"Naci Cem Öncel" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Naci Cem Öncel" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Naci Cem Öncel

Matrix, eski yazı, yeni yazı(lım)

Neo: Bu?...

Cypher: Evet, Matrix işte bu.

Neo: Hep böyle şifreli mi görürsün?

Cypher: Öyle olması gerekiyor... Ama zamanla alışıyorsun. Ben artık baktığımda şifreler görmüyorum. Tüm gördüğüm bir sarışın, bir kumral, bir kızıl.

Arap harfleriyle yazılmış bir metin, pek çoğumuz için Neo'nun Matrix'e bakışı gibidir. O garip şekillerdeki yazıların bırakın anlamını, hangi dilde olduğunu dahi bilemeyiz: Türkçe midir, Arapça mı, Urduca mı?

Oysa öğreneceğiniz bir alfabe (elifba) sizi bir anda De-Cypher (şifre çözücü) yapar. Artık gördüğünüz çizgiler ve noktalar değil, Yunus Emre'nin, dili günümüz Türkçesinden bile güzel olan dizeleridir. Artık gördüğünüz masallardır, destanlardır... Hem fıkıh kitaplarıdır, hem Alevi-Bektaşi velayetnameleri... Ya da bunlar size uymuyorsa, bulacağınız Dehriyye metinleridir... Piri Reis'in haritaları, Takiyüddin'in mekanik modelleri, Evliya Çelebi'nin anılarıdır... Göreceğiniz modernleşmedir, ilk anayasadır; kadın hakları hareketi veya "amele" haklarıdır... Aşk-ı Memnu'dur, Çalıkuşu'dur, Dudaktan Kalbe'dir... Atatürk'ün yazışmalarıdır, kitap kenarlarına aldığı notlarıdır, Cumhuriyet'in ilanındaki konuşmasıdır ve dahi Nutuk'tur.

(Varsın Türkçe olmasın... O garip kodlar Kürtçe'de Mem-û Zîn'dir; Boşnakça'da Hasanaginica, Arnavutça'da Qerbelaja...)

Öğrenince kodları okumayı, gördüğünüz eciş bücüş karakterler değil gündelik hayattır artık: Nafaka davaları, gazeteler, dergiler, türküler, fıkralar... Yemek tarifleri, ilaç kutuları, reklamlar, tabelalar... Tapular, diplomalar, hatıra defterleri, fotoğraf arkasına yazılmış notlar, ama en güzeli de mektuplardır: Hasret ve aşk satırlarıdır gördüğünüz.

Özetle...

İyidir şifre çözücü olmak, yani "eski yazı" okumak.

Okuduğunuz şeyler eski de olsa, yeni şeyler öğrenmek güzeldir.

Arap ve Göktürk alfabesi başta olmak üzere her tür yazı öğrenilmeli, isteyen herkese öğretilmelidir.

Ne var ki...

Zorla güzellik olmaz. İstemeyenin kendi bileceği iştir.

'Bilgiden kaçmak cehalettir" diyen doğru söz söyler amma...

'Cahil' kalmayı istemek de bir seçim değil midir?

Ne demişti sonuçta gerçeklerden bunalan Cypher, Ajan Smith'e:

"Cehalet, mutluluktur."

Hal böyleyken...

Bir yazı biçimi daha öğreteceksek çocuklara, bugünden tezi yok, yazı(lım) öğretelim. Programlama dilini öğretelim.

Hem bakarsınız içlerinden birileri çıkıp gelişmiş bir OKT (Optik Karakter Tanıma) yazılımı geliştirir. Cep telefonundan çekeceğiniz tek bir fotoğrafla her türlü "eski" yazıyı kolayca okursunuz. İçine bir de kelime çeviricisi koydunuz mu tamamdır. Milyonlarca yazılı belge bir anda canlanıverir.

Kısacası, "bir gecede kaybettiğimiz medeniyet" iki tıkla geri gelir.

NOT: Günlerdir "mezar taşları" konuşuluyor ama Türkiye'de mezar taşları iyi korunmuyor. Manevi saygıyı koyalım bir tarafa... Eski döneme ait mezar taşları çalınıyor, kırılıyor, bir de boyanıyor! Mezar taşları, Taş ve hat sanatının kalıcı örnekleri olduğu gibi aynı zamanda çok önemli sosyo-kültürel belgelerdir.



Osmanlıca ölü bir dil midir?

Şurası çok net: Osmanlıca diye bir dil yoktur.

Hiç var olmadığı için "ölü dil" olamaz.

Mesela Sümerce, Etrüskçe'dir ölü dil.

Osmanlıca yerine olsa olsa "Osmanlı Türkçesi"nden söz edilebilir.

Ama bu bile ayrı bir dil değildir.

Çünkü 16.yüzyıla ışınlandığında karşına çıkan herkesle anlaşabiliyorsan (ki anlaşırsın) o konuştuğun ayrı bir dil olamaz.

Hele ölü dil... hiç olamaz!

Peki o zaman "nedir Osmanlıca dediğimiz?"

Çok basit: Türkçe'dir, Türkçe!

Türkçe'nin yakın zamandaki dönüşümü önemlidir ama 'hayati' değildir. Çünkü Türkçe öyle kolay kolay değişmez, değiştirilemez. "Yüklem" bu dilin merkezidir, meydanıdır. Yabancı dilden bir yüklem, kafasına göre gelip giremez Türkçe'ye: Yanına mutlaka "yapmak", "etmek" gibi yerli bir ortak gerekir.

Dolayısıyla Türkçe özünü korur.

Bu, Nabî'nin divanında da böyledir, tivitır mesajlarında da.

Ama kullanılan kelimelerin anlamını bilmeyince, ne dendiğini doğru anlamaz insan. O zaman da bunu "farklı" veya "ölü bir dil" zanneder.

Türkçe, Orta Asya'dan gelirken, yolda bulduğu işine yarar her nesneyi, her kavramı getirdi beraberinde. Televizyonu nasıl aldıysa şemsiyeyi de öyle aldı. Otobüsü, telefonu alır gibi iskeleyi, usturlabı aldı. Eğer "aks'ül-amel" kelimesini bilirsen "Osmanlıca" bilmiş olmazsın. Sadece tepkinin / reaksiyonun eşanlamlısını bilmiş olursun... Farklı kökenden kelimeler kullanılan dillere nasıl "zengin dil" (örneğin İngilizce) diyorsak, bu da Türkçe'nin zenginliğidir.

Bir dil ancak konuşulmazsa ölür.

Oysa Türkçe yüzyıllardır aynı biçimde konuşuluyor.

Ölen falan yok yani.

X

YAZARIN DİĞER YAZILARI