkleme dahil etmekte yarar var. Örneğin, Almanya 2020 yılında Türkiye’nin ihracatında birinci, ABD ise üçüncü sırada yer alıyordu.

BATI İLE İLİŞKİLERİ GERİ GÖTÜRME TEHLİKESİ

Uygulamada bir büyükelçi “istenmeyen adam” ilan edildiğinde, hedef ülkenin de “karşılıklılık ilkesi” uyarınca ilgili ülkenin kendi başkentindeki büyükelçisine aynı uygulamayla misillemede bulunması kaçınılmazdır. Sonuç, karşılıklı olarak atılacak olan adımlarla ikili düzeydeki ilişkilerin büyük bir sarsıntıya girmesidir.

Kriz kontrol altına alınamadığı ve bu şekilde tırmandığı takdirde nelerin yaşanacağını kestirmek güç değildir. Her şeyden önce, ortaya çıkacak olumsuz sonuçlar ikili düzeyde sınırlı kalmayacaktır. Bu ülkelerle Türkiye’nin uluslararası yapılardaki işbirliği de dikkate alındığında, bu kuruluşların bünyeleri içinde de sorunlu bir durum yaşanacaktır. Türkiye’nin NATO üyesi yedi ülkenin büyükelçisini göndermesi, son tahlilde NATO’nun dünyaya vermek istediği dayanışma görüntüsünü aşağı çekecektir.

Haberin Devamı

Son tahlilde bir AİHM kararının uygulanmamasından kaynaklanan bir açıklama ve bunun tetiklediği tepkilerden dolayı Avrupa Konseyi’ne üye ülkelerin büyükelçilerinin “istenmeyen adam” ilan edilmesi, merkezi Strasbourg’da bulunan Avrupa Konseyi sistemi için de çok sancılı bir durum yaratacaktır.

Ama hepsinden önemlisi, Türkiye’nin Batı dünyası ile ilişkilerinin bir bütün olarak bu karşılıklı tırmanma nedeniyle büyük bir hasar görecek olması ihtimalidir.

TÜRBÜLANSIN KAÇINILMAZ SONUÇLARI

Ayrıca, Şansölye Angela Merkel ile Cumhurbaşkanı Erdoğan arasındaki ilişkinin seyrinden de tanıklık edileceği üzere, Almanya’nın halen AB içinde Türkiye’nin en kritik diyalog kapısı olduğu hesaba katıldığında, Berlin ile bir soğukluğun baş göstermesi bu kapıyı da zora sokacaktır.

Haberin Devamı

Bu arada, Türk ekonomisinin önemli kırılganlıklara sahne olduğu bir dönemde, dünya finans sistemi ile entegre olmuş bir ülke olarak Türkiye’nin Batı ile bu boyutlarda türbülansa girmesinin ekonomik açıdan da ciddi riskler yaratması kaçınılmazdır.

Böyle bir durumda Türkiye’nin Batı ile bağlarındaki gerilemenin Türkiye’nin uluslararası ilişkilerinin üzerine oturması gereken dengeyi etkilememesi düşünülemez. Türk dış politikasının ABD ve Avrupa sütunlarının sallantılı bir hale gelmesi, ister istemez Rusya faktörünün denklemde daha çok ağırlık kazanmasına yol açacaktır.

Tabii, Yunanistan’ın da Batı dünyasının sınırlarının Türkiye değil Yunanistan’da bittiği yolundaki geleneksel tezini savunabilmek için bu krizi etkili bir fırsat olarak değerlendireceğini de gözden uzak tutmamak gerekiyor.

Haberin Devamı

DERKEN BÜYÜKELÇİLİKLERİN AÇIKLAMALARI GELDİ

 Neyse ki, gerçekten de tam bir belirsizlik ortamı içinde başladığım bu yazı ilerlerken, önüme düşmeye başlayan haberlerde önce ABD Büyükelçiliği’nin “Diplomatik İlişkiler Hakkındaki Viyana Sözleşmesi’nin 41. maddesine uymayı teyit ettiğine” ilişkin açıklaması karşıma çıktı. Sözleşmenin bu maddesi, diplomatların bulundukları ülkelerin “iç işlerine karışmamakla yükümlü olduklarını” da belirtiyor.

 Ardından 18 Ekim’deki ortak Osman Kavala açıklamasına taraf olan diğer ülkelerin Ankara’daki büyükelçiliklerinin aynı içerikteki standart paylaşımları bunu izledi.

Derken Anadolu Ajansı, Cumhurbaşkanlığı kaynaklarına dayanarak Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ABD ve diğer büyükelçiliklerin açıklamalarını olumlu karşıladığını duyurduğu bir haberi servise koydu.

 Bu haberleri izlerken yazımın ikinci paragrafında sözünü ettiğim formülün bulunup krizin bir kopmaya yol açmadan aşılması seçeneğinin ağır bastığını anladım.

KRİZİN AŞILMASI HERKESİN YARARINA

Kuşkusuz, girilmiş olan tırmanmanın bir noktada kontrol altına alınması, belirsizliğin aşılması hem Türkiye hem de bu krizin karşı tarafı konumundaki ülkelerin çıkarlarının gerektirdiği bir durumdu. Bu yönüyle geride kalmış olması herkesin yararınadır.

Önümüzdeki günlerde büyükelçiliklerin Viyana Sözleşmesi’ne uyacakları yolundaki beyanlarının nasıl yorumlanması gerektiği konusunda canlı bir tartışmaya tanıklık etmemiz şaşırtıcı olmayacaktır. Ancak uluslararası sözleşmelere riayet edilmesi bahsi açılınca, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin devletlerin AİHM’nin kesinleşmiş kararlarına uymaları taahhüdüne- ilişkin 46’ncı maddesinin de benzer şekilde gündeme gelmesine hazır olalım.

Yazarın Tüm Yazıları