"Naci Cem Öncel" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Naci Cem Öncel" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Naci Cem Öncel

“Vahdette Kesret” veya “In Varietate Concordia”

Başbakan / seçilmiş Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın balkon konuşmasında kullandığı bir kavram neredeyse hiç dikkat çekmedi. Oysa...

Bir köyün birbiriyle geçinemeyen iki mahallesi varmış: Çayır Mahallesi ve Çimen Mahallesi. Bir gün Çayır Mahallesi’nden bir genç Çimen Mahallesi’nden bir kıza abayı yakmış. Tutturmuş anasına, “bu kızı bana al” diye. “Oğul, oğul, Çimenliler bize kız vermezler” demiş anası. Oğlan bir umutla gittiği babasından da aynı cevabı almış. Vaz geçmemiş yine de. Sabah, akşam, gece, gündüz söylenip durmuş; tutturmuş da tutturmuş. En sonunda oğlanı susturmak için gidip kızı istemişler. Dönüşte mahalleli sormuş oğlana: Nedir durum, aldınız mı kızı? Oğlan heyecanla cevap vermiş: Yüzde eli, yüzde elli. Mahalleli şaşırmış: O nasıl iş yahu? Oğlan kendinden emin bir ifadeyle yanıtlamış: Onlar reddettiler ama biz gayet olumlu bakıyoruz.

Bir arkadaşım bu fıkrayı anlattığında aklıma haliyle memleketin %50 - %50 durumu geldi. İki taraf da diğerinden oy almaya çalışsa da nafile. Son 12 yılda siyaset, adım adım Erdoğancılar ve Anti-Erdoğancılar olarak ikiye yarıldı. Daima aldığı oydan fazlasını hedefleyen Başbakan / seçilmiş Cumhurbaşkanı da hiç şüphesiz bu durumun farkında. Nitekim yaptığı son balkon konuşmasında şu cümleleri kullandı: “Alevi’nin de, Sünni’nin de, Türk, Kürt, Laz, Çerkez, Gürcü, Abhaza vesaire, hepsinin, başörtülü, başı açığının da ne kadar ortak yanı olduğunu daha iyi göreceğiz... İşte bunun adı vahdette kesrettir, yani çoklukta birlik; bunu başarmaya mecburuz, bunu halletmeye mecburuz.”

KÖKLÜ BİR KAVRAM

Öncelikle bir noktayı açıklığa kavuşturalım. ‘Vahdette kesret’in doğru karşılığı ‘birlikte çokluk’tur. Çoklukta birlik ise ‘kesrette vahdet’tir. Zıtmış gibi duran bu iki kavram tasavvufta genellikle birlikte kullanılır: Birlikte çokluk - çoklukta birlik. Evrende yaratılmış her şeyin tek bir özün, yani Allah’ın farklı yansımaları (tecelli) olduğu inancına dayanır. Buna göre, evrendeki muazzam çeşitlilik ve farklılıklarımız, aynı özü taşıdığımız hakikatini değiştirmez. Asıl marifet, özün ‘bir’ olduğunu bilip, beyaz-zenci, kadın-erkek, yaşlı-çocuk, zengin-fakir, güçlü-zayıf, hatta Müslim-gayr-ı Müslim demeden insanı ‘bir’ görmektir... Marifet, insan, hayvan, bitki ayırmadan mahlukatı ‘bir’ görmektir... Dünya, güneş, ay, yıldız demeden kainatı; dünya-ahiret ayırmaksızın alemleri ‘bir’ kabul etmektir. Bu doğrultuda, yaradanı sevdiğini söyleyen birisi, yaradılmışları incitemez, hor göremez. Her birine, her şeye saygılı davranmak durumundadır. ‘Edep’ bunu gerektirir.

İDEALLER VE GERÇEKLER

‘Vahdette kesret” kavramının, tarih boyunca bir devletin idaresine hakim olduğunu söylemek çok zor. Öte yandan bazı imparatorluklar çok farklı toplulukları merkezî bir idare etrafında birleştirmeyi başardılar. Bunlar arasında Roma ve Osmanlı imparatorluklarını öne çıkarmak gerekir. Elbette yayılma, büyüme kılıçla gerçekleşti. Ancak bir fetih, kalıcı idare yeteneği olmadan istila olarak kalır. Dolayısıyla imparatorlukların gücü sadece askerî başarılara, kılıca, şiddete, baskıya bağlanamaz. Yerel güçlerle ittifak yapmak, çatışan topluluklar arasında denge kurmak, ticaretin gelişmesi için güvenlik, üretim için barış ortamı sağlamak şarttır. Roma’nın bin yılı aşan, Osmanlı’nın altıyüz yıl süren varlığı bu konulardaki becerilerine dayanıyordu. Yine de öyle ‘birlik içinde çokluk’ gibi bir ideal taşımıyorlardı. Günümüzdeyse ‘vahdette kesret-kesrette vahdet’i kendine şiar edinen, yani ‘motto’ olarak seçen bir siyasal güç var: Hayır, bu bir İslam devleti değil... Avrupa Birliği!

BANA SLOGANINI SÖYLE, SANA...

Avrupa Birliği, 2000 yılında, Latince “in varietate concordia” ifadesini kendine motto (slogan) olarak seçti: Çeşitlilikte birlik. Avrupa Birliği düşüncesi, etnik veya dini ayrımların üstünde ortak bir kimlik inşa etmek, bunu yaparken de farklı kimlikleri korumak idealine dayanıyor. Hem tek tipçilik, hem de ayrımcılık ve bölücülük bu idealin zıttı. Tüm eksiklerine karşın çoğulculuğun -bir şekilde- AB’ye nüfuz ettiğini söyleyebiliriz. Nitekim, geçtiğimiz hafta bir caminin kundaklanması üzerine Almanya İslam Konseyi Başkanı Ali Kızılkaya, yanan Mevlana Camii'nin Berlin'e ve Almanya'ya ait olduğunu vurgulayarak, "camiler, sinagoglar, kiliseler olmadan kültürümüz çok fakir olur. Çoğulculuğu korumalıyız” diye konuştu.

KAPIKULE’DEN BU TARAFA GEÇİNCE

Hep dilimizde olsa da, çoğulculuk, Türkiye Cumhuriyeti’nde daha yolun başında sayılır. ‘Ben seni severim, yeter ki benim dediğimi yap’ tavrı, her kesimde karşımıza çıkıyor. (Bkz. biz kimsenin başörtüsüne karışmıyoruz, yeter ki... biz kimsenin yaşam biçimine, inancına karışmıyoruz yeter ki... biz kimsenin etnik kökenine karışmıyoruz yeter ki vb.). Tam da bu nedenle, ‘çoklukta / çoğulculukta birlik’ kavramının sözüne değil özüne sahip çıkmalıyız. Bunun başarmanın yolu da %50 - %50 kilidini oy sandığında kırmaktan değil, somut - hukukî eylemlerden geçiyor. Eğer Batı’dan ithal kavramlara karşıysanız, buyurun İslam’a dayanan, ama en çok bu topraklarda yaşatılmış ‘vahdette kesret-kesrette vahdet’ kavramına... Yok, ben inanmam veya yüzüm asıl Batı’ya dönüktür diyorsanız, alın size ‘in varietate concordia’... Yani, nereden bakarsanız bakın, toplumsal barış için elimizde iyi bir çözüm var. Yeter ki sözlerimizde samimi olalım. ‘Bunu başarmaya, bunu halletmeye mecbur’ olduğumuza göre, bir an önce somut ve kararlı adımlar atalım.

X

YAZARIN DİĞER YAZILARI