"Nihat Demirkol" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Nihat Demirkol" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Nihat Demirkol

Eskişehir ve İzmir’den “donsuzluk”a farklı bakış…

Fuar’ın bu yılki “Onur Konuğu” olan “Eskişehir” için, “konuk olması bile fayda getiriyormuş İzmir’e…” demiştim. Pek çok değerli okuyucudan, benim gibi “iç geçiren” e-posta ve mesajlar aldım; sosyal medyada da karşılıklı tartışmalar yaşandı… Herkesin aynı görüşte olmasını beklemiyor ve istemiyoruz zaten. Ama bazı dostlarımız, maksadın “üzüm yemek” olduğunu hâlâ anlayamadılar; hâlâ “bağcı”yı korumak telâşıyla tepki veriyorlar.

“Uç”lardan alıntı ve örnekleme yapmak gerekirse,“CHP’nin eskimiş devlet anlayışıdır bizi bu günlere taşıyan…” diyenler bir tarafta toplanıyor. Diğer tarafta ise, “…özele verilirse halkın olmaz” kaygısı taşıyanlar... Hattâ, “Ücretsiz çimlerinde oturup Fuat Saka dinleyemeyiz…” diyen var. “Beach Club kafası hakim olur oraya da... Varsın Sovyet usulü desinler...” diye kestirip atanlar var. Daha teknik eleştiriler getirip, “nokta atış” yapanlar da mevcut elbette. Ve onlar, “…Gaziemir'deki fuar alanını işin ehli kurum ya da şahıslara vermekten bahseden sayın Kocaoğlu, halihazırdaki İZFAŞ yönetimini, uluslararası fuarcılık bilgisi ve deneyimi bulunmayan, despotizm ürünü kişilere verirken bu konuyu niye dikkate almadı acaba ?” diye soruyorlar… Ben, yanıtımı, Eskişehir’in “Şehir Eğitir” sloganına rağmen, “ortaya karışık” kabilinden yazıverdim: "Şehir, herkesi de eğitecek" diye bir şey yok elbette ! Bazıları hep “öyle” kalacak…

Bütün anlaşmazlık, “ufuk çizgisi”nde düğümleniyor. Çünkü, “görebildiğimiz en uzak nokta”da uzlaşamıyoruz. Parantezi, “…Bizim felsefemizde, dünya görüşümüzde böyle bir şey yok” diye kapatınca, “siyah ve beyaz”dan başka bir renk bırakmıyorsunuz ortada. “Havagazı Fabrikası” sadece estetik bir sembol. Ama varlığıyla çok şey anlatıyor. Maksat, çimleri ücretsiz konser izlenemez hale getirmek değil ki ! Maksat, o çimlerde yapılan işlere sınıf atlatmak. Acaba nereden başlanabilir ? Bakın ben size bir fikir vereyim:

Meselâ, dünyanın her yerinde, (özellikle de Sovyet artığı diye –lâf sokuşturulan- ülkelerde) böyle özgün mekânların demirbaşında, mutlaka bir “kuyruklu piyano” bulunur. Aynı ülkelerin, üçüncü sınıf otel lobileriyle, kenar mahalle lokantalarındaki tuşları saymıyorum bile. İşte, aramızdaki bu farkı algılayamıyoruz. “Havagazı Fabrikası bu sebeple öksüzdür !”

O piyano, “bir felsefenin, bir dünya görüşü”nün yansımasıdır. Piyano’nun “siyah ya da beyaz olması” önemli değildir; orada olması önemlidir… Çünkü, piyano tuşlarının “siyah-beyaz renkleri”, kendi içinde güçlü bir ironi taşır. Bütün mesele, düşüncenin “siyah ya da beyaz olması”dır çünkü !

Bu türden bir eksiklik ve ayıbı, kentin her köşesindeki sanat merkezlerine, ünlü bestecilerin adını vererek kapatmaya çalışmak ise, göstermelik ve nâfiledir. Oysa, “Atatürk’ün müzik devrimi”, “Çankırı Lisesi”nden “Pertek Halkevi”ne, “Hasanoğlan Köy Enstitüsü”nden “Eskişehir Şeker Fabrikası’nın tiyatro salonu”na kadar, her yere taşımıştı “o aydınlığı…” Gazi’yi izleyenler, sadece korktukları gölgeleriyle kavga ettiler. Bugün, “neye sahip çıktığını bile bilmeyenler”, hâlâ “halkın çimenlere ücretsiz yayılması(?!)”nı kâfi görmeye devam ediyorlar.

Uzatmayacağım ! Bu paradoksun incelikle ve ustaca yapılmış bir özetini, Çetin Altan’ın daha 1980’lerde yazılmış bir yazısında bulabilirsiniz. Makalenin başlığı, içeriğinden daha çarpıcıdır ve ufuksuzluğa dil çıkartan bir manifestodur aslında: “Piyano donsuzluk sorunundan önce gelir…”

X