"Musa Dede" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Musa Dede" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Musa Dede

Dinime küfreden Müslüman olsa!

19 Mart 2017

Makul bir şeyler söylemek lazım. Çünkü akıllı olmalı insan. Akıllı insandan çıkar iyi Müslüman. Nerede nasıl konuşacağını, nasıl davranacağını bilmeli. Bunun için akıl lazım. Vahyi alabilmek için. Ahlak-ı Muhammedi’yi özümsemek için. “Yaşam” denen sermayenin hakkını verebilmek için. Doğru tarafta kalabilmek için…

“Muhammed Allah'ın Elçisi'dir ve (sadakatle) o'nun yanında olanlar, hakikat inkarcılarına karşı kararlı ve tavizsiz(çetin), (ama) birbirlerine karşı merhamet doludurlar” (Fetih 48;29)

Karşımızdakiler saf saf; başta kendinden başka herkese düşman olanlar, insanları, yaradılışımızdan gelen, bizi zenginleştiren farklılıklarımız üzerinden aşağılamaya kılıf uyduranlar, şimdi de bilhassa barışı, hakça paylaşımı vahyeden dine, İslam’a düşman olanlar. İçte ve dıştalar… Kalplerinde karşılık bulmuyor ne yapsak. Sevemiyorlar, istemiyorlar. Nefisleri kör etmiş onları maalesef, ön yargılarla, dünyevi hırslarla, açgözlülükle, kibirle perdelenmişler. 

“Yeryüzünde dolaşmıyorlar mı ki olanları akledecek kalpleri, işitecek kulakları olsun. Gerçek şudur ki, gözler kör olmaz, fakat asıl göğüslerin içindeki kalpler kör olur” (Hacc 22;46)

Aslında kalbin aklı saf duygularla bezeli. Rahmani duygular bunlar. Kişi nefsini terbiye etse. Yırtar perdeyi. Öfkesinden kurtulur. O yakıcı öfke, nefret, kin… Șeytani! “Aman, bizden uzak olsun lanetli!” deyince, karşı durunca zorbalığa, çok yanlış anlaşılabiliyor ancak; sanılıyor ki tepkisiz olur Sufi, “eyvallah”ı her şeye, “illallah” yok sanki. Fakir öyle görmedim büyüklerimden halbuki. Șöyle dediydi bir gün “Derviş Baba”; “Evladım, bizim eyvallahımız Hakk’a, nefse ise illallahımız vardır”..

Elbet “nefs-i emmare”dir kastedilen, kınanan. Çünkü o kötülüğü emredici, bencil, kibirli, öfkeli, cimri. O, küfrü sever. Hakikati örtene denir mi hiç “eyvallah”? Kusura bakmayın, benim mertebem yetersizmişse de size göre, bilirim ki ancak elimdekiyle amel ettikçe açılacaktır ötesi. Bu mertebede şu kadarını anlayabiliyorum aklımca; Allah’ın sevmediğini sevmemek, sevdiğini sevmeye akortlanmalı mümkün mertebe ikilikten birliğe yelken açmış insan. Önce aşikar olan, ve gitgide her şeydeki hikmeti görebilmeyi de umut etmeli tabi…

“Ve Allah aşırıya gidenleri sevmez, nankörlük yapanları sevmez, inkarcıları sevmez, zalimleri sevmez, hainleri, bozguncuları, yalancıları, şımarıkları sevmez, kibirli kimseleri sevmez”… (Kur’an ayetlerinden)

Șu Hollandalı politikacı da bizi sevmiyor, Türkleri, yabancıları, Müslümanları, İslamı… Büyükleniyor, iftira ediyor ve de; İslam, “özgürlük, demokrasi, insan hakları” gibi Avrupa değerleriyle uyumsuzmuş. “Daha fazla İslam istemiyoruz, azalmasını istiyoruz. Bu nedenle, ey Türkiye, bizden uzak dur. Seni burada istemiyoruz!”… Biz bu zihniyeti bir yerlerden hatırlıyoruz!

Hollanda’da -son seçimle- ikinci parti artık “PVV”, anlayacağınız marjinalliğini çoktan geçmiş popülerliği. Hedefleri arasında Kuran’ı yasaklamak, camileri yıkmak falan da var, bile bile. Allah’ın mülkünde, dinini yasaklayacak. Sözde “özgürlük partisi”… O bir sembol! Maalesef gerisi de var sabıkalı Batı’da, hem de oraların güzel insanlarını, aydınlarını sindirecek kadar.

“Onlar, kendilerine “La ilahe illallahu” dendiğinde, kibirleniyorlardı” (Saffat 37;35)

Ya Rabb fakir de kötü huyların galebe çaldığı kötü niyetli insanları sevemiyorum. Soğuyorum deliller ortaya çıktıkça. Bari çabalasa, eyvallah, hoşgörümüz bol olmalı çabalayan insana, el uzatmalı. Lakin hastalığını bulaştırmaksa yalnız derdi, biz de korumalı değil miyiz o halde kendimizi? “Ama değişebilirler belki” dersen… Teklif var, ısrar yok. Reçete belli. Tebliğ var, zorlama yok. Düşmanlıkta ısrar edene ise müsamaha göstermemeli! Aman, onunla bir olmadan, kalbini kirletmeden…

“(Şuayb) onlardan yüz çevirdi ve dedi ki: ‘Ey kavmim! Andolsun, ben size Rabbim’in vahyettiklerini ulaştırdım. Size nasihat de ettim. Şimdi ben, inkarcı bir topluluğa nasıl üzülürüm?” (Araf 7;93)

Nasıl kirletmemeli kalbi? Hakikatini görebilsek keşke herkesin, çocuk gibi görebilsek birbirimizi. O kötü huyları da bize musallat olan, üzerimize giyilen elbiseler gibi görebilsek. Çıkarabilir istese insan. O zaman severiz onu, hemen değişiverir havamız. Kin gütmek yoktu ya hani! Ama fenalıkta kararlı olanlar var ya, kalplerini karartmış olanlar, özdeşleşmişler.. Ne yazık! Bir de seni hoşgörsem, yaptığını hak sanırsın, yüz bulursun iyice, meşrulaştırırsın kendini. Seni sevmenin adına “celal” demişler o yüzden. Öfkeden farkı; Allah rızası için olması…

Nefsine dokunan şeyler söyleseler, yapsalar, “eyvallah” diyebilmeli, sineye çekebilmeli belki. Ama Allah rızası için sevdiklerine, Rabb’ine, peygamberine, dinine, kutsal değerlerine saldırıldığında; “celal”. Çıkarına falan bakmadan, utanmadan, korkmadan, “dur, yapma!” diyebilmeli. Allah seninledir o zaman. Bir de ölçülü olsan.. Vaadi var ahirette; kişi ilelebet gönlünde sevdiğiyle. Dokundurur mu kirli ellere? Muhabbet ispat ister! Temizler…

“Eğer antlaşma yaptıktan sonra yeminlerini bozarlar ve dininize dil uzatırlarsa, küfrün önderlerine karşı savaşın. Çünkü onlar yeminleri olmayan kimselerdir. Umulur ki vazgeçerler(küfre son verirler)” (Tevbe 9;12)

Bize pasiflora içirmek, direncimizi kırmak, boyun eğdirmek istiyorlar. Propagandalarıyla müteredditlerin zihnini bulandırmaya çalışıyorlar. Hep haklılar. İnandığımız İslami değerlerden daha üstünmüş gibi felsefeleri, küçümsüyorlar. Yine başörtüsünden bastırıyorlar bakın şimdi. Olmadı başka başka yerlerden geliyorlar; yakınlarımızın hakkını gözeteceğimiz tutsa misal, “neden ötekini de görmüyorsun?” diyorlar. Sürekli ön koşullar dayatıyorlar. 

Bir yerden başlamalıyız yahu; yakınımızdan, önce en yakınımızdan. Tarafız biz! Ama her şeye de gücümüz yetmez. Gücümüzün yettiği kadarıyla başlasak mücadeleye, hiç yoktan iyi değil mi? Hem belki gören olur. Sonra yanımızda bir omuz daha, bir, derken yüz, bin, milyon. Bir de bakmışız ki ne kadar zayıfmış zalimler. Karşılarında Hak yolunda tevhid edenler bulunduğunda. Yanlarına kar kalmıyormuş her zaman meğer. Bakarsın zoru görünce onlar da fikir değiştirirler. Orta yolda buluşuruz. Nitekim çok insan bildim celal ile terbiye olan, sonunda Hakk’ı bulan. Cemali istemeyene ne yapsan? Esirgemez son ana kadar ilgisini Yaradan. Ah cahil insan, vesilesin… Ama neye?

Yaşa ve gör o halde, gör görebilirsen. İyiliğin karşılığında iyilik olacağını, kötülüğün karşısında kötülük bulacağını. Gör azıcık bu misal dünyasında. Ötesini sen hesap et. İnansan korkarsın hesap gününden, kul hakkından. O tarafa kalmasın diye kötülüğün, hemen karşılığını almak istersin burada. Temiz gidebilmek ise derdin.. Temizleyene minnet duymalı öyleyse. Cemaliyle, celaliyle.. Maksadı aşmadan. Kısas hak! Affetmek erdem! Nefs karışırsa ancak, geri durmalı. Agah olmalı, makul, medeni…

“Onların en makul düşüneni: ‘Ben size ‘eğer (Allah’ı) tesbih edip yüceltmiyorsanız, olmaz’ demedim mi?’ dedi” (Kalem 68;28)

Vay medeniyet timsali “Beyaz Batı Medeniyeti”! Yoksa senin dinin dünya malı mı, teknoloji mi, ne olursa olsun kendi adamını haklı görmek mi, özgürlük kılığında edepsizlik, ahlaksızlık mı? Hz.İsa’nın sünnetini nefsine benzetmek mi yoksa? Soraydık medeniyetinin hikmetlerini sömürülen halklara, Afrikalı siyahlara, Güney Amerika’nın yerlilerine, Kızılderililere, Aborijinlere, Hintlilere, Çinlilere, varsa beyni uyuşmamış kalanlara…

Tabi İslamı beğenmeyeceksin, içine soktuğun nifakçılarla değiştiremeyeceksen özünü, kapı dışarı etmek, yapabilsen yoketmek isteyeceksin. Elitlerin üzerinden, para pulla, ikiyüzlü refahla rehin aldığın kendi toplumunu da koruyacaksın ki, dinin hakikatine uyanmasınlar; ya nefislerini şımartmakla, ya da kolayca ötekileştirebildikleri bir düşmanla meşgul olsunlar. Ki sonra sana hesap sormasınlar.

Senin beğenmediğin Muhammedi İslam’da, topluma, çevreye zarar vermedikçe, hainlik etmedikçe, her türlü inançlının da inançsızın da haklarının, insanca yaşamasının güvence altında olduğunu anlasalar. Huzurunu bilseler. İçselleştirebilseler.. Tahtına oturduğunuz bu ikiyüzlü gaddar medeniyetten hemen yüz çevirirler. Bakarsın birçoğu bizden iyi Müslüman oluverirler. Sen İslamı kötüle yine de popülistçe. Cambaza bak hesabı. Çünkü çöküyor medeniyetin böyle giderse…

“İnkar edenlere, dünya hayatı süslü gösterildi ve onlar, imanlı olanların bir kısmı ile alay ediyorlar. (Oysa) takva sahibi olanlar, kıyamet günü onların üstündedir. Ve Allah, dilediği kimseyi hesapsız rızıklandırır” (Bakara 2;212)

Köşeye sıkıştıkça kabadayıları üzerinden söylemini sertleştiren bu firavuni medeniyet, kendininkiyle beraber bizim sonumuzu da getirmeden, bir şans daha verilecekse bize de, kıymetini bilmeli, çok dikkatli olmalı, tarihten ibret almalı. Keza biz de masum değiliz. Hastalık mutlaka ki bulaştı. Mücadele etmeliyiz. Bizim sorunumuz bence İslam olmak değil, -gerçek manasıyla- olamamak, erdemlerini halklar nezdinde anlatamamak. İyi örnek olamamak…

O ileri değerler var ya, Batı’nın övüne durduğu, bizim de imrenip özendiğimiz, alası var dinimizde, kültürümüzde; ortaya çıkarmalıyız! Bidatlerden, yobazlıklardan, tüm kötü uygulamalardan, riyadan, kibirden, şefkatsizlikten, şımarıklıktan, tembellikten, korkulardan, adaletsizlikten, hepsinden temizlenmeliyiz. Yoksa bu yükselen İslamofobik ırkçılar “bakın ne kadar haklıymışız”ı bize çok pahalıya satar..

Hayra yoralım öyleyse ve bu vesileyle derlenip toparlanalım, içimizde birliğimizi pekiştirelim ivedilikle. “Barış Kapısı” olalım yine ki; “İslam”, politik, ideolojik olarak da insanlığın sığınabileceği kalan son kale. Köprüden önceki son çıkıştayız vesselam… Allah sonumuzu hayretsin! Bu hızla değişen yeni dünya düzeninde bizi iyi rollere talip ettirsin. Yeter ki bizi Resulullah’a(sav) layık ümmet eylesin, gayretimizden hoşnut kalıp hakikatine eriştirsin!

“İnanıp hicret edenler ve Allah yolunda mücadele edenlerle (onları) barındırıp yardımda bulunanlar (var ya), işte onlar gerçekten müminlerdir. Onlar için mağfiret ve bol bereketli rızık vardır” (Enfal 8;74)

Huu

Yazının devamı...

Bir zamanlar Niokolo Koba’da… (III ve son)

12 Mart 2017

Köylüler kulübenin etrafındaki sazlık duvarı açtılar. İçeride gençler ortadaki ufak su havuzunun etrafında halka olmuşlar, dizleri üzerinde oturuyorlar; yan yana, omuz omuza, başlar öne eğik, gözler kapalı ve belli belirsiz bir mırıltı… Sanki delikanlılar nefesleriyle suyun yüzeyini dalgalandırdıkça yalazlanan yakamoz benzeri ışıltılar kulübenin karanlık gölgelerini yırtan oklara dönüşüyordu. Dışarısı da tamamen karanlık olmaktaydı ki Momo gözlerini açtı. Ve sanki anlaşmışçasına hepsi birden. Ayağa kalktılar. Tamtamların sesi yükseldi, ritm hızlandı. Dev uyanıyordu..

Geçen kırk günlük süre zarfında Diolalar Baba Maribu’nun talimatıyla en besili hayvanlarını seçip özel dualar eşliğinde tığlamışlar, derilerini yüzmüşler, tabaklamışlardı. Yaşlı usta ve eğittiği büyücü eskileri de kök boyalarla tabakaların üzerine adeta herbirini manevi birer zırha dönüştüren özel semboller çizmişlerdi. Tamba ve eski savaşçıların yaptığı mızraklar, yay ve oklar da hazırdı.

Momo başta, hepsi kendileri için hazırlanan derileri üzerlerine aldılar, yayları omuzlarına astılar. Kadınlar evlatları için su kabaklarından mataralar ve oklarını yerleştirmeleri için kamıştan sadaklar hazırlamışlardı. Mataralara gençlerin günlerdir etrafında oturup dualar okuduğu havuzun suyundan konuldu. Hazırlıklar tamamlanmıştı. Ortalık zifiri karanlıktı. Ormandan ürkünç hayvan sesleri, çığlıklar, ulumalar geliyordu. Köy halkı hiçbir ateş yakmamak için tembihliydi. Ki gençler günler boyunca o ışık almayan kulübede karanlıkta görmeye alışmışlardı. Meydanda bekleşen sevdiklerini buldular, sessizce vedalaştılar. Momo babasının elini öptü, duasını aldı. Mızrağını ona Șef Tamba verdi. Elinki’yle sıkı sıkıya sarıldılar, hiç konuşmadılar; kalpler zaten konuşmayı hiç bırakmamıştı ki.. 

Kotto’nun korkunç narası ormanda yankılandı. Adeta Niokolo Koba’nın tek hakimi olduğunu haykırıyordu. Sonunda ona meydan okuyan bu sefil insancıklara haddini bildirme zamanı gelmişti. Ecinnileri etrafında toplanmış komut bekliyordu. Canlarını kabzettikleri çeşit çeşit vahşi hayvanın formunu almışlardı. Genç savaşçıları ormanın en tekinsiz, ışık almayan arazisinde karşıladılar. Ecinniler öfkeli ulumalarla ileri atıldı.

Momo hızla silah arkadaşlarını savunma düzenine soktu. Su mataralarını çıkardılar. Ön saftakiler sadakalarından çıkardıkları okların ucunu dualı suya batırıp yaylarını gerdiler. Canavarların menzile girdiğini hisseder hissetmez Momo asasını indirdi. Bu işaretti. Atılan oklar gecenin karanlığını yardı. Hedefi vuran her ok yalnız isabet ettiği hayvanı yere sermiyor ona musallat olan kötü ruhu da yakıyor, öldürüyor böylece ecinninin beden değiştirmesine fırsat kalmıyordu. Kotto’nun dehşetli böğürtüsü bozgun yaşayan ecinnileri tekrardan toparladı. Dalga dalga, tekrar tekrar geliyorlar, genç savaşçıların ise cephanesi azalıyordu. Momo ani bir kararla, elinde mızrağı, böğürtünün geldiği yöne doğru koşmaya başladı. Kotto ortadan kaldırılmadan bu akınları savuşturmaları zordu.

Genç Diolalar Momo’nun yarma hareketini kolaylaştırmak için atışlarını onun koşu yoluna odakladılar. Kotto hazırlıklıydı, ormanın içlerine doğru çekilmeye başladı. Liderleri olduğu anlaşılan bu genci kendi halledecekti. Momo’nun kalabalığı yarması düşündüğünden de kolay olmuştu. Bunun bir tuzak olduğunu farketmekte geç kaldığını, kendini tek ayağından asılı bir halde havada bulduğunda anladı. İpi kesebilirdi ama bu kadar yüksekten düşüp de hayatta kalması mucize olurdu. Kotto bir boa yılanı şeklini almış kıpkırmızı gözleriyle tıslayarak kendine doğru geliyordu.

Momo’nun aklına diğerleri geldi. Beraber geçirdikleri sürede hepsi de sanki ruhundan bir parça gibi olmuştu. Ve geride bıraktıkları, köy, aileler, güzel Elinki… Burada can verdiği takdirde onların da Kotto karşısında dayanamayacaklarını kestirebiliyordu. İşi mucizelere kalmıştı. Babasını düşündü, yıllarca onun yetişmesi için nasıl da emek vermişti. Hani sürekli rüyalarına giren o parlak tüylü mavi baykuşu hakladığında nasıl da sevinmişti. “Kibirini altetmeden bilgelik bir hayal” derdi ya hep, ve Momo mağrur baykuşu boğduğunda rüyasında “o sana hakimdi, şimdi sen onun hakimi oldun, bilginin ve gizemin…” demişti. Doğru ya, baykuşun hakimi! Momo çılgın bir kahkaha attı. Boa yılanı artık iyice yaklaşmış iştahla koca ağzını açmaktaydı.

Momo, kalbinde tekrar Elinki’yi bulmasıyla birlikte kuşağında parlayan aşk kılıcını çekti. Ayağındaki ipi kestiği anda ise mavi baykuşu zihnine getirdi ve esmasını söyler söylemez koca pençeleri, keskin gagasıyla o azametli kuşa dönüşmüştü. İfrit daha ne olduğunu anlamadan Momo bir kanat çırpışta kendini düşmekten kurtardı ve havada ustaca bir manevra yaparak Kotto yılanının tepesine çöktü. Pençelerini canavarın gırtlağına geçirdi, gagasıyla iki gözünü birden oydu. Kotto acı içinde çırpınıyor, tıslamalı sesiyle ölmemek için yakarıyordu. Momo hayvanı kaptığı gibi arkadaşlarının bulunduğu alana uçtu. Orada ecinnilerle köyün gençleri arasındaki savaş artık göğüs göğüse devam etmekteydi. Birden ortalarına inmeleriyle herkes dondu kaldı. Savaş durmuştu.

Gözleri görmeyen Kotto nerede olduğunu bilmez haldeydi, kurtulamıyordu da hiçbir şekilde, yalvarıyordu çaresizce. Bütün orman kulak kesilmiş dinliyordu. “Ey güçlü savaşçı, avcılar avcısı, bağışla canımı, işte sana ormanın bütün sırları; tüm ağaçların, şifalı otların, hayvanların gizemlerini sunuyorum ayaklarının altına ve söz sana, emrimdeki bütün ecinnileri de kendi elimle öldüreceğim teker teker, artık siz Diolalara hiçbir fenalığım dokunmayacak, gideceğim buralardan…” Momo bu yalanları yutacak değildi. Babası öğütlemişti. Momo, ifriti serbest bırakırsa, alınan sırların da onunla beraber içinden geri çekileceğini biliyordu.

Kotto serbest bırakılma rüşveti olarak ormanın sırlarını teslim ettiğinde, Momo da gözünün yaşına bakmadan onu ecinnilerine teslim etti bu yüzden. Onlar ki güce boyun eğerdi, kendilerini bir çırpıda harcayan güçsüz kalmış Kotto’yu oracıkta öldürüverdiler.. Orman kanunlarının gereği buydu, yapacak bir şey yoktu. Momo hepsinin ismini öğrendi, bu, canlarını kendi eline teslim etmeleri demekti. Ve canlarını bağışlama karşılığında hepsinden söz aldı. Bundan sonra “Ata Emit” ve ona dost olanlardan başkasına tabi olmayacaklar, bu yoldan da asla çıkmayacaklardı. Yoksa mavi baykuşun gazabından kurtulamazlardı.

“Nihayet genç savaşçılar köye zaferle döndüler” desek de önemli kayıpları olmuştu, ki maalesef böylece gerçek savaşçı için gerçek zaferin ancak sevdikleriyle birlikte zevk edilecek sürdürülebilir bir barış olduğunu da öğrenmiş bulunuyorlardı. Erkeklik seremonisi Diolalar’da kuşaklar boyunca devam edecek ve bu hikaye de gençlere anlatılan köy efsanelerinin başında yer alacaktı. Diolalar bir daha tek tanrı “Ata Emit” inancından asla sapmadılar. Momo’nun gelmiş geçmiş en güçlü şifacı olarak bilindiğini ve ruhunun bugün dahi Niokolo Koba ormanını kötülerden koruduğuna inanıldığını söyleyelim. Tabi ki Șef Tamba’nın kızı Elinki ile evlendiler ve birçok çocukları oldu.. Siz bunları okurken ola ki uzaklarda biryerlerde bir baykuş içli içli ötüyordu; Huu, Huu!

Musa Dede / GÖLGENİN HAKİKATİ

Yazının devamı...

Bir zamanlar Niokolo Koba’da… II (geçen haftadan devam)

5 Mart 2017

Kotto da insan nefsinin zayıflıklarını iyi biliyordu. Savaş gitgide şiddetlendi. İki taraf da ağır kayıplar veriyordu. Genç yaşlı, çoluk çocuk, kadın erkek kayıpları arttıkça, korku ve şüphe Diolalar’ın üzerine yağmursuz karanlık bulutlar gibi iyiden iyiye çökmeye başlamıştı. Maneviyatları daha da düştü. Aralarındaki birlik giderek çözülüyordu. Nihayet kabile, bazılarının muhalefetine rağmen Kotto ve efradı ile bir anlaşmaya varmayı tercih etti.

Anlaşmaya göre Kotto ve ecinnileri artık kabile sınırlarını ihlal etmeyecek, bu sınırlar içinde hiçbir cana kastetmeyeceklerdi. Buna karşın Diolalar da köyün arazisi dışında, ormanda avlanamazlardı. Anlaşmanın esas korkunç tarafı ise, bu tarihten sonra Diolalar’ın artık her ilk doğan erkek çocuklarını kabile güvenliğinin kan bedeli olarak Kotto’ya teslim etmek zorunda olmalarıydı.

Tamba o zamanlar erkeklik sınavını yeni vermiş 15 yaşında bir gençti. Kabile geleneklerine göre erkek çocuklar buluğ çağına geldiklerinde o yılın son günü topluca ormana bırakılır ve iki hafta orada kendi başlarına avlanmaları, yaşam sürmeleri beklenirdi. Çocuklar döndüklerinde artık birer savaşçı erkek olmuş olurlar ve aile kurmalarına da müsade edilirdi. Tamba, köyünde “Son Savaşçı Șef” olarak anılıyordu. Çünkü onun erkekliğe adım attığı yıldan sonra bu gelenek Kotto’yla yapılan anlaşma gereği son bulmak zorunda kalmıştı.

Șeflik dedesinden babasına, ondan da kendisine geçtiğinde Tamba babasına nasıl olup da dedesinin böyle bir anlaşmaya onay verdiğini sormuştu. Dede Sanga halkın birliğinin bozulduğunu, inançlarının iyice zayıfladığını görmüş, bu şekilde savaşı kazanamayacaklarını anlamıştı. Ellerinde halen güç varken bu anlaşmayı yapmak daha uygundu. Vakit kazanmaları, bunun için de gerekirse fedakarlıkta bulunmaları gerekiyordu. Keza yaşlı bilgeler de vakti geldiğinde Ata Emit’in yardımlarına koşacağını ve Șef’in soyunu sürdürecek birinin köyü karanlıktan kurtaracağını kehanet etmişlerdi. Bu kişi bir avcı/savaşçı, bir görücü ve şifacı olacak, Diolalar da onun nesli hüküm sürdükçe muzaffer olacaklardı.

O gün bugündür beklemekteydiler ama çok zayıflamışlar, umutlarının sonuna gelmişlerdi. Çünkü kehanetin gerçekleşmesi neredeyse imkansızdı. Șef Tamba artık yaşlanmaktaydı ve erkek çocuğu zaten yoktu. Hoş, olsa da anlaşma gereği Kotto’ya verilmesi gerekecekti. Kızını evlendirmesi de mümkün değildi zira bir şefin kızı ancak kendi gelenekleri doğrultusunda onuruyla erkekliğini ispat etmiş biri ile evlenebilirdi. Varsayalım biri buna kalkışsa, Kotto’nun kucağına düşmesi demek olurdu ki bu devirde yanında onu destekleyecek kimse de bulamazdı. Erdemli bilgeler devri geçmiş, halk hurafeci yarı-büyücülerin eline kalmıştı.

Durum buydu. Șef Tamba boynunu eğdi. Kızını, zaten hayatını borçlu olduğu Momo’ya vermekten mutluluk duyardı. Lakin bu, Momo’dan ölmesini istemek gibi bir şeydi. Kendilerine yeterince yardımcı olmuşlardı. Elinki’ye talip olmakla aileyi ayrıca onurlandırmışlar, mutlu etmişlerdi. Bu kafiydi. Burada gelecek yoktu. Șimdi iyisi mi buradan bir an önce ayrılsınlardı. Ne de olsa anlaşmayla bağlı değillerdi. Nehir yolu açıktı.

Baba oğul bakıştılar. Baba Maribu oğlunun gözlerindeki kararlılığı gördü. Başıyla onayladı. Momo sordu; “Yılın son gününe ne kadar var?” Mevsim dönümünden sonraki yeni ay yıl sonuydu. 41 gün vakit vardı. Artık bu mesele Maribular için de onur meselesi olmuştu. Kimseden zorla yardım istenemezdi lakin teklif haktı. Baba Maribu’nun Șef Tamba’yı kabileye yönelik bir konuşma yapmak üzere ikna etmesi pek zor olmadı. O gecenin ertesi sabahı şafak sökerken tüm köy ahalisi merakla meydanda toplanmıştı.

Șef Tamba’nın söz vermesiyle Baba Maribu konuştu; “Ey Diolalar! Sizler onurlu bir neslin çocuklarısınız. Bu hal size yakışan bir hal değildir. Özgürlüğünüz elinizden alınmış, kendi öz evlatlarınızı elinizle ifritlere teslim etmektesiniz. Tüm ruhların hakimi, tek tanrınız Ata Emit’in yolundan ayrıldığınızdan beri bu sıkıntılar başınıza gelir oldu. Zayıfladınız. Böyle giderse yakında Kotto’nun beklediği gün gelecek, anlaşmayı bozup tepenize binecektir. Ama Tanrı sizi terketmedi. Biz de buraya boşuna gelmiş değiliz. Sizin için yeniden diriliş vakti gelmiştir…”

Baba Maribu konuşmasının devamında oğlu Momo’nun kabileye bir erkek olarak kabul edilmek üzere gönüllü bulunduğunu ve 40 gün sonra yeni ayda ormana gireceğini duyurdu; “Ey Diolalar, oğlum şimdiden kendini ispat etmiş iyi bir avcı/şifacıdır. Onunla yanyana olmak isteyecek evlatlarınız eminim ki ailelerine şeref getirecekler, Kotto belasının başımızdan defedilmesinin kahramanları olacaklardır. Sevdikleriniz adına, doğrular uğruna, özgürlük için ölmek, onursuz bir yaşamdan kat be kat iyidir. İnanın!” Ve asasını havaya kaldırdı, döndü oğlu Momo’ya uzattı. “Geleceği evlatlarımıza emanet etmeye, onların da ataları gibi savaşçının ruhuna yaraşır bir yaşam sürmeleri için arkalarında durmaya var mısınız? Varsanız bırakın evlatlarınız da yanımıza gelsin, bizimle birlikte bu destana adını yazsın!”…

Momo asayı eline alıp kaldırdığı anda inanılmaz bir şey oldu. Orman tarafından gelen bir arı bulutu Momo’nun tepesinde müthiş bir uğultuyla  dönmeye başlamıştı. Halk bir an şaşkınlık içinde kaldı. Birkaç kişi “giri giri” diye mrıldanıyordu ki Momo sanki göğsünün orta yerinden ok gibi fırlayan bir çığlıkla haykırdı; “Ata Emit!” Kalabalık heyecan içinde dalgalandı; “Ata Emit! Ata Emit! Az sonra Momo’nun etrafında otuzu aşkın genç gönüllü vardı. Meydan bir şenlik alanına dönmüştü. Olacaksa, bu işin içinde hepsi birarada olacaklardı.

Baba Maribu büyücüleri ayrı topladı. Herkesi kazanmak istiyordu. Onların yardımı da gerekecekti. Hepsinden biat aldı. Hakikati hatırlattı. Uğraştıkları bu “giri giri”lere artık tenezzül etmezlerse kadim sırlara vukufiyetleri mümkün olacaktı. Okunmuş sular hazırladılar, köyün etrafına serptiler ki Kotto’nun emrindeki kötü ruhlar hazırlıklarından haberdar olmasınlar. Șef Tamba’nın önderliğinde yaşlılar harıl harıl savaş gereçleri yapıyordu. Kadınlar erkeklerinin tüm ihtiyaçlarını karşılamak için her zamankinden daha cefakarca çalışıyorlardı. Momo ise gençlerle bir kulübeye kapanacaktı. Burada 40 gün boyunca halvette kalacaklar, dualar, tesbihlerle ruhlarını büyük hesaplaşmaya hazırlayacaklardı. Mevsim dönümü yakındı…

(Tefrika, son bölüm de nasipse haftaya…)

Musa Dede / GÖLGENİN HAKİKATİ

Yazının devamı...

Bir zamanlar Niokolo Koba’da…

26 Şubat 2017

Açan çiçeklere üşüşen arılar oradan alabildiğince bal aldılar ve nehir boyunca, bilinmeyen bir yere doğru uçtular. Öte yakada vardıkları o kasvetli ormanda, ulu bir ağacın üzerinde, kara bir kovan vardı. Arılar aldıkları balı kovana sundular ve az sonra, kovanın petekleri altın sarısı bir ışıkla ışıldamaya başlamıştı. Çok geçmeden içeriden görkemli bir ‘arı beyi’ peyda oldu. Tüm arılar vızıldayarak etrafında devran ediyordu. Ormanın üzerindeki karanlık gölgeler hızla sağa sola kaçıştılar. Artık tepede pırıl pırıl bir güneş parlıyordu…

Woloflar’dan Baba Maribu gezgin bir şifacıydı. Momo’nun annesinin ebedi ruhlar ülkesine zamansız göçünden beri baba oğul yalnız yaşıyorlardı. Momo neredeyse 16 yaşına varmış, güçlü kuvvetli, yakışıklı bir delikanlı olmuştu ve yaşlı adamın ona bu meslek ve dahi ataların irfan yoluyla ilgili artık öğretebileceği pek bir şey de kalmamıştı. Bilginin gerisi aktarılabileceklerden değil, hakedişle, nasiple ele geçileceklerdendi. Momo’nun kendini ispat etme, erkekliğe adım atma zamanı gelmişti. Baba Maribu bir işaret bekliyordu!

İşte işaret o gece gelmişti. Sabahı bulduklarında Momo’nun da anlatacak bir rüyası vardı. Sonunda o mağrur mavi baykuşu suya batırıp boğmayı başarmıştı. Parlak tüylü mavi baykuş suların üzerinde azametle kanat çırparken Momo hayran hayran onu seyretmekten kendini alamazdı. Baba Maribu onu uyarmıştı; mavi baykuş kendi ilmine olan hayranlığı, kibiriydi. Onu öldürmeden bilgelik yolunda ilerleyemeyecekti. Bilgi sahibi olarak kalacak, bilge olamayacaktı. Keşif ve ilham kanalı başka türlü açılmazdı.

Momo ne zamandır babasının verdiği özel dua ve sözcükleri tesbih ediyordu. O gece çalışmalarının ilk semeresini aldı. Bu sefer becerdi. Nefsi karşısında çok önemli bir mevzi kazanmıştı. Sanki üzerinden büyük bir yük kalktı. Baba Maribu sevinçle oğlunu kucakladı. Șimdi vakit geçirmeden hazırlanmaları gerekiyordu. Gidilecek bir menzil, tamamlanacak bir görev, aşılacak sınavlar vardı. Uzaklarda bir yerlerde…

Kanolarına bindiler ve Gambia nehri boyunca ilerlemeye başladılar, hakkında korkunç hikayeler anlatılan Niokolo Koba ormanlarının içlerine doğru. Burada garip adetleri olan, cinler perilerle kucak kucağa, hakikat bilgisinden uzak, kan dökücü animist kabilelerin yaşadığı anlatılırdı. Kendi gibi olmayanları pek sevmezlermiş. Bu devirde oralara seyahat etmek akıl karı sayılmazdı. Ama vazife buydu! İnandıkları, yaşamlarını adadıkları doğrular uğruna, gidilecekti. Baba’nın rüyası çok netti. Oğlan kaderiyle yüzleşmeye hazırdı.

Diolalar onları gece ateş başında yakaladı. Korkmadılar, direnmediler de. Savaşçı Șef Tamba’nın karşısına getirildiklerinde Baba Maribu elini kalbine koyarak yüksek sesle tekrarladı; “Ata Emit, Ata Emit”. Bu, Diola dilinde “Tek Tanrı” anlamına geliyordu. Diolalar’ın inançları belki karışıktı ama büyüklerin hafızasında tüm ruhların hakimi Tek Tanrı inancına ait kırıntılar da vardı. “Ata Emit” ismini sırları koruduklarına inanılan kabile büyücüleri yahut Șef dışında zikreden olmazdı. Șef Tamba duraksadı, bunlar basit kimseler değillerdi. Baba Maribu’yu yerden kaldırdı. Gözgöze uzun uzun bakıştılar. Tamba gürültülü bir kahkaha patlattı. Bu adamı sevmişti. Lakin delil lazımdı. 

Bir kulübeye alındılar. Șef parmağıyla işaret etti. Döşekte hasta yatan genç kızın etrafı kalabalıktı. Ellerinde büyü gereçleri, jujular, yaşlı cadı karılar ümitsizce mırıldanmaktan başka bir şey yapmıyorlardı. Zavallı kızın göğsünde koca bir ur, içinde kıpırtılar. Hali pek tekinsizdi. Bu, Șef Tamba’nın kızıydı. Baba Maribu kırık dökük Jolacasıyla halledebileceğini belirtti. Ancak heybesine ve bıçağına ihtiyacı olacaktı. Kızdan zaten umut kesilmişti. Verdiler..

Yaşlı usta önce kıza kola meyvesinin özsuyundan yapılma bir ilaç içirdi. Kız rahatlayıp derin bir uykuya daldıktan sonra itinayla şişkinliği yardı. O da ne; urun içinden akrebimsi bir yaratığın ateş saçan kırmızı gözleri görünür olmuştu. Baba Maribu canavarı oradan söküp atmak için bıçağın ucuyla kanırttıkça canavar pençelerini kızın göğsüne, daha daha derine sokuyordu. Baba’nın alnı boncuk boncuk ter olmuştu. Böyle birşeyi daha önce ne görmüş ne de duymuştu. Havadaki gerilim son raddeye varmıştı. Șef’in eli palasının kabzasındaydı.

İşin sonu pek hayırlı olmayacak gibiydi ki Momo babasına yaklaşarak “Babacığım, belli ki bu yaratık ateş ehlindendir, bıçakla kanırtmak yerine ateşle dağlasak ya” diye fısıldadı. “Hay aklınla bin yaşa”. Denemeye değerdi. Kız dayanıyordu. Baba devam etmesi için Momo’ya işaret etti. Kendisi de gözlerini kapayıp duaya başladı. Momo dağladığı demiri canavara yaklaştırınca canavar kollarını sapladığı yerden çıkardı, gövdesine çekti. Momo da o an yaratığı yakaladığı gibi ateşe fırlattı. Keskin bir çığlık duyuldu. Baba Maribu gözlerini açtı. İş bitmiş, kız kurtulmuştu. Șef Tamba oğlanı öyle bir kucakladı ki neredeyse boğulacaktı.

Șimdi köyün başmisafiri idiler. Momo nekahat döneminde kızın bakımı için gönüllü olmuştu. Șef’in kızı Elinki’nin yaratıktan kurtulur kurtulmaz yüzü gözü aydınlanmaya başlamıştı zaten. Artık Momo her kulübeye girdiğinde kız ahu gözlerini açıyor, yanaklarında çiçekler gamzeleniyordu. Elinki günbegün iyileştikçe o taptaze emsalsiz güzelliği fütursuzca ortaya seriliyordu. Bembeyaz dişleri, abanoz rengi pürüzsüz bir teni, bülbül gibi sesi vardı. Ya da Momo’ya öyle geliyordu. Birlikte vakit geçirdikçe birbirlerine iyiden iyiye aşık oldular. Hem de öyle ki; ne olursa olsun asla ayrılmayacaklarına yemin verdiler.

Momo gece rüyasında kendini kılıç kuşanmış gördü, iki tarafı keskin bir kılıç.. Babasına durumu açtı. Baba Maribu zaten anlamıştı. “Oğlum aşk kılıcı kuşanmışsın, hayırlısı! Bak bizi ta nerelerden getirttiler, nasibin bu demek! Ötesi varsa da öncelikle kızı babasından istemek gerek. Ancak bilesin; bu kabilenin üzerindeki bulutlar henüz dağılmadı, bu izdivaçla birlikte ola ki üzerine büyük bir yük düşecek, bazı teklikeler göğüslenecek, ona göre”. Momo razıydı.

Baba Maribu oğlunu yanına aldı, Șef Tamba’nın yanına vardılar. Durumu arzettiler. O da farkındaydı. Sevinecekti sevinmesine amma öncesinde konuklarının bilmesi gereken başka şeyler de vardı; Burada yaşamanın bedeli ağırdı. Șef de olsan örf ve adetlere uyulmalıydı. Kabile, ormanın kötü ruhu ile, tüm üyelerini bağlayıcı, nesiller sürecek bahtsız bir anlaşma yapmıştı…

(Tefrika, devamı haftaya…)

Musa Dede / GÖLGENİN HAKİKATİ

Yazının devamı...

Lal…

19 Şubat 2017

Geçtiğimiz perşembeyi cumaya bağlayan gece (yani bize göre mübarek cuma gecesi, ki günü geceden alırız), huzuru kıpkırmızı kana boyandı.. Aşıklar, lal oldu. Kalender, sustu! Kırklar meclisinden birinin bir yeri kanasa, hepsinin entarisi birden kan lekesi olurdu. O gece, o meclis kırmızıya doydu.

İblis fısıldıyordu, gök ile yer birbirine karıştığından beri sesi daha duyulur olmuştu, hele de duymak isteyenlere… Bu kez gönüllüsü İȘİD(DAEȘ) militanı bir kadın; Dergahta kendini patlattı. Fakir bu yazıyı yazarken, 100’e yakın can kaybımız, 200 civarı da yaralı olduğu bildiriliyordu.

Pakistan’ın Sindh eyaletinin Sehvan beldesinde, Allah dostu bir Sufi büyüğünün türbesi önünde; Çocuklar, kadınlar, yaşlı, genç, her inançtan insanlar, sığınmışlar farkların kaybolduğu bir mübarek beldeye, kendilerince ibadet ediyorlar. Jhulelal! Jhulelal! Davullar zurnalarla Hakk’a yürüdüler…

Dost onları yanına aldı, en güvenli yere, çilelerin bittiği yere. İnşaallah bu, “Șeb-i Arus”tur mümin canlara.. Lakin bu düğün gecesinde, gelin de damat da kıpkırmızı, lal. Ve biz de şahidiz; Ya Zülcelal, dileriz bu kanlar olsun sana helal!

Böyle mi anılacaktın bu kez ey “Șahbaz Kalender”; ey -rahmetli “Nusret Fatih Ali Han”ın meşhur ettiği “Dam adam mast Qalandar” ilahisindeki(qawali)- “Her dem mest Kalender”? Ki “dem”, “nefes, kıvam, zaman, koku, içki” demenin yanında “kan” da demekti… Biz kalender olamadık demek ki, bize biraz güç geldi.. “Bu Kalenderilik atını herkes koşturamaz. Bu yokluk tavlasını herkes oynayamaz. Er gerek ki candan geçsin de senin aşkını can edinsin” (Hakim Senai)…

Neredeyse 800 yıl evvel Dünya üzerinde yürümüştü. Lakabı; Șahbaz… “Șahin” dediler, asil ruhundan ötürü. Hem Seyyid’dir, Hz.Peygamber(sav) soyundan(hani bırak evladını, sulbünü, can parçasını, saçının, sakalının bir teli üzerine titrediğimiz), atası Hz. İmam Cafer-i Sadık, babası Pir Seyyid Hasan Kabiruddin, annesi prensesti. Asıl adı; Seyyid Muhammed Osman Mervandi(1177-1275).

Maneviyata eğilimi küçük yaştan itibaren kendini göstermişti. 7 yaşında Kuran’ı ezbere biliyordu. Kısa zamanda alim oldu. Farsça, Arapça, Türkçe, Sanskrit konuştuğu diller arasındaydı. Șairdi. Esas önemlisi; ömrü boyunca aşkı, barışı, İslam’ı vaaz edecekti, gönül diliyle..

Ve Mervandi Hazretleri bir manevi işaretle Hint coğrafyasına seyahate çıktı. Rivayete göre Tarik-i Sühreverdiye’den irşad olunmuştu. Yol arkadaşları; Sühreverdiye’den Bahauddin Zekeriya Hazretleri, Çeştiye’den Baba Ferid Ganjshakar ve Seyyid Buhari Hazretleri, ki onlara “Çar Yar(Dört Sevgili/Dost)” dediler. Hint/Pakistan alt kıtasının büyük oranda Müslüman olmasına vesiledirler.

Günü geldiğinde Hazret bugünkü Pakistan’ın Sehvan beldesine yerleşti, orada dergahını kurdu. Hak Teala lütfetti! Șahtı, Șahbaz oldu… Tasarruf sahibi, kerameti boldu. Halk ona hoşgörüsü, fukara dostu olmaklığı, cesaretle bozuk düzene karşı durabilmekliği, bağımsızılık özelliği, manevi mertebesinin yüceliğinden dolayı “Kalender” dedi, meşrebi buydu; Hz.Ali(ra) meşrepli… Lâl Șahbaz Kalender!

Herkesi kucakladı. Öyle sevildi ki, mesela Hindu’lar onu su tanrıları “Varuna”nın reenkarnasyonu olarak kutsal kabul etmişlerdir. “Ehli Beyt” sevgisinden ötürü Șiiler onu kendilerinden sayar. Öte yandan gerek eğitimi, eserleri, gerek “Osman” ilk-ismi bizi “Ehli Sünnet” olduğuna inandırır.. Hazret ise adeta bizi bu farklılıkların ötesinde bir yere davet etmektedir; insanlığa.. Çünkü o bir Kalender Sufi’dir, Hakk aşığıdır, adamdır. Ayrılığa değil, birliğe davetkar, şeytandan taraf değil…

1356 yapım tarihli türbesinde (ki şöyle yazar üzerinde; “Hayderiyim, Kalenderim, Mestim, Ali Murtaza’nın bendesiyim, tüm rindlerin{sufilerin/evliyanın} başıyım, çünkü Yezdan{Allah} aslanının yolunda, köpeğiyim”) o zamandan bu güne Hindu, Müslüman, Yahudi, Hıristiyan, Sünni, Șii, beraber ibadet eder, zaman geçirir. İster zikir çeker, dua eder, ister aşka gelir raks eder, ister meditasyon yapar. Birbirini rahatsız etmeden, hoşgörü içinde ne istiyorsa yapar, ya da yapmaz; kimsenin kimseye musallat olacağı yer değildir ve bu özelliğiyle yalnız o bölgenin değil, tüm Pakistan’ın, hepimizin özlem duyduğu sevgi, barış atmosferini yansıtır.

Böyle bir yere kim saldırır? Saldırdılar! Kalbimizi hedef almaktalar. Nasıl ki taktik savaşta köprüleri imha etmekle düşman, aramızdaki irtibatı koparmak, güçlerimizi bölmek ister, onun için bizi birleştiren değerlere saldırıyorlar.

Bakıyorum bazı yabancı haber kanalları da hemen “Șiilere saldırı” başlıkları atıyorlar, güya İȘİD’i de “Sünni”liğin temsilcisi olarak ima ediyorlar, ve Pakistan da ağırlıklı Sünni ya. Halbuki bizden iyi biliyorlar!

Pakistan’da uzun zamandır olmayan olaylar var; son birkaç hafta içinde 5 saldırı, senelerdir görülmeyen kayıplar… Pakistan; İran’la Hindistan arasında, Afganistan’la komşu, yukarıda da Çin… Anlaşılan şimdi tekrar oraları kaşıyorlar. Allah düşmanı, İslam düşmanı, insan düşmanı işbirlikçi örgütleri eliyle. Birileri… Belli ki din, mezhep çatışmaları çıkartmak maksatları, öfke ve nefreti körüklemek. Sonra da bakarsın “ne kızıyorsunuz yabaniler” derler.. Ve bizim iyiliğimiz için, bizi adam etmek isterler. Aman! Demek orası zayıf karnımız. Öyleyse hemen önlem almalıyız! Zira biz kardeşiz… Acilen, şeytanlaşanlara karşı safları sıkılaştırmalıyız.

Lal Șahbaz Kalender türbesinin türbedarları, oradaki “hizmetkaran, dervişan, kalenderan”dan canlı kurtulanlar, ne birilerinin ibadet biçimlerini beğenmemesine, göz dağı vermek istemesine, ne de hükümetin tüm uyarılara rağmen yeterli önlem almamasına küsecek değillerdi elbet, 800 yıllık adet, madem bu yolun düsturu herşeyi Hakk’tan bilmek ve kıyamet gelse de, yine de elindeki fidanı dikmek, düşmanlık edenlere inat, bize ibret, her zamanki önlemlerini yeniden canlandırdılar, daha yerdeki kanlar dahi kurumadan ertesi sabah 3 gibi başladı vurmaya nakkareler.. Hakk, Hakk, Hakk!

Yaşanan krizin ardından kalbi yeniden atıyor türbenin şimdi, nöbete devam; gökyüzüne yükseliyor salavatlar, haykırışlar, “La ilahe illallah”, “Julelal”, “Haq Ali, Haq”, “Lebbeyk Ya Hüseyin”, “Meded Ya Allah”… Biliyorlar, inanıyorlar; Bu yolda bir sünnet, ölmek de var; inşaallah geçilecek sınavlar, boşuna değil hiçbir şey ve her işte mutlaka bir hayır var…

Vaktiyle Hazreti Lal Șahbaz Kalender’den hediye gelen lal yüzük taşıma bakıyorum da, sanki daha kırmızı bu gece, sanki içinde kıpırtılar, hayal meyal bir türbe.. Dinliyorum gözyaşlarıyla, sessizce… Buradaki Sufi ritüelinin adı “Dhamal”… Aşk ateşten gömlek, lal! Ya Selam, aşıklarının, şehitlerin yüzü suyu hürmetine, dileriz senden; “Cemal”… Ah, Nur’ül Ayn, Nur-u Cemal…

“Civanmerd derviş zamana emreder, der ki: ‘Sen Hakk’ın kuluna tabi olmalısın’. (Ey zemane) benim hengamelerime sen dayanamazsın, (eğer istersen) imanlı bir erin gözünden sıvışıver, kaç. Benim gemiye, kaptana ihtiyacım yok. Eğer sen coşkun akan ırmak dahi olsan suyunun sathını alçaltmalısın. Senin sihrini bozan benim tekbirim değil mi idi? Eğer cesaretiniz varsa iddiamı reddedin. Kalender, güneş, ay ve yıldızlardan hesap sorar. O zemane üzerinde bir binicidir, altında binek değil.” (Muhammed İkbal-i Lahori) Huu

Yazının devamı...

Kıblemin Rabb’ine niyet…

12 Şubat 2017

Sahi şah damarından daha yakın ne var ki? Ona kan pompalayan kalp, gönül değil mi? Ki sahibi belli.. Evinde senle olmayı arzular; Dost! Lakin sen gönül evini öyle doldurmuşsundur ki ıvır zıvırla; yakışık almaz, temizlemen gerekir.

Tüm o bağlandıkların; gereksiz.. Sana bir şeylere sahipmişsin hissi veriyor ya; Yalan! Boşanmalısın masivadan… Çünkü talip oldun, çünkü bilirsin içten içe, çünkü özlersin; Hakikatini…

Yazık, neler meşgul ediyor seni şimdi. Öyle ki; hatırlamıyorsun. Uyanma ihtimali; ancak belaya düçar olduğunda…

Bu bir fırsat senin için; En aciz durumunda, kibirden eser bırakmaz ya acziyetin itirafı; sen zelil, miskin, zayıfsın.. İşte bu; nefsin! Nefsin hiçliğe en yakın hali..

Böylece tasdik eder Rabb’inin yüceliğini, iktidarını, muazzamlığını. Adeta der ki; “Ya Hakim! Beni bana bırakma, teslim oluyor kulun.” Nefsin gölgesi kısaldığında; ‘Ruhun Nuru’ tepede en parlak halini almakta. Herşey zıttıyla kaim. Ya Rahim, Sen sana sığınanı gözetirsin! Gönül secdeye vardı; ister kaldır, ister öylece bırak…

Kurtuluşun başka yolu var zannediyorsan, etme; Kulluk… Zaten bütün sıkıntıların sebebi bu direnç, bu kibirdi; putlar! Hazır kırılıyorken.. Fırsat; Sahibine sığın. Gönlüne esas sahibini buyur et artık. Ve bul huzuru!

Haydi bir adım at, bir başla, yönel; Korkma! O en zor ilk hamleyi yaptıktan sonra, az sabır ve bak neler olacak. Șaşıracaksın bir adım atana gerçekten koşa koşa icabet eden olduğuna. İnan; şükredeceksin varlığına hayranlıkla.

Belki de; “Nasıl yöneleyim bu halimle, putlarla bezeli kalbimde ne arasın O’nun sevgisi?” diyeceksin.. Bir nokta kadar da olsa orada rahmaniyet; işte onu büyüteceksin. Ondan aldığın kuvvetle etrafını temizleyeceksin. Eğer misal lazım olacaksa buna, bir büyüğüm anlatmıştı, anlatayım sana da:

Hicret’ten sonra, Medine döneminin ilk yıllarında, ‘Nebiyyi Zişan Efendimiz Hazreti Muhammed’(sav) imamlığında namaz kılıyorken Sahabe-i Kiram, ve Beyt’ül Makdis’e hürmeten, henüz kıblesi Kudüs’e doğru iken dinimizin, beklenmedik bir şey olmuş birden namazın ortasında. O an Hazreti Peygamber’e inen ayet, kıble olarak Mescid-i Haram’ı, Hz.Adem’in inşa ettiği, Hz.İbrahim ve oğlu Hz.İsmail’in ihya ettiği, Hak dinin ilk ibadet yeri olduğu rivayet edilen Kabe-i Muazzama’yı işaret ediyordu artık. Hz.Muhammed(sav) razı, hemen yüzünü oraya dönmüş namazını bozmadan. Cemaat de ardından.. Ve bundan sonra müminlerin kıblesi ‘Kabe’ olacaktır…

“Ee ne var bunda” deme! Düşün ki oradasın o anda. Yıllardır yüzünü döndüğün kıbleden yüz çevirince Hz.İmam(sav), tereddütsüz ona uyacaksın. Bir putu daha kıracaksın. Az akl-ı evvelsen ancak, vay haline. Çünkü yöneleceğin kıble, Kabe, putlarla dolu o sıra; Hubel, lat, menat, uzza, rivayet o ki 360 irili ufaklı put, çevresinde, içinde… Nasıl secde edeceksin cahiliyenin putlarıyla dolu bir yere?

Beytullah, orada mı ki Allah? Elbet bu bir remizdir, secde edilecek olan gönlündekidir. Uyulacak olan, sevgilidir. Allah’ın emrine itaat ibadettir. Kastedilen O’nun hakikati, ki vechi her yöndedir. Lakin yönlerden biri imamdır diğerlerine. Nasıl ki insanlar dahi derece derece…

Hazreti İnsan’ın gönlü ne yöne, biz döneriz o kıbleye. Alemlere rahmet Muhammed(sav); onunla rahmet indi Kabe’ye. Hz.Adem’in, Hz.İbrahim’in dergahı… Vefa ile şenlendi!

O günün evvelinde, her namazdan önce göğe bakarmış Resul-u Kibriya(sav). Hasretmiş o makamın şanını yüceltmeye. Rabb’inin istediği gibi. Ahlak-ı Muhammedi, Kuran ahlakıdır zira. Kitabın tecelligahı onun gönlü oldu. Ayna.. Nasıl ki; “Ve muhakkak ki O, kafirlere hasrettir.”(Hakka 69;50) diyor Allah, aynen böyle bir merhametle yoğrulmuştu (Kafire hasret olması onun kafirliğine değil, onu temizlemeyedir elbet). Herkeste muhatap alınacak bir güzellik mutlaka var, görebilene. Gören o noktaya değdi, kıymetini bildi, teklif etti.. Hidayet ise şüphesiz Allah’tan(cc)… Lakin sevdiğini hiç kırmaz Yaradan. Velhasıl içi putlarla doluyken dahi terketmediği Mescid-i Haram’ı insanlığın kalbinin arzdaki ebedi temsili kıldı, temizledi. Ve sonunda tahtına kuruldu Rahman…

Allah’ın tahtından maksat manası değilse, Kabe’den rumuz gönül değilse, haşa taşa toprağa mı secde edeceğiz? O taş topraktan kasıt hakikati değilse, iblis haklı demek olur Adem’e secde etmemekte.. Bizde kan dökücülük, bozgunculuk gördüler kardeşim. Rabbim “Ben sizin bilmediklerinizi bilirim”(Bakara 2;30) buyurmasa bakılmazdı yüzümüze. Kıblegahı olduk meleklerin nihayetinde. Kalbimizdeki olası tüm putlara rağmen, hakikatimiz uğruna… “Rabbim sizi temiz kılmak ister” (Ahzab 33;33, Maide 5;6) Hamdolsun!

O gün şanlarına yaraşır bir tevekkül, bir teslimiyetle Kabe’ye döndüler Sahabe-i Kiram. Bize de örnek olsun ki, demek bir gönül, putlar barındırsa da içinde, dost Muhammed’in(sav) hatırına, Rahman’ın yüzü suyu hürmetine, hakikati şerefine, hasretliktir bize, layıktır secdeye. Öyleyse uy Habibine ve güven. Șefaat edecek ümmetine de merhametiyle!

Sözü kendimize getirecek olursak derim ki; o rahmaniyeti bul putlarla dolu kalbinde. Ona yönel, onu yücelt. Allah sevgisini arzulamakla sula bahçeni, yeşerecek çiçekler, ayıkla ayrık otlarını tevbe ile, gübrele hüsnü zan ile, güllük gülistanlık oldurursun iyi amellerinle çölü bile. Zamanla putlar barınmaz olur böyle yerde. O ve O’nun rızası için sevdiğin herkes seninle. Tavaf eder alem çevresinde.. Unutma ki zamanı geldiğinde, Mekke fethedildiğinde, o gün Resulullah’ın(sav) yüzünü döndüğü Beyt’ül Haram tüm putlarından temizlenmiştir neticede. Mutlu son! Darısı gönlümüze o halde…

Gördün mü? O kadar da umutsuz değilmişiz! Hele az gayret, eyler elbet himmet ve gün gelir, sana kıbleni bulduran belaya duyarsın minnet. Aşk olsun! Hu 

Yazının devamı...

Bir garip karar…

5 Şubat 2017

Niyetini zaten seçim vaatlerinde açık etmişti. Dolayısıyla, oy kullanan Amerikan seçmeninin çoğunluğu, onun bu politikalarını da tasdiklemiş oldu. Sorumlu, tek bir kişi değil elbet; bu bir zihniyet. Ve artık alenen hakim… ‘Demokratik’ sistem içinde!

Uluslararası kamuoyu, sözkonusu kararnameyi “Müslüman yasağı” olarak adlandırdı. Çünkü engellemelere konu olan 7 ülkenin(Irak, İran, Suriye, Sudan, Libya, Somali, Yemen) hepsinin nüfusu ağırlıklı Müslüman. Yasak, tüm nüfusu Müslüman ülkeleri kapsamıyor ama, mevzu Mr.Trump’un İslamofobik sayılabilecek söylemleriyle de örtüştürülünce; algı böyle…

Her ne kadar ABD’nin yeni yönetim politikaları kafa karıştıran algı operasyonlarına malzeme olsa da, karar ortada. Kanımca, global ölçekte bir kırılmayı daha da belirginleştiren, derinleştiren nitelikte.

Hakim güç, Dünya’ya dayattığı yaşam biçimine uyumsuz olanları dışlıyor iyice. Küreselleşmeyle sınırları muğlaklaşmaya başlayan vatan kavramı, belli bir coğrafi alan içinde yeni kültürel tarifini bulacak ve neo-kapitalizm, yeni paketiyle tekrardan tedavüle sokulacak belki de.

Kendini sürekli krizlerle yenileyen vahşi kapitalizmin varoluşu krizlere muhtaç olduğundan daima, planlananların yine kapital ağalarının ekmeğine yağ sürmek üzere tasarlandığına pek şüphem yok.

Herkes sistem için çalışacak, herkes yerini bilecek. Uyumsuzlar sistemin çarkları arasında öğütülecek. Haklılığına bakılmadan. Ki insan olmak hakların en meşrusudur. Heyhat… Bu Dünya hepimizin. Fakat…

Vahşi kapitalizmin kanunları orman kanunları gibidir. Keza en iç halkada yer alanlar dışında tüm kesimlerin, yeni düzen oluşumunda ‘acaba merkezden ne kadar savrulurum’ endişesi taşıması doğal. Çünkü bu sistemde vefaya yer yok. Adaletin, çoğunluğu uyutmaya yetecek kadarı kafi. Merhamet, cimrice bağışlanan sadaka konumunda. İşte bunun gerilimi ve huzursuzluğu hissediliyor Dünya’da. Yer kapma savaşı; güncelleniyor…

Çıkarı örtüşenler ayrı, Mr.Trump’a destek veren halk kesiminin geneli, geri kalanından daha yoksul halbuki. Yoksul kişinin diğer yoksullarla empati kurması beklenir, lakin insan olmak zordur. Açların arasına atılan birkaç somun ekmek, ola ki kavga doğurur. Önce ben, sonra benimkiler ve benim gibiler… Paylaşılsa az çok herkese yetecekken, bakarsın ekmek güçlünün lokması olmuştur.

Silahı kime verirse sistem, o güçlü ya hesapta.. Ah doymaz açgözlüler… Utansın çıkarları doğrultusunda açları birbirine kırdıranlar!

Böyle olmaması için; sevgi, muhabbet, hakça yaşama bilinci, iyi ahlak, Allah’tan korkmak gerekir ki, bunlar birarada olunca zaten kişi fakirin nazarımda dindar olmuştur. Tek din; Halil İbrahim’in dini, Hz.Musa’nın, Hz.İsa’nın, Muhammed Habibullah’ın(sav) dini, özü itibariyle budur. Firavun’un, Haman’ın, Karun’un, Ebu Cehil’lerin, Yezid’lerinki değil…

Bugün Müslüman ülkeler fakir, insanları cahil, zelil, hakir görülüyor. Bir zamanlar böyle değildi. Güç zehirlenmesinden önce. Ve sonra da bel altına vurdular iyice sömürgecilikle, emperyalizmle. Meydan, metacılığı ululayan ideolojiyle, dinsiz modernite dinine kalmak üzere.

Evet, kapitalizm dışındaki tüm ideolojiler iflas etti artık(!). Onlar iflas ettikçe kapitalizm de fena halde vahşileşti. Efendiler ve köleler; teknolojik serpintilerle sadece şekil şemal değişti, insan, ihtirasları, iyiyle kötünün kavgası, değişmedi..

Bir ideoloji olmaksızın hareket ettirmek zordur kitleleri, kurmak zordur sistemi; kaos, anarşi doğar ki en fazla, başkaldırana da yaramaz. Bu insan düşmanı, yokedici sistemin karşısında durabilecek, Allah’ın özgürleştirici dini var ya halen ayakta; Mevcut Dünya sistemi için -yaşayan yegane ideolojik- tehdittir! Bunun için de fukaranın sığıngahı, mazlumun dostu, insanı manen yüceltme teklifiyle İslam, hükmü masiva dışında hiçbir yerde geçmeyen vahşi kapitalizmin baş düşmanıdır..

Dikkat; dönüştürerek, düşmanını da kendine hizmete zorluyor, düşmansız kalmak işine gelmeyen düşman… 

Kıyamet yaklaştıkça gizli olanlar da açığa çıkacak, saflar alenileşecek anlaşılan. "İslam garip başladı, başladığı gibi (bir hâle) dönecektir. Ne mutlu gariplere!" buyurmuş Hazreti Peygamber(sav). Garip değil mi bugün Müslümanlar, hele İslam’ın hakikatini safiyetle yaşamaya çalışanlar?

Garip, “uzak” anlamında(Allah’a yakın fakat); yaşadığı yerde yabancılaştırılmış, garipliğiyle alay konusu, horlanmakta, Hak düşmanlarınca özgürlükleri kısıtlanmış, eziyet görmekte. Köle; o işe de yaramazsa, çöpe…

Ve unutmayalım ki İslam, köleler, fakirler, garip ve hakir görülenler arasından kuvvet bulmuştu hep, zalimin zulmüne karşı; Hz.Musa(as) zamanında da böyle, Hz.İsa(as) zamanında da, Hz.Muhammed(sav) zamanında da…

Muhakkak ki, yine yardım eder Allah(cc), onlar ki şeytanın baştan çıkaramadıkları, vaktin firavunun rüşvetlerine aldanmadılar!

Ne mutlu onlarla olanlara. Ödülleri büyük olacak. Mücadele sıkılaşınca, bakalım saflarda kimler kalacak. Kendilerini fakir sandıran açgözlüler ile insanca yaşamaya aç olanlar da ayrışacak. Kimin neye hizmet ettiği zamanla netleşecek. Ekilenler biçilecek!

“Şüphesiz Allah, kendi yolunda, sanki birbirlerine kenetlenmiş bir bina gibi saf bağlayarak mücadele edenleri sever”(Saff Suresi, 61;4).

Belki de statükonun askerleri bundan korkuyorlar, birliğimizden. Ve daha da bastırıyorlar… Biliyorlar; başkaca hiçbir çıkarı olmaksızın, tamamen vicdani sebeplerle Dünya’da yükselmekte olan tüm kategorik ayırımcılıklar ve dahi İslamofobi karşısında sessiz kalmayanlar, ayağa kalkanlar, fukara dostları, cesur insanlar, dil, ırk, millet, cinsiyet gözetmeksizin bizdendirler (Fitne fesat peşindekiler değil!) ve yeterince çoklar..

Gerçek değişim, vaktin gelmesiyle bir liderin zuhur etmesine bakar. Lakin oyun içinde oyun var; dostlar, her çalan alarmla vakitsiz heyecana kapılmamalı, gelenin gideni aratmaması, biriken enerjinin berhava olmaması için uyanık olmalılar..

Daha ne diyelim; Hayrolsun! Devamı için ise, bekleyelim ve görelim, temkinle… Yeryüzü döşeğinde birlikte, herşeye rağmen, selamete erişeceğimiz günlere… Hu

Musa Dede / GÖLGENİN HAKİKATİ

Yazının devamı...

“Eyvah!” demeden…

29 Ocak 2017

‘İletişim’ dediğin, bir tutum değişikliğiyle sonuçlanacak ki verimli olmuş olsun. Yoksa boşuna…

Onun içindir ki, gerek izleyiciyi kendine bağımlı kılmak, gerek istenen yönde tutum değişikliği oluşturmak adına, “korku çekiciliği”ni kullanmak pek revaçta ‘işbilir ideoloji medyası’nda. Propaganda dünyasında…

Sen de beni dinlemiyor, korku salanları dinliyorsun ya.. Suç bende aslında! Üzgünüm, bir medya çalışanı olarak pek başarılı olamadım bu hususta… Halbuki tasavvuf ehli “Hakk sohbetinin en iyisi, sizi korku ile ümit arasında bırakanıdır” demiş zamanında.

Biz ümide fazlaca yüklendik belki de dostum. ‘Bu biteviye korku pompalanan ortamda umuda ihtiyaç vardır, aman eksik kalmasın’ diye… Ama neye yarar seni uyandırmadıktan sonra? Borçlu kaldım bak sana!

Sana kıyametin gelişinin yakın olduğunu bildirmek boynumun borcu mesela, öleceksin eninde sonunda. Ve sana senden başka zulum eden de olmadı bu diyarda. Nasıl hesap vereceksin öte yanda?

“O gün bunlar cehennem ateşinde kızdırılacak da onların alınları, böğürleri ve sırtları bunlarla dağlanacak ve ‘İşte bu, kendiniz için biriktirip sakladığınız şeylerdir. Haydi tadın bakalım biriktirip sakladıklarınızı!” denilecek”(Tevbe 9;35) ayetini duymadın mı? Ne biriktiriyorsun koynunda? Allah rızası için, hakikat uğruna nefsinle mücadele edeceğine, onu besleyerek büyütüp durdukça, tüketirsin kendini de çevreni de bu durumda.

Öyle de olmadı mı? İşte şahit; sana emanet edilmişken kaynaklarını vahşice tükettiğin bir dünya, hızla yokolan türler, ezilen halklar, kitleler… Sen ise obezleşmektesin; aslında kendini mahvetmektesin taşlaşan kalbinle. O ki senin vuslat kayığındır, batacak maalesef bu taş haliyle…

Bir kulu sebepsiz yere öldürmek tüm insanlığı katletmek gibiyken ve “…o takdirde onun cezası, içinde ebediyyen kalacağı cehennemdir ve Allah ona gazab etmiş ve ona lanet etmiştir. Ve (Allah) onun için ‘büyük azap’ hazırlamıştır” buyurmuşken Hazreti Allah, öldürmekten daha büyük/şiddetli olduğunu bildirdiği “fitne”nin içinde olmaklığı nasıl izah edebileceğiz dersin? Nifak ve küfürü, açgözlü vefasızlığımızı… Nasıl?

Yol yakınken, pişmanlığa, tevbe istiğfara sarılıp bu huylara savaş açmadıkça sana hangi müjdeyi vereyim ki? Güzellikle çok söyledim, hiç işittin mi? O halde; “Haydi, orada ebediyyen kalmak üzere cehennemin kapılarından girin. Kibirlenenlerin(büyüklük taslayanların) kaldığı yer ne kötüdür”(Nahl 16;29) desem artık… Kusura bakma!

O dağları aşmadıkça, içeceğimiz; irinli su… Ve bize nazar da etmeyecek! Ki Allah’a(cc) inatla sui zan ederdik.. Aman Ya Rabb!

O’nun rızasını kazanma yolundan uzak yürürsen hayatını, insanlığına, halifeliğine yakışır olmazsa eylemlerin, cimri ile, hain ile, zalim ile eyleşirsen, hayra davet edeceğin yerde irfanla, kötülüğü huy edinir de bencilleştikçe bencilleşirsen şeytanca, varacağın yer belli; çıkışı olmayan, kavurucu cehennem!

Burada başlayacak bu gidişle, çoktan başladı belki de; kendi odununu taşıdığın ateş yerinde, bakarsın “ilah oldum” zannıyla yaptığın şeyler eliyle, sona kalanlar, acımız artacak gitgide…

Ölüm de fayda vermeyecek büyük kıyamet gelmedikçe; nefsin, günahlarının onca ağırlığıyla mezara girdiğinde, kuş gibi havalanacağına ruhun özgürce, esaretinden kurtulamamışsın ki ömrünce, hesap günü gelene dek o daracık hücrede bekleyeceksin cesedinin yası ile. Kabir azabı bu işte… Nasıl korkmayacaksın?

Yaklaşıyor sonumuz, korkunun ecele faydası yok, lakin yol yakınken kendine çeki düzen vermeye faydası çok. Korkun sayesinde artacak saygın, saygın sayesinde artacak aşkın.. Belki biraz yakacak ama, sonraya bırakırsan eğer; cehennem ateşi, bitmeyen bir kabus gibi her zerreni buracak, kahrı anbean artacak, korkarım beterin beteri olacak.

“Ve andolsun ki cehennemi, insanların ve cinlerin çoğuna hazırladık(yarattık). Onların kalpleri vardır, onunla fıkıh(idrak) etmezler. Onların gözleri vardır, onunla görmezler. Onların kulakları vardır, onunla işitmezler. Onlar hayvanlar gibidir. Hatta daha çok dalâlettedirler. İşte onlar, onlar gafillerdir”(Araf 7;179)

Allah’ın cemalinden uzak olmanın tarifidir aslında cehennem, sevgiliden ırak olmanın yangısıdır aslında ateş, aşksızlığın en ücra köşesidir gayya kuyusu. Bir düşmeyesin, yapayalnız bir kör karanlık ki, ölümü kurtarıcı diye özlersin…

“Ve Rabbimiz, şöyle buyurdu: ‘Bana dua ediniz ki size icabet edeyim. Bana kul olmaktan kibirlenenler, muhakkak ki hakir ve zelil olarak cehenneme girecekler"(Mümin 40;60)

Allah’a ulaşmayı dileyenler(iman edenler), salih amel işleyenler(dinin emir ve yasaklarına uyanlar, iyi ahlakla hareket edenler, hayır peşinde koşanlar), O’nu çokça ve gönülden ananlar(zikredenler), bir şekilde yardımını hakedenler, Allah’ın izniyle kurtuluşa ulaşacaklar..

Çıkmadık candan umut kesilmez! Bize seçim hakkı verilmiş madem, o hakkın henüz varken; aç gönlünü oku, hüsnü zanla anla, gayret et uygula ve güven sonucuna. Bir de aşıklar meclisine girsen, korkun kalmaz hiç sonunda.. Mışıl mışıl ölürsün. Dirilerden sayar Hüda!

Kendime yazdım, haşa, “neden söylemedin vaktinde, bize hep merhametini anlattın, ben de ne yapsam olur sandım, keşke azıcık korkutsaydın…” demeyesin diye seninle de paylaştım burada. Sürçü lisan ettiysem affola!

Dostsan muhtacım, dua et bana da; sen bana, ben sana, el ele el Hakk’a… Hidayet et bizi doğru istikamete lütfunla, ey Yüce Mevla! Hu

Yazının devamı...