"Musa Dede" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Musa Dede" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Musa Dede

Rüya Sineması

21 Ocak 2018

“Saklının da saklısıdır görmek dediğimiz şey; henüz rüyadadırlar rüyada uyanık olanlar, ama bunu kabul etmezler” (Galib)

Mana içinde mana, rüya içinde rüya… Bu konudaki literatür ciltleri dolduracak evsafta.. Üzerinde anlaşabileceğimiz bir şey varsa o da; ehlince tabire muhtaçtır rüya! “İşte görmüş olduğum rüya, Rabbim onu gerçek çıkarttı” demişti ya Hazreti Yusuf daha önce tabir edilen rüyasının sonunda(Yusuf 12;100).. Nitekim “alem”, “belirti, işaret” de demek ya.. İbret alınmadan tabir olunur mu hiç alemet-i rüya, Alem-i Dünya? Kişisel dünyalarımız da ve -eğer ahirete nispetle “rüya” misaliyse gerçekten- yaşantımız da; ibretlik delildir, alana.. Nihayet ölünce burada, dirilince sonrasında, uykudan uyanan kimsenin -tabir edicinin kelamına göre gerçekleşmesi beklenen- rüyası gibi, tabir ve tevil edilecek hayatımız, umarız hayrımıza…

Hayra yorulabilsin diye keşke, rüyaya müdahale etmek, onun içinde, görürken; marifet istiyor. Kişi hangi alışkanlıkları edinmişse, gönlünde neler yer etmişse, fikrini ve zikrini hangi istikamete doğru genişletebilmiş, nefs mücadelesinde hangi merhaleleri geçebilmişse, ruhunun uyanıklığı oranındaki kabiliyeti de o derece.. Ve doğru kimseye, iyisi mi bir Hakk dostuna, neticede ‘O -basiret sahibi- dostlar Dostu’na tevil ettirilesi yaraşıklı manalar(kalp gözü ile görülen rüyalar) biriktirebilmek esas mesele… Derdim o ki; ahirette, filmimiz başa sarılıp gösterildiğinde, utanıp sıkılmadan izleyebilsek birlikte gerçekleşeni, keyifle…

“Bir rüyadır hayat, bir rüya, uyursun / şu dünya denen sahnede / gölgeler misali süzülüp kaybolursun / dalgalar üzerinde // Bir yerde ve bir zamanda atarsın / adımlarını miskin / (bilmezsin) o an tam ortasındasın / ezel ile ebedin” (Johann Gottfried Herder)

Fakat bir sorunumuz var bence şimdilerde. İyi film pek az çıkıyor sanki bu devirde. Tektipleştiriliyoruz bir yerde. Rüyalarımız bile fakirleşiyor mu ne? Belki de yalnızca bir vesvese… Ancak kabul edelim ki gözlerimizin dışa dönük oburluğunu kışkırtacak şeylerin artmış olması da ciddi bir mesele. Halbuki gerçek “Alem-i Misal” başka yerde; içte…

Günümüz insanı artık giderek ekrana bağımlı bir halde. Yaşantılarımızın izdüşümleri kara ekranlardan gözümüz, kulağımıza, oradan da zihnimize ve ruhumuza aktarılanlarla fazlasıyla karışık. Topluca gördüğümüz, standardize edilmiş bir ‘ara rüya alemi’ne hapsolmak üzere gibiyiz adeta. Bu -nispeten- suni veri bombardımanı bizi o kadar meşgul ediyor ki, hayatı yaşayışımızı özgün kılacak biçimde yönetebilmemiz bir yana, ruhumuzun özgürleşebildiği ve nefsimize haber iletebildiği rüya alemlerimiz dahi bu durumdan etkileniyor olumsuzca. Ve insanlar ister istemez hakikatiyle temas ettiği ortamlardan uzaklaşmaya başlıyor..

Rüya içindeki rüya sineması rüyanın yerini, rüya da hakikatin yerini alıyor gitgide. Çünkü sorumlusu olduğumuz bir rüyanın görücü ve anlatıcısı olmaktansa, sorumlu olunmayan seyirliklerin figüranı olmak daha kolay geliyor bize. Bir yandan da verili kalıpların tüketicisi ve yorumlayıcısı olmakla, geleceğimizi şekillendirmek isteyenlerin sığ projeksiyonlarına katkı sağlıyoruz faydasızca..

“Tüm kahinler, senin soruyu sorduğun dilden konuşurlar” (Ernst Bertram)

Yazının devamı...

“Neo Yobazizm”

14 Ocak 2018

Daha da iyisi bundan heyecan duyması, keyif almasıdır. Bu içsel dinamizm onu paslanmaktan koruyacak, ışıldatacaktır. İnsan kendi kendini böyle güncellemekle artık, “kendini biteviye güncelleme itkisi” dışında bir put edinemez olur. O put da ancak gerçek inşa edeni bilip, O’nun her an ayrı bir şanda oluşuna teslimiyetle ortadan kaldırılırdır. Ola ki kendini Yaradan’a adayan kimsenin şeriatı bu şekilde kemal bulur. İnşaallah…

 

“Aynı nehirde iki kez yıkanılmaz” (Herakleitos)

 

Zaman, akan bir nehir gibidir. Ona tabi oldukça hiçbir şey aynı kalmaz, kalamaz. Ancak insan çevresine, içinde kendini konforlu hissedebileceği duvarlar örmeye, basit de olsa kendini tanımlayabileceği kalıplara bağlanmaya pek yatkın.. Hakikatin dinamik bilinmezliğini fethetmek ise bize korkutucu ve zor gelir. Hayatın evrimci doğasını görmezden gelme pahasına kolaycılığı severiz, dolayısıyla statükoyu da. Halbuki çoğu zaman bağlandığımız kalıplar bizim bile değillerdir. Verilmiş, dayatılmışlardır. Ekseriyetle arkasında bundan nemalananların güçlü pazarlama stratejilerinin olduğu ve dolayısıyla hızla popülerleşebilen türlü dayatmayı benimsemek, bizlerin toplumsal kabul görmemiz bakımından pek avantajlı görünür. Neticesinde toplumsal yobazlıklar oluşur; körler, sağırlar, birbirini ağırlar..

 

Fransız filozof/yazar Roger Garaudy, dilimize “Yobazlıklar” adıyla çevirilen eserinde, her türden yobazlığın temel karakterini şöyle tanımlıyor; “Bir metodu, bir dini, bir siyaseti, tarihlerinin önceki bir döneminde bürünmüş olduğu bir şekle bürüyüp, o şekle indirgemek… Bu dogmacılığın kaçınılmaz sonucu ise engizisyondur (yani karşı çıkanları yargılayıp en ağır cezalara çarptırmaktır). Çünkü ben mutlak hakikate sahip olduğumdan yüzde yüz eminsem, bu hakikati reddeden kimse ya bir hastadır ve kendisi bir psikiyatri kliniğine yatırılmalıdır, ya da hakikati bile bile reddeden bilinçli bir bozguncudur ki kendisi ya hapse atılmalı veya idam edilmelidir.. Zafere eren bütün yobazlıkların varıp dayandıkları mantık işte budur”…

 

Yazının devamı...

İran’dan ibretle, birliğe davet…

7 Ocak 2018

Şimdi de İran.. Ne yazık ki “İslam Dünyası”nda fitnenin ardı arkası kesilmiyor. Bizler de artık olanlara coğrafi bazda yahut ülke bazında, etnisite bazında bakar olduk. Zira yaşanan sıkıntıları “İslam Dünyası”na yönelik olarak değerlendirebilmemiz için birlik halinde bir “ümmet”ten bahsetmek gerek. İslam’ın koyduğu ideal bu olmakla beraber ümmet, ümmet bilincinden uzak görünüyor. Yine de üzerimize gelenler bu birlik potansiyelini taşıdığımızın farkında, belki de bizden fazla. Her ne kadar hakim propaganda bizi ayıranların, birleştirenlerden daha fazla, daha önemli, daha devasa olduğuna inandırmaya çalışsa da…

 

Rivayet edilir ki; Hazreti Selman Farısi bir gün sohbet etmekte olan bir grup sahabenin yanına geldi. Tamamı Arap kökenli olan bu topluluk o sırada aralarında bir cahiliye adeti olduğu üzere soylarının üstünlüğü üzerine sohbet ediyor, hepsi sırayla atalarının silsilesiyle övünüyor, hangisinin daha evla olduğunu tartışıyorlardı. Nihayet Selman-ı Farısi Hazretleri’ne onun soyunu sopunu, kimin evladı olduğunu sordular. Kendisinin Farsî olduğu bilinmekteydi. Lakin şu ibretlik cevabı verdi Hazret; “Ben, İslam’ın evladıyım!” Ve diğerleri başını önüne eğdi. Bu konu da bir daha asla gündeme gelmedi… Yoksa nasıl olsundu ki Selman Farısi’yi, Bilal Habeşi’yi, Abdullah İbn-i Selam ve nicelerini kuşatan İslam ümmetinin birliği…

 

Velhasıl “İslam şemsiyesi” dediğimiz; aslında -kavramsal olarak- tüm inananları, inancına uygun yaşamayı dünyevi heves ve hevaların üstünde tutanları, hatta din, dil, ırk, cinsiyet farkı gözetmeksizin insana yaraşır üstün bir ahlakla barış içinde varolmayı arzulayanları içine alabilecek en meşru, kapsayıcı olgudur. Bu idealin karşısında yer alanlar; kibirleri kolayca kendilerine galebe çalan, cahilce ve bencilce (gerekirse gayrimeşru) başka çıkarları üstün tutan, dolayısıyla bu doğrultuda bölüp parçalayarak, zulmederek “ötekiler”i yönetmekten, sömürmekten fayda umanlardır. İçeride ve dışarıda, etiketleri ne olursa olsun…

 

Oysa ki; Sevilen bir olunca sevenler de bir olur! Ancak sevdiğimiz ve yücelttiğimiz, fani dünya’nın ucuz, yakıcı hazları oldukça, hayal kırıklıkları kaçınılmazdır ve bu, manipüle edilmeye oldukça elverişli bir durum ortaya çıkarır. Çağımızın batıl ideolojileri bir yandan patentini ve işletme haklarını elinde bulundurduğu beyhude bağımlılıkları körüklemekte öte yandan da bu durumdan dolayı derunumuzda hissettiğimiz “hakikatimize ihanet” hislerini, -kaynağını bulandırarak- aslında üstün değerleri başka olan toplumumuzda fitne çıkarmak üzere yönetmeye çalışmaktadır.

 

Yazının devamı...

Tatmayan bilmez!..

31 Aralık 2017

Yeni yıla girmeden, sarhoşum şimdiden, selamlar Edirne’den… Dost meclisinde sarhoş olmamak ne mümkün; şarap içtik dost elinden! Yeni yıl geliyor ya, ahir zaman gibisi; ahirettir sonrası, umut taşıyalım heman. Çün ânı yaşamayana ya geçmiştir ya ahirdir hep zaman. Halbuki an bu an! O bakımdan, isteriz bize olsun her dem yeni gün, nasıl ki O’nun oluşu hep ayrı şan! Madem O’nunla olmaktır âli(yüce) makam, olmayan kalır nadan(bilgisiz)! İnan da bari, vasıl(vesile) olsun 2017’den kalan gam ve gelsin gönüllere 2018 ile Sultan… Selametle varolsun insan!

 

Bazı Sufiler remzetmişler ki; ilahi manaların tadına varmak “zevk”, bulunan makamın hakkını vererek bir üst makama yükselmek “şürb”, vuslatın(kavuşma) devamlı oluşu “reyy”dir. Zevk sahibi yarı sarhoş, şürb sahibi tam mest, reyy’i bulup bu hale kanan ise hakikatin ayırdında, ayıklıktadır(sahv). Şühud(şehitlik/şahit olma) derecelerinin başı sonu böyledir. “Rableri onları tahur(tertemiz) bir şarab ile suvarır(sakyeder: ayette geçen ‘sekahüm’dür)” (İnsan 76;21)…

 

Nitekim Tasavvuf edebiyatında “şarap” metaforu Yaradan’a duyulan muhabbeti kastedecek şekilde “aşk şarabı” anlamında sıkça kullanılmıştır. Sakyeden yani “Saki”; can veren Allah ve dahi vesile ettiği Hakk dostlarıdır. Can; kadeh, meyhane ise; O’nun anıldığı “Dost Meclisleri”dir. “Bana içirdiler de ‘şarkı söyleme’ dediler. Halbuki bana içirdiklerini Huneyn Dağları’na içirseler onlar bile şarkı söylerlerdi” (İbn’ül Farız) Bu ve bu gibi manalardaki inceliği anlamayanlar da o aşıklara bühtan ederler(kara çalarlar). Bir de şu vardır; “Kendi içmez, içeni kınamaya bayılır / Yüzünden aldatmaca, sahtekârlık yayılır / Şarap içmiyor diye, kasılıp gezer ama / Yedikleri yanında şarap meze sayılır!”(Ömer Hayyam)…

 

Öyleyse halimizi mazur gör kardeşim, bu yolun mestlerini kınama da, işine bak, aşk ateşi ile yumuşamıyorsa gönlün, ehline kızacağına bence otur da kendine ağla. Bizim suçumuz değil kendine zulüm edişin, unutma “isteyin ki vereyim” diyor Rabbin. Niyetin salih olsun yeter, Allah’ın izniyle ayak senin; benlik kapısını kapa da gel, esas kapın başka senin. “O kapıyı kapa. Gayret kemerini kuşan. Bize can şarabını sun. Bu meyhaneye aşık kişileriz biz, hem çok uzaklardan geliyoruz bak, çok uzaklardan.. O kapıyı kapa. Gel sen asıl bizi gör, gör halimizi, acı. Bir başka kapı aç, işte na şurda, bir gizli kapı. Bir büyük sağrak bul getir bize. Sonra doldur şarabı eski dostluğumuzun şerefine. O kapıyı kapa. Gel bizi yıka, arıt.. Hani bir gün, bilmem unuttun mu, biz hepimiz uykudaydık. Sen bir tekme atmıştın bize, derken bir, bir daha. Sıçramış uyanmıştık uykudan. Oturup şarap içmiştik sonra. Şarap başımıza vurmuştu. O zaman olmuştu işte ne olduysa. Denizleri yüksük gibi gören timsahlarız artık, tirit, mercimek, aş erleri değil. Haydi inadı falan bırak, inadı bırak da kendine gel, bize şarap ver, şarap”…(Mevlana Celaleddin Rumi)

 

Yazının devamı...

Şeb-i Yelda(en uzun gece-ler)…

24 Aralık 2017

Evvel-i Şeb-i Yelda ile Ahir-i Şeb-i Yelda arasındaki haftanın zirvesi olan 21 Aralık gündönümünde, güneş ışınlarının Oğlak Dönencesi’ne dik açı vermesi, Kuzey Yarımküre’de en uzun gece ile kışı başlatır. Uzun geceler 21 Mart Nevruz’a kadar kısala kısala devam edecektir. Bazı geceler o kadar uzun gelir ki, şaire “Bu şeb-i yelda’nın yok mu bir sabahı?” dedirtir, isyan ettirir. Ve bilen bilir ki zaman göreceli, uzun gece ise sadece bir teşbihtir, ancak sevgiliden uzak geçen zamanın gamını bildirir. Nitekim Bosnalı Sabit(17.yy) de meşhur dizeleri “Şeb-i yelda’yı müvakkit, müneccim ne bilir / Müptela-i gama sor kim geceler kaç saat”i demek bu hal üzere not etmiştir..

 

Efsanelere bakarsak; uzun karanlık gecelerde kötülük tanrısı “ehrimen” zulmünü arttırmaktadır, zemheri soğukları da onun soğuk elinin gölgesindendir. Bu sırada umutperverler de geceleri ateş yakarak onun ışığına ve sıcaklığına sığınmaya çalışır, bir anlamda kötülüğe direnirler. Ta ki iyilik ve nur tanrısı “yezdan/hürmüz” bu gecenin sabahına doğarak yardıma gelir ve karanlığın dünyaya egemen olmasını engeller..

O aynı zamanda Sümer mitolojisindeki güneş ve ışık tanrıçası Mitra’dır, muhtemelen bu coğrafyaya göçebe Aryenler’le birlikte gelmiştir. Üstlendiği anlam yer yer değişmekle birlikte etkileri Zerdüştlük’te, Mecusilik’te vs görülür. Mitra, kah Anadolu’ya gelip tanrıça “Kibele” ile birleşir, kah Romalılar’ın pagan inançlarına karışır; kim öncedir kim sonra, efsaneler işin içinden çıkmayı neredeyse imkansızlaştıracak kadar iç içe geçmiştir..

Eski Yunan’daki “Kronos bayramı”, Nordik halkların eski inançlarına göre valkyrie’lerin(melek misali varlıklar) “yule”(kış gündönümü) boyunca, valhalla’ya(cennet misali mekan) götürmek üzere ruhları araması, Yahudiler’in bu günlere denk gelen “ışık bayramı-Hanuka”, Hazreti İsa’nın doğum tarihi olarak belirlenen “Noel” vb ile gözlemlenen paralel çeşitlilik, adeta nerede olursa olsun insanın aydınlık özleminin, dolayısıyla uzun gecenin ardından gelen gündüz müjdesinin iç dünyamızda önemli bir karşılığı olduğunun kanıtıdır. Belli ki özdeki hakikat birdir, aynıdır!

 

Yakın coğrafyamızda, özellikle de İran’da, Azerbaycan’da halen -horrem ruz/kutlu gece olarak- yad edilen “Şeb-i Yelda” süresince mesela bereketi temsilen nar yenir, karpuzlar kesilir, davetler, eğlenceler tertip edilir. Yeni yılın başlangıcı sayılan bu gecelerde aile, dostlar biraraya gelir, ince sazla kulakların pası giderilir, sabaha kadar muhabbet edilir.. Azerbeycan’da, Farsça 40 rakamından türetmeyle “çile geceleri” olarak da adlandırılan uzun geceler, en sert kış günlerini temsil etmektedir. Bizde de “erbainin başlangıcı” olarak anılan mevzu geceler çile çıkarmakla benzeştirilir. Muhakkak ki aşk çileyi tatlandırır, aşıkların sözleri bazen derde dert katsa da öylesi dert aslında devadır. Her halükarda bu gecelerde aşıklardan şiirler okumak gelenektir; bilhassa da “lisanü’l gayb” diye anılan Şemsuddin Muhammed Hafız-ı Şirazi’den:

“Dostluk ağacını dik, murat meyvesi verir / Düşmanlık fidanını sök, sayısız dert getirir // Meyhaneye konukken hürmet göster rintlere / Yoksa ey can sarhoşluktan çıkınca başın ağrır // Sohbet gecesini ganimet say çünkü bizden sonra / Daha çok döner dünya, çok geceyle gündüz gelir // Leyla'nın ayın beşiği hükmündeki mahfesini taşıyana / İlham ver Rabbim, onu Mecnun'un yanından geçir // A gönül, ömrün baharını dile, yoksa bu bahçe her yıl / Nesrin gibi yüz gül bitirir, bülbül gibi bin kuş getirir // Yaralı kalbim sözleşti zülfünle, Allah aşkına / Bal dudağa emret de ona tez istikrar versin // Irmak kıyısında oturup bir serviye sarılmayı / Artık bu bahçede, ihtiyar Hafız Allah'tan istemekte”..(Şirazlı Hafız/ç.Hicabi Kırlangıç)

Yazının devamı...

Mevlana’dan Mevla’ya…

17 Aralık 2017

Baş gözüyle mürşidimi görmek, eteğine yüz sürmek yoktu geçen senede, kardeşlerimle kolkola tevhid edecek meydan yok, çevremizde barış, rahat yok, toplumsal huzurumuz yok, kolay bir geçim yoktu… Ve şimdi de 8 sene düzenli ziyaret sonrasında bir kez daha “Şeb-i Arus” için Konya’da olup, -başta Mevlana Hazretleri- sevdiğim tüm o beldenin ermişlerini ziyaret edip tazelenme imkanı, o da yok. Nefsimin tutunmayı sevdiği görünürlerin birçoğunun hızla ellerimin arasından kaydığı, türlü zahiri putun kırıldığı, iç huzuru korumayı dış şartlardan bağımsızlaştırma gayretimi arttırmak zorunda kaldığım, zor bir sene… “Ne varlığına sevinirim, ne yokluğuna yerinirim” hali, nerede? Biliyorum; “Allahta zorluk yok!”, zorluk nefsimin direnci nispetinde. Tam teslim olabilsek keşke…

 

“Hürriyet” gazetesinde yazarlığa başlamamın 6. sene-i devriyesi ve her sene bu günlerde Şeb-i Arus hakkında, Hz.Mevlana hakkında bir yazı yazmışım mutlaka. Alışmışım! Hazreti Şems-i Tebrizi’nin, Konevi’nin, Ateşbaz-ı Veli’nin, Tavus Sultan’ın, Nasreddin Hoca’nın, Mahmud Hayrani’nin, Rumi’nin huzurunda olmaya.. Öpmeye, dokunmaya, koklamaya.. Yanımda “Derviş Baba”… Yok! Olsaydı derdi ki belki; “Evladım, kişi gönlündekiyle beraberdir nasılsa” Yoksa nasıl olacaktı bu ölümlü dünyada? Nice kimse var ki bedenen yakın, manen uzak ve nicesi de var ki bedenen uzakta ama manen hep yanımızda… Görmediğimiz bir Allah’a kulluk etmeye çalışıyoruz burada! Bir kez bilmişiz ya “Kalu Bela”da…

 

Manevi eğitimim boyunca maddeyi vesile kılıp da manaya ermeyi talim etmişim, zahirden batına yol aramışım. İlerlemişim, ilerleyememişim; sınanmadan bilemezmişim. Ve acaba neleri put edinmişim, sevdiklerimi ne kadar gönlüme indirebilmişim, ne kadar Allah rızası için sevmişim; zamanı gelince görmeliymişim. Çünkü putlar zaten kırılmaya mahkum, çünkü ahiret azığım ancak gönlümü neyle doldurduğum, çünkü Allah rızası için olmayan sevgi zaten gölge misali, hayali.. Fakir değil mi ki ebedi olana, hakikate meftunum? O zaman sızlanmaya hakkım yok! Ya çıtayı düşüreceksin, ya bedeli ödeyeceksin! Ver putları, al Mevla’yı.. Geç suretten, gör sireti.. Gel yakına yakına, ateşe giden pervane misali.. Yok olan yokluktan başkası değil, yakınma… Ve “Bana en sevimlileriniz ve kıyamet gününde bana en yakın olacak olanlarınız, ahlâkı en güzel olanlarınızdır”ı (Hz.Muhammed(sav)-hadis/Tirmizi,Sünen,Birr 71) iyi anla!

 

Biliyorum, ne ilkim ne de son. Onca gittim geldim. Huzurunda ağladım, hallerine imrendim. Şimdi haldaş olmaya gelince ise, isyan eder, istemezim; Şems’i gittikte nice haldeydi koca Mevlana? Çare mi kaldı onunla gönülde buluşmaktan başka? Rabıta dedikleri, yalnızca o gün için bir alıştırma. Gerçek olan da bu galiba.. Zikretmek gönüllerde zikredileni; Allah Ya Kafi! Ve tüm sevenleri, sevilenleri orada O’nunla, sonsuza dek birarada. Öyleyse “…La Tahzen, (innallahe meassabirin -Bakara 2;153), innallahe meana…”(Tevbe 9;40); “Hüzünlenme, (muhakkak ki Allah sabredenlerle beraberdir), muhakkak ki Allah bizimle beraberdir”…

 

Yazının devamı...

Mukaddesatımız için…

10 Aralık 2017

Halbuki bize verilen “Din”den maksat hikmet değil miydi? İnsan’ın ulaşabileceği en yüksek düzeydeki bilgelik… Kendini bilme, Rabbini bilme, hakikati özümseme, fıtratına, kudsiyetine en uygun düşünüş, eyleyiş, yaşayış üzere olmakla barış ve huzura erme… Kendini kısıtlayan tüm suniliklerden aşkınlaşma ve gerçek değerini bulma, ikiliklerden sıyrılarak tevhid(birlik) içre olma… Bunun yol ve yordamına dair bir yardım, ancak özgür iradeyle tercih edilecek bir teklif, yaradılış ile uyumlanmanın ilahi formülü, hidayet rehberi… Kavuşmak isteyene…

Sanırım yanlış anlatıldı yahut yanlış anlaşıldı. Bu yanlışlıkta ısrar, cehennemî bir yokoluş tarafından yutulmaya mahkumdu. İçteki yozlaşma dışta da kendini gösterecekti. Mânasız şekil, kof, hayatiyeti olmayan bir kabuk misali çürümeye yüz tuttu. Önce, tüm insanların bir hikmet üzere bir arada oluşu unutuldu. Bizi zenginleştiren farklılıklarımız, ulus-devlet düzeni üzerinden -ancak çıkar ilişkilerinin geçici bir süre ayakta tutabileceği- hasımlıklara dönüştü. İnsanların kardeş oluşuna dair izleğimiz önemsizleştikçe birbirimizi tüketmenin önünde engel kalmıyordu. İnananların da arasına nifak girdi nihayet. Oysa bizi birleştiren şeyler ne kadar daha çoktu. Museviyet, İseviyet, Muhammediyet… Bana göre hepsi İslam şemsiyesi altında kutluydu.

Yeni dünya düzeni silahşörlerinin hücumu bu şemsiyeye olmuştu. Yerine de elle tutulur bir muadilini koymadan. Konulabilir sandık, beter oldu. Şemsiyenin sapını biz tutuyorduk en son, hakkını veremedik demek ki, elimiz kırıldı. Sonra da kendilerini “Müslüman Devletler” diye niteleyenlerin birbirine düşürülmesi. Biz elimiz alçıda iyileşmeye çalışaduralım, bu esnada bir baktık ki etrafımız kan gölü, içimiz huzursuz, paramparça, lokmamız hırsızların tabağında, kutsallarımız namahrem ellerin eğlencesi artık. Buna “dur” deyecek babayiğit yok mu? Kim olacaktı bizden başka. Biz bu alemin son yiğitleri idik. Son feta(Kuranî bir kavram; delikanlı, yiğit, civanmert anlamında)…

Çıkmadık candan ümit kesilmez ya, batıl davalarının ardısıra canımızı çıkarmaya azmetmişlerin hücumlarını şiddetlendirmeleri de normal aslında. Ve bu arada yaralı aslanın etrafında dişe dokunur ne bulursa koparmaya çalışan çakallar. Çünkü insanı insan yapan değerlerin yokluğunda hayvandan beter olasıdır insanlar. O değerler ki kutsaldırlar, şeytani güçlerin temsillerine saldırması doğal.. Demek elimizde hala temiz kalan -kıymeti bilinesi- birşeyler var!

El Kuddus; Allah’ın “kutsal”(temiz, pak, eksiksiz) anlamına gelen bir güzel esması. Ve başından geçen onca şeyden sonra, yüzyıllarca Osmanlı’nın -İslami değerler ışığında- barış içinde idare ettiği bir kadim şehrin adı. Tam yüz yıl olmuş sınırları bu değerlerin garantörlüğü altından çıkalı, elimizden alınalı. Biz zaten emanetçiydik, ne olur ki başkaları idare etse, kutsallığına layık bir şekilde, huzur, barış, insaniyetle yönetilse; başımız üstüne. Tüm insanlığa bir birlik vesilesi olabilse keşke. Gel gör ki yeni düzenin egemen güçlerinin egoistçe politize etmesiyle irkildik fena halde..

Çünkü Jeruzalem(Yeruşalayim - Rabbiyle kulu arasındaki barış antlaşmasının, tamlığın remzi) bizim için “Ur(ir) Selim”, yani “selamet beldesi(şehri)”, “akl-ı selim”in arzdaki temsiliyeti.. “Şalom” yani “Selam” yurdu, bir zamanlar; emanetçileri mevcudiyetine ihanet edene kadar “Sekinet”in meskeni. Yeniden ihya olmalı.. İsmi bile sanki bize Hz.İbrahim’den Hz.Musa’ya, ondan Hz.Muhammed’e(sav), “Din”in adının hep “Slm”, “İslam” üzere anıldığının bir kanıtı. Vaktin tevhid peygamberi kimse, onun tebliğ ettiği hep aynı hikmet; ayrılığa, kavgaya ne hacet! Ama bu anlayışın temsilleri kendilerini seçkin gören bir kesim tarafından yalnız onlara mal edilmeye çalışılırsa, kutsalı için kıyama kalkmak inananların inançlarının gereği ve hakkaniyet uğruna mücadelenin ortaya konan delili sayılmalıdır diye düşünürüm fakir de.

Keza şehrin bir başka güzel ismi olan “Kudüs”, yani “kutsal/mukaddes” için şöyle yazıyor NND sözlükte; “Güçlü bir dîni saygı uyandıran veya uyandırması gereken, kutsi, mukaddes. Tapınılacak veya yolunda can verilecek derecede sevilen. Bozulmaması, dokunulmaması, karşı çıkılmaması gereken, üstüne titrenilen. Tanrı'ya adanmış olan, tanrısal olan, bütün var olanların, yeryüzüne ilişkin olanın üstünde yükselen, ondan bütünüyle başka olan. (Ve) Ahlaksal yetkinliğe ulaşan, bu yolla Tanrı'ya yakınlaşan kişilerin niteliği”.. Elbet asıl makamı gönülde, gönül sahipleri nezdinde…

O halde tüm bunlar oluyorsa sormalı; yapılanlar Allah rızası için mi? Bugün kim Müslüman, kim Nasrani, kim Yahudi? Değerlendirmeli; içimizdeki mukaddesat ne alemde, ‘akl-ı selim’imiz ne halde? İçte bu hasletler olması gerektiği gibi değilse, dıştan gelen saldırılara karşı elden gelmez çare. Ve akıl elden giderse, sonrasında belki kalp de tehlikede. Fakir için onun da yeryüzündeki temsili mekanı, “Kabe”. Halihazırda o beldeyi yönetenlerin de ne kadar hikmet üzere olduğu düşünüle… Ola ki bu bir fırsat, bıçak kemiğe dayanana dek sabredebilen, istikamet sahibi mazlumlar için yakındır necat..

Yazının devamı...

Davamız var; duamız var!

3 Aralık 2017

Onlar “arif” idiler. Yapraklardan bahsediyorum. Bir sonbahar sabahı, yerde, düşmüş, kurumuş ve parmak uçları göğe doğru kıvrılmış, Rabbini tesbihle bir ömür geçirmiş yapraklar. Alenen dua ediyorlar, hal diliyle. Değil mi ki “Halkın duası lisanla, zahitlerinki fiille, ariflerinki ise hal diliyledir”. Yapraklığını bilmişler; kendini bilmekten daha arifane ne ola? Ah biz de bilsek kulluğumuzun hakikatini, insandaki irfan pek âlâ… “Görmedin mi ki, göklerde ve yerde olanlar ve dizi dizi uçan kuşlar, gerçekten Allah'ı tesbih etmektedir. Her biri, kendi duasını ve tesbihini şüphesiz bilmiştir. Allah, onların işlediklerini bilendir”(Nur 24;41)

 

Dua çağırmaktır. Ya biz miyiz çağıran? Çağıran, çağırılan… O anda birdir inan. Şöyle buyurdu Yaradan; “O halde siz beni zikredin ki, ben de sizi zikredeyim. Bana şükredin, nankörlük yapmayın”(Bakara 2;152).. Öyleyse çağıralım seni, Derviş Yunus(ks) gibi; “Dağlar ile taşlar ile / Çağırayım Mevlâm seni / Seherlerde kuşlar ile / Çağırayım Mevlâm seni // Sular dibinde mâhiyle / Sahralarda âhû ile / Abdal olup yâhû ile / Çağırayım Mevlâm seni // Gök yüzünde İsâ ile / Tûr dağında Mûsâ ile / Elimdeki asâ ile / Çağırayım Mevlâm seni // Derdi öküş Eyyûb ile / Gözü yaşlı Yakûb ile / Ol Muhammed mahbûb ile / Çağırayım Mevlâm seni // Hamd-ü şükrullah ile / Vasf-ı Kulhüvallah ile / Daima zikrullah ile / Çağırayım Mevlam seni // Bilmişim dünya halini / Terk ettim kıyl ü kâlini / Baş açık ayak yalını / Çağırayım Mevlâm seni // Yûnus okur diller ile / Ol kumru bülbüller ile / Hakkı seven kullar ile / Çağırayım Mevlâm seni”.

 

“Dua kelimesi, ‘çağırmak, seslenmek, istemek; yardım talep etmek’ mânasındaki da‘vet ve da‘vâ kelimeleri gibi masdar olup, ‘küçükten büyüğe, aşağıdan yukarıya vâki olan talep ve niyaz’ anlamında isim olarak da kullanılır”(TDV İslam Ansiklopedisi).. Madem ‘küçükten büyüğe’dir duanın edebi, küçül Rabbin karşısında ey nefis; madem ‘aşağıdan yukarıya’dır edebi duanın, sen aciz, sen zelil, sen fakirliğini bil ki kısalsın yolun. “Şüphesiz Rabbiniz haya sahibidir. Kulu kendisine ellerini kaldırırsa, iki elini boş ve hüsrana uğramış bir şekilde geri çevirmekten haya eder”(Hadis, Ebu Davud 1488-Tirmizi 3556-İbn Mace 3865).

 

“Gayret bizden, takdir Allah’tan” derler ya, biz(sizi tenzih ederim) takdirine de kafa yorarız oysa ki. İnsanlar sabırsız, bilselerdi halbuki; “…Bir kulun dünyada yaptığı hangi dua varsa hepsi karşısına çıkartılır, ancak dünyada iken kabul olan dualar hariç. Dünyada iken yaptığı dualar kabul edildiyse zaten karşılığını almıştır. Kabul edilmediyse ahirette alacaktır. O gün kul der ki ‘Keşke (dünyada) hiçbir duam kabul edilmeseydi”(Hadis, Hakim 1819). Güvenmeli…

 

Yazının devamı...