"Musa Dede" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Musa Dede" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Musa Dede

Neşe doluyor insan!

23 Nisan 2017

Ne güzel geçmiş iç içe!.. Hazreti Peygamber’in(sav) çocukları ne kadar sevdiği malumunuzdur. Öyle ki; “Miraç”tan ümmetine hediye olarak indirdiği ‘göz nuru namaz’ını kılarken sırtına tırmanıp oyun oynayan torunları Hz.Hasan ve Hz.Hüseyin (ra) rahatsız olmasın diye secdesini uzattığı bilinir. “Kulun miracı namaz” ve sevgili çocuklarımız da sırtımızda… Biz bireylerin her türlü haklarını güvence altına almak demek olan “milli egemenlik” ise bu güzellikleri huzur içinde yaşama hürriyetimizin teminatlarından! Mutlak Hakim(Egemen) olan Rabbimiz ceminin ihyasını görmeyi bizlere nasip etsin, daim eylesin…

Çocuklar geleceğimizdir. O halde bizlerin miracımıza çıkarken -inşaallah- çocuklarımızı sırtımızda taşımamız kadar doğal bir şey olamaz. Onlar yarın kendi yürüyecekleri yolun deneyimini ilkin bizlerin sırtında yaşarlar. Çoğunlukla da neyi nasıl görürlerse bizden, kendileri de öyle yapacaklar. Madem bu milletin geleceğini onlar oluşturacaklar, gönül ister ki muhabbetin tadını şimdiden alsınlar. Milletine faydalı olsunlar. “Küfür tek millettir” denir ya, işte nefsin egemenliğindeki o milletten olmasınlar. Bilakis başkalarının da kurtuluşuna vesile olsunlar.. Velhasıl büyük bir sorumluluktur sırtımızdaki. Layıkıyla yetiştirebilirsek, büyük lütuf hayırhah çocuklar. Bu dünyayı terk etsek de zamansız, adımıza amel defterine sevap yazdırmaya devam edici olacaklar…

Dünya dengeleri yeniden oluşurken, bizler de yeni bir gelecek inşası gayretindeyiz hayırlısıyla. Hedefimizi adlandırmak icap ederse, “milli mirac” denilmesini arzu ederdim buna. Bir toplumun nezdinde insanlığın ulaşabileceği en ideal konum, en yüksek değerlerse sahiden ülkümüz, bu belki de kuşaklarca sürecek bir tırmanış. Bu yolculuk için gereken yol azığını aktarabilmeliyiz bizden sonraki kuşağa; Kulluk bilinciyle gelen tevazu, hizmet bilinciyle gelen gayretkeşlik, ilimin yanısıra keşif ve ilham kanallarını açacak eğitim sistemi, Muhammedî muhabbetin lezzeti, vefa, adil düzen için gerekli altyapı ve anlayış, inancın gerekliliği hoşgörü ve hilm, temizlik, engelleri aşacak azim ve kuvvet, doğruluk, dürüstlük, birlik bilinci ve kültürel mayamızda olan tüm hikmetler ihyaya muhtaç. Ki hissebend olalım vaadedilen cennetten… Borçluyuz çocuklarımıza şimdiden!

İnançlı biri için, Allah(cc) yardım edenlerin en güzelidir. O ne güzel vekildir, bilene. Bildiysek bildirelim öyleyse; Zorluk yoktur O’nda, yeter ki samimi olalım, istemesini bilelim ve sabırla gayret edelim. Duaya muhtaç geleceğimiz. “Dua kaderi değiştirir” derler. Çünkü lineer(doğrusal) bir zaman yok noktada. İnteraktiftir(etkileşimli) yaradılış. Rahmetini tetikleyen o Yüce Nebi’nin(sav) miracının yüzü suyu hürmetine bu gün ve bu gece, bir fırsattır verilen. Dua, Rabbimizle iletişimimiz; O’nunla konuşmayı bilen çocuklar, yalnız, yardımsız, çaresiz kalmayacaklar. İşitsinler sırtımızda; kime kulluk eder kimden dileriz, ne ister, nasıl isteriz. Șahit olsunlar ki o güzeller güzeli Habibullah’ın(sav) izindeyiz ve Resulunu vesile eden kullarına yetişir Rabbimiz.. Seni över, Seni tesbih ederiz gündüz gece, sesli, sessiz, ayakta, oturarak, yanlarımız üzerinde yatarak, dil ile, kalp ile, hal ile… Ya Hu! Ne bizi ne evlatlarımızı Kendinden başkasına muhtaç etme!

* İbn Mesud(ra) Peygamber’in(sav) şöyle buyurduğunu rivayet eder: “Mirac’a çıkarıldığım gece, İbrahim Peygamber(as) ile karşılaştım. Bana şöyle dedi; ‘Ey Muhammed! Ümmetine selam söyle ve onlara şunu bildir: Cennetin toprağı iyi, suyu tatlı, arazisi geniş ve düzdür. Cennete ekilecek tohum, -Sübhanallahi ve’l Hamdülillahi ve la ilahe illallahu vallahu ekber- cümlesidir” (Hadis-Tırmizi 34;62)

Bu kültürü yeşertmeli toplumda. Tohumlama kültürdür; üretme, yetiştirmedir. Tohum yarının ağacıdır. Kültür ekimdir. Ne ekilirse o biçilir. Çocuklar yetişkin olur, toplumu oluşturur. Nasıl ki ağaçlar ormanı oluşturur. Mesuliyeti bizimdir. O masum çocuklar, hepsi bizim.. Yabani otların istilası altında bayındırlık oluşmaz. Bakarsan bağ olur, bakmazsan dağ olur.. Tohumlar da elinde, kazma, kürek, tırmık, çapa da. Çok çalış, yeterince sula, “gayret bizden, takdir Allah’tan” de, gerisine hiç sıkılma ey ahiret tarlasının bahçıvanı, mirac merdiveninin tırmanıcısı. Allah yar ve yardımcın olsun! Bu da çalışırken okuman için günün hediyesi bir dua;

“Ey ayıpları setredip örten, ihsan eden, fazl-u kerem sahibi, yardım eden, mağfiret eden, merhamet eden. Ey ayıpları ortaya çıkarıp da kulunu rezil etmeyen, kalpleri kırmayan, ey gönül almayı emreden, marifetle gönülleri aydınlatan Yüce Mevlam! İlk habibin, en kerim sevgilin, en büyük kulun, en mükerrem resulun, en azim vesilen, çağlayan mededin, Seyyidimiz, Efendimiz, Hazreti Muhammed(sav) hürmetine, gönderilen tüm peygamberler hürmetine, indirilen kitaplar hürmetine, sevdiğin bütün kullar hürmetine ve sana yakın her bir mukarreb melek hürmetine bana ihsanlarının kuşattığı bir sır, bir fazilet ve bana yardım eden bir gufran istiyorum. Ayıplarımdan dolayı beni rezil etmemeni, benden ilgini keserek kalbimi kırmamanı, beni üzüntü içinde bırakmamanı, nimetlerinle gönlümdeki kederleri gidermeni, Seni tanımakla ve kereminle içimi nurlandırmanı istiyorum. Șüphesiz Sen her şeye kadirsin. Seyyidimiz Hazreti Muhammed(sav)’e ve O’nun âl ve ashabının hepsine salat-ü selam eyle” (Seyyid Mahmud el-Esmer k.s. Hazretleri’nden) Amin!

Aşk olsun! 26 Recep Mirac Kandili, 23 Nisan Dünya Çocuk Günü, Türkiye Büyük Millet Meclisi’mizin açılış yıldönümü dolayısıyla Milli Egemenlik Bayramımız, kutlu olsun! Bir bütünün parçaları.. Tüm kutlayanlara selam olsun! İllahu…

Yazının devamı...

Hayat bilgisi

16 Nisan 2017

Yuvarlak bir kesecik; içinde su ve besin, mineraller… Güvenli bir yer bulana kadar yuvarlanır. Bunun için yükseklik ve alçaklıklar var. Yardım eder rüzgar. O hisseder. Gerekirse bekler. Ve nihayet kırar zırhını hayat. Mevsim bahar!

Belli belirsiz bir uzantı; toprakta göremediğimiz deliklerden içeri sızar. Bir diğeri ışığa uzanıyor, önüne çıkan engellere aldırmadan. Dolanır etrafından, sarar, sarılır. Filizinin üzerinde zarif tüyler bitiriyor. Yalnız kendisi biliyor. Hassas duyargalar; tutunurlar..

Binlerce kere hızlansın algımız şimdi: İşte sarmal sarmal dans ediyor dallar. Kıvrımları şekilden şekile giriyor. Yanlarından paneller açılıyor; yapraklar… Genişliyorlar, daha fazla ışık için. Ve laboratuvar çalışıyor. Hepsi özsu, dallanan, yapraklanan, goncayı oluşturan; yine tohum olacak. Gizini bir başka döngüye aktaracak. Bu seyre değer mucizeyi kim anlayacak? İnsana muhtaç doğa.. Sübhanallah!

Șiştikçe şişiyor arzular. Güneş gibi, başı var. İnce boynu taşır onu, işini yapar. Gün gelir içi içine sığmaz olur. Patlar. Saçılan tohumlar… Buna benziyordu ilk zuhurat. Hidrojen, 19’dan bahsederken, saçıldı etrafa zerrecikler. Dağınık boşlukta şekiller oluşturuyorlar. Benzersiz olmak için kuşak kuşak uğraşacaklar…

Herşeyi birbirine bağlayan nice yollar var. Yollar damar damar. İçersinden hayat akar.. Leke leke kendini çeşitliyor desen. Önce renksiz, siyah beyaz, sonra aradaki tayflar; renk renk, dalga dalga… Kah titreşir kah sıçrarlar. İçine alır ötekini, beslenir, dönüşür. Akar, katılaşır. Gaz olur, uçmayı öğrenir. Çeker kendine olasılıkları çaba. Rüzgar ve koku arkadaştır…

Doğa saymayı biliyor. Gelişmek için zamana ihtiyaç var. Vesileleri tanıdıkça muhabbet doğar. Çiçekler hem yatay hem dikey. Mektup taşır böcekler. Ormanlar; anlaşmalı alanlar. Sıcaklık, soğuk, kuruluk, rutubet; askerleri yönlerin. Yeter ki istikamet ver. Serpilsin polenler. Pamuk pamuk mutluluk öbeklerine dönüşsünler…

Ne güzeller! Zarif ve güzeller. Vahşi ama güzeller. Göz gördükçe sever. Sevilenin ardında seven var, böyle ister. Șükür gösterene, şükür ettirene! Hayat bilgisi bu; sırların aşikar olması, sayfa sayfa, kare kare, yıldız yıldız..

Mikrokozmos, makrokozmos, ayna olmuş birbirine. İnsan, hapsediyor görüneni. Daraltıyor mekanda, genleşiyor, yavaşlatıyor, hızlandırıyor zamanı. Zevk ediyor. Yoksa yok! Gözdür herşey, göz ve kulak. Fotoğraf, film, biliş, gösteriş… Bilim ve sanatı anlamlandıranlar, hep varolacaklar… Ve bizler aktörleriyiz muhabbetin..

Yazının devamı...

Katarsis

9 Nisan 2017

Gençliğimi satın almaya çıktım pazara bu sabah. Tezgahların üzeri dolu, envai çeşit mal. “Taze vakit” dedim, “hemen nakit” dediler. Döktüm varı yoğu baktım, servetini akıtsan da tartmıyor pazarcının kefesi. Karşılığı üç beş domates, iki don, ekmek peynir, toprak ancak. Anladım ki gençliğim tezgah altında kalmış, bedeliyse cennet yükü yaşam ellerimden kayan…

Tombul bir cüceydim ben de sizin gibi bir zamanlar. Nasıl da geçti, hatırlasanıza! Kel kafa, yumuk eller, çarpık bacaklar, dişsiz dudaklar… O kaygusuz bıdıklığımız öyle güzelmiş ki demek; sanki yaş alıp olgunlaştıkça insanlar, o günlerine benzemeye çalışırlar..

Ölmezlerse tabi, erkenden, büyüyemeden, büyüyüp de küçülemeden yeniden. Yarı yolda, yol kenarında… Açlıktan susuzluktan, bombaların altında, hasta, inim inim… Çaresiz, bizim sorumluluğumuzda, çocuklar… Ölüyorlar. Ölüyor çocukluğumuz yaşa maşa bakmadan. Gözlerimizin önünde… Ya Rahman! Hayata uyanmadan gençlik de yalan!

Tek gerçek var mutlak, o da ben değilim. Olana dek, Onsuzlukta yalnız, Bensiz; boşluk üzerine hiçliği tasvir etmedeyim. Timsah gözyaşlarıyla kuyruğumu ısırıyorum arsızca. Sarmal sarmal dolanıyorum ıssız sularında ömrümün. Kara deliğin girdabındayım. Ve etrafa çarpıyor kendimi önemseyişlerim. Yaralıyor. Sorumluluktan kaçmak için, sessizce parçalanışını izliyorum gerçekliğimin…

“Allah’a kaçın” diyor Hakk(Zariyat 51;50). Hakk’tan kaçmak ise bizi katil yapıyor. Kendi kendimizin katilleri olmak katliamın en hafifi. En zalimler ise bu işi topluca işler. Ocaklar, gökteki yıldızlar misali söner. Gün gelir “komşuda pişmez, kimseye de düşmez” olur. İnsan insanın çöpüne muhtaçken komşusunu aç bırakanlar, biraradalığımızın hikmet-i sebebini ıskalayanlar, haksızlığa göz yumanlar sonunda kendilerini yiyecekler..

Yeme kendini Musa, yeme sen de hak, uyan yol yakinken, hakikate bak! Ziyan olan hayatlardan muzdaripsin. Bu garip topraklarda ölen çocuklarla gitti gider neşen. Haksız yere can alanlardan şikayetçi, kendinden şikayetçisin madem. Ölüm bu kadar kolayken, esirgediyse seni Rabbim, bir amaç uğrunadır elbet.. “Heyhat, bu amacın neresindeyim?” Sor; “Yitirdiğim çocukluğun, geçen gençliğin hesabını vermek icap ettiğinde gün be gün, kime, ne diyeceğim?” Evet…

Korkarım, böylesi bencilcedir aslında derdim. Büyümek istemeyen o çocuk, benim. Bahanem hazır. Beni benle yüzleştirenlere kızgın, haklı bulduğum kızgınlığımla önemliyim. “Katarsis”in hafifliğine sığınırım bazı. Ya da ötekinin derdini kendi derdime kılıf yapar, kendimi ötekileştiririm.. Halbuki yüce makamlar hep nefsini vahdete kurban edenlerindir bilirsin.. Kötülükle kötülüğü meşrulaştırmayalım sakın!

Gönlüm dağınık bugün dostlar, içim onsekizbin parça, karışık. Hangisine baksam O’ndan, biliyorum da parçaları bir türlü uyumlu biçimde birleştiremiyorum. Toplanmak için dağılmak gerekirmiş ya bazen. O günlerden bir gün işte tüm çaresizliğimle. Bir yanda pişmanlıklar, şikayetler, gece, yalnızlık, isyan, tövbeye bakan, öte yanda umut, hoşgörü, dostlar, aydınlık, güven, kibirlenmekten korkan… En hayırlı yol arkadaşları hangileri, Sana yakınlaştıran? Yoksa hepsi mi? Bilemem ki büyümeden!

Yazının devamı...

Dördüncü kuvvet; Medya…

2 Nisan 2017

Peki nedir medya? Latince’de “ortam, araç” manasındaki “medium”un çoğulu olan “medya” sözcüğü, iletişim dilinde “ara katman, aracı” olarak kullanılıyor. Başka deyişle; “iletişim araçlarının tamamı medyadır”. Az daha özelleştirirsek; “kitle iletişim araçları, basın yayın”… Bu konudaki evsaflı tarifler ise ansiklopediler doldurabilir.

Birkaç önemli unsura değinmek gerekirse; “medeni ülkelerde medya, toplumun bilgi edinme özgürlüğüne, düşünce ve (kanuni ve etik sınırlar içinde) ifade özgürlüğüne hizmet etmesi bakımından özel birtakım haklarla donatılmış, işleyişi güvence altına alınmış bir kurumdur. Yasama, yürütme, yargı yanında, kamuoyu adına vazife yapan, denetleme özelliği bulunan -demokrasilerin olmazsa olmazı- dördüncü kuvvettir.

“Bilgi, eğlence, eğitim” medyanın üç temel sorumluluğudur. Medyanın işleyişinde kamu yararı esas tutulmalıdır. Bu bakımdan da medya özgür olmalıdır. Dolayısıyla medya, kamu yararı için işlev görme, toplumu doğru, gerçek, dürüst biçimde bilgilendirme niteliklerini kaybederse, özgürlüğü elden giderse, itibarsızlaşır, kendisine sağlanan haklar da anlamını yitirir ve savunulamaz hale gelir. Bu gibi medya bazı odakların propaganda aracı haline gelmiştir ve bu durumda medya hakları savunusu, medyanın asli görevlerini yapmasını engelleyenlere karşı yapılmalıdır. Aksi taktirde hayati bir uzvu hastalanmış olan o toplumun kalkınması sekteye uğrayacaktır.

Medya kamusal forumdur. Forumlar eski Roma’da, Antik Yunan’daki agoraların karşılığına denk geliyor. Toplumun biraraya geldiği, meta pazarı olmanın yanısıra fikirlerin değiş tokuş edildiği meydanlar. Fakir için daha önemlisi “aydınlar”ın da halkla buluştuğu ve sosyal, politik, sanatsal, felsefi vs görüşlerini halka aktardıkları, halkın bilinçlenmesine hizmet eden, toplumun nefes aldığı alanlar. Kültürel işlevleri politikacıların nutuklarına yankı vermekle sınırlı kalmamışlar.

Günümüzde medya da bu işlevi yapan başlıca alan konumundadır. Bir zamanlar agoralarda, forumlarda halkı aydınlatmak üzere görüşlerini paylaşan filozofların yerini de artık gazetelerde köşe yazarları, görsel medyada görüşlerine başvurulan akademisyenler, kanaat önderleri vb almıştır.. Yukarıda paylaştığım medyanın çeşitli klasik tarif ve görevlerini fakir olsam özetle “toplumu aydınlatma” olarak nitelerdim. Bunun gerçekleşmesi de ancak halkını gözeten gerçek aydınların medyada yer bulmasıyla olasıdır.

Lakin bizim için “aydın” tarifinin de, zihinsel bir çaba ifade eden, Batı’dan ithal “entelektüel” kavramından daha geniş bir şekilde ele alınması kanımca şarttır. Zira aydınlar toplumu ay gibi aydınlatmakla mükellef en müstesna aracılardır(medya) ve kültürümüzce ilim ile irfanı gönüllere nakşedebilecek vasıflarla donanmış oldukları varsayılır. Varlıklarının gerekliliği, ne türlü ideolojilerin propaganda aracı olmaklığa, ne de -neredeyse- kamuoyu kavramıyla özdeşleşmiş burjuvazinin ticari kaygılarına kurban edilemez. Madunlar da gözönünde bulundurulmalı, topluma katkıları sağlanmalıdır. Toplumumuz kalkınırsa, medyamız da kalkınacaktır, ya da tersi de geçerli…

“Kamuoyu açık ve özgür bilgi akışıyla gerçekleşebilir”(Winfried Schulz), “İktidar temelde kamuoyuna dayanır”(J.J. Rousseau) ve “Kamuoyu dünya kraliçesidir”(Blaise Pascal)…

Niyet ettiğimiz toplumsal kalkınmayı gerçekleştirebilmek için daha fazla aydınımızın medyada ses bulmasını, daha fazla aydın yetiştirecek eğitim, kültür atılımlarını yapabilmekliğimizi, bu istikamette hayati bir yeri ve önemi olan medyamızın asli görevlerini önceleyecek gerekli revizyonları hayata geçirmesini ve toplum nezdinde itibarını artırmasını temenni ediyorum. Medyamız kavga yeri değil uzlaşma yeri olsun, ayın güneşten yansıttığı ışıkla karanlık gecelere nur olması gibi insanımızı hakikat ışığıyla nurlandırsın dilerim. Bu bakımdan medya kamuoyu nezdinde bilgi akışının “eşik bekçiliği” görevini layıkıyla yapmalı ve gereken özveriyi göstererek kendini tüketim toplumu bezirganlarının “rıza devşirme” aracı olma sultasından özgürleştirmelidir vesselam.

Yazının devamı...

Hangi Akıl?

26 Mart 2017

Doğrusu aklından şüphe edene ender rastlanır. Ve nadir insan cepte bildiği, sorgulamanın akla gelmediği aklının gerçekte ne olduğunu araştırır. Descartes’in savladığı üzere: “Düşünüyordur, demek ki vardır!” Gördüğümüz için gözün varlığını bildiğimiz gibi… Ama ayna olmadan göremeyiz onu, göremez göz kendini! O halde akıl da kendini saf bir aynada gördüğünde ancak varlığının gerçek niteliğiyle tanışır… Yoksa o mudur ayna? Zata bakan… Kim bilir?

“Andolsun ki; içinde sizi zikreden bir kitap indirdik. Hâlâ akıl etmez misiniz?” (Enbiya 21;10)

‘Kamus-u Türki’de şöyle diyor “akıl” için: “Düşünme ve anlama gücü; insana has olup herkeste değişik dereceleri bulunan manevi kudret. Ruh gibi, anlaşılması ve kavranılması mümkün olmayan bir sırdır”. “Sır” ki tasavvuf öğretisinde, enerji merkezlerimizden(latifeler), göğsümüzde karşılıklı bulunan “kalp latifesi” ile “ruh latifesi”nin kavuşum noktasının da adıdır. “Sır latifesi”… Kuran’ın övdüğü akıl ola ki buralarda, sadırdadır, satırda değil!

“Yeryüzünde dolaşmıyorlar mı ki olanları akledecek kalpleri, işitecek kulakları olsun. Gerçek şudur ki, gözler kör olmaz, fakat asıl göğüslerin içindeki kalpler kör olur” (Hacc 22;46)

Velhasıl “akıl, kalpte bulunan bir nurdur” demişler. Bundan sinelerdeki aklın, Hakk’tan gelen manevi ışığın yansımasının mazharı(bir şeyin ortaya çıktığı, göründüğü yer) olduğunu çıkarıyorum fakir. O halde aklını kötüye kullanan ve böylece kalbini körelten, hakikat bilgisinden uzaktır, karanlıkta kalacaktır. Aklını ruhuna ayna kılacağına, kendisine verilen özgür irade dolayısıyla nefsine hizmetkar kılarak alçaltan kişi, “Nur-u Muhammedi”den nasibini ancak yerde debelenecek kadarla kısıtlamıştır.

“Gerçek şu ki Allah katında, yerde debelenenlerin(canlıların) en kötüsü(bayağısı), (bir türlü) akıl erdirmez olan sağırlar ve dilsizlerdir” (Enfal 8;22)

Anlaşılıyor ki insan olmanın olmazsa olmazı “akıl”, Allah’ın ayetlerini -ki heryerdedir- algılamanın, anlamanın, değerlendirmenin, aktarmanın bir aracıdır. Prof.Dr.Ahmed Yüksel Özemre’ye göre Kuran-ı Kerim’de akıl; 1)Düşünmek için, 2)İbret almak için, 3)Öğüt almak için, 4)Hidayete ermek için, 5)Cehalette kalmamak için, 6)-Gönül yönünden- kör, sağır, dilsiz olmamak için, 7)Kuran’ın manasını anlamak için kıymetli bir yardımcıdır. Ve bunu en ileri derecede gerçekleştirenler Kitap’ta “ulü-l elbab” deyimiyle övülmüşlerdir. Kanımca cüzi aklımızın değeri ancak bu tartıdaki ederiyle ölçülebilir.

“Cüzi akıl, söz ve işlerimizde bize delil olur, ama Allah bahsinde değeri sıfır olur” Hz.Mevlana Celaleddin Rumi(ks)

Yazının devamı...

Dinime küfreden Müslüman olsa!

19 Mart 2017

Makul bir şeyler söylemek lazım. Çünkü akıllı olmalı insan. Akıllı insandan çıkar iyi Müslüman. Nerede nasıl konuşacağını, nasıl davranacağını bilmeli. Bunun için akıl lazım. Vahyi alabilmek için. Ahlak-ı Muhammedi’yi özümsemek için. “Yaşam” denen sermayenin hakkını verebilmek için. Doğru tarafta kalabilmek için…

“Muhammed Allah'ın Elçisi'dir ve (sadakatle) o'nun yanında olanlar, hakikat inkarcılarına karşı kararlı ve tavizsiz(çetin), (ama) birbirlerine karşı merhamet doludurlar” (Fetih 48;29)

Karşımızdakiler saf saf; başta kendinden başka herkese düşman olanlar, insanları, yaradılışımızdan gelen, bizi zenginleştiren farklılıklarımız üzerinden aşağılamaya kılıf uyduranlar, şimdi de bilhassa barışı, hakça paylaşımı vahyeden dine, İslam’a düşman olanlar. İçte ve dıştalar… Kalplerinde karşılık bulmuyor ne yapsak. Sevemiyorlar, istemiyorlar. Nefisleri kör etmiş onları maalesef, ön yargılarla, dünyevi hırslarla, açgözlülükle, kibirle perdelenmişler. 

“Yeryüzünde dolaşmıyorlar mı ki olanları akledecek kalpleri, işitecek kulakları olsun. Gerçek şudur ki, gözler kör olmaz, fakat asıl göğüslerin içindeki kalpler kör olur” (Hacc 22;46)

Aslında kalbin aklı saf duygularla bezeli. Rahmani duygular bunlar. Kişi nefsini terbiye etse. Yırtar perdeyi. Öfkesinden kurtulur. O yakıcı öfke, nefret, kin… Șeytani! “Aman, bizden uzak olsun lanetli!” deyince, karşı durunca zorbalığa, çok yanlış anlaşılabiliyor ancak; sanılıyor ki tepkisiz olur Sufi, “eyvallah”ı her şeye, “illallah” yok sanki. Fakir öyle görmedim büyüklerimden halbuki. Șöyle dediydi bir gün “Derviş Baba”; “Evladım, bizim eyvallahımız Hakk’a, nefse ise illallahımız vardır”..

Elbet “nefs-i emmare”dir kastedilen, kınanan. Çünkü o kötülüğü emredici, bencil, kibirli, öfkeli, cimri. O, küfrü sever. Hakikati örtene denir mi hiç “eyvallah”? Kusura bakmayın, benim mertebem yetersizmişse de size göre, bilirim ki ancak elimdekiyle amel ettikçe açılacaktır ötesi. Bu mertebede şu kadarını anlayabiliyorum aklımca; Allah’ın sevmediğini sevmemek, sevdiğini sevmeye akortlanmalı mümkün mertebe ikilikten birliğe yelken açmış insan. Önce aşikar olan, ve gitgide her şeydeki hikmeti görebilmeyi de umut etmeli tabi…

“Ve Allah aşırıya gidenleri sevmez, nankörlük yapanları sevmez, inkarcıları sevmez, zalimleri sevmez, hainleri, bozguncuları, yalancıları, şımarıkları sevmez, kibirli kimseleri sevmez”… (Kur’an ayetlerinden)

Șu Hollandalı politikacı da bizi sevmiyor, Türkleri, yabancıları, Müslümanları, İslamı… Büyükleniyor, iftira ediyor ve de; İslam, “özgürlük, demokrasi, insan hakları” gibi Avrupa değerleriyle uyumsuzmuş. “Daha fazla İslam istemiyoruz, azalmasını istiyoruz. Bu nedenle, ey Türkiye, bizden uzak dur. Seni burada istemiyoruz!”… Biz bu zihniyeti bir yerlerden hatırlıyoruz!

Yazının devamı...

Bir zamanlar Niokolo Koba’da… (III ve son)

12 Mart 2017

Köylüler kulübenin etrafındaki sazlık duvarı açtılar. İçeride gençler ortadaki ufak su havuzunun etrafında halka olmuşlar, dizleri üzerinde oturuyorlar; yan yana, omuz omuza, başlar öne eğik, gözler kapalı ve belli belirsiz bir mırıltı… Sanki delikanlılar nefesleriyle suyun yüzeyini dalgalandırdıkça yalazlanan yakamoz benzeri ışıltılar kulübenin karanlık gölgelerini yırtan oklara dönüşüyordu. Dışarısı da tamamen karanlık olmaktaydı ki Momo gözlerini açtı. Ve sanki anlaşmışçasına hepsi birden. Ayağa kalktılar. Tamtamların sesi yükseldi, ritm hızlandı. Dev uyanıyordu..

Geçen kırk günlük süre zarfında Diolalar Baba Maribu’nun talimatıyla en besili hayvanlarını seçip özel dualar eşliğinde tığlamışlar, derilerini yüzmüşler, tabaklamışlardı. Yaşlı usta ve eğittiği büyücü eskileri de kök boyalarla tabakaların üzerine adeta herbirini manevi birer zırha dönüştüren özel semboller çizmişlerdi. Tamba ve eski savaşçıların yaptığı mızraklar, yay ve oklar da hazırdı.

Momo başta, hepsi kendileri için hazırlanan derileri üzerlerine aldılar, yayları omuzlarına astılar. Kadınlar evlatları için su kabaklarından mataralar ve oklarını yerleştirmeleri için kamıştan sadaklar hazırlamışlardı. Mataralara gençlerin günlerdir etrafında oturup dualar okuduğu havuzun suyundan konuldu. Hazırlıklar tamamlanmıştı. Ortalık zifiri karanlıktı. Ormandan ürkünç hayvan sesleri, çığlıklar, ulumalar geliyordu. Köy halkı hiçbir ateş yakmamak için tembihliydi. Ki gençler günler boyunca o ışık almayan kulübede karanlıkta görmeye alışmışlardı. Meydanda bekleşen sevdiklerini buldular, sessizce vedalaştılar. Momo babasının elini öptü, duasını aldı. Mızrağını ona Șef Tamba verdi. Elinki’yle sıkı sıkıya sarıldılar, hiç konuşmadılar; kalpler zaten konuşmayı hiç bırakmamıştı ki.. 

Kotto’nun korkunç narası ormanda yankılandı. Adeta Niokolo Koba’nın tek hakimi olduğunu haykırıyordu. Sonunda ona meydan okuyan bu sefil insancıklara haddini bildirme zamanı gelmişti. Ecinnileri etrafında toplanmış komut bekliyordu. Canlarını kabzettikleri çeşit çeşit vahşi hayvanın formunu almışlardı. Genç savaşçıları ormanın en tekinsiz, ışık almayan arazisinde karşıladılar. Ecinniler öfkeli ulumalarla ileri atıldı.

Momo hızla silah arkadaşlarını savunma düzenine soktu. Su mataralarını çıkardılar. Ön saftakiler sadakalarından çıkardıkları okların ucunu dualı suya batırıp yaylarını gerdiler. Canavarların menzile girdiğini hisseder hissetmez Momo asasını indirdi. Bu işaretti. Atılan oklar gecenin karanlığını yardı. Hedefi vuran her ok yalnız isabet ettiği hayvanı yere sermiyor ona musallat olan kötü ruhu da yakıyor, öldürüyor böylece ecinninin beden değiştirmesine fırsat kalmıyordu. Kotto’nun dehşetli böğürtüsü bozgun yaşayan ecinnileri tekrardan toparladı. Dalga dalga, tekrar tekrar geliyorlar, genç savaşçıların ise cephanesi azalıyordu. Momo ani bir kararla, elinde mızrağı, böğürtünün geldiği yöne doğru koşmaya başladı. Kotto ortadan kaldırılmadan bu akınları savuşturmaları zordu.

Genç Diolalar Momo’nun yarma hareketini kolaylaştırmak için atışlarını onun koşu yoluna odakladılar. Kotto hazırlıklıydı, ormanın içlerine doğru çekilmeye başladı. Liderleri olduğu anlaşılan bu genci kendi halledecekti. Momo’nun kalabalığı yarması düşündüğünden de kolay olmuştu. Bunun bir tuzak olduğunu farketmekte geç kaldığını, kendini tek ayağından asılı bir halde havada bulduğunda anladı. İpi kesebilirdi ama bu kadar yüksekten düşüp de hayatta kalması mucize olurdu. Kotto bir boa yılanı şeklini almış kıpkırmızı gözleriyle tıslayarak kendine doğru geliyordu.

Momo’nun aklına diğerleri geldi. Beraber geçirdikleri sürede hepsi de sanki ruhundan bir parça gibi olmuştu. Ve geride bıraktıkları, köy, aileler, güzel Elinki… Burada can verdiği takdirde onların da Kotto karşısında dayanamayacaklarını kestirebiliyordu. İşi mucizelere kalmıştı. Babasını düşündü, yıllarca onun yetişmesi için nasıl da emek vermişti. Hani sürekli rüyalarına giren o parlak tüylü mavi baykuşu hakladığında nasıl da sevinmişti. “Kibirini altetmeden bilgelik bir hayal” derdi ya hep, ve Momo mağrur baykuşu boğduğunda rüyasında “o sana hakimdi, şimdi sen onun hakimi oldun, bilginin ve gizemin…” demişti. Doğru ya, baykuşun hakimi! Momo çılgın bir kahkaha attı. Boa yılanı artık iyice yaklaşmış iştahla koca ağzını açmaktaydı.

Momo, kalbinde tekrar Elinki’yi bulmasıyla birlikte kuşağında parlayan aşk kılıcını çekti. Ayağındaki ipi kestiği anda ise mavi baykuşu zihnine getirdi ve esmasını söyler söylemez koca pençeleri, keskin gagasıyla o azametli kuşa dönüşmüştü. İfrit daha ne olduğunu anlamadan Momo bir kanat çırpışta kendini düşmekten kurtardı ve havada ustaca bir manevra yaparak Kotto yılanının tepesine çöktü. Pençelerini canavarın gırtlağına geçirdi, gagasıyla iki gözünü birden oydu. Kotto acı içinde çırpınıyor, tıslamalı sesiyle ölmemek için yakarıyordu. Momo hayvanı kaptığı gibi arkadaşlarının bulunduğu alana uçtu. Orada ecinnilerle köyün gençleri arasındaki savaş artık göğüs göğüse devam etmekteydi. Birden ortalarına inmeleriyle herkes dondu kaldı. Savaş durmuştu.

Yazının devamı...

Bir zamanlar Niokolo Koba’da… II (geçen haftadan devam)

5 Mart 2017

Kotto da insan nefsinin zayıflıklarını iyi biliyordu. Savaş gitgide şiddetlendi. İki taraf da ağır kayıplar veriyordu. Genç yaşlı, çoluk çocuk, kadın erkek kayıpları arttıkça, korku ve şüphe Diolalar’ın üzerine yağmursuz karanlık bulutlar gibi iyiden iyiye çökmeye başlamıştı. Maneviyatları daha da düştü. Aralarındaki birlik giderek çözülüyordu. Nihayet kabile, bazılarının muhalefetine rağmen Kotto ve efradı ile bir anlaşmaya varmayı tercih etti.

Anlaşmaya göre Kotto ve ecinnileri artık kabile sınırlarını ihlal etmeyecek, bu sınırlar içinde hiçbir cana kastetmeyeceklerdi. Buna karşın Diolalar da köyün arazisi dışında, ormanda avlanamazlardı. Anlaşmanın esas korkunç tarafı ise, bu tarihten sonra Diolalar’ın artık her ilk doğan erkek çocuklarını kabile güvenliğinin kan bedeli olarak Kotto’ya teslim etmek zorunda olmalarıydı.

Tamba o zamanlar erkeklik sınavını yeni vermiş 15 yaşında bir gençti. Kabile geleneklerine göre erkek çocuklar buluğ çağına geldiklerinde o yılın son günü topluca ormana bırakılır ve iki hafta orada kendi başlarına avlanmaları, yaşam sürmeleri beklenirdi. Çocuklar döndüklerinde artık birer savaşçı erkek olmuş olurlar ve aile kurmalarına da müsade edilirdi. Tamba, köyünde “Son Savaşçı Șef” olarak anılıyordu. Çünkü onun erkekliğe adım attığı yıldan sonra bu gelenek Kotto’yla yapılan anlaşma gereği son bulmak zorunda kalmıştı.

Șeflik dedesinden babasına, ondan da kendisine geçtiğinde Tamba babasına nasıl olup da dedesinin böyle bir anlaşmaya onay verdiğini sormuştu. Dede Sanga halkın birliğinin bozulduğunu, inançlarının iyice zayıfladığını görmüş, bu şekilde savaşı kazanamayacaklarını anlamıştı. Ellerinde halen güç varken bu anlaşmayı yapmak daha uygundu. Vakit kazanmaları, bunun için de gerekirse fedakarlıkta bulunmaları gerekiyordu. Keza yaşlı bilgeler de vakti geldiğinde Ata Emit’in yardımlarına koşacağını ve Șef’in soyunu sürdürecek birinin köyü karanlıktan kurtaracağını kehanet etmişlerdi. Bu kişi bir avcı/savaşçı, bir görücü ve şifacı olacak, Diolalar da onun nesli hüküm sürdükçe muzaffer olacaklardı.

O gün bugündür beklemekteydiler ama çok zayıflamışlar, umutlarının sonuna gelmişlerdi. Çünkü kehanetin gerçekleşmesi neredeyse imkansızdı. Șef Tamba artık yaşlanmaktaydı ve erkek çocuğu zaten yoktu. Hoş, olsa da anlaşma gereği Kotto’ya verilmesi gerekecekti. Kızını evlendirmesi de mümkün değildi zira bir şefin kızı ancak kendi gelenekleri doğrultusunda onuruyla erkekliğini ispat etmiş biri ile evlenebilirdi. Varsayalım biri buna kalkışsa, Kotto’nun kucağına düşmesi demek olurdu ki bu devirde yanında onu destekleyecek kimse de bulamazdı. Erdemli bilgeler devri geçmiş, halk hurafeci yarı-büyücülerin eline kalmıştı.

Durum buydu. Șef Tamba boynunu eğdi. Kızını, zaten hayatını borçlu olduğu Momo’ya vermekten mutluluk duyardı. Lakin bu, Momo’dan ölmesini istemek gibi bir şeydi. Kendilerine yeterince yardımcı olmuşlardı. Elinki’ye talip olmakla aileyi ayrıca onurlandırmışlar, mutlu etmişlerdi. Bu kafiydi. Burada gelecek yoktu. Șimdi iyisi mi buradan bir an önce ayrılsınlardı. Ne de olsa anlaşmayla bağlı değillerdi. Nehir yolu açıktı.

Baba oğul bakıştılar. Baba Maribu oğlunun gözlerindeki kararlılığı gördü. Başıyla onayladı. Momo sordu; “Yılın son gününe ne kadar var?” Mevsim dönümünden sonraki yeni ay yıl sonuydu. 41 gün vakit vardı. Artık bu mesele Maribular için de onur meselesi olmuştu. Kimseden zorla yardım istenemezdi lakin teklif haktı. Baba Maribu’nun Șef Tamba’yı kabileye yönelik bir konuşma yapmak üzere ikna etmesi pek zor olmadı. O gecenin ertesi sabahı şafak sökerken tüm köy ahalisi merakla meydanda toplanmıştı.

Șef Tamba’nın söz vermesiyle Baba Maribu konuştu; “Ey Diolalar! Sizler onurlu bir neslin çocuklarısınız. Bu hal size yakışan bir hal değildir. Özgürlüğünüz elinizden alınmış, kendi öz evlatlarınızı elinizle ifritlere teslim etmektesiniz. Tüm ruhların hakimi, tek tanrınız Ata Emit’in yolundan ayrıldığınızdan beri bu sıkıntılar başınıza gelir oldu. Zayıfladınız. Böyle giderse yakında Kotto’nun beklediği gün gelecek, anlaşmayı bozup tepenize binecektir. Ama Tanrı sizi terketmedi. Biz de buraya boşuna gelmiş değiliz. Sizin için yeniden diriliş vakti gelmiştir…”

Yazının devamı...