"Musa Dede" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Musa Dede" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Musa Dede

Sarı yelekler nereye gider?

9 Aralık 2018

 

17 Kasım’da(2018) yaklaşık üçyüz bin kişinin katılımıyla hareketlenen olaylar, kısa sürede yalnız Fransa’nın geri kalanına yayılmakla kalmadı, -başta bazı Avrupa ülkeleri- tüm Dünya’da etkisini hissettirmeye başladı. Göstericiler, Fransa’da her arabada taşınması zorunlu olan sarı yeleklerden giydiği için kendilerine “sarı yelekliler”(gilets jaunes) deniliyor. Eylemlerin yayılma eğilimi gösterdiği ülkelerden mesela Bulgaristan’da giyilen yelekler mavi, -eski Fransız sömürgesi- Burkina Faso’da kırmızı vs olsa da, hareketin adı şimdilik “sarı yelekliler hareketi” olarak benimsenmiş gözüküyor. Olayları ekonomik gerekçelerin tetiklediği söyleniyor, bilhassa da akaryakıta yapılan zamlar(meselenin bununla sınırlı olmadığı belli lakin OPEC kararları vs eşzamanlılık göstermesi ilginç). Mevzubahis olaylar kritik bir eşiğe geldiği için -çocukluğumdan beri Fransız kültürünü az çok tanıyan biri olarak- hakkında yazma gereği duyuyorum.

“Önemli olan ekonomik bağımsızlık değil, ekonomiden bağımsızlıktır"(Herbert Marcuse)

Bu satırlar yazılırken(cuma) henüz “cumartesi”(8 Aralık) için anons edilen yeni gösteri dalgasına katılımın ne düzeyde olacağı belli değil. Ancak harekete desteğin büyük olduğu kamuoyu araştırmalarına yansımakta. Geçen haftalardaki olaylar baz alınarak -ki bildiğim kadarıyla dört ölü, yüzlerce yaralı ve yakıp yıkılan, yağmalanan pekçok yer, araç vb sözkonusu- ‘olağanüstü’ diyebileceğimiz güvenlik önlemleri gündeme getirilmekte. Fransa’nın iç siyasetini ilgilendiren kısmı bir yana esas korkulan, gösterilerin ivme kazanıp öncelikle Avrupa sathına oradan da Dünya’nın çeşitli bölgelerine yayılarak “Fransız Devrimi” misali bir domino etkisi yaratması, halihazırda varolan düzen ve yönetimleri sarsması, belki bazılarını alaşağı etmesi. Tabi bu müthiş bir belirsizlik oluşturur ve herkesin hakkında konuştuğu “yeni dünya düzeni”ne geçiş çok sertleşir. Çoğu devlet hazırlıklı değil, statükonun korunmasını istiyor…

Buna karşın “statüko”dan(status quo/süregelen durum) rahatsız/bıkmış/mağdur olan halkların birikmiş isyan duyguları da hiç küçümsenemeyecek seviyede. Lakin aydın önderlerin rehberliğinde makul bir plan olmaksızın, kontrolsuz bir öfkeyle başıboş kitlelerin vandalca ayaklanması, halkların insanca yaşama arzusuna uygun sonuçlar üretemeyebilir ve hatta tam tersi, türlü manipülasyonun etkisiyle insanlık kendini bugünlerini arayacak durumda bulabilir. Nitekim ortaya çıkacak durum, mağduriyetlerin esas müsebbiplerinin güçlerini pekiştirmelerine de sebep olabilir. Agah olmak lazım! Bizler yıkım üzerinden rant devşirmeye çalışanların yöntemlerine nispeten aşinayız..

“…Hedef kitlenin suçluluk ve yetersizlik duygularıyla oynayarak, onlara bazı davranışların yapılmasının gerekli ve doğru olduğu empoze edilebilir. Özellikle hayal kırıklığına uğrayan insanların duygularının daha da keskinleştiğini bilen propagandacı, var olan veya suni olarak oluşturulan böylesi durumları kendi amaçları doğrultusunda değerlendirecektir. Hayalkırıklığı içerisindeki kişiler genelde kendilerini bir davaya feda etmek isterler, ayrıca hayalkırıklığı içindeki kişiler nefret etme ihtiyacı duyarlar ve bu nefret başkalarıyla paylaşıldığında en güçlü birleştirici unsurlardan birini oluşturur. Böyle durumlarda kişi ya da kitlelere nefretlerini yöneltebilecekleri hedefin gösterilmesi yeterli olacaktır…”(Propaganda Olgusu ve Algı Yönetimi/Levent Ersin Orallı)

Gösterilerin artık daha ziyade (tarafsızlığıyla beraber itibarını da kaybeden anaakım medyanın yerine paketi yeni, denetimsiz<!> ve giderek güçlenen alternatifi)sosyal medya üzerinden yönlendirildiği anlaşılan Fransa özeline dönersek, her ne kadar STK’lar(sosyal toplum kuruluşları) güçlü görünse de Fransa bireyselliğin en kuvvetli olduğu ülkelerdendir ve -bence- kültürleri başkaldırıyı öven bir yapıya sahiptir. Önderlik ettikleri “Devrim” vakti zamanında Dünya düzenini değiştirmiş, kavimciliğin güçlenip Osmanlı’nın dağılma sürecinin hızlanmasıyla “kapitalist Batı emperyalizmi”nin -(dar anlamıyla)seküler, kültürel ve ekonomik tahakkümünün yöntem olarak ağırlık kazanacağı- Dünya’ya hakimiyetinin önü artık iyice açılmıştır.(Acaba başkaldırılması gereken gerçekte kimdir, nedir?)

Fransız “aydınlanma” hareketi her ne kadar “aristokrasi”ye(ve din bezirganlarına) karşı yapılmış olsa da yerini alan “burjuvazi”nin yine kılık değiştirmiş bir seçkinler yönetimi olduğu bugün açıkça belli olmaktadır. Başını belli aileler ve efradının tuttuğu bu seçkinler zümresi, bankaları, şirketleri, propaganda araçları, okulları vs vasıtasıyla -pekçoklarınca- şikayetçi olunan düzenin sorumluları olarak görülmektedir. (Bu düzen aslında, bilimi materyalist bir kalıba indirgemesiyle, yozlaşmış bir dini oligarşi gerçeğini dinin toplumsal hayatın dışına itilmesi için bahane olarak kullanmasıyla, toplumun manevi beslenmesinin yerine tüketim kültürünü koyması ve parayı putlaştırmasıyla başlıbaşına bir <batıl>din haline gelmiştir) Anlaşılan bu bağlamda Fransız Devlet Başkanı Macron’un Rothschild Bankası yöneticisi geçmişiyle temsil ettiği kurumlu kimlik, refahlarında en ufak bir azalmaya tahammül gösteremeyen “düzen karşıtları”nın öfkelerini yönlendirebileceği uygun bir hedef oluşturmaktadır.(Mevzu biraz da aynadaki yansımasını beğenmeyenin aynaya kızması olmasın?)

Yazının devamı...

Çorba Risalesi

2 Aralık 2018

 

Ve işte harika bir mercimek çorbası önümde şimdi. Acaba aradan ne kadar zaman geçti? Çorba var diye mi ben vardım, yoksa ben acıkınca mı çorba var oldu? Belki de bir eşzamanlılık sözkonusuydu, belki de bildiğim gibi değil hiçbiri, belki, belki de gerçekliğimizin belkiyle yoktur hiç işi! Anlayacağınız, kafam biraz karışık..

Nasıl olmasın ki; son birkaç haftadır “kendim anlayayım da ucundan acık, okurlarıma anlatabileyim birazcık” diye yok kuantum, yok kozmoloji, yok atomculuk ne bulursam tekrar tekrar okumada, üzerine sabah akşam kafa yormadayım.. Nitekim az gitmiş uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş, arada iki makale de yazmışım lakin gerçeklikle ilgili gele gele anca “şimdi sıcak bir mercimek çorbası iyi” noktasına varmışım…

Çorbam, içine papara ettiğim kızarmış ekmek parçalarıyla adeta bir “kuantum kuramı” risalesi gibi görünmede gözüme. Sözde çorba ama özde?

İncelersek; Bi defa içindeki ekmekler dolayısıyla -karıştırdıkça içindekilerin yer değiştirdiği- parçacıklı bir görünüm arzetmede. Sonra içindeki herşey birbiriyle ilişkisellik içinde keza çorba da hem benimle hem pişirdiği için eşimle, biz de diğerleriyle, vesaire vesaire. Ve “gerçekten öyle mi değil mi, içecek miyim, içemeyecek miyim, nasıl, ne olacak neticesinde?” diye düşündükçe belirsizlik de giriyor mu işin içine.. Nihayet kuantum kuramının üç temel kavramı da yerini bulmuş oluyor böylece; Parçacıklılık, ilişkisellik ve belirsizlik ilkeleri… Önümdeki o mübarek “kozmik çorba” öyleyse. Umarım içselleştirebilirim içtikçe!

Lucretius’un şiirleri bile mısra mısra, Demokritos, Aristo, Eflatun, İbnü’l Arabi, Razi, Cüveyni, Zenon’un paradoksu dahi çorbada. Der misiniz herşey algıda; neyi görmek istersek orada.. Peki çorba(dolayısıyla evren, madde) sonlu mu sonsuz mu, hareketli mi, donuk mu? Paradoks şöyle; Çorbamı içmek için mantıken önce yarısını içmem gerekir. Bunu yapabilmek için önce o yarının yarısını içmem gerek ve bu böyle böyle, iki mesafe arasının sonsuz noktadan oluştuğu düşüncesiyle asla bitmez. Hatta başlayamaz bile..

İnat edip kafayı bozarsanız çalakaşık tamamını içmek üzere, -anlattığım gibi- çorbayı önce yarısına, ondan evvel onun yarısına ve mecburen gitgide böyle böle böle çorba atomcuklarına varırsınız ki, ister istemez “evrenin bölünemez en ufak bir yapı taşı var mıdır, yok mudur, varsa Allah’ın dahi onu bölemeyeceği gibi bir sonuç çıkar ve bu O’na had getirmek demek olur” falan diye düşünürken dikkatiniz dağıldı ve kazara, vardığınız çorba atomcuğu da ağzınızda bi parçalandı mıydı(meğer bölünebiliyormuş), al işte, çorba içeyim derken atom bombası patlattınız, onca insanın kanına girdiniz, ortalık berbad oldu.. Değer mi hiç?

 

Yazının devamı...

Mümkün

25 Kasım 2018

 

Yaratılış itibariyle tüm olasılıklar alanında anlık bir “mümkün”üz, “hayır”(la) ile “evet”(illa) arasında titreşen.. Manamız Allah tarafından isimlendirilmiş, akseden suretlerimiz biricik, Rahman’ın “İlahi Nefes”iyle her şen yeniden niteleniriz. Bölünmez birlikte(vahdet), çokluk(kesret) görünümlü birleşik mümkünler… Mümkünüz çünkü evet(varlık) ile hayır(yokluk) arasındaki süreç, alanız; Hem devinir, ilişki kurarız. Kah damla(parçacık) kah dalgayız. Taşınan ve taşıyanız…

“Bir gün Kurtuba’da şehrin kadısı Ebu’l-Velid İbn Rüşd’ün huzuruna girdim. Halvetimde, Allah’ın bana açmış olduğu şeyleri duyup öğrendiği için benimle karşılaşmak istiyordu. Duyduklarından sonra şaşkınlığını izhar ediyordu. Babamın arkadaşlarından birisi olduğu için babam, İbn Rüşd’ün arzusu üzerine benimle bir araya gelsin diye bir vesileyle beni ona gönderdi. O esnada bıyıkları terlememiş bir delikanlıydım. Huzuruna girdiğimde sevgi ve saygıyla beni kucakladı ve şöyle dedi: -Evet! Ben de cevap verdim: -Evet! Söylediğini anladığım için sevinci arttı. Sonra sevincinin sebebinin farkına vardım ve ona ‘Hayır’ dedim. Bunun üzerine üzüldü ve sahip olduğu şeye karşı kuşku duydu. Bana şöyle dedi: -Keşf ve ilahi feyizde, işin nasıl olduğunu gördün? Acaba teorik düşüncenin bize verdiği gibi midir? Şöyle cevap verdim: -Evet ve hayır! Evet ve hayır arasında ruhlar maddelerinden, boyunlar bedenlerinden uçar.. Bunun üzerine rengi sarardı ve kendisini sıkıntı bastı, bağdaş kurup oturdu ve işaret ettiğim şeyi anladı”(İbnü’l Arabi - Fütuhat)

Ki mümkünlüğümüzün bir yönü karanlık, diğeri ışık, biri doğa, öbürü ruh; gayb ile şehadet, örtünme ile açığa çıkma.. “Bütün bu zikrettiklerimiz arasında sırf varlığa dönen şey ışık ve ruh iken, sırf yokluğa ait olan ise karanlık ve cisimdir. Bunların toplamı ile de suret meydana gelir” der Şeyh’ül Ekber Fütuhat’ında. “Ya biz bunun neresindeyiz?” derseniz, anlaşılan ne yöne dönersek oluşumuz onca; “Toplam terk edildiğinde, Hak ve halk denilir. Hak sırf varlığa, halk ise(yaratılmış) sırf imkana aittir. O halde alemden yok olan ve kaybolan şey, yokluk yönünü takip eden kısımdır. Geride kalan ve yokluğu mümkün olmayan kısım ise varlık yönünü takip eden şeylerdir”…

Meramın daha iyi anlaşılması için Hazret’in şu cümleleriyle temellendirelim; (Yaradılışta, zıtlıklar alemi boyutunda)“Hak, sürekli ve daima sırf varlık iken, halk sürekli ve daimi olarak sırf imkandır(mümkün). Bir de sürekli ve daimi olarak sırf yokluk vardır. Sırf varlık, ezelde ve ebedde yokluğu kabul etmez. Sırf imkan, ezelde ve ebedde bir nedenle yokluğu bir nedenle varlığı kabul eder. Sırf varlık Allah, sırf yokluk imkansız, sırf imkan ise alemdir. Alemin yeri, sırf varlık ile sırf yokluk arasında bulunur” Velhasıl ayna misali; “Alem, yokluğa bakan yönüyle yokluğu, varlığa bakan yönüyle varlığı kabul eder. Bir kısmı karanlık-ki doğadır-, bir yönü de ışıktır(nur). Bu ise mümküne varlığı veren Rahman’ın nefesidir”…

Şimdi “kuantum” düzleminde devam edecek olursak; "Kuantum alanları, bir olay ile diğeri arasında bilgi alışverişi yaparak uzayı, zamanı, maddeyi ve ışığı meydana getirir. Gerçeklik bir tanecikli olaylar ağıdır; onları birleştiren dinamiğin temelinde de olasılık vardır; iki olayın gerçekleşmesi arasında uzay, zaman, madde ve enerji, bir olasılık bulutu içinde erir"(Carlo Rovelli-fizik kuramcısı).. O halde, Hz.İbn-i Arabi’nin Kuran ayetleri ve hadislere dayanarak etraflıca şerh ettiği -birkaç cümlesini yukarıda alıntıladığımız- keşiflerinin izinden gidecek olursak, “olasılık”(mümkünat) diye ifade bulan kavramı aslında basitçe iki temel yöne indirgeyerek değerlendirebiliriz; varlığa yahut yokluğa, aydınlığa yahut karanlığa doğru seyir olasılıkları.. Ve bu olasılıkların türlü gerçekleşme biçimleri… Ki bunlar “olay”lar neticesinde belirginleşmektedirler, dolayısıyla “olay” kavramı da açıklanmalı. O da fakire göre; “Allah’ın, tek kaynaktan çıkmaları bakımından ‘dolaşıklık’a(entanglement) sahip esma; isim, sıfat ve fiillerinin birbiriyle olan ilişkiselliklerinin çeşitlenerek fark edilebildiği alanlar” olsa gerektir…

Varoluş açısından (“taneciklilik” ve “belirsizlik” prensipleri yanında) kuantum fiziğinin öne sürdüğü üç asli prensipten biri de “ilişkisellik”tir. “Her şey ilişkiseldir. Elektronlar her zaman var olmaz. Yalnızca etkileştiklerinde var olurlar. Bir noktada bir şeye çarptıklarında maddeleşirler. Bir yörüngeden diğerine yaptıkları ‘kuantum sıçramaları’ gerçek olabilmeleri için tek yoldur. Bir elektron, bir etkileşimden diğerine yapılan sıçramaların toplamıdır. Kimse ona dokunmadığında bir elektron hiçbir yerde değildir”(Werner Heisenberg)

Ve akabinde Rovelli’nin açımladığı gibi; “Kuram bir parçacığın nerede olduğunu değil, ‘diğerleri’ tarafından nerede görünür kılındığını belirtir(bkz.çift yarık deneyi, peki “bir’den bir zamanda ancak bir çıkabilir” ilkesince nedir diğerleri?..). Var olan şeylerin dünyası, olası etkileşimler dünyasına indirgenir. Gerçeklik etkileşime indirgenmiştir, ilişkiye indirgenmiştir. İlişkiye giren şeyler nesneler değildir, nesne kavramını doğuran şey ilişkilerdir(ve buna bağlı olaylar)”… Nitekim; “Nesneler bu temel olayların olmasıyla meydana gelmektedir. Dalgalar ve diğer tüm nesneler gibi (bir bakıma)biz de bir olay akışıyız” Bağlaşık.. Şeyler değil süreçler…

Yazının devamı...

Bir anda, yıldızların altında…

18 Kasım 2018

O gece yalnız başına karanlıkta, gözlerini yumup Allah’ı tesbih etmeye başladıktan kısa bir süre sonra, aniden bir görüntü belirmişti olay ufkunda; semanın direği o Hak dostu kamil insan, sevgili mürşidi bir anda karanlıkları donatıvermişti çepeçevre eteğinden serptiği yıldızlarla. Daha oluşum bitmemişti ki dayanamayıp gözlerini açtı; demek herşey böyle başlamıştı. Herhalde anlatsa kimse ona inanmayacaktı…

Derviş bunları yaşarken, zaman/mekan örgüsünün bir başka ilmeğinde, Dünya zamanına göre 1920’lerde, Einstein’in denklemleri üzerine çalışmakta olan genç bir katolik rahip Belçikalı George Lemaitre gökleri incelemekteydi. Lemaitre yıldızların ve bilhassa da teleskopla bakıldığında rengarenk bulutçuklara benzeyen nebulaların(ki sonra bunların samanyolumuz dışındaki gökadalar olduğu anlaşılacaktır) adeta bir merkezden gökyüzüne fırlatılmış gibi göründüğünü farketmişti. Bu, Einstein’in kendisinin bile kabul etmekte zorlandığı “evrenin genişlediği teorisi”ni destekler bir görünümdü. Komşu gökadalar hızla bizden uzaklaşmakta, daha uzak gökadalar daha da hızlı uzaklaşmaktaydılar. Yoksa evren gerçekten bir balon gibi şişmekte miydi? 

Bilim insanları (başta da Henrietta Leavitt ve Edwin Hubble) kısa zaman sonra bu görüşü doğrulayan verileri ortaya koyarlar. Genişleyen bir evrenin evveliyatında daha küçük olduğu, hatta tüm evrenin bir “ilk atom”dan sudur ettiği düşüncesini öne sürmek ise yine rahip Lemaitre’e düşmüştü. Bu kuram daha sonra biraz da alaycı bir uslupla “Big Bang”(Büyük Patlama) olarak adlandırılacak ancak nihayetinde bilim insanlarının çeşitli gözlem ve ölçümleri sonucu saygınlık kazanarak evrenimizin fiziksel yaratılış modeli olarak kabul görmeye başlayacaktır.

Bilmem rahip Lemaitre’in 1951’de, bu teoriyi Eski Ahit’teki(Tevrat) yaradılış modeliyle örtüştüğü düşüncesiyle destekleme kararı alan Papa XII.Pius’u vazgeçirmesi yerinde bir tutum muydu? Zira bugün bilim insanları söz konusu teorinin “Big Bounce”(Büyük Sekme) olarak güncellenmesini tartışmakta. Şöyle ki; bir atom çekirdeğine düşen elektronun çekirdek tarafından yutulup yok olacağını savlayan klasik mekaniğin aksine kuantum mekaniği gerçek bir elektronun bir çekirdeğe düşmesini yasaklar; mutlak yok olma mümkün değildir. Dolayısıyla kuantum itme kuvveti, elektron çekirdeğe çok yaklaştığında onu itip geri fırlatacaktır. Böyle olmasaydı tüm elektronlar çekirdeğe düşer ve ortada hiçbir şey kalmazdı.

Evren için de aynısı geçerli. Yani madde evreni belirli bir ölçekten daha fazla sıkıştırılamazdır(bkz.Planck ölçeği). “Küçülen bir evren bir noktaya çökmez, seker ve sanki kozmik bir patlama nedeniyle yeniden genişlemeye başlar. Evrenimizin geçmişi de pekala benzer bir çöküşün sonucu olabilir”(Carlo Rovelli-fizik kuramcısı).. Hürriyet’in 18.09.2013 tarihli haberinden konuyu az daha genişletelim; “Perimeter Enstitüsü uzmanlarının kullandığı ve 2000 yılında tasarlanan bir modelde, içinde yaşadığımız üç boyutlu evren, dört boyutlu bir ‘yığın’ evren üzerinde yüzen bir zar olarak tasarlanıyor. Uzmanlar yığın evrenin bazı boyutlarının bizim evrenimizdeki büyük yıldızlar gibi çökebileceğini ve böylece dört boyutlu kara delikler oluşturabileceklerini öngördü. Bizim evrenimizde bir kara deliğin çevresi ‘olay ufku’ denilen iki boyutlu küresel bir yüzeyle kaplı oluyor. Ancak dört boyutlu evrendeki dört boyutlu kara deliklerde bu sınırın oluşması için üç boyutlu bir nesneye gerek var. Buna da ‘hiperküre’ deniyor. Araştırmacılar dört boyutlu bir yıldızın ölümünü modellediklerinde püsküren materyalin bu üç boyutlu olay ufkunu çevreleyecek bir üç boyutlu zar oluşturabileceğini gördü. Söz konusu zarın sürekli genişleyeceğini ifade eden uzmanlar, bunun bugüne kadar kozmik genişleme olarak bildiğimiz durum olduğunu ifade etti”.

“Biz göğü büyük bir kudretle bina ettik ve şüphesiz (onu) genişletici olan Biziz” (Zariyat 51;47)

 

Dört boyutlu bir olası evrenin olay ufkunun bizimkisi gibi üç boyutlu bir evrene işaret etmesi ve söz konusu dört boyutlu evrenin olası kara deliklerinin sınırının (evrenimiz misali)üç boyutlu bir hiper küreye yol vermesi yani adeta çözülmesi fakire atamız Adem(as)’ın eşi ile birlikte cennetten inişini hatırlattı. Çünkü Hz.İbn-i Arabi’nin(ks) kozmolojisi “ahiret”in (en az)dört boyutlu olabileceğini öngörür. İnsan ise topraktan yaradılışı bakımından üç boyutlu bir varlıktır, dolayısıyla (ahiretteki dördüncü boyut kazanımı olmaksızın) hali hazırda yaşadığı evreni de öyle olacaktır.

Yazının devamı...

“Keşf”e dair…

11 Kasım 2018

Azıcık bildiğimiz varsa, çoğu keşifle açıldı zatımıza; birleşik kaplardık, bize ayrı ayrı isimler verdiler, mecbur kaldık çoklukta birliği aramaya. Mümkündük artık, üşümeyelim diye üzerimize örtülen örtüler bizi bizden saklamakta.. Ve bilmezlerdi unutuşun kuşları; O’ydu hep içimizi ısıtan aslında. Kaşifü’l-Azab; örtüleri açan, açtıkça içimizi ısıtan, Rahman…

Dünya tersini gösteren bir ayna. Seyretmek yetmiyor. Aynadaki tersliğin seyredilişinin anlamı keşifle müsemma(adlanmış). Perdeleri kaldırıp öyle seyretmek gerek, zulmet ve nur perdeleri, kat kat. Keşfettirene şükürler olsun! Ki; “Onu Allah’tan başka keşfedecek yoktur”(Necm 53;58) Allah Ya Kaşif! Biz de bu sıfatından nasiplenebildiğimiz kadarıyla… Sabredeceğiz, seyredeceğiz, şükredeceğiz.

Keşfimiz yoksa görmemişiz, zulmetteyiz(karanlık). Ve keşfi açılmamış yahut bu gibi danışmanları olmayan yöneticilerin idaresindeki toplum, keşfi kapalı iddiacı hocaların hakim olduğu bir ilahiyat iklimi de varsa, körlemesine gitmeye çalışmaktadır Hakk’a. Keza veliler çocuklarını çoğu kez yanlış veya eksik anlaşılmış ezberler üzerinden şartlar, korkulur ki bağnazlık patlar, gelişmenin önünü kapar, toplumda münafıklık artar, arttıkça nifak ve ayrımcılık ortalığı kaplar. Mutsuz, bir köşeye siner çocuklar…

Aynı biçimde keşfini Kitab-ı Mübin”in(iyiyi kötüden, doğruyu yanlıştan, hayrı şerden ayıran; kimi zaman Kuran’ı kimi zaman Hz.Peygamber’i<sav> vasfetmek için kullanılmıştır) süzgecinden geçirmeden ortaya saçanlar artarsa da istikameti şaşabilir insanlar. Aslında Kuran’da -türevleriyle birlikte- “sıkıntıyı kaldırmak ve çaresizliği sona erdirmek” manasında kullanılır “keşf”. Anlaşılan dereceleri var..

“Keşf ve perdelenme mertebeleri üçtür” diyor Muhyiddin İbn-i Arabi Hazretleri(Fütuhat-ı Mekkiyye Zübdesi);
1) Keşfi olmayan perdelenme: Kafirler içindir. Onların kalpleri de gözleri gibi perdelenmiştir.
2) Perdelenme ile beraber keşf müminler içindir: Kalp gözlerinden perdeleri açılmıştır. Böylece onlar Rablerine iman nuru ile bakarlar ve o nur gözlerini kaplar. Netice olarak açık gözle bakmaktan yoksun kalırlar.

Yazının devamı...

İmaj-Rabıta-İstikamet

4 Kasım 2018

Ruhsal varoluşumuz yaradılışı itibariyle kendiyle aynı titreşimde olandan haz(ve feyiz) alır. Bu manevi bir hazdır ki bize geri dönüşü yaşama sevinci ve yaşam kaynağına duyulan muhabbet ve şükran hisleridir. Bu hisler Yaradan’a kulluk etmemizin pozitif güdüleyicileridir. Yaradan ve yaratılan arasındaki ilişki sağlıklı bir zemine kavuştukça Yaradan’ın kuluna inen inayetine(lütuf, ihsan, iyilik) kendini açan kişi yaradılışındaki sevgi ve hayrı anlamakla giderek mutmain olacaktır. Velhasıl bu gidişat kişinin hakikatine vasıl olma yolunda ilerlediğinin de işaretidir.
Şeylerin hakikati yanında yansıyan imajları vardır ki biz çoğunlukla bunlarla muhatap olmaktayız. Kendi hakikatimiz dahi, kendimiz hakkında oluşturduğumuz benlik imajıyla perdelidir. Günümüz dünyasında popülerliği zirve yapmış “imaj” kavramı dilimize “imge” olarak geçmiştir ve yaşantımızı anlamlandırma yolunda, “pozitivist” felsefenin de katkısıyla imajın, hakikatin yerini alması yönünde ciddi bir algı bombardımanına maruz bulunmaktayız.

“Böylece şeytan, ona vesvese verdi. Dedi ki: ‘Ey Âdem! Sana, ebedîlik ağacına ve sona ermeyecek bir saltanata, delâlet edeyim mi(ulaşmanı sağlayayım mı)?”(Taha 20;120)
Nakıs hayal satıcılarının başında “şeytan” gelir ki onun sattığı hayal bizi hakikatimiz istikametinden uzaklaştıran, vesveseyle karışık olan, müspet karşılığı olmayan ayak kaydırıcı cinstendir. Nefislerimiz bu metanın baş müşterileridir. Ve bu tuzaktan ancak hakikatimiz ve Hakk’a, hakikate vasıl olanların rehberliğinde sıyrılabiliriz. Özgür irademizle tercih yapabilmemiz için ikisinin de yolları açıktır. Eninde sonunda herkes görecektir ki kendisine Hakk’tan türlü vesilelerle uyarılar, işaretler, iyiye güzele dair teşvikler, lütuflar mutlaka ulaşmıştır. Belki anlamak, uymak, uyanmak işimize gelmemiştir..

“Ve andolsun ki insanı Biz yarattık. Ve nefsinin ona ne vesveseler vereceğini biliriz. Ve Biz, ona şah damarından daha yakınız”(Kaf 50;16)

İşte, bizi kuşatan imgeler aslında “gerçekte varolmadığı halde varmış gibi görünen” hayaletlerdir. Aynı zamanda “zihinde tasarlanan ve gerçekleşmesi özlenen şeyler” de.. Kelimenin anlamı böyle. Var sen düşün imaj peşinde bu kadar koşmak niye?.. İmgenin, imajın diğer anlamları; “şekil, görüntü, kopya, benzetme…” Anlayacağınız hep hakikatin replikası, onun yerine geçemeyen(amaç değil ancak araç olabilesi), çok zaman da deforme çakmaları…

Yazının devamı...

Neşeli

28 Ekim 2018

Neşelenmesin mi güvendiğiyle olan kimse? Muhabbet olacak, birlikteliğin bereketi övgülerle latifelerle taçlanacak ve gönül de coşacak elbette. Neşe… Ki bu neşe başka neşe, aslında derinde, kimi zaman da taşar köpüklerle.. Taşkınlık halleri çok makbul olmasa da taşıranın hürmetine hoşgörüle… 

Neşe bir cezbe hali bence! Bahsettiğim inanmanın neşesi, manevi neşe. Derece derece… Çünkü inanana müjdeler var, çünkü inanan sevdiğinin yolunda O’na ilerlemekte, çünkü inananın sevdiği canlı, kendisiyle.. Onun için neşelidir cennet tablosu! Rabbim burada da görmeyi nasib etse.. Dalga dalga, kesintisiz bir neşe… 

İnanan, inanılanın güvencesinde. Bıçak kesici olduğuna inanıldığı sürece size kesicilik güvencesi vermede. Konumuz inanmanın neşesiyse; Mesela neşeyle doğrarsınız yemeğin malzemesini, afiyetle yiyeceğiniz düşüncesiyle. Bunun ötesindeki bir manevi neşe de, bıçağın Yaradan’ın emri ile kesebildiğini bildiğinizde ve bir anda sizi kesmesi gereken bıçağın sahibinin kerametiyle kesmemesi neticesinde yaşanası bir cezbe, hayretle.. Onun da sonrası ola ki bıçak her indiğinde, -hakikati hatırlanarak- artık kesmesiyle de başka neşelenilmekte. Ve her vazifesini yapan zerre ile birlikte yenilenen bir hayret ve neşe! Bakarsın, tüm kainat ibadet etmekte, neşesi sırlı içinde…

Abartmamak gerek belki de, hallerden bir hal sadece. Huzur var, hüzün var, hasret var, sevgisiyle öfkesiyle, tersi düzü, haller nice. Ama neşe penceresinden baktığımızda, YaHu san ki aslında hepsi de ayrı neşe.. Tüm duygular haller, renkler neşe paletinde. Ve neşe paletinin bir negatif yüzü var ki, keder, acı, üzüntü… Uzakla yakın gibi, yakıcı ve duru.. Yanmadan nasıl durulunur. Acıyı tatmadan neşenin kıymetini bilmek nerede? Lakin manevi neşe skalanın zirvesinde, inşaallah inancın nihayetinde. Erebilirsek eşyanın hakikatine…

Edebi de var neşenin. Tatlı bir gülümseyişte, başını okşayışta, bilgelikte, tevazuyla teslimiyette. Gösterişe kaçmadan, güzellikle, iyilikle, kucaklayarak kucaklanasıyı, belki dudaklarında hoş bir ezgiyle… Hasrettir herkes neşeye. Öyleyse bi gayret, kaynağına yönelsene! Güven, inan sahibine. Mevla kendine yönelen kırık kalplerle birlikte. Kibrini terk eyle. Aç kollarını, bırak kendini, gelecektir tüm neşesiyle… Neşelidir benim İlahım.. Allahım! Gösterir cemalini iyi geçindiğinde…

İnanç hürriyeti insan için çok önemli. Hürriyet inanç için, inanç hürriyet için önemli. Hür toplum daha bir neşeli. Ve bunun vesilelerini de neşeyle yüceltmeli..

Nitekim 29 Ekim 1923 tarihinde Kurtuluş Savaşı kahramanımız Mustafa Kemal önderliğindeki Türkiye Büyük Millet Meclisi “Cumhuriyet”i ilan etti. Ulusumuz da hemen hemen tüm kesimlerin desteğiyle bu yönetim biçimini kabul etti. Bu şekilde daha hür yaşayacağımız inancı önemli bir etkendi. Ve 95 senedir sözkonusu yönetim biçimini olgunlaştırmaya çalışıyoruz..

Zira -bence- ‘uygulanılabilir sistemler’ içerisinde, inancını baştacı eden bizimki gibi bir toplum için inancımıza da en uygun düşen bir yönetişim biçimi. Esasları zaten Peygamberimizin(sav) idare sisteminde de kadim kültürümüzde de gizli idi. Rabbim daha da geliştirmekte, eksiğini gediğini gidermekte yardımcımız olsun. (Bunu en iyi temsilcilerimiz bilmeli) Ki “cumhuriyet”, halkın egemenliğini Hakk’ın rızasını kazanma hassasiyetini gözeterek kullanması ile kıymetli..

Yazının devamı...

Kısa

21 Ekim 2018

Bir takvime göre artık ay, bir başkasına göre ekim, bize göre sefer ayında…

Dalından ayrılan bir yaprağın kenarına oturmuş süzülüyordu havada. Ağır ağır..
Ağır ağır havada. Her nefes verişte hafifleyen bedeniyle.. Yaprağın kenarından. Atlayıverdi son bir seyrana…

Bana bir bahçe çizmişti dikensiz. Ben de bir bahçe yaptım ona nihayetsiz..
Şöyle bir dolaştı. Dolaştıkça renkleri birbirine kavuştu.. billur kapıdan geçti nurlaştı.
Birliğin beklediği yerde. (Gölgesini geride bırakmış..) Sevgili vardı…

Neşeyle üflerdi kamışı. Ellerinde piyanonun siyah beyaz tuşları. Bir şiirken davullu zurnalı…

Yazının devamı...