"Musa Dede" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Musa Dede" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Musa Dede

Sen de Konuşma! Sen de Bakma!

10 Şubat 2019

Daha sonra konu üzerine hallenerek fakir de epeyce düşündüm; Allah’ın görmediği bir yer olamazdı. Ama doğru ya bu, görmek değil bakmak, daha da doğrusu “nazar etmek” ile ilgiliydi. O’nun nazarı pür nur olsa gerekti. Ve nazar ettiği yer de o nurla baştan aşağı yıkanır,  temizlenirdi muhakkak. Yeter ki nazar edecek, varlığa dair bir şey olsundu orada. Bereketlenirdi.. Lakin anladım ki ömür boyu “nefs-i emmare”sine uyup da böylece yoklukla matuf olanın ahiretteki menzili de ancak yokluğa dönmek olacaktır. O kişi ki kendine üflenen nefesin kıymetini bilmemiş, ruhuyla, hakikatiyle kendini zerrece ilişkilendirememiş, zalim olmuş. Öyleyse ortada muhatap alınacak bir eser de yok artık. Meğer gayrısına uyanamadığın tüm kesafetin, tüm zulmetin, güneş tepeye varanda kaybolacak bir gölge nispetinde imiş. Ah!.. “De ki; Hak geldi, batıl zail oldu. Şüphesiz batıl yok olucudur”(İsra 17;81)

Yine de içimde bir tereddüt, nefsimin ağırına gitmişti “bakılmayacak bile” ihtimalini kabullenmek. O hep bir şekilde yırtacağına dayanacak ya. Bencil, ne yapsa olur ve hep en iyisine layık(!) Korkutulmayı ise hiç sevmiyor. Çünkü anlamak istemiyor; Korkunun esasen sevginin cüzü olduğunu… Halbuki bahsedilen korku, sevgiliden uzak kalmaya duyulmasıyla sevginin olmazsa olmazı, sevgilinin kalbini kırmaya duyulmasıyla özenin, edebin,, hatta o haşyet, tevazunun ve azameti idrakin ve daha nice kulluk halinin dayanağı. Varacağı yer de aşktır nihayetinde; sevgilinin varlığında kaybolmak(yokolmak), kaybolunca bulunmak, bulunmakla yoklukta varolmak; İllallah!

Nitekim daha da araştırdım ve net bir şekilde çıktı karşıma; “Allah’a verdikleri sözü ve yeminlerini az bir paraya(bedele) satanlar var ya, işte onların ahirette bir payı yoktur; Ve Allah onlar ile konuşmayacak ve kıyamet günü onlara nazar etmeyecek(bakmayacak), ve onları temize çıkarmayacak(yüceltmeyecek). Ve onlar için elim azab vardır”(Ali İmran 3;77) Peki ne yapmalı? Sonumuzun aydınlık olması için şu zulmani nefsi(emmare)mizle uğraşmakta nasıl bir yol tutmalı?

“Derman arardım derdime, derdim bana derman imiş” dediği gibi Niyazi Mısri Hazretleri’nin, geçenlerde bir farkettim ki mevzubahis ayet, belki de en etkili nefisle mücadele yöntemini de kendi içinde saklamıyor muymuş aslında; “Sen de konuşma, sen de bakmasana!”.. Nefs-i emmareye(nefsin kötülüğü emreden katmanı) dair ne varsa.. Dikkatini verme ona, çünkü bundan beslenip güçleniyor. Muhatap alma onu, çünkü seni ayartıp yoldan çıkarmaya çalışıyor.. Konuşmayacaksın, ama işitmiyor değilsin. Bakmayacaksın, ama görmüyor değilsin. Olmayacaksın, ama bilmiyor değilsin.. Ona enerji harcayacağına, enerjini iyiyi doğruyu dinlemeye, güzelliğe hoşluğa bakmaya harcarsan eğer, zayıflayacaktır o kötücül fısıldama, susacaktır o habis uluma ve yitecektir o çirkin manzara zamanla. Yalnız, uygulamaya kendinden başlamak şartıyla!

Tabi düzen yokluğu kabul etmediğine göre, çevremizde konuşacak Hak dostlarının varlığını artırmakta, işitilecek Hak kelama hayatımızda daha fazla yer açmakta, gözümüzü odaklayabileceğimiz güzel ve temiz şeyleri kendimize yakın tutmakta fayda var şüphesiz. İtinayla zor zamanlarda hatıra getirilecek hoşluklar biriktirmeliyiz. Bir yandan da hoş nazarla bakmayı ilke haline getirmeliyiz. Ve mücadeleyi içte dışta uyumlu biçimde yürütmeliyiz.. Yoksa korkarım batıl ilahlık iddiamızdan başka türlü silkelenemez, bu cehaletten kolay temizlenemeyiz… "Kolaylık göster, affa sarıl, iyiliği tavsiye et, cahillerdense sarf-ı nazar et”(Araf 7;199)

Ki bencil insan; en cahil insan. Nefs-i emmarenin emaresidir cehalet. Cahil insan; kendini bilmez insan. Esas, kendi bildiği gibisinde direten insan. Kapalı, nadan.. Hele cehaletini dayatan.. Dinlemesi bile cehaletine malzeme toplamak için olan… Gücü olduğuna inandığında zorbalıkla, o gücü bulamadığında kendine acındırmakla yaklaşır sana(nefsinin aslınla olan münasebeti şeklinde yorumla). Her halükarda onun merkezinde dönmektedir dünya. Ve seni de ister yörüngesinde. Yoksa kara deliğe.. Acınacak halde de olsa, bu halde ilahlık mı olur deme, “ezik ilah” o da…(dikkat;nefsin bir başka oyunu olan eziklikle salih kulların alameti tevazu karıştırılmamalı)

Binaenaleyh, mevzubahis ayetten hareketle hesap günü gelmeden, yani henüz vakit varken biz de içimizdeki iyiyi güzeli muhatap almalı, o tarafımızla özdeşleşmeye çalışmalıyız. Zaten cehaleti giderici ve hakiki olan odur.. Belki mesele toplumsal ilişkilerimize de adapte edilebilir. Bu, kişileri yargılayıp hoşumuza gitmeyeni yok saymak basitliğinde değerlendirilmemelidir. Böylesi kibir olur..

Teklifim, (belirtildiği üzere başta kendi nefsin)muhataplarımızın hep iyi tarafına hitap etmeyi öncelemekle ilgili. “İyi/kötü” kavramlarını doğru anlayarak ve gücümüz oranında tabi. Kişinin zarar verici huylarından vazgeçme gibi samimi bir niyeti yoksa sakınmalı o zaman kendini… Anlayacağınız görmezden gelmek, yüzleşmemek değil öneri. Bilakis gördüğün bir kiri temizleyerek bir an evvel göz önünden kaldırma, imkan yoksa tevekkül edip, uzatmadan, ısrar etmeden güzelin olduğu başka yöne seyretme teklifi. Böylece her şey yerli yerini bulur ve biz de ali ve baki olanla kalırız düşüncesi.. Unutmak yerine hatırlamayı önceleyerek, karanlık yerine aydınlığı, pislik yerine temizliği, su-i zan yerine hüsn-ü zanı, kin, nefret, öfke yerine merhameti, afvı, bağımlılık yerine bağlılığı… Sanırım dikkati ve zamanı bu şekilde yönetmeli. Öğrenmeli! Ki batıl olana saplı kalmayalım, “Elest Bezmi”nde Yaradan’ımıza verdiğimiz söze sadık kalanlardan olalım.. Evet, rehbersiz kolay değil.. O halde; “Fefirru illallahi”(Allah’a firar ediniz - Zariyat 51;50) O Alim’dir, Hakim’dir. Yar ve yardımcımız olsun! Halk eder vesileleri.. Hu

Yazının devamı...

Ne alakası var?

3 Şubat 2019

Öncelikle, bazı haber sitelerinin belirttiği gibi “böcek istilasından ötürü Kabe’de namaz ibadetinin tarihte ilk defa kesintiye uğraması” asparagas(uydurma) haber çıktı. İbadetlerin yapılamaması diye birşey yokmuş.. Olsaydı da ilk olmazmış zaten, maalesef. Nitekim daha yakın tarihte, 1979’da Kabe’de namaz ibadeti 2-3 hafta kadar kesintiye uğramış. Yaşanan silahlı çatışmalar sebebiyle… Hikayesi ilginç, bir o kadar da acı! 

18 yıl Kraliyet muhafız alayı komutanlığı yapmış olan Cuheyman ibn Muhammed ibn Seyfi el Oteybi görevinden ayrıldıktan sonra bir kalkışma organize ediyor. Oteybi, Suudi devletinin dinden çıktığı gerekçesiyle Suudi hanedanına isyana kalkışıyor. Beraberindeki yüzlerce kişi ile 20 Kasım 1979’da sabah namazını müteakip Harem-i Şerifi istila ediyor, önceden içeri sokulmuş silahlar ve mühimmat ile minarelere konuşlanılıyor, her türlü giriş çıkış kapatılıyor, orada bulunan hacılar esir alınıyor. Kalkışmacılar mekana hakim stratejik bir konumda olan Ebu Kubays dağına ve çevredeki evlere de mevzileniyor..

Ses sisteminin ele geçirilmesiyle Oteybi taleplerini anons ediyor. Talepler mealen şöyle; Kraliyet düzeninin yıkılarak İslam devletinin kurulması, Batı’nın kültür emperyalizmine son verilerek İslam adaletinin yerleştirilmesi, ülkeyi emperyalist yabancı firmalara peşkeş çekenlerin cezalandırılması, Suud ailesinin yargılanması, petrol üretiminin azaltılarak milli servetin korunması, tüm yabancı askeri kadroların ülkelerine gönderilmesiyle yabancı üslerin kaldırılması… Ve Oteybi yanındaki “Muhammed el Kahtani” isimli genci “Mehdi” ilan ediyor. Tabi Suudi Arabistan’la beraber İslam alemi de ve Dünya da karışıyor. Arabistan’da hemen sokağa çıkma yasağı ilan ediliyor vs..

Sonrası belki daha da ilginç; Krala bağlı güçler Harem-i Şerif’e giremeyince -ki bu arada çatışmalarda ölümler yaşanıyor, kimyasal silah dahi kullanıldığı iddia ediliyor- Pakistan’dan yardım isteniyor fakat yollanan Pakistan özel kuvvetleri de direnişi kırmaya muvaffak olamayınca “Fransız anti-terör timi” davet ediliyor. Fransızların Harem-i Şerife girebilmeleri için verilen bir fetva ile Fransız askerler bir kağıda yazılı “Kelime-i Şehadet”i okuyup güya Müslüman olduktan sonra alana girebileceklerdir. Fransızlar -rivayete göre CIA ajanlarının da katkısıyla- yeni yapılmakta olan kanalizasyon borularının güzergahını değiştirerek Harem-i Şerif’e tonlarca su pompalatıyor. Ve Kabe sular içinde kalıyor. Sonrasında da suya elektrik veriliyor. Masum siviller de dahil yüzlerce ölü… Böylece direniş kırılıyor..

Kahtani ölüyor, Oteybi ve beraberindekilerden yakalananların yine verilen fetva ile önce kolları kesiliyor, ardından ayakları kesiliyor ve nihayet kafaları kesiliyor. Olay Dünya’ya “dinden çıkmış” bir grup teröristin kalkışması olarak duyuruluyor. Şii komplosundan da bahsediliyor ancak Oteybi’nin Sünni olduğu biliniyor.. Nitekim sözkonusu olay bugün dahi gizemini korumaktadır…(konuya Murat Bardakçı 2009’daki bir makalesinde dikkat çekmişti)

Kuruluş tarihçesi dahil, geçmişte yaşanan bu gibi olaylardan hareketle Suudi Krallığı’nın Batı’ya maşalık ettiğini, yönetiminin Dünya’ya “İslam” olarak katı bir “Vahabizm” ideolojisi ihraç ederek ve başka birçok şekilde riyakarca İslam’a zarar verdiğini düşünenler bugün, krallığın “İslamofobik” emperyallerle kolkola hareket ettiğini gördükçe, hele Kabe İmamı Es-Sudeys’in "Bugün Suudi Arabistan ve ABD dünyanın iki kutbu. Allah'a hamdolsun dünyayı birlikte yönetiyorlar" iddiası, Kaşıkçı cinayeti, Yemen meselesi, Suriye’deki tavırları vs, Mekke’deki çekirge ve haşerat baskınını ilahi bir uyarı olarak görme eğilimindeler. Zira bu olay -nispeten ufak çapta da olsa- Hz.Musa(as) ve beraberindeki inanalara zulüm eden, onlara hürriyetlerini vermemekte direnen, Hakk’ı reddeden Firavun ve halkına gönderilen belaları hatırlatıyor..

“Biz de onların üzerine ayrı ayrı belirtiler(mucizeler); tufan(sel/su baskını), çekirge, haşerat(kımıl) ve kan gönderdik. Ancak yine kibirlendiler(kibirlenmeye devam ettiler) ve cürüm(ağır suç) işleyen bir kavim oldular(olarak tescillendiler)” (Araf 7;133)

Dünya’nın en büyük petrol rezervine sahip Venezuella’da evvelce millileştirilen petrol işletmelerinin imtiyazlarını yeniden Batılı şirketlere vermesi kuvvetle muhtemel olan muhalefeti uluslararası hukuka aykırı biçimde desteklemesiyle “küresel eşkiya” imajı güçlenen ABD ve destekçisi yönetimlerin iyice ayyuka çıkan baskı politikalarından bunalanların artık ilahi bir yardım bekleyerek bu gibi işaretleri o yönde yorumlamaları anlaşılabilir..

Yazının devamı...

Göz göze, öz öze…

27 Ocak 2019

Işık, Hakk’ın nurunun mecazıdır. Bu madde aleminin mana aleminin mecazı olması gibi.. Göz ve kulak, duyu organlarımıza önderlik etmede yarışırlar adeta. Hepsi de manaya vesile olmak yüksek idealiyle, ki vasıl olalım hakikatimize.. Kulak “ol”(kün) emrini duymamız için, göz Rabbimizin heryerdeki ayet(işaret)lerini okumamız için çırpınmada. Nihayet dille de ikrar edilince aynamıza aksedenler, aslına dönesi hepsi.. Dil ise, gönüldür elbette. Aslında göz de onun, kulak da; gönül, sahibini aramada.. Nitekim “Allah göklerin ve yerin nurudur…”(Nur 24;35) ve “…Allah nurunu tamamlayacaktır”(Saff 61;8)

 

Eskiler, görmenin gözün içindeki ilahi ateş(ışık anlamında;nar, ki o da nurun kabasıdır fakirane) marifetiyle mümkün olduğuna inanırlardı. Göz merceği bizdeki enerjiyi ışın halinde dünyaya aktaran bir çeşit ileticiydi. Bugün ise bir göz mütehassısı size aşağı yukarı şöyle söyleyecektir; “Uzaydaki (8,5 dakikalık)yolculuğunun ardından güneşin beyaz ışığı, hiç değişmeyen bir süre zarfında(çünkü Einstein’ın ortaya koyduğu üzere; ışık hızında seyahat, zamanı durdurur) etrafımızdaki dünyayı sarıp sarmalar ve çok renkli bir saçılıma uğrar. Saçılan ışık saydam tabaka ve mercekten geçip retinanın güvenlik ağına düşer. Bu çarpmanın etkisiyle açığa çıkan enerji, ağ tabakadaki proteinlerin kıvrılmasına neden olarak zincirleme bir reaksiyon başlatır ki bu, eğer yeterli sayıda proteinde kıvrılma olursa tek bir retina sinirinin ateşlenmesi ve tek bir ışık zerresinin algılanmasıyla sonuçlanır”…(Gavin Francis-İnsan Vücuduna Seyahat/Domingo,ç.Şiirsel Taş)

 

Bu mecazdan hakikate gitmeye çalışırsak biz de; Aynı biçimde yüzünü Hakk’a dönen kimsenin gönül gözü O’nun nurunu alıcıdır. Gördüğüne göre eylemlerini gerçekleştiren biri gibi, bunun(çoklukta birlik/birlikte çokluk) manasına vakıf, gönül aynası temiz kişi de Rabbinin nurunu pekala yansıtır. Göz kalbe, kalp sahibine… Bağlantı tamamdır. “İnsan, adeta sırf gözden, yani derûnî idrakten ibarettir. Geriye kalansa deridir, ceseddir. Hakikî göz ise, ancak dostu gören, yani onu idrak etmiş olandır. Dostu görmeyen gözü, sen göz sayma!” diyen Hz.Mevlana “Müminin ferasetinden(sezgisinden, anlayışından) korkunuz(ya da ferasetine sığınınız). Çünkü o Aziz ve Celil olan Allah’ın nuru ile bakar” hadisini ne güzel açımlar. Keza Tasavvuf ehli için göz aslen Allah'ın cemalini müşahede etmede bir araçtır. Ve “Nur Cemali”ni görenler “Cemal”i(Güzelliği) hatırlatanların başında gelir. Yeter ki bakanın gözlerinde perde olmaya…

 

“Onlar ki, Beni hatırlatan âyetlerimden gözleri bir örtü içindeydi. İşitmeye de tahammül edemiyorlardı”..(Kehf 18;101)

Göz nefse bağlı çalıştığında körleşir. “Kör göz, tabiat karanlığına(zulmete) düşmüştür, ondan başka hiçbir şey görmez. Görür göz, Allah’ın nuru ile bakar. Her şeyin O’nunla kaim olduğunu görür. Kendisini (müstakil bir varlık olarak) görmez”(H.Y.) Kendine verilmiş görme aracı “göz”(ayn) nimetini (cüzi)özgür iradesine bağlı olarak hakikate yöneltme yerine zulmetle ilişkilendiren, emanete hıyanet etmesi sonucu kendi kendine zulmetmekle (manevi)körlüğe duçar olur. “Gözün en mutlu olduğu zaman, kapalı olduğu anlardır; oysa işe yaraması için açık olması gerekir”(Hector Chawla-a.g.y.) Dolayısıyla uyanmamak için ısrar eden ve artık bunu huy edinenin -korkulur ki- hal diliyle sürekli yazıp gönderdiği körlük dilekçesi bir noktadan sonra Hakk Teala tarafından mühürlenir. Bakara suresinde(7.ayet); “Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir. Onların gözlerine de bir çeşit perde gerilmiştir ve onlar için (dünya ve ahirette) büyük bir azap vardır” denilmiştir.

Yazının devamı...

Medya Okuryazarlığı Tüyoları

20 Ocak 2019

 

“We are social” ve “Hootsuit” tarafından 2018’de yayınlanan rapora göre: “81 milyon nüfusa sahip ülkemizde; Nüfusun %67’sini oluşturan 54.3 milyon internet kullanıcısı, nüfusun %51’ini oluşturan 51 milyon aktif sosyal medya kullanıcısı, nüfusun %54’ünü oluşturan 44 milyon aktif mobil sosyal medya kullanıcısı var.. Yetişkin insanların %98’i cep telefonu kullanırken, bunların %77’si akıllı telefon kullanıyor. Masaüstü bilgisayar veya laptop kullananların oranı %48 iken, tablet kullananların oranı %25. Neredeyse herkesin televizyonu var, oranı %99. Giyilebilir teknoloji ürünleri kullananların oranı ise %9 olarak hesaplanmış.. İnsanlar internette günde ortalama 7 saat geçiriyorlar: Günde ortalama 2 saat 48dk sosyal medyada, ortalama 2 saat 44dk televizyon başında ve son olarak günde ortalama 1 saat 22dk müzik dinleyerek.. En aktif kullanılan sosyal medya platformları; Youtube %55, Facebook %53, Whatsapp %50, Instagram %46, FB Messenger %37, Twitter %36, Google+ %31, Skype %25, Snapchat %21, Linkedin %20, Pinterest %16, Tumblr %14”… Yani “medya” dediğimiz iletişim araçları bugün okuryazarlığın önde gelen ajanları. Teknoloji öyle ilerledi ki, medyanın neredeyse hepimiz içindeyiz şimdi. Hem de artık sadece seyirci/okur olarak değil, içerik üretici/yazar olarak da; “sosyal medya” yaşantılarımızın vazgeçilmez fenomeni. Yeni çağ agoraları, meydanları.. Oralarda iletişiyoruz, etkileşiyoruz, alış- veriş ediyor, dönüşüyoruz… Peki bu mecralardaki verilere karşı ne kadar seçiciyiz, “medya okuryazarlığı” denilen konuda ne kadar bilinçliyiz?

“Medya, enformasyon sunar, fikirleri organize eder, değerler yayar, beklentiler yaratır ve bunları pekiştirir, davranış modelleri sağlar”(Cortes, 2005;55) “Medya okuryazarlığı TV, sinema, radyo, müzik, basılı medya, internet ve diğer bütün yeni dijital/sayısal medyayı kapsamaktadır.

TV’deki reklamdan CD’deki müziğin sözlerine, gazete yazısından tişört üzerindeki slogana değin çeşitli formlarda biçimlenen medya mesajları karşısında insanların farkında ve uyanık olmasını sağlamayı amaçlayan medya okuryazarlığı, medyanın algı ve inançları nasıl süzgeçten geçirdiğini, popüler kültürü nasıl biçimlendirdiğini ve kişisel tercihleri nasıl etkilediğini görmede insanlara yardımcı olur. Medya okuryazarlığı eğitimi, kişilere eleştirel düşünme ve sorun çözme yetenekleri kazandırarak yurttaşların medya enformasyonunu bilinçli tüketme ve üretmesini sağlayarak ifade özgürlüğü, bilgi edinme hakkı ve demokrasi açısından önemli bir rol oynar”(Pekman, 2007;44)

Sanırım içinde bulunduğumuz bu hızlı “iletişim çağı”nda medya okuryazarlığının elzem olduğu konusunda hemfikiriz, bilhassa da artık neredeyse elinde cep telefonuyla doğan yeni kuşaklar, gençler, çocuklar açısından. Nitelikli nesiller yetiştirmek için, hem kişisel gelişimimiz hem kültürel bağımsızlığımız için ve ayrıca “Arap Baharı” gibi, “Sarı Yelekliler Hareketi” gibi dezenformasyona ve manipülasyona açık, sosyal medyada organize olan toplumsal hareketler bakımından, istenmeyen sonuçlara yol açacak kurgulara alet olmamak için..

Dünyada eğitim sistemine katılmaya başlanması 1970’lere dayanan mevzu 2000’lerle birlikte daha da önem kazandı ve medya okuryazarlığı pekçok ülkede ilkokul seviyesinde müfredata dahil edilir oldu.

Bildiğim kadarıyla bizde hala bir seçmeli ders ve dersler de uzman iletişimciler tarafından verilmemekte. Gerçekleşmesini beklediğimiz eğitim atağı bağlamında konunun daha ehemmiyetle ele alınmasını umut ediyorum.. Nitekim bu mühim konuyu bir gazete makalesinde istediğimiz gibi etraflıca çerçeveleyemeyiz lakin maksat dikkat çekmek olsun..

Şimdi bu vesileyle, bazı medya okuryazarlığı tüyoları paylaşmak isterim sizlerle. Önce medya (okuryazarlığı) eğitiminde -konunun ehli eğitimcilerin üzerinde çoğunlukla mutabık olduğu- sekiz temel ilke(kavram): “1)Tüm medya kurgudan ibarettir(gerçekliği olduğu gibi yansıtmamaktadır). 2)Medya, gerçekliği(algımızı) kurar(gerçekliği bir şekilde paketler). 3)İzleyici medyadaki anlamı müzakere(analiz) eder(anlayışlarımız farklılıklar içerebilir). 4)Medyanın ticari içermeleri vardır(politik ekonomi, medyanın mülkiyetle ilişkisi…). 5)Medya, ideolojik ve değerlere ilişkin mesajlar içerir(çoğunlukla statükoyu pekiştirir şekilde ideolojik malzemeyi dağıtır). 6)Medyanın sosyal ve politik içermeleri vardır(popüler kültürle ilişkimizi tanımlar, bize kim olduğumuzu söyler). 7)Biçim ve içerik medyada birbiriyle yakından bağlantılıdır. 8)Her iletişim aygıtının kendine özgü estetik bir biçimi vardır(böylece her “medium”un kendine has “gramer”i anlamı farklı yorumlar)”.. (Patricia Aufderheide)

Yazının devamı...

ZMN

13 Ocak 2019

“Zaman”ın dairesel bir döngüsü olduğunu söylüyorlar. Ya da burgusal.. Daha da doğrusu spiral; dönen, döndükçe ilerleyen bir sarmal… Bizi ilgilendiren en temel kavramların başında geldiği için o kadar yer teşkil ediyor ki zihinde ve dilde de, bizi içten içe sarmalayışı da böyle sanki her ifadeye gelişinde.. Çok sararsa sıkıcı, gevşek bıraktığında avareleştirici; öyle bir yaman koşullayıcı…

Kavrayamayanı kavrayıcı zaman, biz onu tesbih ettikçe belki de o bizi tesbih ediyor elinde, tane tane.. Kah zemberek gibi boşalıyor, kah tesbih böceği gibi içine kapanıyor. Hızlanıyor, yavaşlıyor.. Anlaşılan zaman mecazla da pek iyi anlaşıyor! Hakikat okyanusunda kopan bir hortum, içine aldıklarını gerçeklik sahiline savuruyor.. Okyanus ve kıyı zamanla iletişiyor…

İki ucu iki kapı, içi “egzotik madde”yle dolu. Fizikçiler için bu; solucan yolu.. Evet, havayı soluyan, dolu! Aldığı nefesin hikmetini bilen ise anda yok oldu, yol oldu… Orada zaman durmuş gibi görünüyor! Bir araba tekeri gibi, belli bir hıza ulaştığında sanki dönmüyor. Gözümüz aldanıyor. Halbuki zamanın dayanak noktası o milin bağlı olduğu “ayan-ı sabite”ye ayak basanların çark edişi var ya, rüzgarıyla ne fırtınalar kopuyor.. Zaman burgusu derinlere dalıyor, madenden mana fışkırtıyor. İşte hayat böyle anlamlanıyor…

Bizler içinse hayatın anlamlanması bir yolculuğu göze almayı gerektiriyor.. Yolculuk özgürleştirici bir süreçtir, zaman gerektirir. Hakikate yolculuk; bir “hac” yolculuğu.. Zamanın, mekanın, kendimizin merkezine; Sabır Sahibi’ne… Oysa:

“Modernite sonrasında ya da postmodern dönemde, teleoloji(gaye bilimi) eksikliği nedeniyle tamamıyla farklı hareket formları ortaya çıktı. Herşeyi kapsayan bir ufuk, uygun adım ilerlenmesi gereken, heryeri saran bir hedef yok artık.. Zygmunt Bauman da avareliği ve aylaklığı post-modernitenin özgül niteliği mertebesine yükseltir. Yani modern hacının halefleri; avare gezenlerle aylaklar.. Ama günümüz toplumunda avareliğin rahatlığı söz konusu olmadığı gibi, aylaklığın uçarı hafifliğinden de eser yok. Telaş, aşırı heyecan, huzursuzluk, sinirlilik ve dağınık bir kaygı duygusu bugünün hayatını belirliyor. Rahat rahat gezinmek yerine bir olaydan diğerine, bir enformasyondan diğerine, bir imgeden diğerine hızla ilerliyor insanlar. Bu acele ve huzursuzluk ne avareliğin ne de aylaklığın belirleyici özellikleri.. Bauman’ın avarelik ve ‘zapping’ yapmak terimlerini neredeyse eşanlamlı kullanımı gayet sorunlu. Bu terimler postmodern bağımlılık ve bağlayıcılık noksanlığını ifade etmek için kullanılıyor. ’Nihai özgürlük, ekranların yönetiminde, yüzeylerde yaşanıyor ve zapping adını alıyor’. Burada açıklanan özgürlük kavramı fazlasıyla sorunlu. Özgür olmak, bağlanmamış olmak veya bağlayıcı olmamak anlamına gelmez. Bağlarını koparmak ve iliştirilmişlikten çıkmak değil, içerilmek ve iliştirilmek özgürleştirir. Tam bir ilişkisizlik kaygı ve huzursuzluğa yol açar.. (Almanca’dan çeviri)’Özgür’, ‘barış’ veya ‘huzur’ ve arkadaş’ gibi sözcüklerin kökeni olan ‘fri’(ing.free;hür), ‘sevmek’ anlamına gelir. Dolayısıyla ‘özgür’ün esas anlamı ‘arkadaşlara veya sevilen insanlara bağlı olmak’tır. İnsan sevgi ve arkadaşlık ilişkilerinde kendini özgür hisseder. Bizi özgür kılan şey bağların yokluğu değil, bağlı olmaktır. Özgürlük, en mükemmel haliyle, ilişkilere mahsus bir sözcüktür. Dayanak olmadan özgürlük olmaz”… (Byung-Chul Han/Zamanın Kokusu/Metis/ç.Şeyda Öztürk)

O halde diyebiliriz ki zamanımızı sevgiye dayandıramadıkça boşa harcarız. Ve sevilecek şeylerin hiyerarşisini kurmakta zorlanmaktadır “modern” insan. Daha da fenası sevmekte zorlanmaktadır ve bu yoksunluktan dolayı umarsızca zamanı hızlandırmaya(böylece ömrünü uzatmaya), yaşam döngüsü içine alabildiğince unsur katmaya çalışmakta, lakin sevgiyle karılmamış, amaçsızca ve özensizce istiflenmiş bu kalitesiz unsurlar onu çevreleyen kalabalıklığa asla nitelik katamamaktadır. Teker döner ama araba patinajdadır.. Öyleyse zamanın hızlanmışlığı zannı, anlamlı bir sona ulaşma gayesindeki insanın uygunsuz bir zamanda cahilce yok olup gitme aceleciliğinin asabi baş dönmesinden başka bir şey değildir…

Eylem yaşantısı(vita activa) ile tefekkür yaşantısı(vita contemplativa), ömrü değerli kılan manevi yolculuk istikametine göre yeniden bir dengeye, bir ritme kavuşturulmalıdır. Ki insanoğlu nihayetinde zamanı kaldıraç olarak kullanarak akışı tersine çevirebilsin, zemin/zaman kristallerinden özgürleşsin, “ebedi şimdi”nin kurucusu, evvel ve ahirin Rabbi ile buluşsun, huzur bulsun vesselam!

“İyi zamana, ‘faydasız’ şeylerden kurtulmuş ruh erişebilir ancak. Ruhu arzulamaktan kurtaran ‘boşluk’(transandans/aşkınlık) zamanı derinleştirir. Bu derinlik her anı ‘Varlığın Bütünü’yle, onun kokulu ebediliğiyle birleştirir. Zamanı radikal bir geçiciliğe iten şey arzudur çünkü ruhun hızla ileri atılmasına yol açar. Ruh ‘sükunet’le durduğunda ‘iyi zaman’ meydana gelir”… (Byung-Chul Han/a.g.y.) Hu

Yazının devamı...

Bir Nişan; Hitan

6 Ocak 2019

Neticede, Roma İmparatoru Jül Sezar’ın Milat’tan önce 46’da ilan ettiği rivayet edilen “1 Ocak” yıldönümü, güneşin tanrı olarak görülmesi hasebiyle günlerin uzamaya başlamasının sembolü “kış gündönümü” kutlamalarının yapıldığı 24/25 Aralık haftasının(ki kutlamalar tüm hafta sürermiş) bitimini işaret etmekle birlikte, Roma İmparatorluğu öncülüğünde “Batı”nın Hıristiyanlığı kabul etmesi akabinde yılbaşı zamanla, ihtilaflı bir tarih olan 24 Aralık(Katoliklerin Noeli) Hz.İsa’nın doğumunun (Dünya’nın yaradılış evrelerinin tamamlanmasıyla ilintili)bir hafta sonrasına denk gelen “sünnet”(hitan) düğünüyle denkleştirilmiş görünüyor. Bu bir tevafuk mu, maksatlı bir girişim mi, tartışılır…

Aslında belki bizi ilgilendirmemesi gerekir, zira Türklük açısından bakarsak yeni yıl gelenekte bahar gündönümü “Nevruz”la başlarmış, İslam geleneğini benimseyenler(ümmet) içinse artık takvim “Hicri”, yılın başı “1 Muharrem”dir.. Ancak sömürgeciliği müteakip, emperyalizmle koşut gelişen küreselleşme ile birlikte insanlığın ortak bir takvime sahip olmaları kaçınılmazlaşmış. Bu gibi ortaklıklar genelde “seküler” bir zeminde imiş zannı uyandırmakla beraber, çoğu zaman görmekteyiz ki altında -dayatılan-“modern” kültürün başka yozlaşmış değerleri yatmaktadır(ve gitgide “öteki” medeniyetlerin değerlerini önceler hale gelmekle onları değersizleştirip<!> yutmaktadır).

İbretlik “takvim” özelindeyse, “Milad”ın ve yılbaşının Hz.İsa’nın doğumuyla bağlantılanması görünürdeyken(ki çoğumuz noel ile yılbaşının ardışıklığının sebebini dahi bilmeyiz, geçen hafta etraflıca anlatmaya çalıştım), onun da altından pagan putperest geleneğin çıkması ilginçtir. Bizim için bunun önemi, zaman ve mekan (dünyevi)zeminini belirlemenin kültürel emperyalizmin en önemli kazanımı olmasıdır. Ki biz de bu zemin üzerinde yaşamak, bu zemin üzerine inşaat yapmak durumunda kalmakla, hep zemini sahiplenenlerin kiracısı olmakla yetinmek zorundayızdır. Sonucu da korkarım er ya da geç özgünlüğün, kültürün, tam bağımsızlığın ve yolun yitimi olabilecektir…

Çünkü belirlenen bu “zeitgeist”(zamanın ruhu) aslında ne bize üflenen ruhu çağrıştırır ne de Ruhullah Hz.İsa’nın sünnetini. Nitekim belki az sayıdaki gerçek dindar Hıristiyan’ın Peygamberlerini ve sünnetini, Hak yolunu anma vesilesi kıldığı “yılbaşı”, yapılan kutlamaların niteliği bakımından bugün, hindisiyle, çam ağacıyla, Noel Babasıyla, tüketim çılgınlığıyla, şehvetin kutsanmasıyla pagan Romalıların -kaba anlamıyla-hedonist(hazperest) alışkanlıklarının kitleler tarafından yeniden üretiminin aracı olmaya daha yakın bir görünüm arz etmektedir. Ve üstüne bir yandan “doğrusu budur” diye bakan bir kesimin baskı aracı olmakla, öte yandan “bunu böyle yapanlar külliyen kötüdür” diye bakanların şiddetli tepkiselliğini uyandırmakla maalesef meseleyi insanlık için bir “fitne” aracı kılmaktadır. Tüm bunların temsilinde insanlığın halinin gitgide helaka davetiye çıkarıcı olması aslında hepimizi yakından ilgilendiriyor…  

“O, dinden size de şeriat kıldı ‘dini doğru tutun ve onda tefrikaya düşmeyin’ diye Nuh'a vasiyet edileni; Sana vahyettiğimiz ve İbrahim'e, Musa'ya, İsa'ya vasiyet ettiğimizi. Kendilerini davet ettiğin şey Allah’a eş koşanlara ağır geldi. Allah dilediğini kendisine seçer, kendisine yöneleni de hidayete iletir” (Şura 42;13)

 

Bakın bir yılbaşı meselesi nerelere geldi. İtidalli olmak güçleşti. Halbuki başkalarının tercihlerine hoşgörülü olmak, buna karşın kendi kültürünü korumak ve diğer toplumlarla komşuluk/insanlık zemininde karşılıklı saygı ve anlayışa dayanan ilişkiler kurmak iyiydi. Belki onlar da sizi örnek olarak beğenir, gönüllü olarak safınıza katılmayı isterdi. Dinde zorlama yoktu ve işte buydu tebliğin ideali.. Fakat bugünlerin sosyolojisi, “modernite”nin artan baskısı karşısındaki savunma refleksi ile belirli. Zaman ve mekanı, hedeflediğimiz manevi hedeflere uyumlu biçimde kuramamanın “varoluşsal” sancılarıyla, sabırlar iyice taştı. Hissim o ki sünnetler(adetler) daha da uyumsuzlaştı..

Mesele (örnek olarak ele aldığımız)yılbaşının gerçekten masumca, sevdiğimiz bir peygamber olan Hz.İsa’nın sünnet(hitan) düğününün ihyası olsaydı belki ahengi sağlamak daha kolaydı. Hz.İbrahim’in sünneti noktasında uzlaşılırdı. Ama bence ne Halil İbrahim’in, ne Hz.Musa’nın, ne Hz.İsa’nın, ne Hz.Muhammed Mustafa’nın(sav) sünnetine(yoluna) uygunluk sözkonusu. Bilakis peygamberler sünnetinin rencide edilmesi durumu bu.. Şiraze kaydıkça kaydı. Tahta, satılık nefs putu oturtuldu. Vahşi kapitalizm isteyene dini, isteyene sekülerliği kılıf olarak sundu. Sığınılacak tüm temiz köşeleri işgale soyundu. Bunu yaparken bir yandan Hz.İsa’nın ümmeti olma iddiasıyla Hz.İbrahim’in sünnetine varis olmayı da kendince cebine koydu. Nasıl mı? Anlatayım;

Yazının devamı...

Yılbaşı sünneti…

30 Aralık 2018

Benimsediğimiz bu takvime, kendisini yürürlüğe koyduran “Papa XIII. Gregorius”a ithafen “Gregoryen Takvim” de deniliyor. Mimarı, Cizvit matematikçi ve gökbilimci “Christopher Clavius” imiş(Aloysus Lilius’a da ithaf edilir). Mevzubahis takvim 1582’den itibaren Papa’nın emriyle evvela “Katolik” ülkelerde kullanmaya başlanıyor. Düzenlemenin bilinen temel sebebi Paskalya yortusunu 21 Mart ekinoksuyla oranlayabilmek..

Öncesinde Avrupa’da kullanılan takvim, “Milat”tan önce 46 yılında Roma İmparatoru Jül Sezar’ın(İskenderiyeli astronom Sosigenes’in tavsiyesi üzerine) yürürlüğe koydurduğu “Jülyen Takvim”(ki sonra İmparator Augustus yeniden düzenlemiş). Biz bu imparatorları ayrıca aylara verdikleri isimleriyle de tanıyoruz; July/Temmuz ve August/Ağustos… Jülyen(Rumi) Takvim (başta Ortodoks)bazı Hıristiyan mezheplerde dini bayramları belirlemek amacıyla halen kullanılmaya devam ediliyor(Protestanlar 1700’lerde Miladi’ye geçiş yapmış)..

Aşama aşama Gregoryen’e evrilen Batılı takvim geleneğinde yılbaşı ilkin Mart ayında kutlanırken, anladığım kadarıyla pagan kültürünün gölgesi altında ve Sümer, Mısır, Yahudi vs takvim gelenekleri arasında bocalamalarla epey vakit geçmiş Avrupa’da. Nitekim Jül Sezar’ın 1 Ocak olarak belirlediği “yeni yıl” dönümü sonra Ortaçağ Avrupa’sında tekrar farklı vakitlere kaymış. Ve yeniden toparlanmış..

Bir rivayete göre Milat’tan 532 yıl sonra bir papazın, ‘Hz.İsa’nın doğumgününün takvimin başlangıcı olarak kabul edilmesi’ önerisi ile sayılmaya başlamış yıllar yeniden. Ve Milat da “1 Ocak …1” olacak, zira “0” bilgisi yerleşik değil o vakit henüz vahşi Batı’da(İsterseniz meseleyi MS 325 İznik Konsili’ne bağlamak da mümkün)..

En nihayet bazı ülkelerde(mesela İngiltere) 24 Aralık ve 1 Ocağın çifte yılbaşı olarak kullanılması vs karışıklıkların giderilmesi 1752’yi buluyor ve sonrasında tamamen resmileşiyor 1 Ocak başlangıçlı Miladi Takvim Avrupa’da. Sonuçta, büyük ölçüde Batı kültürünün şekillendirdiği küresel modern çağda, ortak bir takvimi var artık insanlığın, beğensek de beğenmesek de.. 31 Aralığı 1 Ocağa bağlayan geceyi resmi yıl dönümü olarak nitelemekte birleşilmiş vaziyette, sene 2019 önümüzde…

Şimdiyse gelin bu tarih dönümünün kodlarını farklı açılardan az daha açmayı deneyelim birlikte:

Özetle; Avrupa’nın Hıristiyanlığı benimsemesiyle paralel yaşanan bilimsel ve siyasal gelişmeler neticesinde, kullanılagelen güneş takvimlerinden Hz.İsa’nın doğum yılını milat alan 365 gün çevrimli Gregoryen Takvim resmi kabul görmekte ve her senelik devrin başlangıcı 1 Ocağa sabitlenmiş şekilde..

Batı’da bunun evveli muhtemelen dönemin önde gelen tanrı imgesi “güneş”in yüceltildiği “kış gündönümü” törenleridir, ki “21 Aralık”tan itibaren gecelerin kısalmaya başlaması, (en uzun gecelerin akabinde) günlerin uzamasının başlangıcı kabul edilen 24-25 Aralık’ta(ve haftası boyunca) kutlanırmış. Demek yılbaşı bağlamında bahar gündönümünün önüne geçmiş kış gündönümü zamanla..

Yazının devamı...

Görünen köy…

23 Aralık 2018

Halbuki insan meraklıdır. Merak sömürülebildiği gibi, doğru kullanılırsa kişiyi menzile taşıyan araçlardan da olabilir.. Gayba olan merakımızın önemli bir kısmı geleceği bilmeye dairdir. Nitekim her senesonu yaklaştıkta kehanetlere ilgi ziyadesiyle depreşir. Ve “2019’da burcunuzu neler bekliyor” yazı dizilerinden tutun da “Nostradamus”un kehanetlerine, Şipton Ana, Baba Vanga vb kahinlerin müphem gelecek görüleri gazete, dergi sayfalarında bir bir belirir. Etkileyici görseller ve seslerle bezeli türlü videolar, programlar hep merakımızı gidermeye taliptir. Karşılığında onları izlemeye(rabıta) devam etmelidir. Acaba hangileri rabbani, hangileri nefsanidir?

Geleceğe dair vizyon sunan araçlardan bazıları da artık “bilimsel”dir. Toplanan verileri değerlendiren algoritmalar, hava durumundan ekonomik tahminlere bizim için bir gelecek şekillendirir(öyleyse yakın gelecekte kahinliğin de hasını<!> “yapay zeka”nın yapacağı söylenebilir). Bu gibi olasılık hesapları yapmanın bir yararı, bizleri istemediğimiz durumlara karşı önlem almaya sevkedebilmesidir(evham ayrı). Ne de olsa hesap gününün geleceği kesindir..

Akıllı kişi özgür (cüzi)iradesini kullanarak kendisi için hayırlı görmediği(Allah’ın razı olmadığı) durumlardan sakınmayı, buna karşın Allah’ın rızasını kazanacağı durumlarda ön almayı tercih edecektir. Dünyayı kurtaramasa da yaşananlar karşısında tarafını belli ederek ola ki kendini kurtarır. Tasarruf sahibi kılınırsa belki başkalarının kurtuluşuna da vesile olacaktır. Nitekim -en başta kendi için- olabildiğince “iyiliği emretmek(sevdirmek), kötülükten sakındırmak” kulluk vazifesidir. Bilhassa da ilim irfan sahiplerinin müspet cihadı özünde bu sayılır. Karşılarında da ellerindekini bencilce(ve cahilce) nefsani çıkarları için kullanma niyetindeki zarar vericiler.. 

Genelde keşif sahipleri kendilerine açılan olası gerçekliklerden bahsederken bizleri korku ile umut arasında dengede bırakıcı bir dil kullanmayı tercih ederler. “İnsanlığın geleceği” gibi toplumsal konular sözkonusu olduğunda içinde bulunulan zamanın gereği ortaya konulası tablonun ifade edilişinde kullanılan dil duruma uygunlaştırılır; “sakındırma” yahut “sevdirme” göreceli ağırlık kazanır. O halde içinde yaşadığımız çağda, insanlığın Hakk’tan uzaklaşıp batıla yönelişi bu şekilde artarak devam ederse olabileceklere karşı gerekli uyarı dilinin ürkütücü bir tablo resmetmesi artık neredeyse kaçınılmazdır. Belki neyin eşiğinde durduğumuzu görmek uyandırır..

Şimdi bu saiklerle daha iyi bir gelecek için bizleri uyaran hal sahiplerinin yakın zamanda kulak misafiri olduğum kimi öğütlerini fakirin algoritmalarımla sentezleyip aktarmam gerekirse, sanırım günün modasına uysa da yazacaklarım, kehanet denemez yine de. Olsa olsa bir sakındırma gerekçesi, görünen her köye gitmenin gerekmediğini söylemenin bahanesi, kendimden kendime nasihat vesilesi.. Ve işte 2019’dan ötesine dair bazı “ahir zaman” senaryoları:

Kendilerini “üstün insan” sınıfında gören firavuni elitler(klanlar/aileler) Dünya’nın geleceğini kendi istedikleri yönde çizmek üzere yaptıkları planların icrasına hız vermeye çalışacak. Ellerinde -bu planların gerçekleşmesi için kullanıma sokmaktan çekinmeyecekleri- kimi belki 50 yıl sonrasının teknolojik düzeyinde aygıtlar mevcut. Bu aygıtların bir kısım alt modellerinin dağıtımını gerekirse yavaş yavaş, kendilerine ve izdeşlerine rant sağlayacak şekilde organize etmeyi amaçlıyorlar. Böylece teknolojik tahakküm daha da belirginleşecek..

Yapılan planlar Dünya nüfusunun azaltılmasını içeriyor. Yeni teknolojik çağla beraber yapay zeka ve robotların pekçok işkoluna hakim olması sonucu ortaya çıkacak atıl nüfus artık, elitlerin kaynakları paylaşmak istemedikleri gözden çıkarılası bir kalabalık.. Nüfusun seyreltilmesi adına çeşitli bölgelerde türlü yoğunluklarda tasarlanan savaşların kontrollu bir şekilde uygulamaya konulması amaçlanıyor.

Yazının devamı...