"Murat Yetkin" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Murat Yetkin" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Murat Yetkin

Sanatçılar gelen tehlikeyi duyuruyor

Onları ilk defa 11 Mayıs’ta Venedik Uluslararası Sanat Bienali’nin sergi alanlarından Arsenale (Tophane diye çevirebilirsiniz) giriş kapısı yakınlarında gördüm.

Sanatçılar gelen tehlikeyi duyuruyor

Kendilerine “Sanat kolektifi” diyorlar. Avusturya Gezici Müzesi (MOTA) ve “XXXizm” ortak projesi imiş. Çevik kuvvet polisine benzetilmiş üniformaları içinde cinsiyetleri de belli olmayan on genç insan, alışık olduğumuz polis barikatı duruşuyla yolu kesip öylece duruyorlar. Dünyanın en önemli sanat olaylarından birisinin (ki aynı zamanda Arap Şeyhlerinden Rus oligarklarına, sanat koleksiyoncularına dek dünyanın her yerinden milyonerleri de mıknatıs gibi çekiyor) sakin atmosferi ile tezat oluşturarak “barış” mesajı vermeye çalışan bir sanat performansı bu aslında.

Siz izlemeye başlayınca, kolektifin üniformalı olmayan üyeleri güler yüzle yanınıza gelip ellerindeki kızıl-ötesi ışınla çalışan gece görüş dürbünlerini uzatıyorlar. Onunla bakınca üniformaların göğsünde yazılı, çıplak gözle görülemeyen barış sloganlarını okuyabiliyorsunuz. Sloganlardan birisi de, “Özgürlüğün metni olmaz”, Türk sanatçı Burak Delier’e aitmiş.

Zaten yüksek teknoloji kullanımı adeta güncel sanat üretiminde giderek daha çok kullanılır olmuş, bunu diğer örneklerde de gördük.

Bu grubu ikinci görüşüm, daha doğrusu İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV) Genel Müdürü Görgün Taner ile birlikte ikinci görüşümüz, ertesi gün Venedik Bienali’nin diğer sergi alanı olan Giardini, yani Napolyon’un işgal sırasında manastırları yerle bir edip üzerine kurduğu “Bahçeler” kısmında oldu.

Ben o sırada ertesi günkü Hürriyet Daily News birinci sayfası için İstanbul ile konuştuğumdan önce Görgün fark etti.

Gençler 50 metre kadar ilerimizde yine yolu kesip “performans” sergilemeye durmuşlardı ama bu defa İtalyan çevik kuvvet polisleri hızla üzerlerine geliyordu. Her şey o kadar çabuk olupbitti ki ne ben, ne Görgün olay yerine yaklaşıp cep telefonlarımızla çekim yapabildik. İtalyan polisi, ellerinde makineli tüfekler, üstlerinde kamuflaj üniformaları ve yüzlerinde Türk polisinden hiç farklı olmayan aynı ifadeyle, kaşla göz arasında grubu dağıttı, daha doğrusu onlar herhangi bir direnişe kalkışmadan dağıldı. Proje sorumluları polisin yanına koşup bunun bir protesto gösterisi değil, sanat performansı olduğunu anlatmaya çalıştı ama nafile, polis yolu kesemeyeceklerini, diğer insanları rahatsız ettiklerini söyledi, izin vermedi.

Beni Venedik Bienaline davet eden İKSV yöneticileri, gecesi gündüzü siyaset olan bir gazeteciye başka bir dünyanın, sanat dünyasının varlığını hatırlatıp ufkunun zenginleşmesine katkıda bulunuyorlardı. Bir noktada kendimi İKSV’nin bir tür sanat deneyinin hedefiymiş gibi gördüm, hoşuma da gitti, itiraf edeyim. Öyle olsun olmasın İKSV haklıydı, içinde olmadığım bir dünyayı gözlemek benim için müthiş bir deneyim oldu ama aynı zamanda güncel sanatın günlük siyaset ile ne kadar komşu olduğunu gözlememe de fırsat verdi.

Eğer benim gibi bir dış gözlemciye soracak olsalar, güncel sanatın küresel ölçekte yükselen popülizm ve onun getirdiği otoriter önlemlere karşı toplumların bünyesinde aşağıdan yukarıya yükselen bir entelektüel ve toplumsal enerji birikimini haber verdiğini söylerdim.

Söylemiş de oldum galiba.

Bunu yalnızca aktardığım olayda değil, Venedik Bienalindeki pek çok sergi ve performansta da gözleme imkânı buldum.

Örneğin Bienalin daha ilk günden ilgi odağı olan Almanya pavyonunda sanatçı Anna Imhoff’un resim, heykel, yerleştirme ve performans bileşimi eseri böyleydi. Değişen zaman ve mekân koşullarında bireylerin kendilerine yeniden yer bulma arayışı gibiydi; yeni baskı şekillerine karşı duruştan göçmen sorununa karşı güncel siyasi sorunların izlerini görebiliyordunuz.

Rusya pavyonunda Grisha Bruskin, Recyvle Group ve Sasha Pirogova insanın aklını başından alan bir dünyadaki cehennem yorumu sergiliyordu. Üst dijital teknoloji kullanarak –özellikle de sosyal ve dijital medyadaki- yasaklar ve kovuşturmaları odağına alan bir çalışmaydı. (Bu sergide dijital medyadaki baskılanmayı Rus sanatçıların yorumuyla izlerken, Türkiye’den Cumhuriyet internet editörü Oğuz Güven’in gözaltına alındığı haberleri geliyordu, gelin de soyutlayın kendinizi.)

Cevdet Erek’in Türkiye’ye ayrılmış bölümdeki “Çın” isimli çalışması da mimari, heykel, ses ve ışığı teknoloji kullanımıyla birleştiren, koca bir hangarı tek başına dolduracak, içinde dolaşmanızı gerektirecek cüssede gerçekten çarpıcı bir çalışma olmuş. Size ulaşmaya çalışan sesleri ancak onları duymak için çaba harcadığınızda, aksi takdirde gürültü içinde kaybolmaktan kurtarıp ayırt edebiliyorsunuz. Ve yine de kamuya yasaklı, kafesle çevrili, zincirle kilit altına alınmış bir mekânla karşılaşma riskiniz her an mevcut. Öyle bağırıp çağırmadan, sade bir çıplaklıkla anlatıyor.

Teknolojiyi başarıyla kullanıp insanı çarpan bir başka eser de Gürcü sanatçı Vajiko Chachkhiani’nin ahşaptan inşa ettiği bir ev, içinde odaları, eşyaları filan tamam ve şakır şakır yağmur altında. Yalnız yağmur evin içine yağıyor. Evin içerisi ve dışarısındaki algıların tezadını ve aslında dünyanın geri kalanından soyutlanmışlığı, yalıtılmışlığı acı bir şekilde ifade etmiş.

Bir de Nevin Aladağın gerçekten görmeye değer performans çalışması var. Yedi kadın biri diğerini izleyecek şekilde sırayla, üzerlerinde kadın meselesine duyarlı sloganlar yazılı siyah tişört ve blucinlerle kendilerine ayrılmış kare bloklar üzerine çıkıp dans etmeye başlıyor. Yalnız her birinin kulaklığında ayrı bir müzik var. Her biri kendi müziğiyle dans edip, bloklar üzerindeki bakır plakalara kendi izlerini bırakıyor. Siz müziği değil, kadınların ayrı ayrı ama birlikte dansını ve geride bıraktığı izleri izliyorsunuz; ama bu mesajı almak için müziğe ihtiyacınız da kalmıyor zaten.

Yine sanat dünyasına bir dış ziyaretçinin gözüyle bir saptamamı paylaşayım bu noktada. Yalnızca Aladağ değil, dünyanın değişik ülkelerinden eserleri Venedik’e kabul edilmiş pek çok sanatçının kendi ülkelerinde değil, başta Berlin ve Paris olmak üzere Batı Avrupa şehirlerinde yaşayıp çalıştığı görülüyor.

Bunun ifade özgürlüğünün kalitesiyle ilgisi var mıdır dersiniz? Bulacağınız cevap da sanatın sınırlarının dışında kalıyor, öyle değil mi?

Sanatçılar, dünya çapında büyüyen bir tehlikeyi ve bunun yol açmakta olduğu enerji birikimini, dipten gelen bir dalgayı kendi duyarlılıkları çerçevesinde duyurmaya çalışıyor.

Bu uyarıya bir siyasi gazeteci kadar, hatta daha çok siyasilerin kulak vermesinde daha iyi ve barışçıl bir dünya için fayda var.

X