"Nilgün Tekfidan Gümüş" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Nilgün Tekfidan Gümüş" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Nilgün Tekfidan Gümüş

Nilgün Tekfidan Gümüş

Avrupa Birliği nereye gidiyor

24 Mart 2017

Belçika, Fransa, İtalya, Lüksemburg, Hollanda ve Batı Almanya’nın Avrupa Ekonomik Topluluğu’nu oluşturmak için bir araya geldiği 25 Mart 1957’de yapılan o törene birçok basın kuruluşu da fazla önemsenmediğinden genç muhabirlerini yollamış. Mesela İngiliz The Times gazetesinde tören ancak sekizinci sayfada üçüncü sütunda yer bulabilmiş.

Bunları geçtiğimiz günlerde Fransız haber ajansı AFP’nin abonelerine geçtiği bir röportajdan aktarıyorum. Yazdıklarım henüz 24 yaşındayken töreni izleyen İngiliz gazeteci David Willey ile törenin organizatörlerinden Albert Breuer’den alıntılar.

YARIN 60’NCI YILI ROMA’DA KUTLANACAK

ROMA Anlaşması, Conservatori Sarayı’nda imzalandığında amaç ticari işbirliğinin Avrupa’da bir gün barış projesine dönüşmesiydi. Yarın AB’nin 27 üyesinin liderleri aynı salonda o tarihi anlaşmayı anmak için bir araya gelecek.

Törene AB’den ayrılma kararı alan İngiltere ile son dönemlerde AB ile gergin günler yaşayan Türkiye ve diğer aday ülkeler davet edilmedi. Zirve tam da Avrupa Birliği’nin varoluşunun sorgulandığı zor bir döneme denk gelirken bir yandan da Avrupa için yeni bir vizyon oluşturulması konusu gündemde. Çünkü Yunanistan, İspanya gibi ülkelerde yaşanan ekonomik kriz, Suriye savaşında AB’nin bir çözüm üretememesi, terör saldırıları, mülteci akını, bir yandan yabancı karşıtlığının yükselmesi ve popülist söylemler Avrupa’nın birliğinin ciddi bir şekilde sorgulanmasına neden oluyor.

AB, orta yaş krizini atlatabilecek mi? İşte yarınki Roma zirvesinde buna yanıt aranacak.

 

ÇOK VİTESLİ AB NE ANLAMA GELİYOR

 

MART başında Fransa Cumhurbaşkanı ile Almanya, İtalya ve İspanya başbakanları Fransa’da Versailles Sarayı’nda bir araya gelmiş, İngiltere’nin ayrılmasının ardından AB’nin geleceği için fikir alışverişinde bulunmuştu. Şimdi bu dört büyük ülke ‘çok vitesli’ diye nitelendirilen bir AB yapılanmasının taraftarı.

Bu şu anlama geliyor; AB’nin ortak para birimi bölgesi ya da Schengen serbest dolaşım bölgesi gibi farklı yapıları çoğaltılabilir. Bazı ülkeler ekonomik, güvenlik, savunma gibi alanlarda daha fazla entegrasyona giderken diğer AB ülkeleri bu halkanın dışında kalmayı seçebilir.

Burada ise AB’ye sonradan üye olan başını Polonya’nın çektiği Doğu Avrupalı ülkelerin itirazları söz konusu. Çünkü çok vitesli yapılanmada, Avrupa için alınacak hayati kararların dışında tutulma ve Brüksel’den aldıkları maddi yardımların kesintiye uğraması endişesini yaşıyorlar. Bu nedenle Roma’da yeni yapının nasıl tarif edileceğine dair hâlâ anlaşmaya varılabilmiş değil. Kağıt yine boş.

 

TÜRKİYE İÇİN BİR FIRSAT OLABİLİR Mİ

 

ANKARA ile AB ülkeleri arasında yaşanan kriz de Türkiye’nin bir gün AB üyesi olup olmayabileceği açısından yeniden tartışmaya yol açıyor.

Alman Dışişleri Bakanı Sigmar Gabriel bir röportajda Türkiye’nin şimdi AB’ye her zamankinden daha uzak olduğu görüşünü savundu. Avrupa Parlamentosu’ndaki merkez sağcı Avrupa Halk Partisi’nin (EVP) Başkanı Manfred Weber, Türkiye ile AB arasında yeni bir ilişki yapısının başlaması gerektiğini öne sürdü. İngiltere’nin boşanma sonrasında AB ile kuracağı ilişki Türkiye için tam üyelik dışında bir model olarak sunulabilir. Belki de bir zamanlar sıkça dile getirilen ‘imtiyazlı ortaklık’ yeniden ısıtılabilir.

Ancak AB’nin kendi geleceğini sağlıklı bir şekilde tartışabilmesi için de öncelikle bu yılki seçim sürecini tamamlaması gerekiyor. Çünkü Fransa’da; Euro’dan, Schengen’den çıkılmasını savunan aşırı sağcı Marine Le Pen’in cumhurbaşkanı seçilmesi ya da Almanya’da Başbakan Merkel’in koltuğunu kaybetmesi şu anki hesapları alt üst edebilir.

Ve Almanya’da pazar günü ilk seçim sınavı var. Merkel’in Saarland eyaletinde iktidarda olan partisi CDU seçimi kazanabilecek mi? Çünkü sonuç eylül ayındaki genel seçimlere dair de bir işaret olabilir. Özetle Avrupa belirsiz bir dönemden geçiyor, Türkiye ile ilişkilerin gerilmesinde bunun da payı var.

Yazının devamı...

Hollanda’da kazanan kim

17 Mart 2017

Avrupa’nın seçim yılında ilk sınavı geçtiği, aşırı sağcı popülist Geert Wilders’in umduğunu bulamadığı yorumları yapılıyor. İyi de gerçekten böyle mi oldu?

Hollanda Başbakanı Mark Rutte’nin popülaritesi kemer sıkma politikaları yüzünden önemli ölçüde gerilemişti. Ancak ekonominin kısa sürede toparlanması, işsizlik oranının düşmesi hanesine artı olarak yazılmıştı. 50 yaşındaki bekar Başbakan halktan biri görüntüsü sunuyor, ikinci el araç kullanıyor, eski cep telefonundan vazgeçmiyor, üniversiteden sonra satın aldığı apartman dairesinde yaşıyor. Ancak tüm olumlu algılanabilecek özelliklerine rağmen anketlerde beklediği desteği yakalayamıyordu.

KARANLIK GECE

NEREDEYSE son aylara kadar anketlerde Kuran’ı yasaklayacağını, camileri kapatacağını söyleyen İslam ve yabancı karşıtı aşırı sağcı Geert Wilders’in Özgürlük Partisi birinci parti olarak çıkıyordu. 28 partinin katıldığı genel seçimlerde baraj uygulanmıyor. Dolayısıyla sistem koalisyona yatkın olduğundan diğer parti yönetimleri katiyen Geert Wilders ile koalisyona girmeyeceklerini beyan ediyorlardı.

Bir yandan da seçim söylemlerinde sağa doğru bir kayış dikkat çekiciydi. Rutte gazetelere verdiği ilanlarda “Kurallara uymuyorsan ülkeyi terk et” diyordu. Almanya’da Türk bakanların referandum mitingleri güçlü olmayan bahanelerle iptal edilirken Hollanda’dan da Türk bakanlara yönelik ‘gelmeyin’ mesajları veriliyordu.

Onu Hollanda’dan Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’na uçuş yasağı izledi. Bu defa Rotterdam’daki toplantıya Almanya’da bulunan Aile ve Sosyal Politikalardan sorumlu Fatma Betül Sayan Kaya katılmak isteyince Türkiye ve Hollanda arasındaki 400 yılı aşan diplomasi tarihine geçecek kara bir gece yaşandı. Cumartesi gecesi Türkiye’nin Rotterdam Başkonsolosluğu’na ulaşmasına izin verilmeyip saatlerce araçta tutulmak suretiyle kötü muamele gören bakan, Almanya’ya sınır dışı edildi. Polisin sert muamelesi, Rotterdam Belediye Başkanı’nın ‘Vur emri verildi’ tarzındaki açıklamaları kesinlikle kabul edilecek türden değildi.

RUTTE’YE YARADI

O gece tam da Wilders’in hoşuna gidecek türden gelişmeler yaşandı. Ancak Türk Bakan’a karşı bu sert uygulamanın arkasında liberal Mark Rutte’nin iktidarı vardı. Ve Türkiye, Avrupa’dan destek, dayanışma, en azından ölçülü bir açıklama beklerken, AB’den, Avrupa ülkelerinden Hollanda’ya sonuna kadar arka çıkan açıklamalar geldi. Ve çarşamba günü sandığa gidildiğinde Mark Rutte’nin VVD partisi beklenenden daha iyi bir performans sergiledi.

VVD, 2012’deki son seçimlerde 41 sandalye kazanmıştı. Bu seçimlerde 24 ile 28 vekil çıkarabileceği öngörülürken kesin olmayan sonuçlara göre Rutte’nin partisi 33 vekile ulaştı. Siyasi yorumculara göre, Rutte’nin iktidarının Türkiye’ye yönelik kati tutumu seçmen tercihlerini etkileyen faktörlerden oldu.

Wilders cephesine gelince... Wilders’in partisinin 15 vekilliği vardı, bu seçimlerde 19 ile 22 vekil çıkarabileceği hesaplanıyordu, son seçimlerde 20’ye yükseldi. Bir önceki seçimlerden üçüncü olan Özgürlük Partisi, bu defa ikinci parti oldu. En büyük hezimeti yaşayan ise bir önceki seçimde ikinci olan son seçimde ise yedinci sıraya gerileyen sosyal demokrat İşçi Partisi oldu.

WILDERS FAKTÖRÜ

İNGİLTERE’nin AB’den ayrılma kararı, ABD’de ise Donald Trump’ın zaferinin ardından popülist rüzgârın Hollanda, Fransa ve Almanya’da domino etkisi yaratabileceği konuşulurken, ‘Hollanda’da Rutte’nin birinci gelmesi en azından o yükseliş trendini bir ölçüde kırdı’ deniyor. Nisan-mayıs aylarında Fransa’da cumhurbaşkanlığı seçimleri var. Eylül ayında Almanya sandık başına gidecek. Ancak Avrupa’daki eğilim, uygulamalar ve kararların popülist söylemlerin, göçmen karşıtı tutumun, İslamofobi’nin ana akım partileri bile etkilediğini gösteriyor. Wilders’in radikal fikirlerine katılmak kesinlikle mümkün değil. Ancak bir yorumu var ki, dikkat çekici, “Seçimin sonucu ne olursa olsun çıkan cin şişeye geri dönmeyecek” diyor. Yeni zorluklar karşısında Avrupa ülkeleri milliyetçi söyleme sarılırken bu durum bir barış projesi olan Avrupa Birliği’nde çözülme ihtimalini ciddi bir riske dönüştürebilir.

Avrupa’da seçimler ve Türkiye’deki referandum öncesinde AB ile Ankara ekseninde belki de tarihin en ciddi krizlerinden biri yaşanıyor. Ancak Türkiye, Avrupa tarihinin Avrupa da Türk tarihinin bir parçasıdır. Dolayısıyla uzun vadeli düşünüp aklı selimin, diyalogun ve iyi dostluk ilişkilerinin yolunu bulabilmek önemli. Burada da diplomasi ve Dışişleri’ne büyük iş düşüyor.

Yazının devamı...

Almanya ile neler oluyor

10 Mart 2017

Alman hükümeti Türk bakanlara genel bir etkinlik yasağı getirmezken, yerel düzeyde güçlü olmayan bahanelerle konuşma yapmalarına izin verilmiyor. Her fırsatta Türkiye, ifade özgürlüğü nedeniyle eleştirilirken, Avrupa Birliği’nin motor ülkesi Almanya, Türk bakanların ülkesinde konuşma yapmasına izin vermeyerek ifade özgürlüğünü sınırlayan bir pozisyona düşüyor. Bu Almanya’nın kendi içinde düştüğü bir çelişkidir.

Türk yetkililere, seçmenle bir araya gelme, görüşlerini paylaşmaya izin verilmeliydi. Bu durum, Türkiye-Almanya ilişkileri açısından faydalı bir durum yaratmamıştır. Almanya Başbakanı Angela Merkel’in düne kadar tartışmada düşük profil izleme yolunda bir tercihte bulunması, buna karşılık Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Almanya’daki engellemeler için ‘Nazi benzetmesi’ yapması, Alman toplumunda hassas bir konu olduğundan tepkiye yol açmıştır.

TÜRKLER ÖNEMLİ GÜÇ

ALMANYA-Türkiye, aralarında ne kadar görüş ayrılığı ya da rekabet olursa olsun, yakın ilişkileriyle dünyada çok az görünen bir emsal oluşturmaktadır. Tarihteki işbirliklerini bir yana bırakırsak 1963 yılında ilk ‘misafir işçilerin’ Sirkeci garından Münih’e doğru yola çıkmasıyla artık geri dönüşü olmayan bir süreç başlamıştır.

Almanya’nın bugünkü refah seviyesine ulaşmasında Almanların reddettiği türlü zor işlerde çalışan Türklerin payı büyüktür. Türkiye Avrupa Eğitim ve Bilimsel Araştırmalar Vakfı tarafından 2016 yılı için yapılan araştırmaya göre, Almanya’da 3.1 milyon Türkiye kökenli yaşıyor ve bunların 1.7 milyonu Türkiye vatandaşı. Ayrıca 77 bin 200 Türkiye kökenli girişimci, Almanya ekonomisine yadsınamayacak bir katkı sağlıyor.

 İki ülke arasında yıllık 36 milyar euro’yu aşan bir ticaret hacmi söz konusu. Türkiye, iki ülke arasında yaşanan krizlere rağmen Alman turistlerin yine en çok tercih ettiği ülkelerden biri.

*

ASLINDA beğensek de beğenmesek de iki ülke, inkâr edilmeyecek bir şekilde Almanya’daki Türk nüfusu sayesinde iç içe geçmiş durumda... Almanya’da Türkiye referandumunda oy kullanabilecek 1.4 milyon seçmen bulunuyor. Uzmanlar, katılıma göre 300 bin ile 400 binlik bir oyun yüzde 1’lik bir paya tekabül edebileceğini hesaplıyor. Dolayısıyla İstanbul, Ankara ve İzmir’den sonra belki de en büyük seçim bölgelerinden biri sayılabilecek Almanya’dan gelecek oylar önem taşımaktadır.

2015 Kasım seçimlerinde AK Parti Türkiye’de 49.5 oranında oy alırken, Almanya’daki Türk seçmenlerden yüzde 59.7 oranında destek gelmiştir. Bu defa söz konusu olan anayasa referandumu olsa da siyasilerin oradaki vatandaşlarla bir araya gelmek istemesi anlaşılabilir, ayrıca bu görüşmeler oradaki Türklerin sürmekte olan sorunlarının Ankara ile paylaşılması açısından da önemlidir.

ALMANYA’DA SEÇİMLER VAR

TÜRKİYE referanduma hazırlanırken Almanya da 24 Eylül’deki genel seçimlere geri sayıyor. ABD’de Donald Trump’ın başkan seçilmesinin Avrupa’daki popülist siyasetçilerin şansını arttıracağı yorumları yapılırken Almanya’da aksi bir şekilde Merkel’in yeniden başbakan adayı olması için bir ivme oluştu. Ve Merkel dördüncü kez aday.

Almanya, Merkel’in Hıristiyan Demokrat Birliği ile Sosyal Demokrat Parti’den (SPD) oluşan büyük koalisyon ile yönetiliyor. Önceki seçimlerde Merkel’in eli daha güçlüydü. 2015-16 yılında yaşanan mülteci akını, Merkel’in Türkiye ile yaptığı mülteci anlaşması, yıllardır düşük profilli seyreden Alman siyasetini de canlandırdı. 2013’te kurulan Hıristiyan Demokratların tepki oyunu da alan Almanya için Alternatif Partisi (AfD) diye yeni bir popülist siyasi hareket oluştu.

Derken Türk kamuoyunun da Türk hükümetine yönelik eleştirileriyle yakından tanıdığı Avrupa Parlamentosu’nun eski Başkanı Martin Schulz, SPD’nin Başbakan adayı oldu. Son anketlerde Merkel’in partisi yüzde 33, SPD ise yüzde 32 oy alıyor. Tüm bunlar sıkı bir seçim yarışının habercisi.

*

TÜRKİYE ve Almanya, son birkaç yılda irili ufaklı birçok kriz atlattı. Mülteci anlaşması sonrasında Alman Parlamentosu ‘Ermeni soykırımı’ tasarısını kabul etti, sonrasında İncirlik krizi çıktı, bu arada bir Alman talkşovcu pespaye bir şiirle iki ülke ilişkilerini gerdi. Türkiye’de 15 Temmuz darbe girişimi sonrasındaki OHAL uygulamaları, kararnameler, ifade ve basın özgürlüğüyle ilgili iddialar, aralarında Alman Welt gazetesi muhabiri Deniz Yücel’in de bulunduğu gazetecilerin tutuklanması Almanya’da Merkel’e yönelik “Mülteci anlaşmasıyla Türkiye’ye karşı elimiz zayıfladı mı” baskılarını gündeme getirdi. Hatta Almanya’nın ‘Merkel yorgunu’ olduğu yazılıp çizilmeye başlandı.

Yani iki ülkenin iç siyaseti ve dış siyaseti bu tartışmalar arasında birbirine karışıp bu krizi büyüttü. Öte yandan karşılıklı birkaç iyi niyet adımıyla üstesinden gelinemeyecek bir kriz de değil.

Yazının devamı...

Ortadoğu’da Trump telaşı

17 Şubat 2017

ABD’DE KAOTİK GÖRÜNTÜ

Trump yönetimi, iktidarda bir ayı geride bırakıyor. Ulusal Güvenlik Danışmanı Mike Flynn, iktidara gelmeden önce ABD yönetiminin politikalarını Rusya ile görüştüğü gerekçesiyle görevden ayrılmak zorunda kaldı. Başkan Trump, Flynn’e sahip çıkarak “Yalancı medya kendisine çok ama çok haksızca davrandı. Ayrıca belgelerin sızdırılması bir suçtur” diyerek medya ve istihbarat kurumlarına çattı. Önceki gün de Çalışma Bakanı adayı Andrew Puzder, iş ve özel hayatına yönelik eleştiriler nedeniyle adaylıktan çekilmek zorunda kaldı. Trump yönetimi böylece kısa zamanda iki fire vermiş oldu.

ABD basınında Trump yönetimdeki durum ‘kaotik’ olarak nitelendiriliyor.

Trump’ı destekleyen Cumhuriyetçi Parti’nin ağır toplarından Senatör John McCain, CNN’e yaptığı açıklamada Beyaz Saray’ın ‘dağınık bir görüntü’ verdiğini söylüyor. ABD Özel Operasyonlar Komutanı General Raymond ‘Tony’ Thomas, “Hükümetimiz inanılmaz bir karışıklık içinde. Umarım bir an önce durumu toparlarlar, çünkü biz savaşta olan bir ülkeyiz” diye uyarıyor.

DUNFORD’UN ZİYARETİ

WASHINGTON’da ipleri tam eline alamamış izlenimi veren Trump yönetimi, uluslararası siyasette ise bazı rötuşlar atmaya başladı.

- Rusya’ya ılımlı tavrından ötürü eleştirilen Trump yönetimi, Moskova’ya “Kırım topraklarını Ukrayna’ya bırak” diye çağrıda bulundu.

- Trump, NATO’nun varlığını sorgulayan açıklamalar yapmıştı. Ancak Trump’ın Savunma Bakanı James Mattis, çarşamba günü Brüksel’de bakan olarak katıldığı ilk toplantıda NATO’nun Transatlantik topluluğunun temel dayanağı olduğunu teyit etti.

- CIA Başkanı Mike Pompeo’nun ilk yurtdışı gezisini geçen cuma, Obama yönetiminin son döneminde ilişkilerin limonileştiği Türkiye’ye yapması dikkat çekiciydi. Türkiye, PKK/PYD, FETÖ ve Rakka operasyonlarıyla ilgili görüşlerini ABD yönetimine birinci elden iletme imkanı buldu.

- Milli Savunma Bakanı Işık’ın önceki gün Brüksel’de ABD’li mevkidaşı Mattis ile görüşmesinin ardından Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu, dün Bonn’da G-20 çerçevesinde ABD’li muadili Rex Tillerson ile bir araya geldi. ABD Genelkurmay Başkanı Dunford, bugün Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hulusi Akar ile görüşmek için geliyor. Ankara, Rakka’nın YPG ile değil Suriye’nin desteklediği muhaliflerle DEAŞ’tan temizlenmesi için öngördüğü planı bu kez Dunford’a aktarma fırsatı bulacak. Pentagon’ın planı hazırlanma aşamasında... Türkiye’nin planı kabul edilir ya da edilmez. Ancak Türk tarafıyla bir haftada dört üst düzey görüşme, Ankara’nın süreçteki öneri ve çekincelerinin değerlendirildiği anlamına geliyor.

SUUDİLER ‘IN’ İRAN ‘OUT’

- CIA Başkanı Pompeo’nun Türkiye’den sonraki durağı Riyad’dı. Obama yönetiminin son aylarında ABD Kongresi, 11 Eylül saldırıları nedeniyle Suudi Arabistan’a dava açılmasına olanak tanıyan yasa tasarısını kabul etmiş ve ilişkiler gerilmişti. Pompeo, burada Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Nayif bin Abdulaziz el-Suud’a terörle mücadeleye katkılarından ötürü George Tenet madalyasını takdim etti. Obama yönetiminde bozulan ilişkiler, tamir edilmeye çalışılıyordu.

- Trump, Obama yönetiminin İran ile yaptığı nükleer anlaşmayı kötü bir anlaşma olarak gördüğünü açıklamıştı. İran’a bazı yaptırımların kalkması Tahran’ın Irak, Suriye, Lübnan ve Yemen’de verdiği askeri ve siyasi mücadelelerde elini nispeten güçlendirmişti. Trump, İran’ı “bir numaralı terörist devlet” olarak nitelendirirken Riyad ile ilişkiler gözden geçiriliyordu.

Obama döneminde umduğunu bulamayan bir diğer lider İsrail Başbakanı Netanyahu’ydu. Ancak Trump döneminde Netanyahu, Beyaz Saray’ın ilk misafirlerinden oldu. Üstelik Trump yönetimi, ‘biri Filistin, diğeri İsrail’ olmak üzere iki devletli çözümde ısrar etmeyeceğini ortaya koydu.

LİDERLER KÖRFEZ’DE

CUMHURBAŞKANI Recep Tayyip Erdoğan’ın bu haftaki Bahreyn, Suudi Arabistan ve Katar temasları sürerken bir başka lider de bölgedeydi. İran Cumhurbaşkanı Ruhani, Körfez ülkeleriyle ilişkileri güçlendirme çerçevesinde Umman ve Kuveyt’e ziyarette bulundu. Suriye, Irak ve Yemen’de tarafsız bir tutum benimseyen Umman, 2013’te ABD ile İran arasındaki gizli nükleer görüşmelerde arabulucu olan ülkeydi. Erdoğan, Arap ülkelerindeki temaslarında Suriye barış süreci ve güvenli bölge oluşturulması için destek isterken İran Cumhurbaşkanı Ruhani, Arap ülkeleriyle diyalog arayarak Trump yönetimine karşı pozisyonunu güçlendirmeye çalışıyordu.

Yazının devamı...

El Bab’da neler oluyor

10 Şubat 2017

 Türkiye niye Özgür Suriye Ordusu’nun El Bab’ı almasına destek veriyor?

Hatay bölgesi ile Türkiye’nin Kilis ile Karkamış arasındaki bölgesini saymazsak sınırın öte tarafı büyük ölçüde Suriyeli Kürtlerin kontrolüne geçmişti. Kilis’in karşısındaki Azez ile Karkamış’ın karşısındaki Cerablus arasında DEAŞ hakimiyeti vardı. Batı, bu bölge sayesinde DEAŞ’ın dünyaya açılarak terör eylemleri gerçekleştirdiğini iddia ediyordu. Ayrıca buradan Kilis’e yönelik saldırılar söz konusuydu. Türkiye hem güvenliğin sağlanması, hem de terör örgütü PKK ile bağlantılı PYD’nin Afrin ile Kobani bölgelerinin birleştirmesini engellemek için ‘Fırat Kalkanı’ operasyonunu başlattı.

 Operasyon nasıl ilerliyor?

TSK ve ÖSO kısa sürede DEAŞ’ı sınırdan püskürtmeyi başardı. Ancak operasyon Türkiye sınırından uzaklaşmaya başladıkça harekâttaki ilerleme nispeten yavaşladı. Bunda Obama yönetiminin son günlerinde Türkiye’ye ‘Sınırdan 20 km’nin ötesine gitme’ baskısı, koalisyon uçaklarının destek vermemesi de etkili oldu. Operasyonda 170’inci gün geride kalırken TSK/ÖSO El Bab’ın kapılarına dayandı. Bu dönemde maalesef 64 şehit verdik.

 El Bab niye önemli?

Türkiye’ye 30 km ötede bulunan El Bab, DEAŞ’ın kuzey Suriye’de bulunan son büyük yerleşimi. ABD’nin başını çektiği koalisyon Suriye’de Rakka’nın Irak’ta Musul’un DEAŞ’tan alınması halinde örgütün sözde devlet yapısının ortadan kalkacağını savunuyor. El Bab, Halep’ten Menbiç ve Rakka’ya uzanan yolların üzerinde bulunuyor. Türkiye, ‘güvenli bölge’ istediği bölgenin emniyeti için DEAŞ’ın El Bab’dan da temizlenmesini savunuyor.

 Şu anda El Bab’daki durum nedir?

Salı gecesi TSK/ÖSO’nun El Bab’a yaklaşık 500 metre rakımdan bakan Akil ve Hastane tepelerini yeniden kontrol ettiği haberleri geldi. Bu tepeler haritaya baktığınızda El Bab’ın batıdaki girişi gibi. Tepenin altındaki yerleşim ise labirenti andıran sokaklarla dolu. Bölgeden zorlu çatışmaların yaşandığı haberi geliyor.

 Rusya’nın kazaen düzenlediği açıklanan saldırıda 3 askerimiz şehit oldu.

Yaklaşık üç haftadır rejim ordusu ve milislerinin El Bab’a güneyden operasyonları söz konusu. TSK ile rejim güçleri arasındaki mesafe 3 km’ye kadar düşmüştü. Başbakan Yıldırım önceki gün olası tatsız olayların gelişmemesi için Rusya ile temas halinde olunduğunu söylemişti. Ve bu açıklamadan bir gün sonra Rus uçaklarının saldırısı sonucu El Bab’da 3 asker şehit oldu. CIA Başkanı Mike Pompeo, Ankara’ya geldiğinde Türk hükümeti bu saldırıyı aydınlatmaya çalışıyordu.

 Esad rejimi El Bab’ı alırsa?

Dünkü New York Times gazetesinde El Bab’ın jeostratejik bir sınava dönüştüğü belirtiliyordu. Burada rejimin destekçisi olan ve son dönemde Türkiye ile de işbirliği yapan Rusya, karar verici bir aktör olarak öne çıkıyor. NYT’a konuşan bir kaynak, Astana’da yapılan görüşmede Rusya’nın El Bab’ın su tesislerinin bulunduğu bölgenin rejim yanlısı güçler tarafından alınmasını istediğini öne sürdü. Suriyeli muhalifler böyle bölünmüş bir yapıyı kabul eder mi?

 ‘El Bab’dan sonra Rakka hedefi’ ne anlama geliyor?

Türkiye’nin savunduğu bir senaryo. El Bab’dan sonra TSK desteğinde Suriyeli muhaliflerin Menbiç ve Rakka operasyonunu da gerçekleştirmesi hedefleniyor. Washington Post gazetesine göre Obama döneminde ele alınan A planı Türkiye’nin yer aldığı plandı. Ancak ikna edici bulunmadığından B planı olan Suriyeli Kürtlerin silahlandırılması gündeme gelmişti. Burada da Türkiye’nin itirazları olduğundan Obama yönetiminin Rakka planı Trump yönetimine bırakılmıştı.

 Obama’nın kabul etmediği planı Trump kabul eder mi?

Obama planını beğenmeyen Trump yönetimi Pentagon’a yeni seçenekler için 30 gün süre vermişti. Dün Ankara’ya gelen CIA Başkanı Pompeo ile ele alınacak dosyalardan biri de El Bab ve Rakka’ydı. Rakka’nın YPG tarafından alınmasına karşı çıkan Türkiye’nin bu dönemde Suriyeli Kürtlerin silahlandırılması konusundaki çekincelerini sağlam bir şekilde ortaya koyması, hem de ikna edici bir planla gelmesi A senaryosunun yeniden gözden geçirilmesini sağlayabilir. Ancak YPG’nin ana unsur olduğu SDG’nin en az 30 bin gücü bulunuyor. ABD’nin bir yandan SDG’ye zırhlı araç verilmesi suretiyle işbirliği de devam ediyor. Pentagon, Musul ve Rakka operasyonları için 6 aylık bir süre biçiyor. Soru şu, Pentagon SDG’yi alanda organize bir ortak olarak görürken, yeni bir askeri gücün oluşturulmasına süre tanır mı? Rusya’nın dışında Suriye’de bir plan geliştirilebilir mi? Her halükârda DEAŞ ile ideal bir mücadele, Suriye’deki tarafların nihai çözümü beklemeden güçlerini birleştirip koalisyonun desteğiyle ülkelerini kurtarmaları olurdu.

Yazının devamı...

Trump dönemi nasıl olacak?

20 Ocak 2017

Ancak şu günlerde daha büyük merak uyandıran konu milyarder işadamı Trump’ın ABD’ye nasıl bir yön vereceği ve dünyanın bundan nasıl etkileneceği. Türkiye özelinde ise ilişkilerin yeniden raya girip girmeyeceği...

Rusya ile daha yakın ilişki öngören Trump, Suriye’de çözüm için Türkiye gibi Moskova ile işbirliği yapar mı? Yoksa son günlerde ABD basınında yazılıp çizilmeye başlandığı gibi Türkiye’ye rağmen Rakka operasyonu için Suriyeli Kürtleri ağır silahlarla donatmayı mı seçer?

Bir diğer kritik konu ise Türkiye’nin ABD’den iadesini istediği FETÖ elebaşının  akıbetinin ne olacağı. Bir de Türkiye’nin elinde koz olarak tuttuğu İncirlik meselesi var. İlişkilerin seyrine göre Türkiye’nin İncirlik kartını masaya getirme ihtimali, tez tepki verme eğilimi gösteren Trump üzerinde nasıl bir etki yaratır? Tahmin yürütülmesi zor... Ama Trump’ın verdiği bazı ipuçları üzerinden gidebiliriz.

NATO’YU ATEŞLEDİ

TRUMP, hafta başında İngiliz The Times ve Alman Bild gazetesine röportaj verdi. Batı’nın en önemli güvenlik bloğu olan NATO için ‘eskimiş’ dedi. Örgütün, terör tehditlerine karşı yanıt verecek şekilde yeniden organize olamadığına işaret etti. Ayrıca beş ülkenin dışında üye ülkelerin üzerlerine düşen masrafları karşılamadığına dikkati çekti.

 NATO’nun artan Rusya tehdidine karşı Avrupa’nın doğu kanadını güçlendirmek için seferber olduğu döneme denk gelen bu açıklama haliyle Avrupalı müttefikleri hareketlendirdi. NATO yetkilileri, bir yandan ABD’nin taahhütlerine sadık olduğu yönünde açıklamalar yaparken Trump çoktan hedefine ulaştı. NATO’nun yeniden yapılanması tartışmaya açılmıştı bile...

AB’Yİ KARIŞTIRDI

YENİ ABD Başkanı, İngiltere’nin AB’den ayrılma kararını ‘akıllıca’ bir davranış olarak nitelendirirken ‘AB’ye baktığınızda Almanya’yı görüyorsunuz’ diyerek 2017 yılında üç kritik seçime hazırlanan Avrupa’da milliyetçi hareketlere seçim kampanyalarında kullanabilecekleri güzel bir koz verdi. Almanya Başbakanı Merkel’e ‘saygı duyuyorum’ dese de mültecilere kapıları açmasını ‘feci bir karar’ olarak nitelendirdi.

Brexit şokuyla baş etmeye çalışan AB, bir yandan da Trump’ın dönemiyle ilgili soru işaretlerinin yarattığını gerilimi daha yakından yaşamaya başladı.

SURİYE PLANI NE?

TRUMP’a göre askeri olarak önceliği DEAŞ ile mücadele. Ancak bunun nasıl olacağı sorulduğunda, “Ben öyle Obama ve ötekiler gibi değilim. Musul bir felaket oldu. Dört ay önceden ‘Hazırlanıyoruz’ dediler. Bu da Musul’un alınmasını zorlaştırdı” yanıtını verdi. Müstakbel ABD Başkanı daha önce de Suriye için bir planı olduğunu söylemiş, ayrıntıya girmekten kaçınmıştı. Öte yandan ABD basınına Pentagon kaynaklı DEAŞ ile Suriye’de daha agresif bir mücadele için hazırlık yapıldığına dair haberler sızdırılıyor. Ve plan gerçekten Rakka’nın DEAŞ’tan alınmasına hazırlık yapan terör örgütü PKK’nın uzantısı olan YPG’nin ana unsur olduğu SDG’nin zırhlı araçlar, ağır makineli silahlarla donatılmasıysa Türkiye ile büyük kriz kapıda demektir...

 Suriye ve Irak’taki istikrarsızlıktan en çok etkilenen ülke olan Türkiye’nin DEAŞ’ın yenilmesi ve barışın tesisinde bölgenin en önemli aktörlerden biri olduğu ve endişeleri göz ardı edilmemelidir.

ÖNGÖRÜLMEZLİK

BUGÜN 45’inci ABD Başkanı olacak Trump’ın dikkat çekici diğer özelliklerinden biri Twitter alışkanlığı... Rakibi Hillary Clinton, “Öyle fevri davranan birine nükleer şifreler teslim edilebilir mi” diye kampanya yapmıştı. Trump ise Twitter’a meraklı olmadığını, ancak klasik medyanın ‘dürüst’ davranmadığını iddia ederek mesajları doğrudan vermeyi tercih ettiğini söylüyor. Twitter’da 20 milyonun üzerinde takipçisi var, hesabından 34 binden fazla tweet atılmış. Çin’den CIA’ye kadar Trump’ın bu tweet’lerinin sorun çıkarabileceği uyarısı yapılıyor.

Donald John Trump belli ki, şahsına münhasır bir başkan olacak. Seçimlerde Hillary Clinton’ı destekleyen New York Times gazetesinde Trump’ın dünya sahnesinde yarattığı belirsizlikle ilgili bir makale yayınlandı geçtiğimiz günlerde... Bir cümle Trump’ın şu zamana kadar çizdiği portreyi belki de özetler nitelikteydi:

“Trump’ın öngörülmezliği belki de en öngörülebilir karakter özelliği...”

Yazının devamı...

Gözler Kıbrıs’ta

13 Ocak 2017

Çünkü 2004 yılında Türklerin kabul ettiği, Rumların reddettiği Annan planından bu yana Kıbrıs sorununun çözümüne yönelik en kritik gelişmeler yaşanıyor.

BM Genel Sekreteri’nin Kıbrıs Özel Danışmanı Espen Barth Eide’nin arabuluculuğunda taraflar üç ayda üçüncü kez Cenevre’de buluştular. Görüşmelerin ilk günü ‘mülkiyet’ ve ‘yönetim ve güç paylaşımı’, ikinci gününde yine ‘yönetim-güç paylaşımı’, ‘AB’ ve ‘ekonomi’ başlıklarının ele alındığı bildirildi.

Kıbrıs konusunda mülkiyet, topraklarının yüzde 80’i 1974 öncesi Rum mülkü olan KKTC’de, mülklerin kimin elinde kalacağı anlamına geliyor. Mülkiyet sorununun; takas, tazminat ve iade yöntemleriyle çözülmesi öngörülüyor.

Yönetim ve güç paylaşımında, Rum tarafı henüz yeni kurulacak federal devlette dönüşümlü başkanlığı kabul etmiş değil.

HARİTALARDAKİ FARK NE

Ve önceki gün taraflar yeni Kıbrıs için öngördükleri haritaları birbirlerine sundular. Kıbrıs adasının yüzde 36.6’sını kontrol eden KKTC, yüzde 29.2’ye kadar gerilemeyi öngören bir harita sundu. Rumlar, Türk tarafının yüzde 28.2’ye kadar toprak bırakmasını öngören bir haritayla geldi.

Haritalar oran olarak birbirine yaklaşmış gözükse bile arada önemli farklar söz konusu. Rumlar, zaten kapalı olan ve Türklerin de koz olarak tuttuğu Maraş’ı baştan kendi hanesine yazıyor. 91 bin kişinin geri döneceğini öngören Rumlar, 1974 öncesi Rumların çoğunluk olduğu, köy, kasaba ve önemli su kaynağı olan Güzelyurt’u da haritasına dahil ediyor. Rum kesimi ayrıca, Karpaz yarımadasında halen Rumların KKTC denetimi altında yaşadığı 3 köyün otonom bölge olmasını da talep ediyor.

Türk tarafının ise Güzelyurt’u vermeye istekli olmadığı biliniyor. 1974’ten sonra Türklerin yerleşimine açılan bu bölgenin Rumlara teslim edilmesi halinde Ada yeni bir göç hareketiyle karşı karşıya kalabilir. KKTC’nin haritası ise 65 bin Rum’un geri döneceğini öngörüyor.

Ayrıca KKTC, toprak olarak daha az bir orana sahip olsa da kıyı şeridinin yüzde 60’ını kontrol ediyor. Rum tarafı bu oranın yüzde 50.5’e çekilmesini istiyor. Sahil şeridi deniz kaynaklarına ulaşım ve turizm açısından önemli.

GARANTÖRLÜĞÜN ÖNEMİ

11 Şubat 1959 Zürih Anlaşması ile Türkiye, Yunanistan ve İngiltere, bağımsız Kıbrıs’ta barışın garantörü sayılmışlardı. Türkiye, Türklerin zulme uğraması üzerine bu hakkı çerçevesinde adaya çıkartma yaparak barışın tesisinde etkili oldu.

Şimdi bu üç ülke, uzun yıllar sonrasında ilk kez Kıbrıs’taki iki tarafla birlikte Cenevre’de zirvede bir araya geldiler. Garantörlerin dışişleri bakanı seviyesinde temsil edildiği toplantıdaki ana konu, yeni bir Kıbrıs üzerinde anlaşma sağlanması halinde bu üç tarafın garantörlük hakkının sürüp sürmeyeceğiydi. Türkiye, adada garantörlük sisteminin devamını ve askeri varlığını korumak isterken Yunanistan ve Kıbrıs Rum Yönetimi, garantörlüğün kaldırılması için Avrupa Birliği içinde yoğun bir lobi faaliyeti içinde.

Kıbrıs’ta Türklerin oranı yüzde 20. Adada yaklaşık 30 bin kadar Türk askerinin bulunduğu tahmin ediliyor. Geçmişteki acı tecrübelerden ötürü Türk askerinin varlığı hem Kıbrıslı Türkler açısından hem de dengelerin yeniden şekillendiği doğu Akdeniz’de Türkiye’nin ulusal güvenliği açısından da büyük önem arz ediyor.

ENERJİ DENGELERİ

Aslında Kıbrıs görüşmelerini bölgede çıkarı olan birçok ülke de yakından takip ediyor. Çünkü doğu Akdeniz’de bulunan doğalgaz rezervleri bölgenin değerini arttırmış durumda. Hatta öyle ki, Rusya’nın Suriye savaşında Esad’a destek vermek için Akdeniz’e inmesinin sebeplerinden biri olarak bile gösteriliyor.

Yine İsrail ile Türkiye arasında bozulan ilişkilerin onarılmasında da sayılan etkili faktörler arasında. İsrail’in Leviathan bölgesi doğalgazını en etkin Kıbrıs ve Türkiye üzerinden Avrupa’ya pazarlayabileceği üzerinde duruluyor. Kıbrıs’ta olası bir çözüm bu işbirliğini kolaylaştırabilir.

İsrail’in ikinci seçeneği daha pahalı olacağı hesaplanan Yunanistan üzerinden boru hattıyla Avrupa’ya ulaştırmak. Üçüncü seçenek ise Mısır üzerinden sıvılaştırılmış doğalgaz (LNG) şeklinde Avrupa’ya pazarlamak ki, burada Rusya faktörünün de devreye girmesi söz konusu. Çünkü aralık ayında Rus enerji şirketi Rosneft, Mısır’daki Zuhr doğalgaz yatağının yüzde 30’unu İtalyan Eni şirketinden satın aldı.

Kıbrıs’ta olası bir çözüm Avrupa Birliği’nin Rusya karşısında elini güçlendirme potansiyeline sahipken Türkiye ile de krizdeki ilişkilerini dengelemek için bir vesile olabilir. Dünkü zirveye başkanlık eden BM Genel Sekreteri Antonio Guterres, henüz pazarlıkların başında olunduğunu söylerken umutluydu. “Kıbrıs’ın 2017’nin başında (dünya için) bir umut sembolü olabileceğine inanıyorum” dedi. “Çözüme yakınız, ama çabuk bir mucize de beklemeyin” diye ekledi.

Yazının devamı...

Hedef umutlarımız

6 Ocak 2017

KURBANLAR...

REINA’yı vuran terör sadece Türkiye’yi değil, neredeyse Ortadoğu’nun tamamını hedef aldı.

Saldırının yaşandığı yılbaşı akşamından bu yana Fas’tan Hindistan’a kadar geniş bir coğrafyada cenazeler kalkıyor.

Çünkü ölen 39 kişiden 26’sı yabancıydı. Ve yabancıların büyük kısmı Arap ya da yakın doğu ülkelerinden yeni yılı karşılamak için Türkiye’yi seçmiş turistlerdi. Lübnan, İsrail, Suudi Arabistan, Ürdün, Irak, Tunus, Fas, Libya ve Hindistan gibi ülkelerden gelip Reina’da aynı acımasızlığın hedefi oldular.

- Leanna Nasser, saldırıda ölen en genç kurbandı.18 yaşındaydı. Filistin asıllı İsrail vatandaşıydı. Tel Aviv yakınlarındaki Tira kentinden gelmişti. Tira Belediye Başkanı Abd el Hai’nin söylediği gibi; hayalleri vardı; hayatta yol alacak, aile kuracaktı.

- Reina’da en çok kurban veren ülkelerden biri ise Suudi Arabistan oldu. Bu ülkeden yedi kişi ölmüş, 13 kişi ise yaralanmıştı. İkiz kardeşler Ahmed ve Muhammed Al-Fadl kardeşler ölüme de birlikte gitmişlerdi. İki kardeşinin naaşını teslim alan ağabeyleri Amr, “Takdiri ilahi, sabredeceğiz” diyordu.

- Suudi kadın avukat Şahad Abdülkerim Samman (26) da ölenler arasındaydı. Ölüm acısı yetmezmiş gibi şimdi ailesi bir de genç kadının kız arkadaşlarıyla Reina’ya gittiği yolunda eleştirilerle baş etmek durumunda kalıyor. Avukat ağabeyi Süleyman, Suudi basınına iddiaları yalanlayarak, “Amcası ve yengesiyle tatile gitmişti. Kulübe de masa tutmak için erken gitmiş” diyerek kardeşini savunuyor.

TEPKİLER...

- 2016 Türkiye için zor bir yıl olmuştu. Terör, darbe girişimi, savaş, şehit, ekonomik kriz haberleri bir birini izlemişti. Aslında insanlar yeni yıl vesilesiyle bu kabus sayfasını kapatıp yeni bir sayfanın umudunu yaşamak istiyordu. İşte Reina’ya sıkılan kurşunların hedefi oradaki insanlar olsa da diğer hedefi bu umut tohumlarıydı.

- Maalesef yeni yılın ilk gününde de Türkiye yine dünya manşetlerindeydi. Paris’teki ‘Bataclan’ konser salonundaki katliamı andırdığından, ayrıca terör eyleminin DEAŞ tarafından düzenlenmesi nedeniyle sanki empati dozu biraz daha fazlaydı.

- New York Times gazetesi, “İstanbul saldırısı Türkiye’nin derinleşen fay hatlarını ortaya çıkardı” başlığını atmıştı. Spiegelonline’ın Berlin büro şefi, “Türkiye’nin kaosa gömülmesi kimsenin işine gelmez” diyerek Avrupa’ya mesaj veriyordu. Independent’ın seyahat yazarı Simon Calder, “Teröre en iyi yanıt Türkiye’de tatil” diyordu. İngiliz Times Gazetesi, başyazılarından birinde “Batı’nın verebildiği tüm desteği Türkiye’ye vermesi gerektiğini” savunuyordu.

- Dünya liderlerinin resmi açıklamalarında ise başsağlığı ve kınama ifadeleri öne çıkıyordu.

SINAV...

- 20 Temmuz 2015 Suruç saldırısından bu yana Türkiye bir terör dalgasının ortasında.

- Türkiye, aylarca roket saldırılarıyla Kilis’e kabus yaşatan DEAŞ’ı sınırından aşağıya itmek için Fırat Kalkanı operasyonunu yürütüyor. Bir yandan iki Kürt bölgesi arasında bir tampon oluşturmaya çalışıyor.

- Suriye’de Rusya ile yapılan işbirliğinin ardından Irak ile de ilişkiler yeniden gözden geçirileceğe benzer. Haftasonu Başbakan Yıldırım, Bağdat’a ve Erbil’e gidecek. Başika krizinin ardından ikili ve bölgesel sorunlar masaya yatırılıp uzlaşma zemini aranacak.

- ABD’nin desteklediği terör örgütü PKK’nın uzantısı YPG’nin içinde yer aldığı SDG, DEAŞ’ın Suriye’deki merkezi Rakka’yı, Irak ordusu ise milisler eşliğinde Musul’u almak için savaşıyor. Türkiye de El Bab’ı DEAŞ’tan almak için savaş veriyor. DEAŞ kontrol ettiği üç önemli yerde baskı altında. Toprak kaybetmesinin DEAŞ’ı bölgede zayıflatsa bile terör saldırılarıyla varlığını sürdürmeye çalışacağı beklentisi söz konusu.

- Washington Post gazetesinde önceki gün bir analiz vardı. Türkiye ve Irak’ın sahada DEAŞ’a karşı verdiği mücadeleyi kazanabileceği, ancak terör örgütü DEAŞ’ın Reina saldırısı gibi eylemlerle istikrarsızlık sağlamaya çalışabileceği belirtiliyordu.

 - Suriye’de savaş patlak verdiğinde bunun en büyük sıkıntısını çeken ülkelerden biri Türkiye oldu. Domino etkisi gibi. Türkiye’nin kaosa sürüklenmesine göz yummak, Avrupa için de istikrarsızlık anlamına gelir. Dolayısıyla her zamankinden daha fazla destek ve dayanışmaya ihtiyaç var. Askeri, ekonomik, istihbarat ve siyasi anlamda müttefikleri Türkiye’ye güvenliği ve istikrarı için gereken desteği vermelidir.

- Reina’nın şokunu henüz atlatamamışken, dün İzmir’den gelen yeni eylem haberiyle sarsıldık. Kahraman Türk polisi Fethi Sekin hayatı pahasına sonuçları çok daha kötü olabilecek bir saldırıyı önledi. Yine yüreklere, evlere terör ateşi düştü. Zor bir süreçten geçiyoruz. İnadına güçlü olalım, inadına birlik duralım.

Yazının devamı...