Eğlence mi İbadet mi?

Haberin Devamı

Günlük yaşam döngüsünün geceye kayması ve teravihden sahura kadar geçen süre, Osmanlı ramazanlarını adeta ‘gösteri sanatları festivali’ne dönüştürüyordu.

19. Yüzyıl’da ramazanlar ne sadece ibadetle geçen bir huşû ve sessizlik ayıydı; ne de sadece kumpanyaların çalgılı, kantolu gösterileri...
Bu iki uç da, dönemin kültürünü tek başına anlatmaya yetmez; ikisini yan yana düşünmek gerekir. Ramazan eğlenceleri, ibadetin alternatifi olmadığı gibi tam tersine oruç, teravih ve sahurla şekillenen ortamın ürünüdür. Gösteri sanatlarının bu ayda doruğa çıkmasını sağlayan, ibadetin gündelik yaşam ritmini topyekûn değiştirmesiydi. Ramazan ayında ve bayramda, diğer 11 ayda olmayan bir özellik vardı: Herkes için toplu, boş zaman!

Haberin Devamı



TÜM AİLE BİRLİKTE


Şunu unutmayalım ki, o dönemde henüz “hafta sonu” ortaya çıkmamıştı. Hatta hafta tatili bile kararlı bir düzende değildi. Bahar ve yaz aylarında mesire yerlerine gitme alışkanlığı vardı elbette.
Ama bu, tüm ailenin bir arada, düzenli olarak hafta tatili yapması anlamına gelmiyordu. Dolayısıyla ramazanda bir ay boyunca, herkesin aynı anda yemek yemesi; kadınların ve çocukların da topluca teravih ibadetine katılması; geç yatılıp herkesin davul sesiyle birlikte uyanması, aileyi bir araya getiren unsurlardı.
Üstelik, gecelerin kullanıma açılması, hem ibadete, hem de keyfe daha fazla zaman ayrılması anlamına geliyordu. Kısacası, teravih sonrasından sahura kadar geçen süre, tatildi!


YAR BANA BİR EĞLENCE



Bu toplu gece tatili, “eğlence sektörü” için benzersiz ve rakipsiz bir fırsattı.
Gün boyu oruç tutmuş, sair zamanda kılmadıkları kadar namaz kılmış olmanın Müslümanlara verdiği rahatlık, onları teravihden sonraki zamanları keyifli bir şekilde geçirmeyi hak etmiş konuma yükseltiyordu adeta. Ramazan eğlenceleri öyle sanıldığı gibi son yüzyılda ortaya çıkmış değildir.
Karagöz-Hacivat, ortaoyunu, meddahlık - hikayecilik gibi gösteri sanatları yüzyıllardır bilinen biçimlerdi. Ne var ki, bir ay gibi uzun süre boyunca, bu kadar çok izleyiciyi bir arada bulmak mümkün değildi.
Günümüzde sinema, müzik, tiyatro festivalleri şehirlere nasıl hareketlilik getiriyorsa, ramazan da –özellikle 19.Yüzyıl’da- bir benzerini getiriyordu.

Haberin Devamı


SEÇ, BEĞEN, EĞLEN


Sinemanın ve çizgi-filmin henüz icat edilmediği zamanlarda Karagöz-Hacivat, eğlencenin şahıydı.
Gölge oyununda, en incelikli tasavvuf hikayelerinden en kaba cinsel şakalara veya keskin politik eleştirilere kadar hemen her unsura rastlamak mümkündür. Diğer bir deyişle, aslında ortama, oynatıcıya, döneme ve izleyiciye göre değişen farklı senaryolar söz konusuydu. Nasıl sinemanın türleri varsa, Karagöz-Hacivat gösterilerinde de farklı tarzlar mevcuttu.
Bununla birlikte, çocuklar bu gösterilerin en iştahlı izleyicileriydiler. Sermet Muhtar Alus’tan okuyalım:
“Teravih kılındıktan sonra camilerden çıkılınca efendi babalar, dedeler sıbyanlarının ellerinden tutup bu kahvelere; köşeye gerilen hayal perdesine karşı peykelere yerleşir; öndeki basık iskemlelere çocuklar dizilir; kabacaları yere bağdaş kurardı.”

YENİ BİÇİMLER

Haberin Devamı


Karagöz oyununun canlısı olarak tarif edilen ortaoyununda Kavuklu Hamdi ve Küçük İsmail, dönemin öne çıkan isimleridir. 19.Yüzyıl’da, Hristiyan Osmanlı vatandaşları aracılığıyla Batı gösteri biçimleri imparatorluğun pek çok köşesinde kendini göstermeye başlamıştır. Bunlar bir ölçüde geleneksel sanatları da etkiliyor; “tuluat” sahnesinde, ortaoyunu ve meddahlık geleneği, Batı’nın teatral komedisiyle iyiden iyiye akraba oluyordu. Komik Kel Hasan’ın “Hayalhane-i Osmani Kumpanyası” bunlar içinde en bilinenidir. Konu dram olduğunda ise Ahmet Fehim’li kadrosuyla Mınakyan’ın “Osmanlı Tiyatrosu” başı çekiyordu. İstanbul’da Şehzadebaşı-Vezneciler arasındaki “kültür-sanat-eğlence” merkezi diyebileceğimiz Direklerarası, tüm bu ‘festivale’ ev sahipliği yapıyordu.

Yazarın Tüm Yazıları