İmar barışı Türkiye’nin gündeminden tümüyle çıktı mı?

Dünkü yazımızda 6 Şubat deprem felaketinin yol açtığı hukuki sonuçları değerlendirirken, özellikle imar mevzuatını ihlal ve ölüme neden olma suçlarından dolayı ortaya çıkan cezai sorumluluklara odaklanmıştık.

Haberin Devamı

Bugün bu sonuçları tartışmaya devam edeceğiz.

Öncelikle belirtmemiz gereken konu, içinde bulunduğumuz 2020’li yıllarda Türkiye’de mahkemeleri, Yargıtay’ı, Anayasa Mahkemesi’ni ve en son aşamada Strasbourg’daki Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ni uzun süre meşgul edeceği kesin görünen yoğun bir yargı sürecine tanıklık edecek olmamızdır.

Binaların yıkılması ve insan kayıplarından dolayı açılacak davaların yanı sıra maddi ve manevi tazminat davalarının da bu süreçte çok geniş bir yer tutacağını tahmin edebiliriz. Bu çerçevede yıkılan, hasar gören binalardaki mülkiyet haklarıyla ilgili son derece zor meseleler de gündeme gelmeye adaydır.

Bu arada, dava dilekçelerinde suçlamaların yapıların müteahhitleri, denetim şirketleri, onay veren belediyelerin yanı sıra birçok dosyada doğrudan bazı devlet kurumlarına da yöneltilmesi muhtemeldir.

Haberin Devamı

Şöyle bir örnek verebiliriz. İki hafta önceki depremde yerle bir olan İskenderun Devlet Hastanesi A Blok binası için 2012 yılında depreme dayanıklılık raporu olumsuz çıkmıştır. Buna rağmen faaliyete açık tutulması, İskenderun’daki hastanenin durumunu 6 Şubat depreminin bu anlamda en sembol vakalarından biri haline getirmiştir.

Bu hastane binasının yıkılması sonucu ölen vatandaşların yakınları ya da yaralanan vatandaşların, Türk Ceza Kanunu’nda tanımlanmış olan “olası kasıt” kavramından yola çıkarak, ilgili devlet birimini, örneğin Sağlık Bakanlığı’nı dava etmeleri şaşırtıcı olmayacaktır.

Son depremde nihai rakamlar belli olmamakla birlikte, ölü sayısı dün itibarıyla 42 binin üstüne çıkmış bulunuyor. Yaralıların sayısı da 105 binin üstündedir. Keza yıkılmış, yıkılacak veya ağır hasarlı olarak saptanan yapı sayısı da 100 bini geçmiştir.

*

Gerek imar ihlalleri gerek ölüme neden olma fiilleri şikâyete bağlı olmayan, savcıların resen devreye girmesi gereken suçları oluşturuyor. Tazminat davaları ise vatandaşlar tarafından açılacaktır.

Sonuçta vatandaşlar, ceza hukuku, özel hukuk ve kamu hukukunun farklı alanlarında yargıya giderek haklarını arama yollarına gideceklerdir.

Haberin Devamı

Türkiye Barolar Birliği (TBB), önümüzdeki günlerde vatandaşlara yapacakları başvurularda, itirazlarda hangi noktalara dikkat etmeleri gerektiği konusunda yardımcı olmak üzere “Depremzedeler İçin Hukuk Rehberi” başlıklı kılavuzunu güncelleyerek kamuoyuna duyurmuştur.

TBB’nin internet sitesinden de girilebilen bu rehber önemli bir başvuru kaynağı niteliği taşıyor. TBB, savcıların resen açtıkları soruşturmalara bile suçtan zarar görenleri yine de savcılıklara şikâyet dilekçesi vermeye teşvik ediyor. Bunun nedeni, savcılık tarafından resen yürütülen soruşturmalarda takipsizlik/kovuşturmaya yer olmadığına karar verilmesi durumunda, suçtan zarar gördüğü iddiası ile şikâyet dilekçesi veren tarafların bu karara karşı itiraz hakkı elde edebilecek olmalarıdır.

Haberin Devamı

Ayrıca, şikâyet dilekçesi verilmiş olsun ya da olmasın kamu davası açıldıktan sonra, suçtan zarar gören vatandaşların davaya müdahil olma hakkı var. Mahkeme heyetince kabul edilmesi halinde müdahiller taraf haline gelip davanın sonunda çıkacak kararı temyiz etme hakkını kazanıyor.

*

2004 yılında kabul edilen 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nu yazılmasına katkıda bulunan Prof. Adem Sözüer de önceki gün Cumhuriyet’e açıklamalarında son depremde ceza sorumluluğunun tam olarak uygulandığı takdirde “binlerce soruşturma ve ceza davası açılması gerekeceğine” dikkat çekiyor.

2009-2017 yılları arasında sekiz yıl süreyle İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nin dekanlığı görevini de yürüten Prof. Sözüer, Türkiye’de yargının bu kadar kapsamlı bir soruşturma ve kovuşturmayı hakkıyla yürütebileceği konusunda şüpheci bir bakışa sahip. Ayrıca, “Yürüttürmezler de...” diye ekliyor. Prof. Sözüer, “İktidarların böyle konularda kendi bürokratlarını, belediye başkanlarını yargılatmayacaklarını” ileri sürüyor

Haberin Devamı

“Onbinlerce binadan söz ediyoruz. Bunları tek tek soruşturmak, sorumlularını bulmak Türkiye’deki mevcut yargı sisteminin üstesinden kalkacağı bir iş değil. Ama devlet, toplum çok güçlü bir irade ortaya koyarsa o zaman adil bir uygulama ve sonuçlara varılabilir” diye konuşuyor Prof. Sözüer.

Bu noktada bir önerisi de var. Ortaya çıkan tablo karşısında sorunun yalnızca ceza sorumluluğuyla çözümlenemeyeceğini söylüyor. Ceza hukuku hocası, “göz yumulduğu” için öncelikle bu işin sorumlusunun hükümetler olduğu görüşündedir. Prof. Sözüer, bu çerçevede devleti yönetenlerin, hükümetin “kusuru” kabul etmeleri, tazminatlar bakımından devletin sorumluluğu üzerine alması gerektiğini belirtiyor. Aksi takdirde davaların ardı arkasının kesilmeyeceğini söylüyor.

Haberin Devamı

Prof. Sözüer’in bu önerisi bugün için zor bir konu gibi görünmekle birlikte, başlayacak yargı süreçlerinin önümüzdeki yıllarda karar vericilerin gündemine ne gibi problemleri getireceğini bugünden tam olarak kestirebilecek durumda değiliz.

*

Tabii öncelikle karşımıza çıkan büyük bir paradoks var. O da; binaların yıkılmasından sorumlu tutulan birçok müteahhit ve denetçi bir dizi suçtan yargılanırken, bu yapıların çoğunda  işlenen imar suçlarının “İmar Barışı”na girmiş olmasıdır.

Bu bağlamda “İmar Barışı” 2018 yılında çıkartıldığında, 3194 sayılı İmar Kanunu’na eklenen geçici 16’ncı maddenin depreme ilişkin fıkrasını özellikle hatırlamamız gerekiyor.

Düzenlemede yer alan “İmar Barışı’nda yapının depreme dayanıklılığı ve yapının, fen ve sanat norm ve standartlarına aykırılığı hususu yapı malikinin sorumluluğundadır” ifadesinin, devletin sorumluluğunu ortadan kaldırıp kaldırmayacağı meselesi şimdiden önümüzdeki döneme ilişkin önemli bir hukuki münazaranın konusudur.

Galiba yaşadığımız son deprem felaketinin en belirleyici sonuçlarından biri, muhtemeldir ki, İmar Barışı uygulamalarını geleceğe dönük olarak Türkiye’nin gündeminden tümüyle çıkartacak olmasıdır. Bu konuda şimdiden çok kuvvetli bir toplumsal mutabakatın şekillendiğini söylemek mümkündür.

Bunu söylerken, 17 Ağustos 1999 Körfez depreminden sonra kendimizi büyük bir güvenle “Deprem konusunda hiçbir şey artık eskisi gibi olmayacak” düşüncesine kaptırdığımızı, ancak ardından yanıldığımızı düşünmekten de kendimi alamıyorum.

Yazarın Tüm Yazıları