"Musa Dede" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Musa Dede" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Musa Dede

Beyaz Batı’nın kara lekesi…

Geçen hafta “Habeş hazinesi” adlı yazımda dolaylı olarak ırkçılık, sömürgecilik konularına da değinmiş ve bu hafta Etiyopya’nın meşhur kralı “Ras Tafari Makkonen Haile Selassie” ve bağlantılı bir isim olan siyahi efsane, Jamaika’lı “Marcus Garvey” üzerinden hikayeme devam etme niyetimi belirtmiştim. Nitekim yazımı takip eden günlerde Amerika’nın güneyli Virginia eyaletinde yaşanan, ‘beyazların üstünlüğü’ savunucusu ırkçıların çıkardığı olaylar bu haftanın uluslararası gündeminde önemli bir yer tuttu ve meselenin güncelliğini bize hatırlattı. Bu sebeple konuyu tarihi altyapısıyla birlikte biraz daha geniş biçimde ele almaya karar verdim;

Beyaz ırkın üstünlüğü iddiası uzun yıllar Avrupa’nın Dünya’nın geri kalanını sömürmeye hak görmesinin dayanaklarından biri oldu. Bu çarpık görüş toplumlarında öyle normalize edildi ki Avrupa emperyalizminin firavuni babaları, Roma ve Bizans’ın halklarını daha rahat yönetebilmek için yozlaştırarak benimsediği ve adı “Hıristiyanlık” olarak belirlenen Hz.İsa(as)’ın dini öğretisini dahi bu yöndeki politikaları desteklemek üzere kullanmaktan çekinmediler.

 

Coğrafi keşifler yapıldıkça Hindistan, Uzakdoğu, Afrika, Avustralya, Amerika, yani “ilkel, cahil, geri kalmış(!)” ulaşılabilir ve uğraşılmaya değer her halka Batılı Hıristiyan misyonerler tarafından medeniyet(!) götürülmeye başlandı. Önce kaşifler keşfediyor, o toprakların tüm bilgilerini, halklarının tüm özelliklerini yönetimlerine rapor ediyor, ardından misyonerler gönderiliyor ve gerekirse sorun olan yerlere askeri takviye yapılıyordu. Ta ki boyun eğsinler ve beyaz adamın çıkarlarına uygun şekilde hizmet etsinler.

 

Amerika’nın keşfi, kaynaklarının sömürüsü Avrupa’yı zenginleştirdikçe, bu topraklarda kurulan şekerkamışı, kahve, kauçuk, pamuk, tütün vb plantasyonlarında, madenlerde çalıştırılacak ekstra işgücüne ihtiyaç duyuldu. Bu ihtiyacı Afrika’dan kendi rızaları dışında koparılan siyah köleler karşılayacaktı. İspanyol ve Portekizliler’in açtığı yolu ziyadesiyle genişleten İngilizler oldu, Fransa, Hollanda ve takip edebilen etti.

 

Kimi Afrika’lı kabile şefleri, yerli krallar tarafından satılan, kimi yağma yoluyla toplanan köleler “Tumberio-ölü taşıyıcıları” adı verilen gemilerle korkunç şartlarda balık istifi gibi, başta Jamaika, Karayip adalarına, Amerika kıtasına taşınıyor, sağ kalanlar hayvan gibi çalıştırılıyordu. Toplamda 400 yıl kadar devam eden uygulama boyunca 50 milyon dolayında(tahmini rakamlar 20-100 milyon arasında speküle ediliyor) “zenci”nin köleleştirilerek Afrika’dan koparılması sözkonusudur. Velhasıl “Batı medeniyeti” bu emsali görülmemiş insanlık dışı zulüm üzerinde yükselmekteydi..

 

1800’lerle birlikte Avrupa’nın kendi içindeki kavgası aynı zamanda ülkelerin Dünya çapında ne kadar sömürgeye sahip olduğunun yarışıydı ve iştah açıcı Afrika pastası paylaşılmak üzere ortada duruyordu. Makinalı tüfek “Maxim”in icadıyla Batılı sömürgecilerin Afrika’nın içlerine doğru girme cesareti de artmıştı. Avrupa’da kölelik sözde yasaklanmaya başlanmıştı, buna karşın 19.yy’ın ikinci yarısı Afrika’nın neredeyse tamamen sömürgeleştirilmesiyle geçti, Liberya ve Etiyopya hariç. Başta İngiltere, Fransa, Portekiz, Almanya, Hollanda, İtalya hatta Belçika bile paylarını aldılar. İnanılmaz mezalimler, soykırımlar yaşandı..

 

Afrika’nın siyah halkı “yardıma muhtaç çocuklar, tembel vahşiler” olarak niteleniyordu. Batı buraya siyahların ihtiyacı olduğuna karar verdiği medeniyeti ve kendi Hıristiyanlık anlayışını getirmeye kararlıydı. Halkların topraklarına el kondu, kimi de başlarına atanan kendi içlerinden gelen satın alınmış yöneticiler eliyle sömürülüyordu. Parayla işi olmayan toplumlar, ödemesi ancak beyazlara hizmet etmekle mümkün vergilere boğuldu. Gerek görüldüğünde kabileler birbirlerine karşı kışkırtılarak, silahlandırılarak kıyıma uğratıldı. Geleneksel politik sistemleri yıkıldı. Kıta gitgide karanlığa boğuluyordu.

 

Kısa sürede katledilenler 5 milyon gibi bir rakama ulaşmıştı. İnsanlar kendi topraklarında sömürgeciler tarafından boğaz tokluğuna bile denemeyecek şartlarda çalıştırılıyorlardı. Kimi yerde istenen üretimi gerçekleştiremeyenlerin elleri kolları kesiliyordu. Üretilen ürünlerin halkın kendi ihtiyaçlarıyla alakası yoktu. Tek tip tarım toprakları çölleştirdi. Açlık, susuzluğa terk edildiler. Bunun karşılığında doğru dürüst hiçbir altyapı sağlanmadı. Yapılan tren yolları sadece hammaddenin sömürgecilerin istediği yerlere taşınması amaçlı idi. Geri bırakılma da değil, daha da geriletildiler. Bir yandan misyonerler sözde onları aydınlatmak için Hıristiyanlık(!) öğretisini yayıyor, halkları kimliksizleştirip bağımlı kılacak kültürel sömürgeciliği yaygınlaştırıyorlardı.

 

20.yy’a böyle gelindi. Osmanlı tebası olan Afrika halkları en son sömürgeleştirilenler arasındaydı (yeri gelmişken Osmanlı’da da sınırlı anlamda kölelik olmakla birlikte, kanımca bu anlattığımız ırkçı “Batı tipi” kölelikle kıyaslanamaz bile).. Aslında Batı’da köleliğin kaldırılması 19.yy’la birlikte başlamıştı(mesela ABD 1865). Ancak sözkonusu olan yalnızca bir sistem değişikliği idi. Nasılsa köşeler kapılmış, Dünya artık liberal ekonomi, kapitalist düzen kılıfı altında idare edilebilir duruma gelmişti. Beyaz Batı, Dünya’yı yönetiyordu. Şimdi moda, kukla hükümetler atamak, Batılı şirketleri imtiyaz sahibi kılmak, ekonomik sistemlere egemen olmaktı. Dünya’da başarılı olmanın kriteri Batılı olmaktı ve hiçbir zaman tam anlamıyla olamazdınız. Özenti olmak ödüllendirilmek(!) için yeterliydi. Böylece etin kemiklerini sıyırabilirdiniz.

 

Artık Batı’da o ülkelerin vatandaşı olan farklı etnisiteler de yaşıyordu. Ama hiçbir zaman eşit olmadılar. Kah gizli kah aşikar bir kast sistemi vardı. Tepedekiler malumunuz, gerisi ona göre. Amerika Birleşik Devletleri, Batı’nın liderliği bayrağını İngiltere’den almaya adaydı. 20.yy’ın ilk yarısında siyahlar halen bu ülkede beyazlarla aynı haklara sahip değildi. Yolun aynı tarafında yürüyemezlerdi. Irkçı “Ku Klux Klan”ın milyonlarca üyesi vardı. Cahil bırakılmış siyahlar onursuzlaştırılmış, kimliklerini yitirmiş paryalar durumundaydı. Anavatanları neredeyse tamamen sömürgeleştirilmiş, aşağılanan, alay konusu alt insanlar… Adeta Hz.Musa’nın gelişinden önce Firavunların Mısır medeniyetini inşa eden köleleştirilmiş “Ben-i İsrail” konumundaydılar.

 

Bu dönemde tarihte en çok köle ayaklanması yaşanan Jamaika’da, köle evladı bir erkek çocuk doğdu; Marcus Garvey. Sene 1887 idi. Hizmetçilik yapan annesi oğluna “Musa” göbek adının konmasını istemişti. Öyle de oldu. Bu çocuk daha sonra Amerika’dan tüm Dünya’ya yayılacak “siyah hareketi”nin babası sayılacak, “siyah Musa” mahlasıyla Rastafari hareketinin peygamberi kabul edilecek kişiydi. “Afrika’nın siyah bir kralı olacak” kehanetvari sözü 1930’da taç giyecek, Afrika’nın son iki bağımsız ülkesinden biri Etiyopya’nın -Hz.Süleyman(as) soyundan geldiği iddia edilen- imparatoru “Haile Selassie”yi işaret ediyordu.

 

Siyahların uyanışı için vakit gelmiş miydi? Tevrat’ta yazdığı gibi, bugün Batı’nın temsil ettiği (Babil ülkesi)“Babylon”dan kurtuluş ve vadedilmiş topraklara kavuşma, “zamanın Ben-i İsrail’i” siyahlar için onların “Zion”u Afrika’ya dönüş olacak şekilde gerçekleşebilir miydi? Haftaya buradan devam edelim inşaallah… Hu

 

Musa Dede / GÖLGENİN HAKİKATİ

X