"Özdemir İnce" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Özdemir İnce" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.

Özdemir İnce

Son yazım

1 Nisan 2012
AKP’nin eğitim reformunu tartışacaklarmış televizyonlarda, imam hatip okullarından, liselerinden (İHO’lar) söz ediliyor ama hiçbir tartışma yöneticisi, bu okulların hayat sebebi olan Tevhid-i Tedrisat Kanunu’ndan  (TTK) söz etmiyor. CHP başta olmak üzere hiçbir parti TTK’dan söz etmiyor. Tanınmış bir profesörcü çıkıp, “İsterseniz TTK’yı tartışalım!” diye meydan okuyor. Gazetelerin yazarlarının, yazıcılarının, muhabirlerinin de TTK’dan haberleri yok. Kimileri “İHO’ların genel liselerden farkı yok, üstelik din dersi de okuyorlar!” diye iyimser masallar anlatıyorlar.
ADAMLARIN HAYRAN OLDUĞU ADAM
Türkiye öyle bir hale geldi ki Cumhuriyet’e, onun devrim yasalarına, kazanımlarına karşı olmak, aydın, demokrat, özgürlükçü ve daha liberal olmanın nişanesi oldu. 16 Mart 2012 tarihli gazeteler yazıyordu: Ekvator Cumhurbaşkanı, Arapların sözde baharlarından söz ederken, “Arap baharı sürecinde Türkiye bir model rolü oynayabilir. Buralarda işbirliği yapabiliriz. Ben eminim ki Arapların Atatürk gibi bir liderleri olsaydı bugün yaşadıkları sorunları yaşıyor olmayacaklardı” demiş. Bütün gazeteler, bütün televizyonlar Rafael Correa Delgado’nun bu cümlesini böbürlenerek anıyorlar. Vay be!!!!!!!!!!
Sadece Rafael Correa Delgado’nun değil, 1920’lerden itibaren bütün çağdaş, çağcıl ve adam gibi adam devlet adamlarının hayranlıkla sözünü ettiği Mustafa Kemal Atatürk ile sizlerin (onların) sadik bir hazla yerden yere vurduğu Devrim Yasaları ayrılmaz bir bütündür, aynı ve tek şeydir. “Atatürk” demek Tevhid-i
Tedrisat Kanunu’dur. Devrim Yasaları’nın tamamıdır. Ama bizim cehalet rönesansının yoz ürünleri Anayasa’nın 174. maddesini açıp bu maddede yer alan Devrim Yasaları’nın neler olduğunu bir kez okumamışlardır. Anayasa’nın ilk dört maddesinin yanı sıra 174. maddesi de değiştirilemez, bu maddeye aykırı yasa çıkarılamaz! İktidarın 4+4+4 yasası Anayasa’nın 174. maddesine aykırıdır!
AĞIZLARININ PAYINI VEREMİYORLAR
İslamcı, karşı devrimci gazete ve televizyonların çalışanları kendiliklerinden Said-i Nursî ve Kürdî’nin, Fethullah hocalarının külliyatlarını okuyup hatmediyorlar ama (gerçekte ve sözde) cumhuriyetçi kesimin cumhuriyet tarihinden, devrimlerin tarihinden, devrim yasalarının gerekçelerinden haberleri bile yok. 2012’nin ölçüleriyle Devrimci Cumhuriyet’i hallaç pamuğu gibi atanlar karşısında bunlar apışıp kalıyorlar, gıkları çıkmıyor. “Kardeş beri bak hele, sen Atatürk cumhuriyetinin 1921 Anayasası’nın kuvvetler birliği rejimini eleştiriyorsun, ama AKP hükümetinin anayasa dışı kuvvetler birliği rejiminin uygulamalarını savunuyorsun!” diye çıkışıp ağızlarının payını veremiyorlar.
ASKER KIŞLAYA İMAM CAMİYE
Cumhuriyetçi olduğunu iddia ve kabul eden bir gazeteyi ya da televizyonu yönetsem, geçmişte yaptığım gibi, Atatürk Araştırma Merkezi’nin 2005 yılında yayınladığı “Türkiye’yi Lâikleştiren Yasalar” (Hazırlayan ve Sadeleştiren: Prof. Dr. Reşat Genç; Giriş: Ord. Prof. Reşat Kaynar) adlı belgesel kitabı satın alır bütün personele dağıtırdım. 3 Mart 1924 tarihli TBMM görüşmelerini ve o gün çıkarılan üç devrim yasasının gerekçelerini içeren kitaptan sınava sokardım tamamını. Ama Devrim Yasaları bu kadar değil ki, tamamı Anayasa’nın 174. maddesinde yazıyor. Bir adım daha atıp, Devrim Yasaları’nın gerekçelerinin TBMM tutanaklarından okunmasını sağlardım. Belki o zaman, TTK’nın, “Bir devletin genel eğitim ve kültür politikasında, milletin duygu ve düşünce bakımından birliğini sağlamak için öğretim birliği en doğru, en bilimsel, en çağdaş ve her yerde yararlı ve güzellikleri görülmüş bir ilkedir. Bir millet bireyleri ancak bir eğitim görebilir. İki türlü eğitim bir ülkede iki türlü insan yetiştirir. Bu ise, duygu ve düşünce birliği ile dayanışma amaçlarını tamamen yok eder” gerekçesinin ne anlama geldiğini anlarlar ve anlatabilirlerdi. Eğitim ve öğretim birliğinden yoksun ülkeler sonunda parçalanır. İmam hatip ve İlahiyat Fakültesi mezunlarının yeri Diyanet İşleri ve camilerdir. Tıpkı askerin yerinin kışla olduğu gibi. Askerin kışlasına çekilmesini isteyenler, din adamlarının neden camilere çekilmesini istemiyorlar?
[Değerli okurlar, son yazımı okudunuz! Teşekkür ederim! Sağlıcakla kalın!]
Yazının devamı...

Buyurun kanıtlayın

25 Mart 2012
Bu yazıdan sonra kitabın yazarı Serap Yeşiltuna ile görüştüm ve kitap hakkında ayrıntılı bir bilgi vermesini istedim. Kendisinden aşağıda okuyacağınız mektubu aldım:

ÇÖZÜMÜ TARTIŞAN RAPORLAR
[“Devletin Dersim Arşivi” adlı çalışmamızın önemli bir bölümü, 2012 yılı ocak ayı içerisinde gizliliği kaldırılıp Genelkurmay Başkanlığı tarafından Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi’ne devredilen belgelerden oluşuyor. Daha önce Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi’nde (BCA) Dersim isyanıyla ilgili belgeler vardı, ancak son derece sınırlıydı. 1937-1938 yıllarında yapılan Tedip ve Tenkil Harekâtı’yla ilgili günlük raporların da çok önemli bir kısmı yoktu. Bu zamana kadar Harekât’la ilgili olarak neredeyse elimizdeki tek kaynak 1972 yılında Reşat Hallı tarafından hazırlanan ve Genelkurmay tarafından basılan “Türkiye Cumhuriyeti’nde Ayaklanmalar” kitabı idi. (Telefonda bahsettiğiniz, Kaynak Yayınları tarafından daha sonra tekrar basılan “Genelkurmay Belgelerinde Kürt İsyanları” kitabının orijinali de budur.) Dersim ile ilgili olarak hazırlanmış olan bir belge de yine 1932 yılında Jandarma Umum Kumandanlığı tarafından basılmış olan “Dersim” adlı kitaptır. Bu kitap da ayaklanma öncesi bölgenin kaynamakta olduğunu gören devletin Islah girişimlerinin bir sonucudur ve çözümün ne olması gerektiğini tartışan devlet görevlilerinin raporlarından oluşur. Daha önce pek çok yayınevi tarafından da basılmış, raporlar yayınlanmıştır. “Devletin Dersim Arşivi”nin sonuna, hatırlatmak anlamında bu raporların önemli bir bölümünü ek olarak koyduk.

DIŞ DESTEKLİ SEYYİTLER
Kitabımızdaki belgeler ilk bakışta biraz fazla ve okuyucu açısından korkutucu görünebilir. Belki hepsini de basmayabilirdik ancak Dersimle ilgili karar vermeden önce konuyu ve dönemi bütünlüklü olarak incelemek gerektiğini düşünüyoruz. Bugün sıkça yapıldığı üzere bir tane belge gösterip “bakın işte katliamın belgesi” ya da “bakın işte katliam yok” demek yerine raporları tek tek inceleyen okurun kendisinin karar vermesini istedik. Ve bütünlüklü olarak bakıldığında ortaya çıkan tablo, bir yanda bölgeyi, bölge insanını feodal sömürünün baskısından kurtarmaya çalışan, bölgeyi kalkındırmaya, geliştirmeye çalışan, medeniyet götürmeye çalışan bir devlet, diğer yanda da arkalarında dış destekle genç cumhuriyeti ortadan kaldırmaya çalışan beyler, seyyitler ordusu, sadece Tunceli’yi değil çevre illeri de eşkıyalıklarıyla, soygunlarıyla bezdiren asi bir güruh görüyoruz.
Belgeler bir yana, Atatürk dönemi Türkiye’sini karalamaya kimsenin de hakkı olmadığına inanıyorum kalben... Ben ve arkadaşlarım (bu kitabı 8 kişilik bir ekiple hazırladığımızı bilmenizi isterim) adına ilginiz için tekrar sonsuz teşekkür...
NOT: BCA’daki belgeler halka açıktır ve tüm vatandaşlar arşive girebilir.]

YEŞİLTUNA’DAN 1120 SAYFA
Dersim’le ilgili güdümlü tepkiler, giderek Ermeni ve Süryani (Asurî) diyasporalarının marazlı tavrına benzemeye başladı. “Dediğim dedik çaldığım düdük” tarzında bir direniş ve saptırma. “Dersim Diyasporası” hiçbir zaman devlet arşivlerine girmemiş, iddialarını “dedeler ve neneler”in anılarına dayalı öznel yorumlarına dayandırmıştır. Bu kimseler, nedense, Dersim müdahalesinden memnun Dersimlilerin görüşlerini dikkate almamıştır. Dersim’de katliam yapılmış, soykırım(!) yapılmış ama Dersim çoğu zaman seçimlerde CHP ve SHP’ye oy vermiş. Neden? Cellatlarına vurgun ruh hastası insanlar mı Dersimliler?
Nihayet, Serap Yeşiltuna’nın “Devletin Dersim Arşivi” (İleri Yayınları, 1120 sayfa,) adlı kitabı yayınlandı. “Dersim diyasporacıları”nın elinde, artık, iddialarını kanıtlamalarını sağlayacak bir belgeler toplamı var. Buyursunlar! Geri lafügüzaf (boş lakırdı)!

YENİ BİR FETRET DÖNEMİ
Bu arada, aralarında bir benzerlik ve eşgüdüm olduğunu düşündüğüm iki olaya dikkat çekmek istiyorum: İngiliz ajanı olduğu ve Kuvvayi Milliye karşıtı fetva verdiği için İstiklal Mahkemesi tarafından ölüme mahkûm edilen, “Şapka giymek küfürdür, dinsizliktir” diyerek halkı kışkırtan İskilipli Hoca’nın adının bir devlet hastanesine adının verilmesi, böylece fiilen itibarının iade edilmesi. İkincisi, Çerkes Hakları İnisiyatifi’nin, ne anlama geldiğini bile bile, anadilde eğitim hakkı istemesi (Hürriyet, 27.02.12). Bunlar, yeni bir fetret dönemi yaşadığımızın somut kanıtları...
Yazının devamı...

İmam hatip iyi bir ölçüdür

18 Mart 2012

Şimdi artık tam zamanı. Çünkü, çocuk kandırır gibi, İHO’ların (imam-hatip okulu) genel liselerden temelde hiçbir farkı olmadığını söylüyorlar.
Sonra, “Ülkemizde iki farklı okul tipinin (genel lise ve İHO) bulunmasının ne zararı var?” diye soruyorlar. Cevabını yazının sonunda vereceğim. Şimdi o yazıya gelelim:
HORMONLAMA EVRESİ
[“Anayasa’nın değiştirilmez maddelerinin değiştirilmesi, Medeni Kanun’un yerine Şeriat dogmalarının getirilmesini isteyen, namaz vakitlerinde okullarda toplu namaz kılınmasını zorunlu hale getirmek hayalleri kuran bir zihniyet, hükümet ve devlet tarafından hormonlanmadıkça, tehlikeli olamayabilir ama tedirgin edicidir. Bu kafaya göre Anayasa ve yasaları uygulayan yargı ‘yargıçlar diktası’ sayılmakta, İslamcı cemaat ve militanların öfkesine hedef olmaktadır. Bu türden muhterem zevatla tartışmanın bir yararı yoktur.”]
(Artık bunun gereği kalmadı. Yargı tamamen iktidarın emrine girdi ve hormonlama işleminin son evresi başladı.)
CUMHURİYET UZAKLAŞTIRILDI
[“İslamcıların, şeriatçıların, Fethullahçıların, tarikatçıların, cemaatçilerin tamamının Anayasa Mahkemesi’ne, Danıştay’a, Yargıtay’a düşman muamelesi yapıp ‘Bu bir yargı darbesidir’ diye feryat etmelerini anlamak mümkündür. Çünkü adamların ulus egemenliğiyle, ulusal egemenlikle, kuvvetler ayrılığıyla, Yargı Erki’nin, yasama ve yürütmeyi denetleme yetki ve sorumluluğundan haberleri yoktur. Haberleri olsa bile bir gün kaldırmayı hayal ettikleri için ne oldukları umurlarında bile değildir. Bu türden milliyetsiz ve milletsiz, cumhuriyetsiz ve demokrasisiz fanatiklerle herhangi bir işimiz olamaz!”]
(Bu yazının yazılmasından bu yana köprünün altından çok su aktı. Devlet işgal edildi, Cumhuriyet iktidardan uzaklaştırıldı. Amaç artık, sadece iktidarda kalmak değil, cumhuriyet rejimini değiştirmek.)
 AB’DE İHO’LAR YOKTUR
[“1. Avrupa Birliği ülkelerinde İHO benzeri okullar yoktur. İsteyenler lise öğrenimi gördükten sonra ilahiyat (teoloji) fakültelerine giderler. Mezunların kimi yöntemine göre Kilise’ye girer, kimileri de sivil hizmetlerde din adamı olarak çalıştırılır. (Bu konuda benim ‘Yedi Canlı Cumhuriyet’ ve ‘Demokrasisiz Demokrasi’ adlı kitaplarım okunabilir. Ayrıca Hürriyet’in 7, 8, 9, 11 Aralık 2007 sayılarında yayımlanan ‘Bir Kez Daha Tevhid-i Tedrisat’ başlıklı yazı dizimi tavsiye ederim.)
2. Dünyanın bütün uygar ülkelerinde ortaöğretim iki kanaldan akar: Genel liseler ve meslek liseleri (kolejleri). İmam-hatipler, bunların dışında çok özel bir alandır. Vali, kaymakam, yargıç, savcı, öğretmen, polis yetiştirmek için değil, sadece din adamı yetiştirmek amacıyla özel olarak kurulmuştur.”] Artık gündeme gelebiliriz:
ANAYASALAR İPOTEK KOYAR
1. Kimileri Anayasa’nın gelecek kuşakları ipotek altına alamayacağı iddiasında. Oysa bütün anayasalar ipotek koyar. Anayasa’nın birinci maddesinde “Türkiye devleti bir Cumhuriyettir” diye yazar. Bu bir ipotektir. Kaldırılamaz. Cumhuriyet’in, bu maddede belirtilen nitelikleri de ipotektir. Değiştirilemez. Anayasa’nın 174. maddesinin koruması altında olan Devrim Yasaları, cumhuriyetin ipotek koyan kurucu temel yasalarıdır. Bu devrim yasalarından biri “Tevhid-i Tedrisat Kanunu”dur (TTK). İHO, AKP’nin savunduğu haliyle, bu yasaya aykırıdır. Adı geçen yasanın gerekçesinde “Bir millet bireyleri ancak bir eğitim görebilir. İki türlü eğitim bir ülkede iki türlü insan yetiştirir. Bu ise, duygu ve düşünce birliği ile dayanışma amaçlarını tamamen yok eder” der. Bu da ülkeyi kaosa sokar.
2. Fransa’daki kilise okullarının İHO’lara benzer yanı yoktur. “Kilise okulu” adı mülkiyetle ilgilidir, özel okullardır. Bu okullarda da Hıristiyan teolojisi öğretilmez Bu okullarda Müslüman çocukları da okurlar!
CHP’NİN ŞAŞIRTICI DURUMU
3. Devletin “dindar ve kindar” kuşaklar yetiştirmek türünden görevi yoktur. Fransa’da okullarda din öğretilmez. Din dersi (catéchisme) kilisede yapılır. Türkiye’de neden camide yapılmasın? TTK’ya uygun İHO’lar neden dünyanın en iyi okulları haline getirilmesin? Bir din adamının dindar ve dinci kuşaklar yetiştirmek istemesi doğaldır. Ancak, bunu bir laik cumhuriyetin başbakanının istemesi kuraldışıdır.
4. CHP’nin bir devrim yasası olan
Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun adını anmaması çok şaşırtıcı.

Yazının devamı...

İrticanın tezgâhı

11 Mart 2012

Hatırlarsınız: Bir zevzek profesörün, “Atatürk içimizde” sloganına safça inanan bir çocuğun Atatürk boğulmasın diye su içmediği safsatası üzerine yazmıştım... Okurumuzun mektubunun bir bölümünü ilginize sunuyorum:
KORKU ŞIRINGALI KONULAR
[27 Kasım 2011 tarihli Hürriyet gazetesinde: “Çocuklar Haklıdır!” başlığını taşıyan yazınızın son paragrafında: “Çocuk gün gelir, içinde yaşayan Atatürk’ün su içince boğulmayacağını, cumhurbaşkanının sadece şeker dağıtmadığını öğrenir. Ama o yaşta irticanın tezgâhından geçen çocuk, bütün özgürlüğünü yitirir ve bir daha zor kurtulur” diyordunuz. Evet! Ve ben hâlâ bütün çabalarıma rağmen ne güven duygumu kazanabildim, ne de özgür bir ben olabildim. Mahalle mekteplerinde “Kuran’ı öğretiyoruz, din dersi veriyoruz” faaliyetleriyle yapılan eğitimde bir çocuğun beyninde ve ruhunda oluşturulan tahribat o çocuğun hayat mücadelesinde ruh ve beynine vurulmuş prangadan farksız bir işleve dönüşüyor. Daha kötüsü korkulara dayalı şırınga edilen konular. Bunu yaşamamış kimselere hikâye gibi gelir bu. Ama bunu bir ömür boyu yaşamış biri olarak yukarıdaki tespitinizi en iyi değerlendirebileceklerden biriyim ben.
Çok, çok haklısınız... İzninizle kısa bir hayat hikâyemi arz edeyim:
ANADİLİNİ BİLMEYEN HOCA
5-6 yaşlarında dinimizi öğrenmemiz için gönderildiğimiz mahalle mekteplerinde Din Öğretisi olarak öğrendiğimiz yalnız ve sadece Arapça Kuran okumak ve hocamızın anlattıklarını Din olarak bellemekti. 9 yaşlarında Hatim etmiş ve sonra babamın vefatına kadar (1944 Mart) hafızlığa çalışmış biriydim. Babamızın vefatından sonra çalışmak, ekmek parası kazanmak zorunluluğum vardı. İlkokul diplomamın ardından hafız olmayı bıraktım o sene...
Hâlâ minnettar olduğum ve rahmetle andığım bir komşumuzun tavassutu ile matbaacılığa başladım bir matbaada; mürettip, mücellit ve zamanın basma tekniği olan tipo baskı işçisi olacaktım.
İyi bir mürettip, iyi bir baskı işçisi olmaya başlamış olmama rağmen en çok sevdiğim mücellitlikti. Çünkü ciltlenmeye getirilen kitap, mecmua (örneğin Yedigün) ve çizgi romanlar (Tarzan, Tenten gibi) ilgimi çok çekiyordu. El tezgâhında bunların formalarını dikerken kaçamak kaçamak okurdum. Okuduklarım biraz ordan biraz burdan parça bölüktü hep. Ama, kapalı bir toplumun insanı olmama rağmen az da olsa yeni şeyler öğrenmek, yeni bir yaşam biçimini keşfetmek acayip zevk veriyordu bana.
Büyük bir zevk almama rağmen iş saatlerinin haricinde bir korku kaplardı içimi. Acaba çok mu günahkâr oluyordum? Çünkü din kurslarında hocamızın anlattıklarının haricinde herhangi bir şeyi düşünmek, öğrenmeye çalışmak en büyük günahlardandı. Üstelik ben “Gâvur Mektebi” denilen devlet okuluna da gitmiş biriydim. Böyle bir durumda ateş, cehennem, mezar, zebaniler ve akla hayale gelmez bir sürü benzeri zırvalarla çocuk beynimde ve çocuk ruhumda oluşturulan telafisi çok güç tahribatlar su yüzüne çıkardı. Acayip, ürpertilere dayalı bir korku kaplardı benliğimi, titrerdim bazen korkudan. [...] Yıl 1954 oldu (1948’de Adapazarı’ndan nakli mekân ettiğimiz İstanbul’dayız!). Haziran ayı. Adapazarı’ndan din dersi aldığımız hoca misafirimiz. Din üzerine konuşmalar yapıyoruz. Aaaa, bir de baksam bizim din dersi aldığımız hoca, Türkçe bilmiyor. Anadilini bilmeyen bu hoca Arapçayı nerden öğrenmiş? Bize öğrettikleri gerçekten Kuran’da var mı? Bu şüphe, bu tecessüs beni Kuran’ı anlayabileceğim bir dilde okumaya zorladı. Ama ne mümkün, o cesaret bende yok: ya çarpılırsam, ya taş olursam?]
AMAÇ DİN ZAPTİYESİ
Ahmet G., dönemin Milliyet gazetesi yazarı Ulunay’ın verdiği cesaret sonunda Kuran’ın hem Türkçesini, hem Almancasını okuyor. Ama dikkat: Okurumuz, dinin yasak olduğu(!) 1930’larda geçmiş tornadan. Şimdi işler değişti: AKP, yasaksız(!) topraklarda dindar gençlik yetiştirecek. Yeni Ahmet G.’ler için kurtuluş ve özgürlük ihtimali yok artık!
Gelelim günümüzün 4+4+4 kumpasına! Ahmet G., Kuran kursunda kilitlenmiş, sakatlanmış. AKP iktidarı, 2012 yılında, Türkiye’nin gelecek kuşaklarını kilitlemek, sakatlamak istiyor ve bunu bile bile, bilinçle yapıyor. Amacı, inançlı (pratiquant) Müslümanları devletin okulunda militan İslamcı haline getirmek. Sorun imam hatipler değil, öyle olsa, kuruluş amaçlarına uygun, yüksek nitelikli okullar kurulabilir. Amaç, din zaptiyesi yetiştirmek!
Hatırlayın: 10 yıl önce bunları yazdığım zaman, paranoyak olduğum yazılıp söyleniyordu...

Yazının devamı...

Laikleşme süreci dindarlaşma süreci

4 Mart 2012
2012 yılında yeni bir yazıya gereksinim duymak çok acı. Her yazıda yaptığım gibi, bu yazıda da laik devlet ve toplumu tasvir edeceğim: Laik bir ülkede, devlet kurumları, hukuk, eğitim ve toplumsal kültür laikleşmiştir. Bu ancak devlet ve din işlerinin ayrıldığı ülkelerde mümkündür. Güncel bir saptama yapmak gerekirse, günümüz Türkiye’sinde eğitim ve öğretimin laikleşmesi konusunda AKP iktidarının muhalif ve yıkıcı tutumu giderek koyulaşmaktadır. Ancak unutulmamalıdır ki “okul” laikleşmeden ne devlet, ne hukuk, ne de toplumsal kültür laikleşebilir. Sırası gelmişken Necip Fazıl Kısakürek’in “Halka değil Hakk’a inanın! Egemenlik milletin değil, Hakk’ındır!” talimatını da unutmayalım. Kısakürek’in toplum anlayışı tam anlamıyla faşist ideolojiyi temsil eder.
Televizyonda tartışmaya çıkan, gazete köşelerinde yazan laiklik karşıtları, Batı’da kilise okullarının, Katolik okulların varlığından söz ediyorlar. Bu iddialar kocaman bir yalandır. Din adamı yetiştirmek için kilise okulları belki vardır, ama imam-hatip benzeri okullar kesinlikle yoktur. Katolik okulları, Türkiye’deki Fransız okullarından farksızdır. “Katolik” sıfatı okulun mülkiyetiyle ilgilidir, müfredat programını kapsamaz.
DİNDAR VE KİNDAR DEĞİLDİR
Laiklik, ulus-devletin, sanayi toplumunun ürünüdür. Laik devlette egemenlik kayıtsız şartsız halkındır. Devletin en çağdaş, en ideal biçimi laik ve demokratik cumhuriyettir, sosyal hukuk devletidir. Çağının çağdaşı bir devlet ve toplumda laikliği tartışmak, ona karşı çıkmak, cumhuriyet ve demokrasiyi, halkın egemenliğini, insan hak ve özgürlüklerini (olumsuz anlamda) tartışmak anlamına gelir.
“Devlet laik olabilir ama bireyler laik olamaz” iddiası da tam anlamıyla bir safsatadır, demagojidir. Laik düzende bireyler de kuşkusuz laik olacak, olmazsa olmaz! Laiklik bir din olmadığı için bireylerin laikleşmesi dinlerinden dönmek anlamına gelmez, dindarlıkları lekelenmez, cehenneme gitmezler. Laik birey, devletin, okulun, kışlanın, yargının, din kurallarından arınmış olması gerektiğini kabul eder. Bu da devlet ve dininin alanlarının ayrılması anlamına gelir.
Modern insan inanç ve din sahibi olmak ya da olmamak konusunda özgürdür; kesinlikle “dindar ve kindar” değildir. “Dindar” (Dîn-dâr) sözcüğü “Allah’a inanmış ve bağlanmış kimse” anlamına geliyor, ama günümüz Türkiye’sinde, “Egemenlik Allah’ındır!” diye haykıranlara dindar diyorlar. “Egemenlik halkın değil, Allah’ındır!” diye bağıran siyasal partileri hatırlayınız! Modern derken teknoloji sahibi ve kullanıcısı insanlardan söz etmiyorum, o teknolojiyi bulup yaratan insanlardan söz ediyorum. Öyle olsaydı Körfez emirliklerinin vatandaşları dünyanın en modern insanları olurdu. Ben çağının çağdaşı laik bireylerden söz ediyorum.
EGEMENLİK HALKTAN KAYNAKLANIR
Başbakan, Kahire’de “Laiklik dinsizlik değildir. Ben dindar bir Müslüman olduğum halde laik bir devletin başbakanıyım!” demişti. Ama marifet Cumhuriyet’te mi yoksa Başbakan’da mı? Doğrudur, dindar bir vatandaş bir laik cumhuriyette başbakan olabilir, ama aynı başbakan “Bizim amacımız (görevimiz) dindar gençlik yetiştirmektir!” diyemez. Kendisi dindar olsa bile böyle bir cümle kur(a)maz! Derse, “dindar” sözcüğüne “kindar” sözcüğü eklenir, ancak bu ekleme kafiye olsun diye yapılmaz.
Bir kez daha “Hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir!” deyişine dönelim: Kuşkusuz, millet (halk) dilediğini yapar anlamına gelmez. Bu özlü sözün anlamı şudur: Devlet iktidarının ve siyasal egemenliğin kaynağı Tanrı, din ya da herhangi bir kutsallık değildir; egemenlik halktan kaynaklanır.
Böyle bir düzen kimsenin dinine, mezhebine, imanına, cemaatine karışmaz. Ancak dinin, mezhebin, imanın, cemaatin topluma ve devlet kurumlarına egemen olmasına kesinlikle izin vermez. Din ve inanç bireyseldir, toplumsal değildir.
Laik okula tahammülsüzlük, 4+4+4 formülleri, imam-hatipleri genel lise haline getirme inadı, bunların hepsi, laik ve demokratik cumhuriyet rejimine muhalefetten kaynaklanıyor. Bu muhalefetin öteki adı karşıdevrimdir. Karşıdevrim artık Türkiye’de iktidardadır.
Yazının devamı...

Eğitimde deform(asyon)

26 Şubat 2012
“Türkiye’deki İlahiyat ve İslam İlimleri fakültelerinin sayısı yeni kurulan iki fakülteyle 38’e çıkmış. Bakanlar Kurulu vakıf üniversitelerinin ardından ilk kez bir devlet üniversitesinde İslami İlimler Fakültesi’nin açılmasına izin vermiş. 2007 yılında Türkiye’de toplam 20 ilahiyat fakültesi varmış, bu sayı yeni kurulan fakültelerle birlikte 38’e yükselmiş. 2007 yılında 813 kontenjanı olan ilahiyat fakültelerinin kontenjan sayısı 2011 ÖSYS’de 8 bin 25’e çıkmış. Bu sayının 2012’de 9 bini geçeceği tahmin ediliyormuş. Amaç artık gizli değil: Dine dayalı gerçek iktidarı kurmak ve buna karşı çıkacak bütün engelleri ortadan kaldırmak! AKP’nin yeni eğitim deformasyon taslağı (1+4+4+4) bunun bir başka kanıtı olacaktır! Bu kadar din adamına, İlahiyat Fakültesine, İslam İlimleri Fakültesine gereksinim var mı? Bütün kadroları din eğitiminden geçmiş elemanlar tarafından doldurulmuş bir toplum, sadece kendisi için değil, dünya için de tehlikelidir. 2000’lerde İHL’nin gerçek yüzünü tanımladığım zaman benim bu saplantımla(!) dalga geçiliyordu. Ben sizin geleceğinizi tasvir ediyorum, ister ciddiye alın, ister almayın! Sonunda AKP Grup Başkanvekilleri 8 yıllık kesintisiz eğitimin bilimsel bütünlüğünü bölecek yasa önerisini TBMM Başkanlığı’na verdi.”
DÜNYADA BENZERİ YOK
AKP’nin her zamanki klasik “abrakadabra” oyunu bir kez daha bu öneriyle sahneye
konuyor. Her nedense 1+4+4+4 formülünün 1 yıllık okulöncesi bölümünün uygulanması şimdilik (aslına bakarsanız, bir daha gündeme gelmemek üzere) ertelenmiş. Geriye kalan üçlü bölüm, “örgün eğitim (okulda yapılan öğretim) + seçmeli açıköğretim + örgün eğitim” olarak tasarlanmış. Bu formülün Türkçesi şu: Çocuk dört yıl zorunlu okul öğretiminden sonra ikinci dört yıl okul ile açıköğretim arasında seçim yapmakta serbest olacak; bunlar arasından isteyenler üçüncü dört yıl için okula dönecek, istemeyen dönmeyecek. Dünyada eşi benzeri olmayan bir sistem. Temel eğitim-öğretim okulda yapılır. Okulda yapılan örgün öğretim normal’dir. Açıköğretim ise özel durumlar içindir, yani anormal’dir. AKP iktidarı, lise sonrası öğretim için uygulanan açıköğretimi ortaokula indiriyor. Bu özel amaçlı değişimin pedagoji bilimi ile uzaktan yakından hiçbir ilişkisi yoktur! Amaç?
KIZLAR KOCAYA VE HOCAYA
Amaç: Erken meslek seçimi bahanesiyle 10 yaşındaki çocukları imam hatiplere, Kuran kurslarına, okulsuzluğa yönlendirmek. Bir çocuk, ailesi isterse, 10 yaşından sonra zorunlu eğitimin dışında kalabilecek. Oysa uygar dünyada zorunlu eğitimin sınırı 18 yaştır.
Bu yöntem kızları kocaya ve hocaya verecek, yoksul köylü ve işçi çocuklarını okulsuz, eğitimsiz bırakacak; eve, tarlaya, fabrikaya kapatacak! İkinci 4 yıla devam edecek olanlar, imam hatipler, meslek okulları ve normal liseler arasında seçim yapacaklar. Ve Cumhuriyet’in eğitim-öğretim sisteminin köküne kibrit suyu dökülecek. Bunun böyle olacağını yıllardır yazıyorum: (4+4+4) sistemi modern pedagoji bilimine aykırıdır. Bu sistem, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’na aykırıdır. Bu sistem, Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Bildirgesi’ne aykırıdır. Bu sistem, insan haklarına, eşitlik ilkesine aykırıdır. Bu sistem, insanlığa aykırıdır.
EMİR KULU MÜSLÜMAN ROBOTLAR
Amaç çocuklara dinlerini öğretmek değil! Amaç devlet ve toplumun yapılarını tam anlamıyla İslamileştirmek. Amaç bu olmasaydı, türlü desise ile imam hatipler normal liselere rakip duruma getirilmezdi. Çocuklara dinini öğretmenin türlü yolu var: Bir zorunluluk olmadan, isteyen her Sünni Müslüman çocuğa okullarda, din ve mezhepleri, İlahiyat Fakültesi mezunu öğretmenler tarafından öğretilir. Bu durumda, devlet, Alevilere, Hıristiyanlara, Yahudilere ve diğerlerine de aynı olanağı sağlar. Aile çocuğuna dinini istediği gibi öğretir. Dünyanın her yanında uygulanan bu sistem çok mu zor? Ama amaç bu değil! Amaç toplumu emir kulu Müslüman robotlar haline getirmek; kadınları eve kapatmak! Kul sürüsünü güdecek seçkin(!) imam çobanlar yetiştirmek!
Yazının devamı...

Şamar oğlanı CHP (!)

19 Şubat 2012
Ama hiç belli olmaz! Çünkü iktidarın ücretli askerlerinden (İslamcı, travesti liberal, İkinci Cumhuriyetçi vb.) oluşan bir çete, 31 Mart’ın, Kubilay’ın şehit edildiği Menemen fesadının, İstiklal Mahkemelerinin, Takrir-i Sükun Kanunu’nun, Ekmek ve Sümerbank karnelerinin, Koçgiri, Şeyh Said ve Dersim isyanlarının hesabını CHP’ye çıkartıp faturayı kesiyor. Bu da yetmiyor, Nâzım Hikmet’in hapse atılması, Sabahattin Ali’nin öldürülmesi de faturaya katılıyor!
BU SORULARI DA SORARLARSA ŞAŞIRMA
Cumhuriyet ve CHP, 1946’dan bu yana böylesine bir şirret saldırıyla karşı karşıya kalmadı. Tarih öylesine tersine çevrildi ki Kurtuluş Savaşı, Cumhuriyet’in kurulması, Cumhuriyet Devrimi, Ergenekon adıyla tesmiye edilen davaya bağlanabilir. Osmanlı’yı neden yıktınız, Vahdettin ile sevgili Damat Ferid’in Osmanlı yurdundan kaçmasına neden sebep oldunuz, Cumhuriyet’i neden kurdunuz, Müslüman ümmetinden neden bir ulus yarattınız, köle kulları neden özgür vatandaş yaptınız gibi sorular, karşı devrim engizisyoncuları tarafından sorulabilir. Bu vesile ile CHP merkezine ve taşra teşkilatına baskınlar düzenlenebilir. Bunun şaşırtıcı bir yanı olmamak gerek artık.
Her şey mümkündür! Ama CHP Genel Başkanı ve ileri gelenleri, CHP’nin Tunceli’de (Dersim’de) katliam yaptığını, silahsız halkı kırdığını, Nâzım Hikmet’i hapse attığını, Sabahattin Ali’yi öldürttüğünü kabul edemez. Çünkü, Nâzım Hikmet’i dönemin polisi tutukladı ve adaleti mahkûm etti. Polis, yargı ve hapishaneler CHP’nin tapulu malı değildi ve görevlilerin maaşını CHP ödemiyordu. Sabahattin Ali’yi, CHP Edirne örgütü değil, bir gizli servis ajanı öldürdü. Nâzım Hikmet’i CHP hapse atmış ise, Sabahattin Ali’yi CHP öldürtmüş ise, Rahip Santoro’yu, Hrant Dink’i günümüz iktidarı mı öldürtmüştür?
Dersim’e gelince: Serap Yeşiltuna “Devletin Dersim Arşivi”ni (İleri Yayınları) yayınladı. Devletin Dersim’le ilgili bütün belgeleri (arşivi) nihayet bu 1120 sayfalık kitapta. Artık bütün yalanlar sona erecek. (Bu kitap hakkında yakında yazı yazacağım.)
CHP’nin böyle bir kitaptan haberi var mı? Mehmet Perinçek’in “Sovyet Devlet Kaynakların-da Kürt İsyanları” (Kaynak Yayınları) adlı incelemesini, Rıza Zelyut’un “Dersim İsyanları ve Seyit Rıza Gerçeği” (Kripto Yayınları) adlı kitabını okudu mu?
AP, MSP, AKP CHP’DEN DOĞDU
CHP 1946’ya kadar bir siyasal parti değildi, bizzat Türkiye idi. Adının parti olduğuna bakmayın, CHP ancak, Demokrat Parti’nin 1946’da TBMM’ye girmesiyle, 1950’de iktidara gelmesiyle siyasal parti oldu.
1946’ya kadar, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, Serbest Cumhuriyet Fırkası, Demokrat Parti, Adalet Partisi, Millet Partisi, Milli Nizam Partisi, Milli Selamet Partisi, Refah Partisi, Saadet Partisi ve AKP tam bir cenin harmanı halinde CHP’nin karnında bulunuyordu. Demokrat Parti’nin kurulmasıyla birlikte, bu parazitler ya da sembiyotlar, büyük ölçüde CHP’den ayrıldılar. Ama 1950’den bu yana ve bugünlerde tanık olduğumuz anormallikler, bunların hâlâ CHP içinde yaşadıklarını gösteriyor.
CHP YÖNETİMİ GAFLET İÇİNDE
1923-1946 arasında Türkiye’de iyi-kötü yapılan ne varsa bunların tamamını bizzat Cumhuriyet yapmıştır. CHP, bu gerçeği bilmek zorundadır. Cumhuriyet’i
satarak, onun karşısında bir İkinci Cumhuriyetçi gibi, karşı devrimci gibi davranarak, TESEV önderliğinde tekrar iktidara gelemez. Ama gaflet içindeki CHP yönetimi, partiyi AKP’leştirmek yolunda emin adımlarla yürümekte ve partinin şamar oğlanına çevrilmesine bizzat katkıda bulunmakta. CHP’nin oyu, Cumhuriyet’e sahip çıktığı için değil, AKP ile “aç aç” yarışına girdiği için yüzde 21,1’e düşmüştür. Oyu Cumhuriyet’e sahip çıktığı için düşmüş ise, ne mutlu ve gam! CHP’nin başlıca görevi, liberal ve muhafazakâr klan karşısında, devrimci cumhuriyeti savunmak ve önermek olmalıdır. Cumhuriyetçi devrim, değişim, gelişim ve ilerleme...
Yazının devamı...

Şairler ne diyor?

12 Şubat 2012
Charles de Gaulle’ün Kültür Bakanı, romancı André Malraux’yla ilgili: André Malraux büyük sorunlar yaşayan bir ülkeye resmi ziyaret yapacaktır. Bakanlığının yetkilileri bu ülke hakkında çalışma dosyaları hazırlamışlar: Ekonomi, enerji kaynakları, gayri safi milli hasıla, istatistikler, borçlar ve alacaklar, ödemeler dengesi... Kuş sütü dosyası bile eksik değildir... Ama hiçbir genç uzman ziyaret edilecek sorunlu ülkenin şairlerinin düşüncelerini merak edip özel bir dosya hazırlamamıştır. Ama Malraux, “Peki şairler ne diyor?” diye sorar. Bir ülke karanlıklara gömüldüğü, “önemli şahsiyetler” saçmaladığı sırada, tek çıkar yol gözümüzü şairlere, yaratıcılara, çevirmektir. Çünkü onlar görünmeyeni görürler, dile gelmezi dile getirirler.
KEHANETİ DÜŞÜNDÜM
André Malraux şairlerin, sanatçıların rolünü abartıyor mu acaba? Kesinlikle abartmıyor: Dante “İlahi Komedya”yı neden yazdı acaba? Nâzım Hikmet’in “Memleketimden İnsan Manzaraları”nın hikmeti nedir? Ayıplamazsanız kendimden bir örnek vereceğim: 1967 yılının temmuz-ağustos aylarında, Arap-İsrail 6 gün savaşı (Haziran 1967) hakkında “Savaş ve Barış” adlı uzun bir şiir yazmıştım. Bu şiir “Kiraz Zamanı” adlı kitabımda yayınlanmıştı. Şiir aslında 6 Gün Savaşı’nı değil, Ortadoğu tarihinin geleceğini, bugününü, yarınını anlatıyor(du). 2011’in ocak ayında Lübnan’ı, kasım ayında İsrail’i dolaşırken bu şiirin yaptığı kehaneti düşündüm, nasıl oluyor bu iş? Nasıl olduğunu André Malraux biliyordu. Onun haklı olduğunu günümüzün siyasetçileri, siyaset bilimcileri, ekonomistleri, cafcaflı uzmanları, gerçekler ve sorunlar karşısında uğradıkları bozgunlarla, her gün doğrulamakta ve kanıtlamakta.
NE CEVAP VERECEK
Türkiye Cumhuriyeti’nin başbakanı da aynı durumda. Öyle olmasaydı Paul Auster’a “Sen kim oluyorsun be adam!” diye çıkışır mıydı?
Paul Auster, Can Yayınları’nda çalıştığım dönemde (1989-1996) Türkiye’ye seve seve gelebileceğini yazmıştı. İsrail’e gideceğini (geleceğini) dönüşte bize uğrayabileceğini söylüyordu. Bir terslik oldu, ne İsrail’e gitti, ne de Türkiye’ye geldi. 2012 yılında antidemokratik yasaların egemen olduğu Türkiye’de gazeteciler ve yazarlar hapiste olduğu için gelmek istemediğini söylüyor. Üstelik Türkiye’ye herhangi bir dış müdahalenin yapılmasını tavsiye etmiyor. Sadece, “Ben bu koşullarda Türkiye’ye gelemem!” diyor. Başbakan Paul Auster’a, “Sen, Gazze’ye bak!” diyor. Gazze ile Türkiye demokrasisinin ilişkisi ne? İsrail Başbakanı, “Sen Gazze’yi bırak, kendi ülkene bak!” derse, ne cevap verecek bizimki?
SONU ARAPLAŞMAK OLUR!
Başbakan sık sık, demokrasi ve insan haklarına göndermeler yapıyor. Türkiye Cumhuriyeti’nin anayasasında, milli eğitimle ilgili yasalarda, hükümetin “dindar gençlik” yetiştirmek gibi bir görevi mi var? “Fikri hür, vicdanı hür vatandaşlar yetiştirmek” çağdaş bir devletin görevi olabilir (ki olmalıdır). Cumhuriyet’in laik birey yetiştirme programı ile iktidardaki bir partinin dindar gençlik yetiştirme tasarısı aynı şey değildir. Anayasa’ya göre: Birincisi meşru, ikincisi gayrimeşrudur. Fikri ve vicdanı ipotekli nesiller yetiştirmek ancak selefi toplum mühendisliğinin amacı olabilir. Sonu Araplaşmak olur!
Başbakan, Paul Auster ile ilgili olarak da “Hapiste yatan gazeteciler ve yazarlar yüzünden Türkiye’ye gelmeyi reddediyormuş. Ah biz sana çok muhtaçtık, niye gelmedin? Aman gel. Gelsen ne olur, gelmesen ne olur yahu? Türkiye itibar mı kaybeder?” demiş.
Fikri ve vicdanı ipotekli bir ülke, hapse tıktığı gazeteci ve yazarlar için elbette utanç duymaz. Demokrasinin bulunmadığı bir yerde, fikir ve vicdanın da hiçbir itibarı olamaz.
Dindarlığın, evrensel demokrasi, evrensel düşünce ve evrensel vicdan ile herhangi bir ilişkisi yoktur. Dindarlık, etik ve ahlak bağlamında, bir erdem (fazilet) değildir!
Yazının devamı...