"Musa Dede" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Musa Dede" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Musa Dede

Bir zamanlar Niokolo Koba’da…

26 Şubat 2017

Açan çiçeklere üşüşen arılar oradan alabildiğince bal aldılar ve nehir boyunca, bilinmeyen bir yere doğru uçtular. Öte yakada vardıkları o kasvetli ormanda, ulu bir ağacın üzerinde, kara bir kovan vardı. Arılar aldıkları balı kovana sundular ve az sonra, kovanın petekleri altın sarısı bir ışıkla ışıldamaya başlamıştı. Çok geçmeden içeriden görkemli bir ‘arı beyi’ peyda oldu. Tüm arılar vızıldayarak etrafında devran ediyordu. Ormanın üzerindeki karanlık gölgeler hızla sağa sola kaçıştılar. Artık tepede pırıl pırıl bir güneş parlıyordu…

Woloflar’dan Baba Maribu gezgin bir şifacıydı. Momo’nun annesinin ebedi ruhlar ülkesine zamansız göçünden beri baba oğul yalnız yaşıyorlardı. Momo neredeyse 16 yaşına varmış, güçlü kuvvetli, yakışıklı bir delikanlı olmuştu ve yaşlı adamın ona bu meslek ve dahi ataların irfan yoluyla ilgili artık öğretebileceği pek bir şey de kalmamıştı. Bilginin gerisi aktarılabileceklerden değil, hakedişle, nasiple ele geçileceklerdendi. Momo’nun kendini ispat etme, erkekliğe adım atma zamanı gelmişti. Baba Maribu bir işaret bekliyordu!

İşte işaret o gece gelmişti. Sabahı bulduklarında Momo’nun da anlatacak bir rüyası vardı. Sonunda o mağrur mavi baykuşu suya batırıp boğmayı başarmıştı. Parlak tüylü mavi baykuş suların üzerinde azametle kanat çırparken Momo hayran hayran onu seyretmekten kendini alamazdı. Baba Maribu onu uyarmıştı; mavi baykuş kendi ilmine olan hayranlığı, kibiriydi. Onu öldürmeden bilgelik yolunda ilerleyemeyecekti. Bilgi sahibi olarak kalacak, bilge olamayacaktı. Keşif ve ilham kanalı başka türlü açılmazdı.

Momo ne zamandır babasının verdiği özel dua ve sözcükleri tesbih ediyordu. O gece çalışmalarının ilk semeresini aldı. Bu sefer becerdi. Nefsi karşısında çok önemli bir mevzi kazanmıştı. Sanki üzerinden büyük bir yük kalktı. Baba Maribu sevinçle oğlunu kucakladı. Șimdi vakit geçirmeden hazırlanmaları gerekiyordu. Gidilecek bir menzil, tamamlanacak bir görev, aşılacak sınavlar vardı. Uzaklarda bir yerlerde…

Kanolarına bindiler ve Gambia nehri boyunca ilerlemeye başladılar, hakkında korkunç hikayeler anlatılan Niokolo Koba ormanlarının içlerine doğru. Burada garip adetleri olan, cinler perilerle kucak kucağa, hakikat bilgisinden uzak, kan dökücü animist kabilelerin yaşadığı anlatılırdı. Kendi gibi olmayanları pek sevmezlermiş. Bu devirde oralara seyahat etmek akıl karı sayılmazdı. Ama vazife buydu! İnandıkları, yaşamlarını adadıkları doğrular uğruna, gidilecekti. Baba’nın rüyası çok netti. Oğlan kaderiyle yüzleşmeye hazırdı.

Diolalar onları gece ateş başında yakaladı. Korkmadılar, direnmediler de. Savaşçı Șef Tamba’nın karşısına getirildiklerinde Baba Maribu elini kalbine koyarak yüksek sesle tekrarladı; “Ata Emit, Ata Emit”. Bu, Diola dilinde “Tek Tanrı” anlamına geliyordu. Diolalar’ın inançları belki karışıktı ama büyüklerin hafızasında tüm ruhların hakimi Tek Tanrı inancına ait kırıntılar da vardı. “Ata Emit” ismini sırları koruduklarına inanılan kabile büyücüleri yahut Șef dışında zikreden olmazdı. Șef Tamba duraksadı, bunlar basit kimseler değillerdi. Baba Maribu’yu yerden kaldırdı. Gözgöze uzun uzun bakıştılar. Tamba gürültülü bir kahkaha patlattı. Bu adamı sevmişti. Lakin delil lazımdı. 

Bir kulübeye alındılar. Șef parmağıyla işaret etti. Döşekte hasta yatan genç kızın etrafı kalabalıktı. Ellerinde büyü gereçleri, jujular, yaşlı cadı karılar ümitsizce mırıldanmaktan başka bir şey yapmıyorlardı. Zavallı kızın göğsünde koca bir ur, içinde kıpırtılar. Hali pek tekinsizdi. Bu, Șef Tamba’nın kızıydı. Baba Maribu kırık dökük Jolacasıyla halledebileceğini belirtti. Ancak heybesine ve bıçağına ihtiyacı olacaktı. Kızdan zaten umut kesilmişti. Verdiler..

Yaşlı usta önce kıza kola meyvesinin özsuyundan yapılma bir ilaç içirdi. Kız rahatlayıp derin bir uykuya daldıktan sonra itinayla şişkinliği yardı. O da ne; urun içinden akrebimsi bir yaratığın ateş saçan kırmızı gözleri görünür olmuştu. Baba Maribu canavarı oradan söküp atmak için bıçağın ucuyla kanırttıkça canavar pençelerini kızın göğsüne, daha daha derine sokuyordu. Baba’nın alnı boncuk boncuk ter olmuştu. Böyle birşeyi daha önce ne görmüş ne de duymuştu. Havadaki gerilim son raddeye varmıştı. Șef’in eli palasının kabzasındaydı.

İşin sonu pek hayırlı olmayacak gibiydi ki Momo babasına yaklaşarak “Babacığım, belli ki bu yaratık ateş ehlindendir, bıçakla kanırtmak yerine ateşle dağlasak ya” diye fısıldadı. “Hay aklınla bin yaşa”. Denemeye değerdi. Kız dayanıyordu. Baba devam etmesi için Momo’ya işaret etti. Kendisi de gözlerini kapayıp duaya başladı. Momo dağladığı demiri canavara yaklaştırınca canavar kollarını sapladığı yerden çıkardı, gövdesine çekti. Momo da o an yaratığı yakaladığı gibi ateşe fırlattı. Keskin bir çığlık duyuldu. Baba Maribu gözlerini açtı. İş bitmiş, kız kurtulmuştu. Șef Tamba oğlanı öyle bir kucakladı ki neredeyse boğulacaktı.

Șimdi köyün başmisafiri idiler. Momo nekahat döneminde kızın bakımı için gönüllü olmuştu. Șef’in kızı Elinki’nin yaratıktan kurtulur kurtulmaz yüzü gözü aydınlanmaya başlamıştı zaten. Artık Momo her kulübeye girdiğinde kız ahu gözlerini açıyor, yanaklarında çiçekler gamzeleniyordu. Elinki günbegün iyileştikçe o taptaze emsalsiz güzelliği fütursuzca ortaya seriliyordu. Bembeyaz dişleri, abanoz rengi pürüzsüz bir teni, bülbül gibi sesi vardı. Ya da Momo’ya öyle geliyordu. Birlikte vakit geçirdikçe birbirlerine iyiden iyiye aşık oldular. Hem de öyle ki; ne olursa olsun asla ayrılmayacaklarına yemin verdiler.

Momo gece rüyasında kendini kılıç kuşanmış gördü, iki tarafı keskin bir kılıç.. Babasına durumu açtı. Baba Maribu zaten anlamıştı. “Oğlum aşk kılıcı kuşanmışsın, hayırlısı! Bak bizi ta nerelerden getirttiler, nasibin bu demek! Ötesi varsa da öncelikle kızı babasından istemek gerek. Ancak bilesin; bu kabilenin üzerindeki bulutlar henüz dağılmadı, bu izdivaçla birlikte ola ki üzerine büyük bir yük düşecek, bazı teklikeler göğüslenecek, ona göre”. Momo razıydı.

Baba Maribu oğlunu yanına aldı, Șef Tamba’nın yanına vardılar. Durumu arzettiler. O da farkındaydı. Sevinecekti sevinmesine amma öncesinde konuklarının bilmesi gereken başka şeyler de vardı; Burada yaşamanın bedeli ağırdı. Șef de olsan örf ve adetlere uyulmalıydı. Kabile, ormanın kötü ruhu ile, tüm üyelerini bağlayıcı, nesiller sürecek bahtsız bir anlaşma yapmıştı…

(Tefrika, devamı haftaya…)

Musa Dede / GÖLGENİN HAKİKATİ

Yazının devamı...

Lal…

19 Şubat 2017

Geçtiğimiz perşembeyi cumaya bağlayan gece (yani bize göre mübarek cuma gecesi, ki günü geceden alırız), huzuru kıpkırmızı kana boyandı.. Aşıklar, lal oldu. Kalender, sustu! Kırklar meclisinden birinin bir yeri kanasa, hepsinin entarisi birden kan lekesi olurdu. O gece, o meclis kırmızıya doydu.

İblis fısıldıyordu, gök ile yer birbirine karıştığından beri sesi daha duyulur olmuştu, hele de duymak isteyenlere… Bu kez gönüllüsü İȘİD(DAEȘ) militanı bir kadın; Dergahta kendini patlattı. Fakir bu yazıyı yazarken, 100’e yakın can kaybımız, 200 civarı da yaralı olduğu bildiriliyordu.

Pakistan’ın Sindh eyaletinin Sehvan beldesinde, Allah dostu bir Sufi büyüğünün türbesi önünde; Çocuklar, kadınlar, yaşlı, genç, her inançtan insanlar, sığınmışlar farkların kaybolduğu bir mübarek beldeye, kendilerince ibadet ediyorlar. Jhulelal! Jhulelal! Davullar zurnalarla Hakk’a yürüdüler…

Dost onları yanına aldı, en güvenli yere, çilelerin bittiği yere. İnşaallah bu, “Șeb-i Arus”tur mümin canlara.. Lakin bu düğün gecesinde, gelin de damat da kıpkırmızı, lal. Ve biz de şahidiz; Ya Zülcelal, dileriz bu kanlar olsun sana helal!

Böyle mi anılacaktın bu kez ey “Șahbaz Kalender”; ey -rahmetli “Nusret Fatih Ali Han”ın meşhur ettiği “Dam adam mast Qalandar” ilahisindeki(qawali)- “Her dem mest Kalender”? Ki “dem”, “nefes, kıvam, zaman, koku, içki” demenin yanında “kan” da demekti… Biz kalender olamadık demek ki, bize biraz güç geldi.. “Bu Kalenderilik atını herkes koşturamaz. Bu yokluk tavlasını herkes oynayamaz. Er gerek ki candan geçsin de senin aşkını can edinsin” (Hakim Senai)…

Neredeyse 800 yıl evvel Dünya üzerinde yürümüştü. Lakabı; Șahbaz… “Șahin” dediler, asil ruhundan ötürü. Hem Seyyid’dir, Hz.Peygamber(sav) soyundan(hani bırak evladını, sulbünü, can parçasını, saçının, sakalının bir teli üzerine titrediğimiz), atası Hz. İmam Cafer-i Sadık, babası Pir Seyyid Hasan Kabiruddin, annesi prensesti. Asıl adı; Seyyid Muhammed Osman Mervandi(1177-1275).

Maneviyata eğilimi küçük yaştan itibaren kendini göstermişti. 7 yaşında Kuran’ı ezbere biliyordu. Kısa zamanda alim oldu. Farsça, Arapça, Türkçe, Sanskrit konuştuğu diller arasındaydı. Șairdi. Esas önemlisi; ömrü boyunca aşkı, barışı, İslam’ı vaaz edecekti, gönül diliyle..

Ve Mervandi Hazretleri bir manevi işaretle Hint coğrafyasına seyahate çıktı. Rivayete göre Tarik-i Sühreverdiye’den irşad olunmuştu. Yol arkadaşları; Sühreverdiye’den Bahauddin Zekeriya Hazretleri, Çeştiye’den Baba Ferid Ganjshakar ve Seyyid Buhari Hazretleri, ki onlara “Çar Yar(Dört Sevgili/Dost)” dediler. Hint/Pakistan alt kıtasının büyük oranda Müslüman olmasına vesiledirler.

Günü geldiğinde Hazret bugünkü Pakistan’ın Sehvan beldesine yerleşti, orada dergahını kurdu. Hak Teala lütfetti! Șahtı, Șahbaz oldu… Tasarruf sahibi, kerameti boldu. Halk ona hoşgörüsü, fukara dostu olmaklığı, cesaretle bozuk düzene karşı durabilmekliği, bağımsızılık özelliği, manevi mertebesinin yüceliğinden dolayı “Kalender” dedi, meşrebi buydu; Hz.Ali(ra) meşrepli… Lâl Șahbaz Kalender!

Herkesi kucakladı. Öyle sevildi ki, mesela Hindu’lar onu su tanrıları “Varuna”nın reenkarnasyonu olarak kutsal kabul etmişlerdir. “Ehli Beyt” sevgisinden ötürü Șiiler onu kendilerinden sayar. Öte yandan gerek eğitimi, eserleri, gerek “Osman” ilk-ismi bizi “Ehli Sünnet” olduğuna inandırır.. Hazret ise adeta bizi bu farklılıkların ötesinde bir yere davet etmektedir; insanlığa.. Çünkü o bir Kalender Sufi’dir, Hakk aşığıdır, adamdır. Ayrılığa değil, birliğe davetkar, şeytandan taraf değil…

1356 yapım tarihli türbesinde (ki şöyle yazar üzerinde; “Hayderiyim, Kalenderim, Mestim, Ali Murtaza’nın bendesiyim, tüm rindlerin{sufilerin/evliyanın} başıyım, çünkü Yezdan{Allah} aslanının yolunda, köpeğiyim”) o zamandan bu güne Hindu, Müslüman, Yahudi, Hıristiyan, Sünni, Șii, beraber ibadet eder, zaman geçirir. İster zikir çeker, dua eder, ister aşka gelir raks eder, ister meditasyon yapar. Birbirini rahatsız etmeden, hoşgörü içinde ne istiyorsa yapar, ya da yapmaz; kimsenin kimseye musallat olacağı yer değildir ve bu özelliğiyle yalnız o bölgenin değil, tüm Pakistan’ın, hepimizin özlem duyduğu sevgi, barış atmosferini yansıtır.

Böyle bir yere kim saldırır? Saldırdılar! Kalbimizi hedef almaktalar. Nasıl ki taktik savaşta köprüleri imha etmekle düşman, aramızdaki irtibatı koparmak, güçlerimizi bölmek ister, onun için bizi birleştiren değerlere saldırıyorlar.

Bakıyorum bazı yabancı haber kanalları da hemen “Șiilere saldırı” başlıkları atıyorlar, güya İȘİD’i de “Sünni”liğin temsilcisi olarak ima ediyorlar, ve Pakistan da ağırlıklı Sünni ya. Halbuki bizden iyi biliyorlar!

Pakistan’da uzun zamandır olmayan olaylar var; son birkaç hafta içinde 5 saldırı, senelerdir görülmeyen kayıplar… Pakistan; İran’la Hindistan arasında, Afganistan’la komşu, yukarıda da Çin… Anlaşılan şimdi tekrar oraları kaşıyorlar. Allah düşmanı, İslam düşmanı, insan düşmanı işbirlikçi örgütleri eliyle. Birileri… Belli ki din, mezhep çatışmaları çıkartmak maksatları, öfke ve nefreti körüklemek. Sonra da bakarsın “ne kızıyorsunuz yabaniler” derler.. Ve bizim iyiliğimiz için, bizi adam etmek isterler. Aman! Demek orası zayıf karnımız. Öyleyse hemen önlem almalıyız! Zira biz kardeşiz… Acilen, şeytanlaşanlara karşı safları sıkılaştırmalıyız.

Lal Șahbaz Kalender türbesinin türbedarları, oradaki “hizmetkaran, dervişan, kalenderan”dan canlı kurtulanlar, ne birilerinin ibadet biçimlerini beğenmemesine, göz dağı vermek istemesine, ne de hükümetin tüm uyarılara rağmen yeterli önlem almamasına küsecek değillerdi elbet, 800 yıllık adet, madem bu yolun düsturu herşeyi Hakk’tan bilmek ve kıyamet gelse de, yine de elindeki fidanı dikmek, düşmanlık edenlere inat, bize ibret, her zamanki önlemlerini yeniden canlandırdılar, daha yerdeki kanlar dahi kurumadan ertesi sabah 3 gibi başladı vurmaya nakkareler.. Hakk, Hakk, Hakk!

Yaşanan krizin ardından kalbi yeniden atıyor türbenin şimdi, nöbete devam; gökyüzüne yükseliyor salavatlar, haykırışlar, “La ilahe illallah”, “Julelal”, “Haq Ali, Haq”, “Lebbeyk Ya Hüseyin”, “Meded Ya Allah”… Biliyorlar, inanıyorlar; Bu yolda bir sünnet, ölmek de var; inşaallah geçilecek sınavlar, boşuna değil hiçbir şey ve her işte mutlaka bir hayır var…

Vaktiyle Hazreti Lal Șahbaz Kalender’den hediye gelen lal yüzük taşıma bakıyorum da, sanki daha kırmızı bu gece, sanki içinde kıpırtılar, hayal meyal bir türbe.. Dinliyorum gözyaşlarıyla, sessizce… Buradaki Sufi ritüelinin adı “Dhamal”… Aşk ateşten gömlek, lal! Ya Selam, aşıklarının, şehitlerin yüzü suyu hürmetine, dileriz senden; “Cemal”… Ah, Nur’ül Ayn, Nur-u Cemal…

“Civanmerd derviş zamana emreder, der ki: ‘Sen Hakk’ın kuluna tabi olmalısın’. (Ey zemane) benim hengamelerime sen dayanamazsın, (eğer istersen) imanlı bir erin gözünden sıvışıver, kaç. Benim gemiye, kaptana ihtiyacım yok. Eğer sen coşkun akan ırmak dahi olsan suyunun sathını alçaltmalısın. Senin sihrini bozan benim tekbirim değil mi idi? Eğer cesaretiniz varsa iddiamı reddedin. Kalender, güneş, ay ve yıldızlardan hesap sorar. O zemane üzerinde bir binicidir, altında binek değil.” (Muhammed İkbal-i Lahori) Huu

Yazının devamı...

Kıblemin Rabb’ine niyet…

12 Şubat 2017

Sahi şah damarından daha yakın ne var ki? Ona kan pompalayan kalp, gönül değil mi? Ki sahibi belli.. Evinde senle olmayı arzular; Dost! Lakin sen gönül evini öyle doldurmuşsundur ki ıvır zıvırla; yakışık almaz, temizlemen gerekir.

Tüm o bağlandıkların; gereksiz.. Sana bir şeylere sahipmişsin hissi veriyor ya; Yalan! Boşanmalısın masivadan… Çünkü talip oldun, çünkü bilirsin içten içe, çünkü özlersin; Hakikatini…

Yazık, neler meşgul ediyor seni şimdi. Öyle ki; hatırlamıyorsun. Uyanma ihtimali; ancak belaya düçar olduğunda…

Bu bir fırsat senin için; En aciz durumunda, kibirden eser bırakmaz ya acziyetin itirafı; sen zelil, miskin, zayıfsın.. İşte bu; nefsin! Nefsin hiçliğe en yakın hali..

Böylece tasdik eder Rabb’inin yüceliğini, iktidarını, muazzamlığını. Adeta der ki; “Ya Hakim! Beni bana bırakma, teslim oluyor kulun.” Nefsin gölgesi kısaldığında; ‘Ruhun Nuru’ tepede en parlak halini almakta. Herşey zıttıyla kaim. Ya Rahim, Sen sana sığınanı gözetirsin! Gönül secdeye vardı; ister kaldır, ister öylece bırak…

Kurtuluşun başka yolu var zannediyorsan, etme; Kulluk… Zaten bütün sıkıntıların sebebi bu direnç, bu kibirdi; putlar! Hazır kırılıyorken.. Fırsat; Sahibine sığın. Gönlüne esas sahibini buyur et artık. Ve bul huzuru!

Haydi bir adım at, bir başla, yönel; Korkma! O en zor ilk hamleyi yaptıktan sonra, az sabır ve bak neler olacak. Șaşıracaksın bir adım atana gerçekten koşa koşa icabet eden olduğuna. İnan; şükredeceksin varlığına hayranlıkla.

Belki de; “Nasıl yöneleyim bu halimle, putlarla bezeli kalbimde ne arasın O’nun sevgisi?” diyeceksin.. Bir nokta kadar da olsa orada rahmaniyet; işte onu büyüteceksin. Ondan aldığın kuvvetle etrafını temizleyeceksin. Eğer misal lazım olacaksa buna, bir büyüğüm anlatmıştı, anlatayım sana da:

Hicret’ten sonra, Medine döneminin ilk yıllarında, ‘Nebiyyi Zişan Efendimiz Hazreti Muhammed’(sav) imamlığında namaz kılıyorken Sahabe-i Kiram, ve Beyt’ül Makdis’e hürmeten, henüz kıblesi Kudüs’e doğru iken dinimizin, beklenmedik bir şey olmuş birden namazın ortasında. O an Hazreti Peygamber’e inen ayet, kıble olarak Mescid-i Haram’ı, Hz.Adem’in inşa ettiği, Hz.İbrahim ve oğlu Hz.İsmail’in ihya ettiği, Hak dinin ilk ibadet yeri olduğu rivayet edilen Kabe-i Muazzama’yı işaret ediyordu artık. Hz.Muhammed(sav) razı, hemen yüzünü oraya dönmüş namazını bozmadan. Cemaat de ardından.. Ve bundan sonra müminlerin kıblesi ‘Kabe’ olacaktır…

“Ee ne var bunda” deme! Düşün ki oradasın o anda. Yıllardır yüzünü döndüğün kıbleden yüz çevirince Hz.İmam(sav), tereddütsüz ona uyacaksın. Bir putu daha kıracaksın. Az akl-ı evvelsen ancak, vay haline. Çünkü yöneleceğin kıble, Kabe, putlarla dolu o sıra; Hubel, lat, menat, uzza, rivayet o ki 360 irili ufaklı put, çevresinde, içinde… Nasıl secde edeceksin cahiliyenin putlarıyla dolu bir yere?

Beytullah, orada mı ki Allah? Elbet bu bir remizdir, secde edilecek olan gönlündekidir. Uyulacak olan, sevgilidir. Allah’ın emrine itaat ibadettir. Kastedilen O’nun hakikati, ki vechi her yöndedir. Lakin yönlerden biri imamdır diğerlerine. Nasıl ki insanlar dahi derece derece…

Hazreti İnsan’ın gönlü ne yöne, biz döneriz o kıbleye. Alemlere rahmet Muhammed(sav); onunla rahmet indi Kabe’ye. Hz.Adem’in, Hz.İbrahim’in dergahı… Vefa ile şenlendi!

O günün evvelinde, her namazdan önce göğe bakarmış Resul-u Kibriya(sav). Hasretmiş o makamın şanını yüceltmeye. Rabb’inin istediği gibi. Ahlak-ı Muhammedi, Kuran ahlakıdır zira. Kitabın tecelligahı onun gönlü oldu. Ayna.. Nasıl ki; “Ve muhakkak ki O, kafirlere hasrettir.”(Hakka 69;50) diyor Allah, aynen böyle bir merhametle yoğrulmuştu (Kafire hasret olması onun kafirliğine değil, onu temizlemeyedir elbet). Herkeste muhatap alınacak bir güzellik mutlaka var, görebilene. Gören o noktaya değdi, kıymetini bildi, teklif etti.. Hidayet ise şüphesiz Allah’tan(cc)… Lakin sevdiğini hiç kırmaz Yaradan. Velhasıl içi putlarla doluyken dahi terketmediği Mescid-i Haram’ı insanlığın kalbinin arzdaki ebedi temsili kıldı, temizledi. Ve sonunda tahtına kuruldu Rahman…

Allah’ın tahtından maksat manası değilse, Kabe’den rumuz gönül değilse, haşa taşa toprağa mı secde edeceğiz? O taş topraktan kasıt hakikati değilse, iblis haklı demek olur Adem’e secde etmemekte.. Bizde kan dökücülük, bozgunculuk gördüler kardeşim. Rabbim “Ben sizin bilmediklerinizi bilirim”(Bakara 2;30) buyurmasa bakılmazdı yüzümüze. Kıblegahı olduk meleklerin nihayetinde. Kalbimizdeki olası tüm putlara rağmen, hakikatimiz uğruna… “Rabbim sizi temiz kılmak ister” (Ahzab 33;33, Maide 5;6) Hamdolsun!

O gün şanlarına yaraşır bir tevekkül, bir teslimiyetle Kabe’ye döndüler Sahabe-i Kiram. Bize de örnek olsun ki, demek bir gönül, putlar barındırsa da içinde, dost Muhammed’in(sav) hatırına, Rahman’ın yüzü suyu hürmetine, hakikati şerefine, hasretliktir bize, layıktır secdeye. Öyleyse uy Habibine ve güven. Șefaat edecek ümmetine de merhametiyle!

Sözü kendimize getirecek olursak derim ki; o rahmaniyeti bul putlarla dolu kalbinde. Ona yönel, onu yücelt. Allah sevgisini arzulamakla sula bahçeni, yeşerecek çiçekler, ayıkla ayrık otlarını tevbe ile, gübrele hüsnü zan ile, güllük gülistanlık oldurursun iyi amellerinle çölü bile. Zamanla putlar barınmaz olur böyle yerde. O ve O’nun rızası için sevdiğin herkes seninle. Tavaf eder alem çevresinde.. Unutma ki zamanı geldiğinde, Mekke fethedildiğinde, o gün Resulullah’ın(sav) yüzünü döndüğü Beyt’ül Haram tüm putlarından temizlenmiştir neticede. Mutlu son! Darısı gönlümüze o halde…

Gördün mü? O kadar da umutsuz değilmişiz! Hele az gayret, eyler elbet himmet ve gün gelir, sana kıbleni bulduran belaya duyarsın minnet. Aşk olsun! Hu 

Yazının devamı...

Bir garip karar…

5 Şubat 2017

Niyetini zaten seçim vaatlerinde açık etmişti. Dolayısıyla, oy kullanan Amerikan seçmeninin çoğunluğu, onun bu politikalarını da tasdiklemiş oldu. Sorumlu, tek bir kişi değil elbet; bu bir zihniyet. Ve artık alenen hakim… ‘Demokratik’ sistem içinde!

Uluslararası kamuoyu, sözkonusu kararnameyi “Müslüman yasağı” olarak adlandırdı. Çünkü engellemelere konu olan 7 ülkenin(Irak, İran, Suriye, Sudan, Libya, Somali, Yemen) hepsinin nüfusu ağırlıklı Müslüman. Yasak, tüm nüfusu Müslüman ülkeleri kapsamıyor ama, mevzu Mr.Trump’un İslamofobik sayılabilecek söylemleriyle de örtüştürülünce; algı böyle…

Her ne kadar ABD’nin yeni yönetim politikaları kafa karıştıran algı operasyonlarına malzeme olsa da, karar ortada. Kanımca, global ölçekte bir kırılmayı daha da belirginleştiren, derinleştiren nitelikte.

Hakim güç, Dünya’ya dayattığı yaşam biçimine uyumsuz olanları dışlıyor iyice. Küreselleşmeyle sınırları muğlaklaşmaya başlayan vatan kavramı, belli bir coğrafi alan içinde yeni kültürel tarifini bulacak ve neo-kapitalizm, yeni paketiyle tekrardan tedavüle sokulacak belki de.

Kendini sürekli krizlerle yenileyen vahşi kapitalizmin varoluşu krizlere muhtaç olduğundan daima, planlananların yine kapital ağalarının ekmeğine yağ sürmek üzere tasarlandığına pek şüphem yok.

Herkes sistem için çalışacak, herkes yerini bilecek. Uyumsuzlar sistemin çarkları arasında öğütülecek. Haklılığına bakılmadan. Ki insan olmak hakların en meşrusudur. Heyhat… Bu Dünya hepimizin. Fakat…

Vahşi kapitalizmin kanunları orman kanunları gibidir. Keza en iç halkada yer alanlar dışında tüm kesimlerin, yeni düzen oluşumunda ‘acaba merkezden ne kadar savrulurum’ endişesi taşıması doğal. Çünkü bu sistemde vefaya yer yok. Adaletin, çoğunluğu uyutmaya yetecek kadarı kafi. Merhamet, cimrice bağışlanan sadaka konumunda. İşte bunun gerilimi ve huzursuzluğu hissediliyor Dünya’da. Yer kapma savaşı; güncelleniyor…

Çıkarı örtüşenler ayrı, Mr.Trump’a destek veren halk kesiminin geneli, geri kalanından daha yoksul halbuki. Yoksul kişinin diğer yoksullarla empati kurması beklenir, lakin insan olmak zordur. Açların arasına atılan birkaç somun ekmek, ola ki kavga doğurur. Önce ben, sonra benimkiler ve benim gibiler… Paylaşılsa az çok herkese yetecekken, bakarsın ekmek güçlünün lokması olmuştur.

Silahı kime verirse sistem, o güçlü ya hesapta.. Ah doymaz açgözlüler… Utansın çıkarları doğrultusunda açları birbirine kırdıranlar!

Böyle olmaması için; sevgi, muhabbet, hakça yaşama bilinci, iyi ahlak, Allah’tan korkmak gerekir ki, bunlar birarada olunca zaten kişi fakirin nazarımda dindar olmuştur. Tek din; Halil İbrahim’in dini, Hz.Musa’nın, Hz.İsa’nın, Muhammed Habibullah’ın(sav) dini, özü itibariyle budur. Firavun’un, Haman’ın, Karun’un, Ebu Cehil’lerin, Yezid’lerinki değil…

Bugün Müslüman ülkeler fakir, insanları cahil, zelil, hakir görülüyor. Bir zamanlar böyle değildi. Güç zehirlenmesinden önce. Ve sonra da bel altına vurdular iyice sömürgecilikle, emperyalizmle. Meydan, metacılığı ululayan ideolojiyle, dinsiz modernite dinine kalmak üzere.

Evet, kapitalizm dışındaki tüm ideolojiler iflas etti artık(!). Onlar iflas ettikçe kapitalizm de fena halde vahşileşti. Efendiler ve köleler; teknolojik serpintilerle sadece şekil şemal değişti, insan, ihtirasları, iyiyle kötünün kavgası, değişmedi..

Bir ideoloji olmaksızın hareket ettirmek zordur kitleleri, kurmak zordur sistemi; kaos, anarşi doğar ki en fazla, başkaldırana da yaramaz. Bu insan düşmanı, yokedici sistemin karşısında durabilecek, Allah’ın özgürleştirici dini var ya halen ayakta; Mevcut Dünya sistemi için -yaşayan yegane ideolojik- tehdittir! Bunun için de fukaranın sığıngahı, mazlumun dostu, insanı manen yüceltme teklifiyle İslam, hükmü masiva dışında hiçbir yerde geçmeyen vahşi kapitalizmin baş düşmanıdır..

Dikkat; dönüştürerek, düşmanını da kendine hizmete zorluyor, düşmansız kalmak işine gelmeyen düşman… 

Kıyamet yaklaştıkça gizli olanlar da açığa çıkacak, saflar alenileşecek anlaşılan. "İslam garip başladı, başladığı gibi (bir hâle) dönecektir. Ne mutlu gariplere!" buyurmuş Hazreti Peygamber(sav). Garip değil mi bugün Müslümanlar, hele İslam’ın hakikatini safiyetle yaşamaya çalışanlar?

Garip, “uzak” anlamında(Allah’a yakın fakat); yaşadığı yerde yabancılaştırılmış, garipliğiyle alay konusu, horlanmakta, Hak düşmanlarınca özgürlükleri kısıtlanmış, eziyet görmekte. Köle; o işe de yaramazsa, çöpe…

Ve unutmayalım ki İslam, köleler, fakirler, garip ve hakir görülenler arasından kuvvet bulmuştu hep, zalimin zulmüne karşı; Hz.Musa(as) zamanında da böyle, Hz.İsa(as) zamanında da, Hz.Muhammed(sav) zamanında da…

Muhakkak ki, yine yardım eder Allah(cc), onlar ki şeytanın baştan çıkaramadıkları, vaktin firavunun rüşvetlerine aldanmadılar!

Ne mutlu onlarla olanlara. Ödülleri büyük olacak. Mücadele sıkılaşınca, bakalım saflarda kimler kalacak. Kendilerini fakir sandıran açgözlüler ile insanca yaşamaya aç olanlar da ayrışacak. Kimin neye hizmet ettiği zamanla netleşecek. Ekilenler biçilecek!

“Şüphesiz Allah, kendi yolunda, sanki birbirlerine kenetlenmiş bir bina gibi saf bağlayarak mücadele edenleri sever”(Saff Suresi, 61;4).

Belki de statükonun askerleri bundan korkuyorlar, birliğimizden. Ve daha da bastırıyorlar… Biliyorlar; başkaca hiçbir çıkarı olmaksızın, tamamen vicdani sebeplerle Dünya’da yükselmekte olan tüm kategorik ayırımcılıklar ve dahi İslamofobi karşısında sessiz kalmayanlar, ayağa kalkanlar, fukara dostları, cesur insanlar, dil, ırk, millet, cinsiyet gözetmeksizin bizdendirler (Fitne fesat peşindekiler değil!) ve yeterince çoklar..

Gerçek değişim, vaktin gelmesiyle bir liderin zuhur etmesine bakar. Lakin oyun içinde oyun var; dostlar, her çalan alarmla vakitsiz heyecana kapılmamalı, gelenin gideni aratmaması, biriken enerjinin berhava olmaması için uyanık olmalılar..

Daha ne diyelim; Hayrolsun! Devamı için ise, bekleyelim ve görelim, temkinle… Yeryüzü döşeğinde birlikte, herşeye rağmen, selamete erişeceğimiz günlere… Hu

Musa Dede / GÖLGENİN HAKİKATİ

Yazının devamı...

“Eyvah!” demeden…

29 Ocak 2017

‘İletişim’ dediğin, bir tutum değişikliğiyle sonuçlanacak ki verimli olmuş olsun. Yoksa boşuna…

Onun içindir ki, gerek izleyiciyi kendine bağımlı kılmak, gerek istenen yönde tutum değişikliği oluşturmak adına, “korku çekiciliği”ni kullanmak pek revaçta ‘işbilir ideoloji medyası’nda. Propaganda dünyasında…

Sen de beni dinlemiyor, korku salanları dinliyorsun ya.. Suç bende aslında! Üzgünüm, bir medya çalışanı olarak pek başarılı olamadım bu hususta… Halbuki tasavvuf ehli “Hakk sohbetinin en iyisi, sizi korku ile ümit arasında bırakanıdır” demiş zamanında.

Biz ümide fazlaca yüklendik belki de dostum. ‘Bu biteviye korku pompalanan ortamda umuda ihtiyaç vardır, aman eksik kalmasın’ diye… Ama neye yarar seni uyandırmadıktan sonra? Borçlu kaldım bak sana!

Sana kıyametin gelişinin yakın olduğunu bildirmek boynumun borcu mesela, öleceksin eninde sonunda. Ve sana senden başka zulum eden de olmadı bu diyarda. Nasıl hesap vereceksin öte yanda?

“O gün bunlar cehennem ateşinde kızdırılacak da onların alınları, böğürleri ve sırtları bunlarla dağlanacak ve ‘İşte bu, kendiniz için biriktirip sakladığınız şeylerdir. Haydi tadın bakalım biriktirip sakladıklarınızı!” denilecek”(Tevbe 9;35) ayetini duymadın mı? Ne biriktiriyorsun koynunda? Allah rızası için, hakikat uğruna nefsinle mücadele edeceğine, onu besleyerek büyütüp durdukça, tüketirsin kendini de çevreni de bu durumda.

Öyle de olmadı mı? İşte şahit; sana emanet edilmişken kaynaklarını vahşice tükettiğin bir dünya, hızla yokolan türler, ezilen halklar, kitleler… Sen ise obezleşmektesin; aslında kendini mahvetmektesin taşlaşan kalbinle. O ki senin vuslat kayığındır, batacak maalesef bu taş haliyle…

Bir kulu sebepsiz yere öldürmek tüm insanlığı katletmek gibiyken ve “…o takdirde onun cezası, içinde ebediyyen kalacağı cehennemdir ve Allah ona gazab etmiş ve ona lanet etmiştir. Ve (Allah) onun için ‘büyük azap’ hazırlamıştır” buyurmuşken Hazreti Allah, öldürmekten daha büyük/şiddetli olduğunu bildirdiği “fitne”nin içinde olmaklığı nasıl izah edebileceğiz dersin? Nifak ve küfürü, açgözlü vefasızlığımızı… Nasıl?

Yol yakınken, pişmanlığa, tevbe istiğfara sarılıp bu huylara savaş açmadıkça sana hangi müjdeyi vereyim ki? Güzellikle çok söyledim, hiç işittin mi? O halde; “Haydi, orada ebediyyen kalmak üzere cehennemin kapılarından girin. Kibirlenenlerin(büyüklük taslayanların) kaldığı yer ne kötüdür”(Nahl 16;29) desem artık… Kusura bakma!

O dağları aşmadıkça, içeceğimiz; irinli su… Ve bize nazar da etmeyecek! Ki Allah’a(cc) inatla sui zan ederdik.. Aman Ya Rabb!

O’nun rızasını kazanma yolundan uzak yürürsen hayatını, insanlığına, halifeliğine yakışır olmazsa eylemlerin, cimri ile, hain ile, zalim ile eyleşirsen, hayra davet edeceğin yerde irfanla, kötülüğü huy edinir de bencilleştikçe bencilleşirsen şeytanca, varacağın yer belli; çıkışı olmayan, kavurucu cehennem!

Burada başlayacak bu gidişle, çoktan başladı belki de; kendi odununu taşıdığın ateş yerinde, bakarsın “ilah oldum” zannıyla yaptığın şeyler eliyle, sona kalanlar, acımız artacak gitgide…

Ölüm de fayda vermeyecek büyük kıyamet gelmedikçe; nefsin, günahlarının onca ağırlığıyla mezara girdiğinde, kuş gibi havalanacağına ruhun özgürce, esaretinden kurtulamamışsın ki ömrünce, hesap günü gelene dek o daracık hücrede bekleyeceksin cesedinin yası ile. Kabir azabı bu işte… Nasıl korkmayacaksın?

Yaklaşıyor sonumuz, korkunun ecele faydası yok, lakin yol yakınken kendine çeki düzen vermeye faydası çok. Korkun sayesinde artacak saygın, saygın sayesinde artacak aşkın.. Belki biraz yakacak ama, sonraya bırakırsan eğer; cehennem ateşi, bitmeyen bir kabus gibi her zerreni buracak, kahrı anbean artacak, korkarım beterin beteri olacak.

“Ve andolsun ki cehennemi, insanların ve cinlerin çoğuna hazırladık(yarattık). Onların kalpleri vardır, onunla fıkıh(idrak) etmezler. Onların gözleri vardır, onunla görmezler. Onların kulakları vardır, onunla işitmezler. Onlar hayvanlar gibidir. Hatta daha çok dalâlettedirler. İşte onlar, onlar gafillerdir”(Araf 7;179)

Allah’ın cemalinden uzak olmanın tarifidir aslında cehennem, sevgiliden ırak olmanın yangısıdır aslında ateş, aşksızlığın en ücra köşesidir gayya kuyusu. Bir düşmeyesin, yapayalnız bir kör karanlık ki, ölümü kurtarıcı diye özlersin…

“Ve Rabbimiz, şöyle buyurdu: ‘Bana dua ediniz ki size icabet edeyim. Bana kul olmaktan kibirlenenler, muhakkak ki hakir ve zelil olarak cehenneme girecekler"(Mümin 40;60)

Allah’a ulaşmayı dileyenler(iman edenler), salih amel işleyenler(dinin emir ve yasaklarına uyanlar, iyi ahlakla hareket edenler, hayır peşinde koşanlar), O’nu çokça ve gönülden ananlar(zikredenler), bir şekilde yardımını hakedenler, Allah’ın izniyle kurtuluşa ulaşacaklar..

Çıkmadık candan umut kesilmez! Bize seçim hakkı verilmiş madem, o hakkın henüz varken; aç gönlünü oku, hüsnü zanla anla, gayret et uygula ve güven sonucuna. Bir de aşıklar meclisine girsen, korkun kalmaz hiç sonunda.. Mışıl mışıl ölürsün. Dirilerden sayar Hüda!

Kendime yazdım, haşa, “neden söylemedin vaktinde, bize hep merhametini anlattın, ben de ne yapsam olur sandım, keşke azıcık korkutsaydın…” demeyesin diye seninle de paylaştım burada. Sürçü lisan ettiysem affola!

Dostsan muhtacım, dua et bana da; sen bana, ben sana, el ele el Hakk’a… Hidayet et bizi doğru istikamete lütfunla, ey Yüce Mevla! Hu

Yazının devamı...

Yed-i Beyza

22 Ocak 2017

Biricik said-i endişeyi teşmir edeyim / Eyleyem yine hüveyda yed-i beyzayı sühan (Sırrî)

“Beyaz El” mucizesinden hem Tevrat’ta hem Kuran’da bahsedilir. Yaradan, Hz.Musa’ya çölde yanan (ama ateşinin kendisini tüketmediği) bir çalılık içinden seslenmiş ve onu peygamberlikle vazifelendirmiş ya. Bu ilk karşılaşma sanırım en çok da Hz.Musa’nın yılana(ejder) dönüşen ve sonra aslına geri dönen asası ile birlikte anımsanmakta. Fakiri ise bir süredir orada, yanan çalılığın gizli cazibesi ve Rabb’imizin hitabeti yanında, dönüşen asa/yılan mucizesinin hemen sonrasında gerçekleştiği bildirilen bir diğer ayet meraklandırmaktaydı; “(Ya Musa) elini, (koynunun) yan tarafına koy(sok). Başka bir âyet(mucize) olmak üzere, kusursuz(lekesiz) ve beyaz(nurlu) olarak çıkar”(Taha 20;22).. İşte parlıyor “Yed-i Beyza”(beyaz el), şüphesiz bir mucize Hak’tan yana, gelgelelim bundan payıma düşen hikmet acep ne ola?

İç alemimde bu konuyla yoğun bir şekilde meşgul olduğum aylardı. Ayrıca önemli kararlar vermem gerekmişti o sıra. Pek çok şeyi en ince ayrıntısına kadar düşünerek, kuralına uygun kalmaya çalışarak. Bazıları epey zorladı. Allah bilir ya, doğrudan ayrılmadığım kanısındaydım. İçim rahat olmalıydı, lakin tam da değil.. Derken elimin ayasında sivilce gibi, ufak, ucu beyaz bişeyler çıkmaya başladı. Giderek artıyorlardı. Doktor bunun şüphelendiğim gibi alerji, mantar vb türü birşey olmadığını, stresten kaynaklandığını söyledi. Verdiği kortizonlu ilaç işe yaramıyordu. Bu siğilimsiler bir süre sonra sönüyor, yerini çiçek gibi açılan beyaz deri döküntüsüne bırakıyordu. Sıkılıyordum… Anlayamıyorum!

Belki de gerekli çileyi doldurduğumda, yahut acziyetle ettiğim dualar karşılık bulduğunda, her nasılsa birgün şimşek çaktı kafamda; “Ya Musa, atan Musa Aleyhisselam’ın sürecine Firavun ülkesindeki evveliyatıyla birlikte baksana!”… Tabi ya, hatırlasana o el öncesinde nasıl anılmıştı kitapta! “Musa, ahalisinin habersiz olduğu bir sırada şehre girdi. Orada, biri kendi tarafından, diğeri ona düşman taraftan iki adamı birbiriyle döğüşür buldu. Kendi tarafından olanı, düşmana karşı ondan yardım diledi. Musa da ötekine bir yumruk vurup (kazara) ölümüne sebep oldu. (Bunun üzerine) ‘Bu şeytan işidir. O, gerçekten saptırıcı, apaçık bir düşman’ dedi”(Kasas 28;15)…

Hazreti Musa’nın Kıpti’yi öldürmesi çeşitli şekillerde yorumlanmıştır. Ekseriyetle rağbet edilen yorum, bunun günah sayılamayacağı, dolayısıyla peygamberliğin “ismet”(masumluk) niteliğiyle ters düşen bir durum oluşmadığıdır. O vakit de “İsrailoğulları”nın tabi olduğu şeriat, Hz.Musa’nın zulüm gören kardeşine yardım etmesini ve zulüm eden Kıpti’ye engel olmasını gerektiriyordu. Anlaşılan müdahalesi öldürme maksatlı değildi. Șeytan onu zor duruma düşürecek bir tuzak kurmuştu. Nitekim Hz.Musa’nın aşağı tabakadan bir Yahudi’yi korumayı -muhtemelen firavunun atadığı bir subay olan- Kıpti’nin yanında olmaya tercih edişi, onun aslında -vaktinde şüphelenildiği gibi- Yahudi asıllı olduğunu aşikar etmiş ve firavun, öldürülmek üzere yakalanmasını emretmişti.. Rabb’inin gözetiminde gerçekleştiği anlaşılan bu olay, Hz.Musa’nın -çöle kaçarak- peygamberliğiyle sonuçlanacak süreci başlatmasına vesile olması bakımından, aslında pek hayırlıdır.

“Ve onlara göre ben, günahkarım…”(Șuara 26;14) demesinden anlıyoruz ki Hz.Musa da iftiraya uğradığını bilmekteydi. Yine de “Rabbim, ben nefsime zulmettim, artık beni mağfiret et" diye tevbe istiğfar etmede, hidayet dilemekteydi(Kassas 28;16-22). Yoksa mutmain değil miydi?.. Hz.Musa Tasavvuf öğretisinde “şeriat mertebesi”nin temsili olmanın yanında “akıl”ı da temsil eder. Șeriat, keskin bir kılıç gibi doğru ve yanlışı ikiye böler, ayırır. Aynen akıl da böyle değil midir? Dünya düzeninin yürütülmesi bunu gerektirir. Gelgelelim şeriaten doğru olmak her zaman kişinin vicdanının rahat olması demek olmayabiliyor. Bunun sebebi ola ki hep ikilikte olan aklın verdiği bir nevi huzursuzluktur. Șüphe aklın tabiatındadır. Sağlıklı oluş ise zannımca akl-ı selim ve kalb-i selim olmakta, yani aklın kalp(gönül) ile irtibatlanarak birliği bulmasındadır. Gönül, birliği algılama organımızdır. Huzur-u ilahi! Bunun hasretiyle çöllere düşmüştü belki de Hazreti Musa ‘seyr-i süluk’unun o aşamasında…

Sonra “akil adam” Yitro’nun(İslami kaynaklarda Șuayb Peygamber olabileceği rivayet edilir) hizmetinde geçen yıllar… Ve vakti geldiğinde, onca badireden sonra nihayet huzurda.. Rabb’inin “nalınlarını çıkar!” emrince dünyevi ağırlıkları bırakmış, bir başka aleme dalacak. Bir ejder kadar amansız nefsini kuyruğundan yakalatmış Allah(cc). “Elini koynuna sok” buyuruyor… Orada artık bölünmüşlük kalmıyor, vicdan da huzuru buluyor. Amelleri(eylemi) temsil eden el, gönülle birleşti(dahil oldu, süluk etti…) şimdi. “Yed-i Beyza”, kusursuz, lekesiz el, pırıl pırıl, nur saçıyor…

Böylece, izini takip ettiğim bu kıssadan anladım ki fakir; eylemlerimi gönülden yapmadıkça, ne kadar kuralına uygun da olsalar, ne kadar aklıma da yatsalar kafi değil, yine kusurluyum. Yapamam, yapmamalıyım, hasta oluyorum. Derdimin dermanı gönülde. Ancak onunla bütünleşen ameller vesile olacaktır Hakk’ın nurunun zuhuruna, huzura… “Şule-i aşkız ki tecellada nihanız / Gûya ki şua-yı yed-i beyzada nihanız” -Hersekli Arif Hikmet

“Ve elini (göğsünden) çekip çıkardığı zaman bakanlar, onun(elinin) beyaz olduğunu (gördüler)”(Araf 7;108) Allah Ya Șafi, sağ elin sahibi! Muhakkak ki bize doğru yolu gösterir, yardım eder, bizi temiz kılmak istersin. Çekelim kanatlarımızı kendimize… Hu

Yazının devamı...

Aşk’tan al haberi!

15 Ocak 2017

O’nun isimlerinden biri de “El Alim”dir; Bilen.. Bilmeye ise “ilim” deniyor. Lakin halk arasında genelde dar manası zikredilir ki o da dar manadaki “akıl” ile ilişkilidir, dar manasıyla alemi bilir kabınca. Bir de kalbî biliş var ki aşk halincedir. Malum, mana alemi incedir, latif.. Kalbin manası gönüldür. Ruhun merkez noktası… Muhammed İkbal Lahori şöyle özetlemiş; “İlim kitabın oğlu, aşk anasıdır”. Aşkın… Sübhanallah!

İlim ile aşkın biraradalığına marifet demişler. Marifet sahibi kimseye ise “arif”. Bilgisi tecrübe ile sabittir. Kendini bildi mi Hakk’ı bilmiş olupdur ki “arifibillah” denir. Konuşması haktır, yapması hak. Onu seven Hakk’ı sever ve ona düşmanlık eden Hakk’a savaş açmıştır. Bu gibi kimseleri tanımak nasip işi, kader.. Kader ise gayrete aşıkmış. Gayretin anası da murad etmek, niyet olsa gerektir…

Aşk varsa aşık vardır, aşık varsa maşuk… Aşk ilişki kurmaktır. Birliğin yolu.. Kendinden kendine, kendinle… Sunullah Gaybi diyor ki; “Alemin canından kendi aşkına kıyamet koptu. Gizli kalmış gerçekler meydana çıkıp görünsün, bilinsin diye meydana geldi bu olaylar ve görünüşler. Alemin içi dışına, görünmeye doğru taşarak nefes almak ister. Ta en mükemmel surette kendi güzelliğini seyretmek ister. Șüphesiz bu işin tamamlanması için yolculuk başladı ki, gizli hazine açılıp, bilinmez alemin sırrı keşfedilsin diye”.

Hayat, İlim(ilmin nuru), Kudret, İrade, Söz, Göz, Kulak… “Ve (Allah) Adem’e isimlerin hepsini öğretti”(Bakara 2/31) “Bu yedi ismi bil” diyor Gaybi Hazretleri, “Hakk’ın Zatı’nın isimleridir. Onun için alemleri uçarak dolaştıktan sonra gelip insana kondular”… “Nasıl?” dersen, Kaygusuz (Abdal) Sultan’ın “Budalaname”sinden; “Onlar ki, örfiyyeye(arifler mektebi) girdi, arif oldu. Onların gecesi Kadir, gündüzü ıyd(bayram) olmuşdur. Onlara iren, mukallid(taklitçi) iken arif olur, arif iken aşık olur, aşık iken maşuk olur. Bundan ileri makam olmaz. Ve bu makama “Makam-ı Mahmud” dirler ki, bunu arifler bilir”.. İlmin buna yarıyorsa ilimdir, nihayetinde tevazu(alçakgönüllülük) ile onu da sahibinden bilirsin ve geriye safi aşkın tözü kalır.. Artık yurduna döndün, evindesin; misafirlerle ilgilenirsin…

Terk etmek, kavuşmak manasındadır burada. Bu gözle okuyalım Lahori’nin “ilim ve aşk” şiirinin mealini ki sonunu paylaşmıştık başta; “İlim bana: ‘aşk deliliktir’ dedi. Aşk ise: ‘ilim ancak bir zan ve tahminden başka bir şey değildir’ dedi. Siz zan ve tahminin cazibesine kapılmamalı, kitap kurdu olmamalısınız. Aşk baştan sona huzur, ilim baştan başa perdedir. Kainatın savaş meydanı aşkın harareti ile vücuda gelmiştir. Aşk, sükun ve sebat olduğu halde alemin hayat ve ölümü ile ikizdir. İlim apaçık bir sualdir. Aşk ise gizli bir cevaba benzer. Fakrın ve dinin saltanatı aşkın mucizelerinden meydana gelir. Tac ve mühür(hakimiyet alameti) sahipleri aşkın hakir köleleridirler. Aşk hem mekandır, hem de o mekanda oturandır. Hem zamandır, hem de zemindir. Aşk baştan ayağa iman ile yakîn’dir. İman ve yakîn ise her başarının anahtarıdır. Aşk şeriatinde bir yerde konaklamak haramdır. Huzursuzluk, perişanlık, tufan, deniz aşk için helal, fakat bir sahilde oturup dinlenmek haramdır. Aşk yalnız çarpma, yıldırım ve şimşeği kabul eder, harman sahibi olmayı istemek ona haramdır. Aşk yalnız meşakkat ve mahrumiyetler içinde yaşar ve hiçbir maddi hedef gözetmez. İlim kitabın oğlu, aşk anasıdır(ümmü-l-kitab)”.

Bu mevzubahis saptama şairin zaviyesindendir ki, oraya şüphesiz ilim basamak olmuştur. İlimin reddiyesi ilim sahibi olmayana cehalettir. Nasıl ki Socrates “Bir bildiğim varsa, o da hiçbir şey bilmediğimdir” diyene kadar ilmin feriştahı idi ve ancak ondan sonra bunun perde olmaklığını itiraf ile terkini beyan etmiştir. İrfan yolu, terki öğretir, aşkın sırrı, “ben” demekten geçip “sen” demede kaybolmaktır. Hu! Kaygusuz Abdal buyurdu; “Sen de o Hakk şarabı(‘şaraben tahura’- İnsan 76/21) içen arif kişiyi gör, sen de Ona kavuşma şarabını iç. Bundan başka hiçbir şeyi önemseme, aldırma; bunu elde etmeye çalış ki, kıl kadar küçük bir kusur, yarın gözüne dağ gibi büyük görünmesin. Söylediğim bu sırrı gönlünde gizle, açıklama. Uzun, kısa bütün emellerini terk et. Makam ve hal ehli olmaya bak. Sana kapalı olarak söylüyorum, sözlerimin asıl manasını anla. Fırsat elindeyken kaya kuşu gibi faydasız yere lak lak ederek ömrünü geçirip boşa verme. Kör adam gibi devenin tekmesini somun ekmek sanma. Sen kendini bırakıp Hakk’ı dost edindin. O zaman Hakk Teala da sana kendini tanıtır, seni sever ve rahmet denizine daldırır. O zaman sana o kadar lütuflarda bulunur, seni o kadar sevindirir ki, çocuk gibi Hakk’a nazlanmaya başlarsın. Her dediğin Hakk tarafından yerine getirilir. O zaman gerçekten Hakk’ın kulu olursun”..

“…İman edenlerin Allah’a olan sevgileri ise daha şiddetli, kuvvetlidir…”(Bakara 2/165)

Bu yazıda ariflerden, aşıklardan, aşk adına, aşk için yaptığımız alıntıları Muslihüddin Vahyi Hazretleri’nin şu sözleriyle sonlandıralım; “İnsan, sırrına Hakk’ın tecelli etmesi için benliği aradan kaldırmalıdır. Bu dünyada aşksız kişi maksadına ulaşamaz, namert olur. Aşk şahinini avlamadan kendi hakikatini anlamak mümkün değildir. Başına aşk sevdası düşmeyen kişi, ‘aşk ankası’nın ne olduğunu bilemez. Salike aşıklık beratı verilmedikçe, Aşk Sultanı onu kendisine kul yapmaz. Aşk ile canını terk eyleyen, o anda Zat birliğine ulaştı demektir. Eğer eşyanın kuşattığı altı yön kişiye perde olursa, Zat nurunu görmesi asla mümkün olmaz. Aşk ile aşık ve maşuk bir olur. Sevgilinin zülfü, aşıkın boynuna zincir olur. Aşık kendi varlığını gidererek vuslata erer. Kişi aşk kitabından bir sayfa okusa, melekler ondan aşk dersini öğrenecek hale gelir”… İnşaalah!

Velhasıl umudumuz tükenmez bizim azizim. Yeter ki muhabbeti koruyalım. İnsanımız aşka yakındır. Ariflerin mektebi derunumuzda saklı.. Kısa yollarını biliriz bu ormanın. Fedakarlık, diğergamlık bu topraklarda halen canlı.. Öyle ya da böyle; İnanırız fakirane. Sığındık, bizzat kendisine… İşte bu yüzdendir ki, Dünya durdukça şanı baki kalanlardan olacaklardır. Buna karşın ve yine bu yüzdendir ki, masivanın “putperestlik” dini-darları onları sevmez, kıskanır.. Halbuki gelse, az gül ağacına yakın dursa, kendisi gül olmasa da, bari yanında dura dura o da gül koka; Korkmasa ah, o an aşık ola… Şan verildi Adem'e can ile / Can uyandı alemde aşk ile / Nam sal etrafına bu hal ile / Aşk olmayan gönülde söz boştur… Aşkın değişmez anayasasına uy sen, gerisi elbet hallolur!.. “Hub, Hub” çarpıyor mübarek, duy! Ya Habib, Ya Mahbub, Ya Vedud…

Musa Dede / GÖLGENİN HAKİKATİ

alıntılar:

* Darb-ı Kelim / Muhammed İkbal-i Lahori / çev.Prof.Dr.Ali Nihad Tarlan / İstanbul Matbaası

* Devre-i Arşiyye / Sun’ullah Gaybi / haz.H.Rahmi Yananlı / Büyüyen Ay Yayınları

* Budala-name / Kaygusuz Abdal / haz.Tahir Galip Seratlı / Furkan Kitaplığı

* Mi’racü’l-Beyan / Muslihüddin Vahyi / haz.Mustafa Tatcı-Cemal Kurnaz / Kırkambar Kitaplığı

 

Yazının devamı...

Kriz var, bunalım var!

8 Ocak 2017

Zaten ölümle biteceğini bildiğimiz bir yaşantıyı sürdürmenin varoluşsal krizinden sıyrılabilmek meseleyken, üstüne bir de her seferinde kendi krizlerinden yeniden doğan kapitalizmin ‘modal’ kriz coşturmacası. Anlaşıldı ki “postmodern çağ”, paradoksların vahşice çatıştığı bir kriz çağıdır hunharca kendini tüketen…

Türk Dil Kurumu(TDK), “kriz” kavramına aşağıdaki anlamları vermiş, tek tek bakalım:

1) “Bir organda birdenbire ortaya çıkan fizyolojik bozukluk”.. O halde kalp krizi geçiriyor olmalı insanlık. Birbirini sevmeyince meğer kendini sevmiyormuşsundur ve kalp tabiki de dayanamaz buna. Acil dilaltı sevgi hapı verimeli krizdeki hastaya…

2) “Bir kimsenin yaşamında görülen ruhsal bunalım”.. Elbette ruh bunalıma girer nefsin bunca baskısı altında. Ruhun öz gıdası öyle kolay metalaştırılamazken, tüketim toplumu bezirganları nefislere metalaştırılmış ne varsa satmak üzere yüceltirler ruhun zehiri kıskançlık, bencillik, kibir vesaireyi gizli gizli. Nefs obezleşir ve baskıladıkça bunaltır tutsak aldığı ruhu, iyiden iyiye daralttığı ten kafesinde…

3) “Bir şeyin çok kıt bulunması durumu”.. Kıtlaşan huzurlu mekan, zaman, aş, iş ve özgürlükler yalnızca görünümüdürler bozulan algımızda kıtlaşan iyi niyet, muhabbet, anlayış, hoşgörü, cömertlik, dostluk gibi hak isim, sıfat ve edimlerin…

4) “Bir şeye duyulan ani ve aşırı istek”.. Ah, ne geliyorsa başımıza nefsin bu “kor-olası” arzularından gelmiyor mu zaten. Hele ki firavun özentisi birileri kendi arzularının bedellerini tüm insanlığa zulüm altında inim inim inlemek cinsinden ödetmeyi göze almışken…

5) “Çöküntü”.. Çöküntü alçaklıktır aslında, cehennemîdir. Bilhassa da ahlaki olduğunda…

6) “Bir ülkede veya ülkeler arasında, toplumun veya bir kuruluşun yaşamında görülen güç dönem, bunalım, buhran”…

Bu son maddeden hareketle kavramı daha da açmaya çalışırsak; (her olumsuzluk kriz olmamakla birlikte) Kriz olarak algılanan durum, olumsuz bir durumdur. Üst düzey hedeflerimizi hatta varlığımızı tehdit ediyordur. Kriz, ortaya çıkış şekli itibariyle öngörülememiş yahut onu önleme imkanı bulunamamıştır. Mevcut mekanizmalar muhtemelen işlemez hale gelmiştir. Öyle olunca güven duygusu azalmış, kaygı artmıştır. -Varsa- taraflar ve hatta paydaşlar arasındaki çatışmalarda yükseliş olur. Köklü, hızlı değişiklikler gerekmektedir. Artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı kabul edilmelidir. Zaman hızlanmış, ileriyi görüş bulanıklaşmıştır. Kriz iyi yönetilmezse derinleşebilir ve dolayısıyla vereceği zarar artabilir. Halbuki kriz aynı zamanda fırsatlar da barındırmaktadır. Eldeki imkanlar yeterliyse ve iyi yönetilirse hayırlısıyla krizden karlı çıkmak olasıdır. Bu noktada krizin içindeki “toplum, kuruluş vs”nin kendi bünyesinde konsolide olarak mümkün mertebe uyumlu bir birlik oluşturması ve basiret sahibi bir lider ve ekibi tarafından, üzerinde mutabık kalınmış haklı bir hedef doğrultusunda ve makul bir plana göre başarıyla yönetilmesi, krizden çıkmanın olası anahtarıdır.

Krizleri çözmek üzere gerçekçi bir bilanço çalışması yapmalı, etkin politikalar geliştirmeli, iletişim kanallarını başarıyla kullanabilmeliyiz. Elimizdeki maddi-manevi kaynakların yeterli olduğuna inanıyorum. Ancak fakirane gözlemim, her şeyden önce içinde bulunduğumuz krizin tanımını doğru bir biçimde yapmada sorunlar yaşadığımızdır. Çünkü algımızı bulandırmaya, karartmaya kastetmiş ciddi bir bilgi kirliliği ve propaganda savaşının da ortasındayız aynı zamanda. Öyle ki, çözümün kendisi problemin kaynağı olarak bize sunulmaya çalışılıyor çoğunlukla. Ya da problemin kaynağı çözümmüş gibi… Halbuki niyetimizi ve gücümüzü kuvvetlendirip, doğru yönde odaklamalıyız. Bu bir varoluş meselesi! Çok uyanık olmalı ve Allah’ın ipine sımsıkı sarılmalı bence bu durumda, şeytanın hayali rüşvetlerine aldanmamalı. Çünkü ancak O’nun(Hakk) kendisine sığınanları ateşten koruyacağının garantisi var; Ya Hafız!

Başta tüm şehitlerimiz nezdinde kahraman polisimiz “Fethi Sekin”e olmak üzere, Allah(cc) rahmet eylesin dilerim şu zorlu günlerde hepimize! "Sayılmayız parmak ile, kırılmayız vurmak ile..." Heyy canım! Bu süreçten birlikte ve muzaffer çıkacağız, aydınlığa, az kaldı inşaallah..

Kahrolsun terör! Aşk olsun! Hu

Musa Dede / GÖLGENİN HAKİKATİ

Yazının devamı...