"Reşat Kutucular" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Reşat Kutucular" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Reşat Kutucular

Reşat Kutucular

Çaycı - Efes - Sevinç - Hocazade

23 Şubat 2017

Mustafa Bey caddesinin köşesinde Sir Winston vardı.  Biz çaycı derdik. Daha çok gençlerin ve kendini genç hissedenlerin takıldığı bir kafeydi.

 

Az ileride daha çok orta yaşlıların takıldığı çok eski müessese olarak  Efes Patisserie vardı. Daha ileride ise Sevinç Pastanesi… Sevinç’i daha çok yaşlılar severdi.  

 

Espri kimden çıkmıştı bilmiyorum ama akışı şöyle bir sıraya sokmuştuk: Önce Sir Winston, sonra Efes, daha sonra Sevinç ve en son Hocazade camii! Cami de Sevinç’e üç yüz metre kadar uzakta çünkü…

 

Gelelim şu anki duruma.  Sir Winston’un olduğu dükkan bir ara Simit Sarayı oldu ama şu ara yeni kiracı bekliyor.  Efes kapandı, gözlükçü oldu.  Sevinç’in yarısı gitti yarısı kiracı bekliyor. Hocazade aynen devam…

 

Sevinç’in küçülmesi yerel basında bir hayli ses getirdi. Yazıldı, çizildi. Kent hafızasına dahil mekanlardan biri daha zedelenmişti. Bu duyarlılık beni hem sevindirdi hem de şaşırttı.

 

Zira bu çok tanıdık bir akış.  Asla sürpriz değil.  Pek çok kentin, hatta Alaçatı gibi köylerin bile başına gelen bir şey.  

 

Dükkanların ne iş yapacağına sadece serbest piyasa koşulları karar veriyorsa o günkü konjonktürde daha fazla kar eden öne ve köşeye çıkacaktır, daha az kar eden ya arkaya gidecektir, ya kapatacaktır.  İş modelleri, iş iklimi değiştikçe de dükkanların tabelaları değişecektir.  

 

Açıkçası kent hafızası kapitalizme vız gelir tırıs gider.

 

Keşke yerel idare buna karşı tedbir alabilseydi.  Dükkan bazında yapılabilecek işi tanımlayan kalıcı plan notlarıyla kent hafızası korunabilseydi.  En azından korunmaya çalışılsaydı.  Ama kalıcı plan notu konulamıyor işte.  

 

Yine aynı noktaya geliyoruz: masum değiliz hiç birimiz…

 

AVCILARLA UZLAŞMAZ ÇATIŞMALAR İÇİNDEYİM

 

Sevdiğim bir abim geçenlerde Facebook sayfasına vurduğu domuzun fotoğrafını koymuş. Yüz kilo civarı iri bir hayvan.

 

Fotoğraf (buraya koymak istemedim) avcılara göre bir “zafer” fotoğrafı.  Bana göreyse bildiğin “vahşet”.  Resmin altına gelen yorumlar da oldukça “acımasızdı”.  Tebrikler, espriler falan… 

 

Vurulan domuz ya… Bağa bahçeye zarar verebiliyor.  Eti de yenmiyor, vurmak sevap sayılabilir.

 

Ben de çocukken rahmetli eniştemin teşvikiyle teyzemin oğluyla birlikte üç beş ava gittim.  

Kendi sapanımızı yapar, taşla hüseyincik (Google’dan baktım “küçük akgerdanlı ötleğen”) vurmaya çalışırdık o zamanlar.  Sonra avcılığın bana uymadığını fark ettim devam etmedim.

 

Yaşım ilerledikçe doğaya daha çok saygı duymaya, hayvanların yaşam hakkına daha çok önemsemeye başladım. Köpek balıklarını canavarlaştırdığı için Spielberg’e kızdım, matadora karşı boğayı tutmaya başladım, Yaban TV’deki bazı programları eleştirdim,  Ayı filmindeki o cümleyi hiç aklımdan çıkarmadım:

 

“Hayatta en büyük heyecan öldürmek değil, yaşamasına izin vermektir”  

Çok avcı arkadaşım oldu.  Ateşli silahla hayvan öldürme konusunu çok tartıştık.  İkna edip silahı bıraktırdığım hiç olmadı.  Durdukları noktayı yürekten savundular.

 

Ancak onları dinleyip “ben hiç böyle düşünmemiştim bak” dediğimi de hatırlamıyorum. 

 

Kısacası ne zamandır avcılarla uzlaşmaz çatışmalar içindeyim.

 

Evet anlıyorum, ne dersek diyelim biz romantik sayılacağız.  İnsanlar avlanmaya devam edecekler.  Bu da "normal" sayılacak.  

 

Belki evrimin başka bir aşamasında avcılık marjinal bir faaliyet haline gelecek.  Henüz değil!

 

Ama bir ricam olacak.  En azından bu “kanlı eylemlerin” görsellerini burnumuza dayamasınlar. Çünkü bana göre bu şiddetin pornografisinden başka bir şey değil.   

 

Bu fotoğrafları, videoları paylaşmanın sakıncaları üzerine biraz düşünsünler.  Yüreği kaldıran var, kaldıramayan var.  Ses çıkaran var, çıkarmayan var.  Artık lütfen bu duyarlılığı göstersinler.

 

***

 

 

AMANSIZ HASTALIK

 

Babam yirmi yıl önce kanserden öldü.  Hastalıkla ilk yakın temasımdı. İki yıl mücadele etmişti.  Ancak tehlikeli bir bölgede agresif bir tümördü. 

 

O gün bugün epey bir eş dost tanıdık kansere yenik düştü.

 

Fatih akciğerden gitti.  Gökhan melanomdan, Tayfun pankreastan, Deniz göğüsten.  Geçen hafta da sevgili Cüneyt’i kaybettik. Yıllardır mücadele ediyordu. Son iki ayda kötüledi.  

 

Hastalığa yıllardır başarıyla direnen arkadaşlarım da var.  Çoğu yaşam kalitesini koruyor.

 

Diyeceğim o ki kanser artık bu ülkenin acı gerçeği.

 

Beslenme şeklinden genetiğe, çevresel faktörlerden yaşam biçimine kadar pek çok nedenden dolayı hastalığa artık çok daha sık rastlıyoruz. Teşhis olanakları da arttı tabii. 

 

Yalnız bu vaka patlamasına biraz hazırlıksız yakalanmış gibiyiz.

 

Dilimiz hala ürkek.  Kanser sözcüğünü kullanmakta rahat değiliz. Sanki ölümle eş anlamlıymış gibi geldiği için belki.

 

Amansız hastalık gibi şemsiye bir tanımlama yerine kanser türlerini cesurca ifade etmek daha doğru diye düşünüyorum.

 

Tümörün cinsine, tuttuğu organa, teşhisin zamanlamasına bağlı olarak hastalığın farklı seyrettiğini unutuyor gibiyiz.

 

Hemen her konuda olduğu gibi bu konuda da uzmanlar az, benim gibi “internetten olma onkologlar” çok konuşuyor.

 

Evet konu tatsız, evet konu can yakıcı ama mücadele etmenin yolu tıbba bağlı kalmaktan geçiyor. 

 

Yoksa ortalık bilumum “kanser tüccarlarına” kalıyor.  Konu kanser olunca mucize yaratanı da atıp tutanı da çok oluyor. 

 

Yazının devamı...

Sakin ve olgun davranarak

19 Şubat 2017

Arada işyerine uğrar İzmir piyasası ile ilgili dedikoduları dinlerim. Otomobil işi piyasanın nabzıdır. Arada o sorar, ben anlatırım.

 

Dükkana gelen giden eşe dosta beni ”İzmir'in iyi ekonomistlerindendir” diyerek tanıtır. Her zaman saygılıdır.

 

Benim için o muhafazakar, itibarlı ve deneyimli bir tüccardır. Bu iktidara yakın durmasını da anlarım.

 

Söylemez ama bilirim o beni biraz ukala ve aykırı bulur. İktidar karşıtlığımdan dolayı da biraz entel, biraz da bohem olduğum fikrindedir.

 

Gayet iyi hatırlıyorum onunla ilk derin ayrışmamız Gezi olayları sırasında olmuştu. O cam çerçeve, aksayan işler açısından bakıyordu olaya. Anarşinin kimseye bir faydası olmazdı.

 

Bense hareketi toplumsal itiraz olarak gördüğümden hem önemsiyor hem de ileriye dönük bir ışık olarak algılıyordum.

 

Sonra ara ara yumuşak tartışmalarımız oldu. Kırmadan dökmeden referandum sürecine geldik.

 

Ne olduysa bir ay önce kadar bana Takvim gazetesinden gönderdiği linklere yaptığım yorumlardan sonra oldu. Whatsapp üzerinden bir iki yazıştık... Çok gergin yazışmalar da değildi.

 

Geçenlerde dükkanına uğradığımda beni telefonundan sildiğini söyledi. Şaka zannettim önce. Yok, ciddiydi. ”Neden ki” diye sorduğumda bir iki şey söyledi ancak ben anladım ki bu bir birikimin sonucuydu.

 

Özetle böyle bir lidere, böyle bir iktidara bu kadar itiraz şımarıklıktı! Ülke üzerinde oynanan bunca oyun varken bu şımarıklıklara daha fazla tahammül edememişti.

 

Sanıyorum bu ara Türkiye'nin pek çok yerinde böyle ters düşmeler yaşanıyor. Aile arasında bile küslüklerden söz ediliyor.

 

Şahsen konuya şöyle yaklaşacağım.

 

Bu referandumda ”hayır” esasen aklı temsil ediyor.

 

Evrensel normlara, bu iktidarın 15 yıda bıraktığı izlere, küreselle yerel arasındaki kopukluklara, memleketteki mevcut iklime bakınca akıl bu anayasa değişikliğine hayır de diyor.

 

Evet tarafında ise liderle ya da iktidarla duygusal bağ daha baskın görünüyor. İnanç var, sadakat var, güven var.

 

Ha tabii bir de maddi çıkar meselesi var. Ancak bu kez evet çıkarsa değil hayır çıkarsa ekonomi normalleşecekmiş gibi görünüyor.

 

O zaman ben bu duygusal yaklaşıma anlayışla karşılık vermek durumundayım. Olgun davranmalıyım. Sakin kalmalıyım.

 

Karşı taraftaki duygusallığı alevlendirmeden sakin kalarak aklın yine ön plana çıkmasına çalışmalıyım.

 

Bakalım bir işe yarayacak mı? Gelişmelerden haberdar ederim.

 

 

EVET, HEYKEL ONARIMI ÖNEMLİDİR

 

Bu başlığı “bunca derdimiz arasında bunlarla mı uğraşıyorsun?” diyecek olanlar için attım.

 

Bu memlekette böyle bir damar var çünkü.

 

Efendim hayvan haklarıyla uğraşacağınıza evsiz insanlarla uğraşın diyenlere rastlıyoruz.

 

Anlatamıyoruz ya da anlamıyorlar ki her şey bir bütünün parçası… Her canlı değerli… Her detay önemli… Gelişmişlik bir bütün zaten…

 

Meselemiz şu efendim: Kültürpark’ta kaskatlı havuz yanında yatan kadın heykelinin çatlayan ayağı tamir edilecek. Kentte Güzel Sanatlar Fakültesi Heykel bölümü var, müzelerde görevli heykeltıraşlar var. Kısacası yeterli bilgi birikimi ve insan kaynağı var ancak tamir nedense başarılı olamıyor.

 

Hemen heykeltıraş dostum Tanzer Kantık’a sordum nedir bu durum böyle diye. İşte cevabı:

 

“İzmir Büyükşehir’in heykel onarımı için hizmet aldığı şirketlerin heykeltıraş çalıştırma zorunluluğu yok. Onarımı heykeltıraş yapacak deniyor ama sanatçı belgesi, sigorta kaydı olmadan olmaz. İhaleyi dekorasyon firması alması sorun tabii. Sanata inşaat unsuru gibi yaklaşılmaz.”

 

Sonra lafa arkadaşımız Ayşen Tekşen de girdi: “Cumhuriyet Meydanındaki Atatürk heykelinin işleri de aynı ihale kapsamında…. Kent hafızası olmaktan öte evrensel miras… Orada hata yapılırsa İzmir ayağa kalkabilir.”

 

Ben dönüp bakamasam bile kentteki heykellere dikkatli bakan gözler olmasından memnunum.

 

Heykel onarımı semboldür. Kente ne kadar özendiğinizin sembolü…

 

FİNANS MERKEZİ OLMAK

 

Geçen hafta Bloomberght’de Burgan Bank Yönetim Kurulu Başkanı Mehmet Erten’i dinliyorum.

 

15 Temmuz sonrası kredi vermenin ne kadar zorlaştığını anlatıyor. Risklerin büyüdüğünden söz ediyor. Daha önce hiç kullanmadıkları kredi kriterleri kullandıklarını söylüyor. Çünkü kimin nereden nasıl bir terör bağlantısının çıkacağı belli değil. Bu belirsizlik elbette ekonomik aktiviteyi zedeliyor. İş akışını aksatıyor.

 

Diğer yandan kayyum atanan şirketlerin ne olacağı, alacaklarının borçlarının nasıl yönetileceği, el konulan varlıkların ne şekilde değerlendirileceği gibi bir sürü soru cevap bekliyor. İşin kötüsü bunları sormak, bunları konuşmak bile sakıncalı sayılabiliyor.

 

Onu düşündüm. Bir ara İstanbul dünya finans merkezi olacak diye İzmir Vadeli İşlemler Borsasını İstanbul’ a taşımışlardı. Temeller atıldı, binalar yapıldı.

 

Biz de o zamanlar çağdaş dünyada finans merkezi olmanın yolu binadan değil hukukun üstünlüğünden geçer diye yazıp durmuştuk. Hukuki altyapı ne kadar hazırsa, ne kadar iyi ve zamanında işlerse finans merkezi olmak da o kadar kolaylaşır demiştik.

 

15 Temmuz sonrası ortaya çıkan mali belirsizliklere, karşılaşılan sorunların ele alınış biçimine bakarsak dünya finans merkezi olmaya yaklaşmak bir yana öyle bir ihtimalden uzaklaştıkça uzaklaşıyoruz.

 

Yazının devamı...

Baş gündem belirleyiciden rica

26 Ocak 2017

Bilim riskli konudur, az okunur.  Alınan tık sayısı bugünün köşe yazarlığında önemli değişkendir.

 

Zaten gündemde yazılabilecek, daha çok ilgi çekecek bilim dışı bir sürü konu vardır.  İç siyaset yazılarının sürümü vardır mesela.   

 

Ama benim için bilim yazıları “kısır gündeme” anlamlı bir başkaldırıdır.  Çünkü başımıza ne geliyorsa bilimsellikten uzaklaştığımız için geliyor diye düşünenlerdenim.

 

Keşke imkanımız olsaydı da geçen yıl Türkiye’de gazetelerde yer alan sözcükleri tarayıp infografiğini çıkarabilseydik.   Örneğin 3D-yazıcı sözcüğü kaç defa kullanılmıştır?  Ya da “büyük veri” (big data) kaç kez?  Nano teknoloji?  En çok kullanılan sözcük herhalde “terör “olmuştur.  Maalesef bizim gündemimiz böyle!  

 

Konuştuğunuz dili memleket gerçekleri belirliyor.  

 

Şahsen referandumda hayır oyu kullanacağım. 

 

Esasa hiç girmeden bu Anayasa teklifinin hazırlanış biçimini yanlış bulduğum için…  Hayır çıkarsa arkasından muhtemelen erken seçim gelecek.  Sonrası belirsiz.  

 

Ancak sonuç evet çıkarsa Sayın Cumhurbaşkanından bir ricam olacak.  Baş gündem belirleyici olarak lütfen metin yazarlarınızı değiştirin ve mümkünse gündemimizi küresel zamanın ruhuna göre güncelleyin. 

 

Başka sözcüklerle konuşmaya başlayalım artık.  Eminim, size de iyi gelecektir bu değişim.

 

***

 

KARŞI MAHALLE GERGİN

 

28 Şubat sürecinde Kanal 7’de Ahmet Hakan’ın İskele Sancak programını izliyordum sağlıklı bilgilenebilmek için.  Arkadaşlarımdan bazıları bu tercihime açık açık kızıyordu.  Kimler arkamdan neler konuşuyorlardı kim bilir.  

 

Şimdi çoğu sıkı Ahmet Hakan okuru oldu.   Doğrudur, Ahmet Hakan onlara doğru bir kaç adım attı.  Ancak onlar da o zamanki yerlerinde değiller. Yaşayarak ve tanıyarak öğreniyoruz.

 

Çoğumuz yirmi yıl önceki yerlerimizde değiliz.  Bir uçtan öbür uca savrulanlar bile oldu.  Bir hakikatten başka bir hakikate geçtiler ve aynaya aynı hayranlıkla bakmaya devam ettiler.  Öyle anlıyoruz.   

 

Hala daha karşı mahalleyi mümkün olduğunca takip etmeye çalışıyorum. Eskisine göre çok daha seçici olduğumu söylemeliyim.   Sinirlenmeyin ama iyi yazarlar var.  Yalnız şunu gördüm.  Mağdurun yazarı olmak başkaymış mağrurun yazarı olmak bambaşka.  

 

Kalabalıklaştıkça sıradanlaştılar.  Sıradanlaştıkça çatışmalar arttı.  Şu ara daha önce görmediğim bir keskinlikte hesaplaşma devam ediyor.

 

Bu gerginlikte kağıt fiyatlarının belirleyicisi olan dolar kurunun bir etkisi var mı bilmiyorum.  Ancak artık hiçbir şeyi eskisi gibi olmayacak gibime geliyor.

 

 

***

 

 

SAKINCALI ARKADAŞLIKLAR

  

Geçenlerde Facebook'tan bir arkadaşım bir mesaj attı.  Gece yarısına yakın bir saat.  Yine memleketin gergin günlerinden biri… Keyfim de yok pek…  

 

Mesaj mealen şöyle:  Şu şu arkadaş Atatürk ve Cumhuriyet düşmanıdır. Onunla arkadaş olan benimle arkadaş olamaz…

 

“Yani” dedim, “anlamadım ne demek istediğinizi”… “Bunun tartışmasına girecek değilim, arzu edersiniz beni arkadaşlıktan çıkarın” diye de ekledim.  

Vaktim ve enerjim olsaydı şunları da söylemek isterdim: 

 

Evet, adam Akp’li, bunu gizlemiyor zaten.  Atatürk düşmanlığı sizin yorumunuz, saygı duyuyorum.   Kendisini çocukluktan tanıyorum.  Kaldı ki kendisiyle geçmişte siyasi tartışmalarımız da oldu.  Ben artık 60 yaşıma geldim.  Herhalde Facebook gibi bir ortamda kiminle arkadaş olup olmayacağıma karar verebilirim.

 

Hep iddia ettiğim bir şey var.  Sosyalistler çoğunlukla kapitalizmin teorilerine hakimler ama bu sistemin halının altına süpürme, by pass etme,  yandan dolaşma, kötüyü iyi gösterme mekanizmalarını o kadar iyi bilmiyorlar.  Oysa kapitalizm hep şaşırtır.  Bu ciddi bir sorundur.

 

Benzer şekilde bir grup çağdaş, ilerici geçinen insan da karşı mahalleyi tanıyamama sendromundan mustarip…

 

Karşı mahalle, o kadar oy almasına rağmen doğru dürüst bir şey söyleyemez fikrindeler. Bu da önemli bir sorun...  

 

Sonunda mesajı atan arkadaş beni arkadaşlıktan çıkardı.  Doğru yolu bulmuş o.  Kutluyorum.  

Yazının devamı...

Güncellenmiş İzmir, istanbul

16 Ocak 2017

Bunlar bazen ölçüyü kaçırır, İzmir'e Türkiye'nin en büyük köyü de derler. Köy tabii burada onlara göre olumsuz bir tonlama içerir. Ben de keşke derim öyle en büyük köyü olsa!

 

Bu ekibe laf anlatmak zordur. Kişisel gözlemlerini evrensel doğru olarak sunma huyları falan vardır. Hele somut verilerle konuşmaya çalışan bizler için bu tartışmalar kabusa dönebilir.

 

Neyse ki en sonunda TÜİK imdadımıza yetişti.

 

Yıllar sonra iller bazında Gayrisafi Yurtiçi Hasıla verilerini yayınladı. 2004-2014 arasında cari fiyatlarla hangi ilin ne ürettiğinin dökümünü yani....

 

İlgilenen http://www.tuik.gov.tr/PreIstatistikTablo.do?istab_id=2520 adresinde görebilir bu verileri.

 

Gelin şimdi İzmir neymiş, İstanbul'a kıyasla ne durumdaymış bir bakalım.

 

Önce şunu söyleyeyim 2014 yılı itibariyle İzmir tarımsal üretimde Konya ve Manisa'dan sonra üçüncü sırada.

 

Sanayide İstanbul ve Ankara'dan sonra üçüncü.

 

Hizmet üretiminde de üçüncü sırada. Toplam üretimde de öyle.

 

Tarımsal üretimde Manisa ile birlikte ülke tarımının hemen hemen yüzde 10'nunu üretiyor olması önemli. Aydın, Denizli, Muğla ile birlikte bu oran yüzde 16'ya çıkıyor.

 

Sanayide Kocaeli ve Bursa'nın, hizmet sektöründe Antalya'nın önünde yer alması dikkate değer.

 

Gelelim İzmir - İstanbul kıyaslamasına.

 

2004 yılında cari fiyatlarla kişi başı üretim İstanbul için 14.500 TL. İzmir içinse 10.500 TL. O yıl Türkiyede kişi başı üretim 8.500 TL civarında.

 

On yıl sonra 2014 yılına geldiğimiz zaman Türkiye kişi başı yaklaşık 26.000 TL. üretmiş. İstanbul 41.500 TL. İzmirse 30.600 TL. İle ülke üretimine katkıda bulunmuşlar.

 

Şimdi bu tabloya bakıp son on yılda İstanbul’la İzmir'in arası açıldı demek mümkün değil. Zira kişi başına fark yüzde olarak azalmış.

 

Türkiye ortalamasına göre de İstanbul hafif zayıflamış görünüyor. 

 

 

İstanbul'un ülke ekonomisinden aldığı pay on yıl önceki İstanbul kadar, İzmir'in de öyle. 

 

O zaman iki kent arasındaki algılanan fark nereden kaynaklanıyor?

 

İstanbul tarihsel olarak başkent ve emen bir merkez. Ülke ekonomisinin üçte birini üretiyor.  Çok kalabalık ve ekonomi nominal olarak çok büyük.  

 

2008 krizinden bu yana dünyanın büyük Merkez bankaları piyasalara 10 trilyon dolar para verdi. Bu paranın bir kısmı bize geldi ve en çok ekonomik merkez olarak İstanbul'a gitti. Bu sıcak para İstanbul'da ekstra bir şişkinlik yarattı.

 

Kayıtdışı ekonomi İstanbul'da daha büyük bir paya sahip olabilir. Kent resmen görünenden fazla üretiyordur.

 

O yüzden İstanbul'a gittiğimiz zaman rakamların yansıttığından öte bir dinamizm algılıyor olabiliriz.

 

Bu noktada benim kafama takılan başka bir şey var.

 

İktidar yıllardır İstanbul'a bunca yatırım yaparken, İstanbul bu kadar kayırılırken, Formula 1 dahil her şey oraya tıkıştırılırken İstanbul'un gelebildiği nokta bu.

 

Yani on beş yıldır tam destek hep destekle büyüyen İstanbul bir tarafta...

 

Diğer yanda iktidara yakın durmadığı için yer yer cezalanmış bir İzmir..

 

Bu verilere göre on yıldır birbirlerine kıyasla aynı yerde duruyorlar. Tabii kişi başı üretim olarak.

 

Asıl bunun sorgulanması gerekmez mi?

 

Bir an aklıma Sayın Doğan Kuban'ın geçen Eylül ayında "İstanbul ülkeyi çökertecek, kalkınmaya engel noktaya ulaştı" dediği röportajı geliyor.

 

https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/dogan-kuban/dogan-kuban-istanbul-ulkeyi-cokertecek-kalkinmaya-engel-noktaya-ulasti

 

Kim bilir hangi üniversitelerde hangi doktora öğrencileri şu ara konuyla meşgul oluyorlardır, de mi ya!

 

---

 

KÜLTÜRPARK PROJESİ İÇİN KRİTİK GELİŞME

 

Aralık ayı başında Fitch uluslararası değerlendirme kuruluşu olarak İzmir Büyükşehir Belediyesinin kredi notunu teyit etmişti.

 

Yerel medya da bunu tezahüratlarla karşılamıştı. Fitch'in sitesine gidip raporunu okumayanlar için hayat güzeldi tabii.

 

Aynı günlerde dolar o kadar kıpırdamasa ben de gidip bakmayacaktım belki. Fakat şeytan dürttü işte.

 

O da ne? Büyükşehir'in 1.1 milyar TL borcunun %74'ü meğer yabancı para cinsindenmiş.

 

Bu da 2016 yılı için ortalama kuru 2,9 TL olarak alırsak ve basit olsun diye borcun dolar cinsinden olduğunu varsayarsak yaklaşık 280 milyon dolar ediyor.

 

Cuma günü 3,73 kapatan doların iyimser tahmin olarak 2017'de ortalama 3,6 TL'de seyredeceğini varsayarsak 280 milyon dolar borçtan gelen kur zararı kabaca 200 milyon TL ediyor.

 

Kötümser senaryoyu başka bir yazıya bırakalım da Büyükşehir'e seslenelim:

 

Gelin şu Kültürpark projesini Koruma Kurul'u onaylasa bile hiç bütçelendirmeyin.  Siz bu kur zararını yönetmeye bakın.  Zaman tasarruf zamanı, akıllı harcama yapma zamanı, şov yapma zamanı hiç değil.

 

Bu arada Fitch'in ay sonunda ülke notunu değerlendireceğini de not edelim.

 

---

 

NE OLACAK BU DOLAR?

 

Bu süreç Mayıs 2013'te başladı aslında. ABD merkez bankası FED ilk kez o zaman para vermeyi sonlandıracağını dillendirdi. TL için zor günler başladı.

 

Moody'sin geçen Eylül ayındaki not indirimiyle beraber de TL üzerindeki baskı arttı. Aralık ayında Trump'ın seçilmesiyle beraber kanama hızlandı.

 

Buradan nereye gidilir? Kötü senaryoda ne olur? İyi senaryo nedir?

 

Tahminler havada uçuşuyor, yorumlardan geçilmiyor.

 

Dolar alıcılarını şöyle veya böyle etiketlemek yerine bu fiyatlardan doları hangi endişeler nedeniyle aldıklarına bakmak lazım:

 

Reel faiz yetersiz... Merkez Bankası gereğini yapamıyor... ABD faizleri yükselme eğiliminde... Referandum belirsizlik yaratıyor, arkasından erken seçim gelecekse 2017 de kaybedilmiş bir yıl olabilir.. AB çıpası zayıfladı.. ABD ile ilişkilerde gerginlik var... Bölge karışık... Ekonomik büyümede zayıflama var...

 

Bu konularda iyileşmeler olursa alıcılar sakinleyebilir. Aynı şekilde satıcılar da cesaretlenebilir..

 

Bakın dünyada trilyonlarca dolar eksi faize razı biçimde muhtelif ülke tahvillerinde duruyor. Sisteme o kadar güven yok. Para aşırı ürkek.

 

Böyle bir ortamda güven sağlamak için ekstra işler yapmak gerekiyor. Yoksa bedel ödemek kaçınılmaz oluyor.

 

 

 

Yazının devamı...

Evet, kesinlikle çığlık atıyorlar

14 Aralık 2016

 

Şimdi neden diye sormayacaksak ilelebet susalım!  Aramızda fısıldaşıp vah vahlarla geçiştirelim bu faciaları.     

 

Şimdi paniklemeyeceksek oturalım oturduğumuz yerde, haberlerini gazetelerde okuyalım. Efendim bunalıma girmişti de, zaten sessiz bir insandı da diye kendimizi avutalım. 

 

Çok değil bundan iki ay önce yazdım. “Gençler çığlık mı atıyor” diye.  

 

O günlerde denk geldiğim zorlanan, zorlandığını da dışa vuran gençler gördüğüm için yazmıştım.

 

Sonra iç siyaset alevlendi, Kültürpark projesine odaklandım, dolar yükseldi falan filan. 

 

Utanıyorum.  Utanmalıyız. 

 

Pedagoglar, psikologlar, sosyologlar, intihar üzerine araştırma yapanlar neredesiniz?

 

Sesinizi ben mi duyamıyorum? 

 

Ey ilgili bakanlık, olan bitenin farkında mısınız, size diyorum! 

 

Yoksa bu vakaların yüzdesi normal sınırlar içinde mi?  Oluyor mu böyle şeyler!  

 

Öyle olsa bile konunun içindeki herkes mümkün olduğu kadar çok konuşmalı.  Yüksek sesle konuşmalı. Gidişat hiç iyi değil.  

 

Her hafta yazmalıyım.  Hatta abartmalıyım.  Sosyal medyada etiket açmalıyım. Bir şeyler yapmalıyım.

 

Ne bileyim henüz adını duymadığım bir genci belki yolundan çevirebilirim. Çevirebiliriz.

 

Bu ara susan yanlış yapıyordur.

 

***

 

BABAMIN KANATLARI

 


 

Karaca Sineması İzmir’de kent hafızasına dahil mekanlardan...  Geçen yıl bir ara kapandı sonra yeniden açıldı. 

 

Biz de oraya destek vermek amacıyla Facebook İzlenim grubu olarak her ay bir filme topluca gidiyoruz.  Yetmiş kişi kadar oluyoruz.

 

Geçen Pazar günü yönetmen Kıvanç Sezer’in “Babamın Kanatları” filmini izledik.

 

Zamanında inşaat işiyle ilgilenmiş olmamdan mıdır nedir filmin başından sonuna kadar her karede filmin içindeydim. Menderes Samancılar gerçekten bir tuğla kalfasıydı. Her sahne çok sahiciydi.

 

İnşaat işinin mekanikliğinden çelişkilerine kadar pek çok katmana dokunuyordu yönetmen.  İş cinayetleri, işverenin halleri, işçinin sıkışmışlığı abartılmadan yansıtılmıştı.

 

Gişe kaygısı yüzünden komediden başka bir şey üretmeyi aklına getirmeyen sinemamız böyle “ciddi” meselelere dokunan filmlere hasret.

 

1982 doğumlu Kıvanç Sezer’in yolu açık olsun..

 

 

***

 

 

HEDİYE OLARAK KİTAP

 


 

 

Ne hediye alayım diye zorlananlar için idealdir.  Kişiye uygun kitap uygun fiyata mutlaka bulunur.

 

İnternet üzerinden rahatlıkla alınır ancak kitapçıdan alındığında alana da keyif verir.

 

Dükkan dükkan gezmek gerekmez.  Aynı dükkanın rafları arasında dolaşırsınız.  Kendinizi de güncellemiş olursunuz.

 

Memnuniyet aşağı yukarı garantidir:

 

Hediyeyi aldığınız kişi sıkı okursa hemen heyecanlanacak ve coşkuyla teşekkür edecektir.

 

Ortalama bir okursa yine hoşlanacak, teşekkür edecektir.  Asıl coşkusunu kitabı okuduktan sonraya saklayabilir.  

 

Okuyucu değilse belki ilk anda yadırgayacak, kibarca teşekkür edecek ama mesajı alacaktır.   Büyük teşekkürü öteki hediye kitaba kadar gösteremeyebilir.

 

Kitap ümit verir, heyecan vaat eder.

 

Kalıcıdır.  Büyük ihtimal de göz önünde olacaktır.

 

Aile içi paylaşıma açıktır.

 

Güzel kokar.

 

Daha ne olsun? 

Yazının devamı...

Yangın merdivenine varana kadar...

4 Aralık 2016

Yangın merdiveni önemli.  Ancak ondan önce projesinden kullanılacak malzemeye kadar pek çok mimari detay ve mühendislik adımı var. Binanın tasarımı ona göre olur.  Elektrik altyapısına özen gösterirsiniz. Yanmayan malzemeler kullanabilirsiniz.  

 

Başka yangın riskleri varsa onlara karşı tedbir düşünürsünüz.  Yalnız bunların hepsi artı maliyettir.  

 

Bu standartta yapıları devlet olarak yapabilirsiniz.  Ya da bu standartta inşaatı ihale eder, denetlersiniz.

 

Bina hizmete girdikten sonra da işletmenin kurallarını koyar ve yine ona göre denetlersiniz.

 

Bunların bazılarını yapar, “bir şey olmaz ya” deyip bazılarını sallarsanız gün gelir yangın sizi vurabilir.

 

İyi mühendisliğin gereksiz maliyet unsuru olarak görülebildiği bir ülkeyseniz böyle facialar kaçınılmaz olur. 

 

Ama yangın olur, ama deprem, ama toprak kayması… Pisipisine çocuklar ölür,  işçiler toprak altında kalır,  binalar çöker.   

 

Kötü mühendislik kaderiniz olur.   

 

 

***

 

 

YENİ ÖZNEMİZ OLARAK ABD 10 YILLIKLARI

 

Hazır laf kaderden açılmışken bu ara ekonomik kaderimiz de Amerikan 10 yıllık tahvillerinin faiz oranlarına bağlı görünüyor.  

 

Dünyanın en güvenli yatırım aracı olarak görülen bu tahvilin faizi artınca oraya doğru sermaye akışı olması doğal.  Bu da dolar talebi demek.

 

Trump’ın seçilmesiyle oranlar %1,50lerden %2,40’lara geldi.  Seçim öncesi analistler %1,85’in üzerini bizim gibi gelişmekte olan ülkeler için alarm olarak yorumluyordu.  

 

Çok uzun vadeli ortalamalar %5 seviyesinde. Oralara gidecek olursa TL’deki kanama devam eder.

 

Bu arada son önemli belirsizlik olarak az önce deklare edilen Başkanlık referandumu hayırlısı olsun.  Bölgedeki ve ülkedeki bilumum risklere ilaveten…

 

Burada asıl altı çizilmesi gereken nokta:  Uzun yıllar düşük seyreden dolar faizinin artık yükseliş eğilimine girmiş olması.  Bu yükselişin ne kadar süreceği, faizlerin hangi seviyeye kadar yükseleceği belli değil.  

 

Brexit’in, Trump’ın, AB’deki gelişmelerin bu süreci nasıl etkileyeceğini yaşayarak göreceğiz.  

 

Böyle bir küresel iklimde de yabancıların ilk gelecekleri ülke maalesef biz değiliz.

 

Bari çıkmalarına neden olacak bir iklim yaratmasak!

 

 

***

 

 

SOSYAL MEDYA YORGUNLUĞU

 

Genç, işi teknolojiyle ilgili bir arkadaşım Facebook hesabından sosyal medya manifestosu sayılabilecek bir metin paylaştı.  Adeta duygularıma tercüman oldu.   

 

Tüm metni paylaşmıyorum.  Benim de önemsediğim noktaları öne çıkarıyorum:  

 

“Yapmacıklıklardan,

 

Sorgulamadan teslim oldukları cehaletten,

 

Hayatlarına dair enstantanelerden,

 

Yüzünüze gülüp arkanızdan konuşmalarından,

 

Olmadıkları bir kişi gibi görünmeye çalışmalarından,

 

Önemsediğim şeyleri hırpalayıp, karşı olduklarımı öne çıkarmalarından,

 

Kendi reklamları için duyarlılık gösterisi yapmalarından bıktığım için Twitter, Snapchat ve Instagram hesaplarımı kapattım. FB’u tutuyorum çünkü pek çok uygulamaya buradan giriş yapıyorum.”

 

Darısı başıma diyorum.  Şu olağanüstü günler geçsin, normalleşelim de…

 

Bugünlerde en sağlıklı haber kaynağı yine de Twitter.   

 

Yazının devamı...

Dertlerimiz çeşit çeşit

25 Kasım 2016

Nedenleri belli: İç siyasi gerilim ve belirsizlikler, uluslararası ilişkilerdeki gerginlikler, bölgesel riskler, kırılgan makroekonomik yapımız…

 

Kısa vadede yapabileceğimiz iyileştirmeler belli: İç siyaseti normalleştirebiliriz. AB ile ilişkileri yumuşatabiliriz.  Bu iki adım bana göre Merkez’in 400 baz puanlık faiz artırımına denk etki yapar.

 

Aynen devam edersek de hangi faizle kurun nerede dengeleneceğini yaşayıp göreceğiz.

 

 

***

 

Avrupa Birliği: Dünyada cennet köşe pek az.  Hayran olunacak ülke varsa da sayısı üçü beşi geçmez.  

 

Bu ara memlekette yine “bizim bizden başka dostumuz yok” rüzgarları esmeye başladı.  Bu iklimin de en kolay ve sıradan faaliyeti Avrupa Birliğine çakmak oluyor. 

 

Oysa o Avrupa Birliği herkesin pek şikayetçi olduğu bu kapitalist sistemi ehlileştirmek için 35 dosyalık müktesebat hazırlamış.  Sistem için yazılmış en güncel “el kitabı” bu. 

 

Birliğe girmesek bile bu düzenlemelerden kopya çekerek, bünyemize uygun olanları hayata geçirerek biz de kendi başımıza bu sistemi iyileştirmeye çabalayabiliriz.

 

Ya da siz de bir müktesebat hazırlayın görelim.

 

Ya pardon tabii, benim saflığım, sizin derdiniz böyle iyileştirmeler falan değil ki!

 

 

***

 

Kuleler: İzmir’de Büyükşehir Belediyesinin de %30 ortak olduğu Basmane’deki arsaya önerilen 3 kule seçeneği internette halkın oylamasına sunuldu.

 

Kuleseverlerin alkışlarını bir kenara bırakırsak öneriler genelde tepki çekmiş görünüyor.

 

Şahsen ben de böyle içine girdiği dokuyu hiçe sayan, hatta o dokuya meydan okuyan projelere sıcak bakamıyorum.  

 

Tabii Büyükşehir’in bahse konu arsanın mal sahiplerinden olması nedeniyle Başkan Kocaoğlu’nun bu tepkiler karşısında ne yapacağı merakla bekleniyor.

 

***

 

İzmir futbolu: İzmir’in süper ligde bir futbol takımının olmaması yıllardır konuşulur.

 

Bana göre ana neden semt takımlarının yetersiz mali durumlarıydı. Büyükşehir de futbola destek vermeye pek niyetli değildi.

 

Şimdilerde hem Göztepe hem Altınordu bütün ülkeye örnek olabilecek modellerle süper lige çıkmaya çalışıyor.

 

Gelecek bir iki yılda süper ligde İzmir’in takımları olacak hatta belki altıncı yedinci büyük olmaya oynayacak gibi duruyor.

 

Bu arada döviz kurunun bu haliyle, yani Euro 3,60’lardayken hangi süper lig kulüplerinin ne sıkıntılara girdiğini tam bilemiyoruz ama yakında dışa vurmaya başlar.  

 

 

***

 

Bar cinayeti: Geçen hafta Karşıyaka’da bir barda çıkan kavga sonucu 4 kişi hayatını kaybetti. Yazıldığına göre kavganın nedeni “istek şarkısı”.

 

Böylesine dehşet verici bir haber gündemin yoğunluğu arasında kaynadı gitti.

 

Bunu münferit bir olay gören var mı bilmiyorum?

 

Her gün hayatın akışı içinde insanların ne kadar tahammülsüz hale geldiğini bizzat yaşıyoruz. Öfkelenin de ne kadar kolay silah çektiğini ve “sıktığını” biliyoruz.

 

Kültürel bir kırmızı alarm hali bu…

  

 

Yazının devamı...

Kentin içine stat sığar mı

21 Kasım 2016

İtiraz edenlerin itiraz noktaları belli. Zaten sıkışık olan kentin içine ek yük getirmenin sakıncalarını sayıyorlar. Haklılar.

 

Etrafta oturanlar istiyor mu, soruldu mu diyorlar. Haklılar.

 

Buna karşılık statların yapılmasını savunanlar da var.

 

Başka seçenek olmadığı için kent içine razı olan acelecileri bir kenara bırakıyorum.

 

Dikkat çekici yaklaşım olarak sevgili Tanzer Kantık'ın Kent Stratejileri Merkezi Facebook grubundaki yazısını not etmek isterim.

 

Sevgili Tanzer orada semt stadının yaratacağı kültürel aidiyetin önemini vurguluyor. Ayrıca biraz da iyimser bir bakış açısıyla bu aidiyetin zamanla futbol açısından da kent insanı için de olumlu dönüşümler sağlayabileceğini söylüyor.

 

Sorunun statta değil, kentte olduğuna vurgu yapıyor. Onun da haklı olduğu yanlar var.

 

Ben ortada bir yerlerdeyim.  Kent dışına yapılmasına biraz daha yakınım.  Zor bir karar diyorum.

 

Ama bu statlar zaten yapılacaksa:

 

 

Sadece proje ve inşaat sürecinin değil, 

 

Stadın işletilmesinin de şeffaf, katılımcılığı önemseyen, kamuoyu ile iletişimi doğru kuran bir çizgide olması şart.

 

Yoksa herkese baş ağrısı olarak geri döner.

 

***

 

TRAMVAY İNŞAATI

Bu Büyükşehir'in müteahhitleriyle yıldızım yıllardır barışmaz.

 

Şantiye düzenlerine aklım ermez, güvenlik önlemlerini son derece yetersiz bulurum, çevreye verdikleri dolaylı zararlar konusunda pek hassas olmadıklarına inanırım.

 

Bu düşüncelere muhtelif şantiyelerde bizzat yaptığım gözlemler sonucu vardım. Ne anlatsanız boş. Gördüğüme, yaşadığıma inanırım.

 

Hemen her gün içinden iki kez geçtiğim tramvay inşaatı da düşüncelerimi teyit ediyor. Daha bir saat önce geçtim.

 

İnşaatın hızıydı, etrafa verdiği rahatsızlıktı, yarattığı tehlikelerdi falan o konulara girmeyeceğim. Sadece haftalardır kullandığım yol zeminin berbatlığının altını çizmek istiyorum. Yeteri kadar gidip geldim. Kimsenin umuru değil.

 

Mazgal çıkıntıları ayrı çukurlar ayrı. Amortisör ya da lastik hasarı alıp almamak tamamen şans meselesi.

 

Biz buna mecbur değiliz. Daha iyi bir yol zemini mümkün.

 

Evet, bu büyük kitleleri ilgilendiren bir sorun değil. Evet, bu kentin çok daha büyük dertleri var. Ama o berbat zemin de bir şeylerin göstergesi!

 

***

 

EGE TV'NİN GELECEĞİ

 

2000'li yılların başı olsa gerek. Cnbc-e yayına yeni başlamış. Başka bir ekonomi kanalı yok.

 

Biz Ege TV'de teknik işlerden sorumlu sevgili Öztekin'in çabası ile dizüstü bilgisayardan TV ekranına grafik aktarmayı başarmıştık. Ekonomi yorumlarına görsel boyut katmıştık. O günlerde yerel bir televizyon için oldukça yenilikçi bir adım sayılırdı.

 

Sonrasında EGE TV ile ilişkim kesik kesik olsa devam etti. Efsane program Ege Finans'a defalarca konuk oldum. En son Nihat Demirkol ve Burcu Atatür ile üç yıl devam eden ve bu yıl sonlanan İki Dirhem Bir Çekirdek programını yaptık.

 

Şimdi duyuyorum ki Ege Tv el değiştirme sürecinde. Anladığım kadarıyla da el değiştirme gerçekleşmezse sonlanacak. Birileri işsiz kalacak.

 

Böyle bir durum olursa İzmir'de yerel Tv kanalı kalmamış olacak. Bunun nedenlerini de gelecek yazıda ele alalım. 

 

 

GERÇEKÜSTÜLÜK DEVAMSA 

 

An itibariyle dolar kuru 3,3840 TL'de.  Tabii ki dünyanın sonu değil ama çok önemli bir uyarı bu. 

 

Böyle bir ekonomik ortamda ülkenin gündemine bakın bir de.  Tartışılması gereken onlarca önemli konu beklerken...  

 

Çok acilmiş ve çözümmüş gibi olmadık bir kanun metni ve yarattığı haklı infialle meşgulüz.   

 

Bu akıl dışı, bu insan hakları dışı, bu evrensel ilkeler dışı uygulamalar ülkeye olan güveni sarsıyor, dolar kurunu besliyor.  İçeride fay hatlarını derinleştiriyor.  Dış mihraka ne hacet! 

 

Bu gerçeküstülük, bu bozuk odaklanma devam ederse bunun faturasını hep birlikte ödeyeceğiz. 

Yazının devamı...