İstanbul’un kalbinde yeni bir restoran ve bar

Cumhuriyet Anıtı, Atatürk Kültür Merkezi, Taksim Camii gibi The Marmara Oteli de Taksim’in simge mekânlarındandır. 1970’lerde İstanbul Intercontinental, Marmara Etap ve 1990’dan günümüze The Marmara Taksim olarak hizmet veren otel çok iyi hatırladığım ikinci bir yenilenme sürecinin ardından 2011’de kapılarını yeniden açmıştı.

Haberin Devamı

Amerikalı ünlü iç mimari firması Wilson Associates’ten Dan Kwan’ın üstlendiği tasarım Nahide Büyükkaymakçı’nın semazenlerden esinlendiği camdan derviş heykeli, Osmanlı kaftanlarından esinlenen renkleri mermer ve doğal ahşapla uyumu gibi detaylarıyla beğeniyle karşılanmıştı. Otelin genelinde daha sonra büyük bir değişim olmadı.

İstanbul’un kalbinde  yeni bir restoran ve bar

İki yıl kadar önce yeme-içme sektörünün önde gelen girişimcilerinden, 2002’de Desert Group’u kurarak sektöre giren Gülin ve Yücel Özalp çifti otelin 20’nci katında bir restoran ve terasında bir bar açmaya karar verdiler. Uzun süren araştırmalardan sonra restoranın adının Okra, terasın Upperist olmasında karar kıldılar.

Ve bu iki mekân da iki hafta kadar önce kapılarını açtı. Bugün Gümüşsuyu’nda bir klasik olan Topaz, Tepebaşı’nda İKSV binasının terasında Firuze ve Monkey, Mısır Çarşısı girişindeki 122 yıllık miras Pandeli gibi her biri kendini kanıtlamış mekânların yanı sıra Okra, Upperist ve güçlü bir ekiple yola devam ediyorlar.

Haberin Devamı

İstanbul’un kalbinde  yeni bir restoran ve bar

Leb-i Derya ve Ferahfeza’nın kurucu ortağı, sektörün güvenilir isimlerinden Ahmet Özbek, yönetim kurulu üyesi olarak şimdi tüm restoranlardan sorumlu. Okra ve Upperist’in başında yine sektörden bir isim Mana’nın kurucusu Görkem Girav var.

AZİZ İSTANBUL...

Otelin bugüne dek hiç kullanılmayan teras katında açılan Upperist 360 derecelik bir İstanbul panoramasıyla insanın aklını başından alıyor. Ve Yahya Kemal Beyatlı’nın “Sana dün bir tepeden baktım Aziz İstanbul” dizelerini hatırlayarak tüm kaotik yapısına karşın bu müstesna kente bir kez daha âşık oluyorsunuz, özellikle de benim gibi dolunayın doğuşuna şahitlik ettiyseniz...

Mimar Koray Özgen terası sanırım İstanbul’un muhteşem Boğaz manzarasıyla yarışmanın mümkün olmadığını düşünerek son derece minimalist tasarlamış. Zaten daire şeklindeki alan aynı zamanda bir seyir terası gibi ve katman katman oturma planına göre yapılmış. Baktığınız her noktadan farklı bir İstanbul görüyorsunuz.

Baş döndürücü bir panorama sunan bu projenin turizme de büyük katkısı olacağını, her geleni kente bir kez daha davet edeceğini düşünüyorum. Upperist sadece akşamları ve büyük olasılıkla mayıs-ekim arasında açık olabilecek doğa koşulları nedeniyle.
Şiddetli rüzgâr, soğuk ve yağmur için özel bir bölümü yok. Bu çıplaklığı da bence onu çok daha ilginç yapıyor. Dileğim kente ve Taksim’e yakışan böylesi mekânların sayısının artması, ki artıyor da...

Haberin Devamı

İstanbul’un kalbinde  yeni bir restoran ve bar

VE OKRA İSTANBUL

20’nci katta yer alan Okra da her penceresinden ayrı bir İstanbul fotoğrafı sunuyor. Burası da terası kadar etkileyici hatta insanı dekorasyonuyla daha fazla sarıp sarmalıyor, havanın değişimlerinden etkilenmediğiniz güvenli bir kale gibi.
AKM’nin yanı başında ve The Marmara gibi açılışından bu yana sanatı ve sanatçıyı destekleyen otelin içinde yer alan Okra’nın duvarlarını süsleyen resimlerin seçimleri de çok başarılı. Fahrelnissa Zeid’in torunu Prenses Nissa Raad’ın ve Jorinde Voigt’un yapıtları mekânla bütünleşmiş.

Okra’nın mutfağı ise iki ünlü şef Hüseyin Ceylan ve Mert Yalçıner’e teslim edilmiş. İki isim de kendini Akdeniz mutfağı diye tanımlayan restorana çok uygun. Lacivert’in efsane şefi Hüseyin Ceylan da Side’de Alma restoranın şefliğini üstlendiği dönemde tanıştığım Mert Yalçıner de açık ateşin, fırının başrolde olduğu bu mutfak konusunda deneyimli isimler.

Bir arada uyumla çalıştıkları tasarladıkları menüden de deneyimlediğim yemeklerinden de belli. Başlangıç olarak aldığımız Sinarit ceviche, çilek, reyhan ve çamur peynirli atalık tohum tarla domatesi salatası, altında brioche ekmeği üzerinde somon havyarıyla sunulan kuru dinlendirilmiş dana tartar türünün en iyi örnekleri diyebileceğim denli lezzetliydi. Ara sıcak olarak paylaştığımız kalamarlı kuskus da öyle.

Bütün bir levreğin kemiğinden etine her yerinin değerlendirildiği minyatür kabak, patates, soğan, taze kuşkonmaz ve enginarlı iki kişilik servis edilen buğulama yanında ızgara levrek tam bir atıksız mutfak örneğiydi. Sadece suyu biraz daha çektirilmiş servis edilse bana göre damakta daha fazla lezzet patlaması yaratabilirdi. Ama masadakilerin bu fikrime katılmadığını, böyle de çok lezzetli bulduklarını söylemeliyim.

Haberin Devamı

İstanbul’un kalbinde  yeni bir restoran ve bar


Bildiğiniz gibi Okra İngilizcede bamya anlamına geliyor. Bu özel sebzenin seveni de sevmeyeni de çoktur. Şimdilik mevsimi olmadığı için sadece turşusunu ikram ediyorlar. Ama benim beklentim iki şefin bamya ile şimdiye dek denenmemiş bir tabağa imza atmaları ya da bir Türk mutfağı klasiği olan Konya usulü çorbasını yapmaları...

Açık Hava’da konser keyfi

İstanbul’da yaşamaya başladığım 1980’lerin sonundan bu yana Harbiye Açık Hava’nın bendeki yeri başladır. Orada inanılmaz konserler izledim. Kimi zaman binlerce kişi bir ağızdan şarkı söyledik, kimi zaman da kalkıp dans ettik, kimi zaman hüzünlendik. Ama nedense -ki nedenleri çok- son dört beş yıldır uzaklaşmıştık.

İstanbul’un kültür sanat yaşamına katkısı büyük Harbiye Cemil Topuzlu Açık Hava Tiyatrosu 1947’de açılmış ama eksikliklerinin tamamlanmasından sonra 1950’de Ankara Devlet Tiyatrosu tarafından sahnelenen ilk oyun Sofokles’in Kral Oidupus adlı trajedisi olmuş. Şimdi koşullar gereği sayıları çok azalsa da sahnesinde dünyaca ünlü starları, orkestraları ağırladı.

Bu yıl konserlerin sponsorlarından olan Karaca sayesinde programdan haberim oldu. İlk olarak uzun süredir sosyal medyadan, televizyon programlarından takip ettiğim Karsu’nun konserine gittim. Kendisinin de söylediği gibi şimdilik daha küçük biri bir etkileşim kurabildiği mekanlarda çıkması sanki daha uygunmuş gibi geldi. Tüm beklentilerimin karşılandığını söyleyemesem de tabii ki sevdiğim birkaç şarkısını sahnede dinlemek güzeldi.

1 Ağustos’ta ise şarkılarına ve sesine hayran olduğum ama bugüne dek canlı performansını izlemediğim Nilüfer’in konserine gittim.
Doğrusunu söylemek gerekirse sanatçıyı sahnede o akşam izlediğim gibi hayal etmemiştim. Doğallığı, içtenliği, seyircisiyle kurduğu ilişki, sahne hakimiyeti muhteşemdi.

Bizi geçmişten bugüne harika bir yolculuğa çıkardı, iyi ki geldik diyerek konserden ayrıldık. Şimdi sırada 9 Ağustos’taki Ajda Pekkan konseri var, onu da merakla bekliyorum...

Yazarın Tüm Yazıları