"Müge Akgün" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Müge Akgün" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Müge Akgün

Müge Akgün

Bu gençler umut veriyor

19 Mart 2017

 Başyazıcılar 1953’ten bu yana pastırma, sucuk gibi ürünleriyle ve daha sonra turizm yatırımlarıyla kentin önde gelen ailelerinden biri. Açtıkları otel ve AVM’lerle kentte ortak yaşam kültürünü başlattıkları söyleniyor.
Ancak Ömer Başyazıcı üç çocuğundan ikisini yurtdışında okutur, sıra kızının üniversite eğitimine geldiğinde “Sen evlen, çocuklarını büyüt” der ve liseden sonra okumasına izin vermez.
Hülya Hanım evlenir, çocuklarını büyütür. Fakat aklı fikri çalışmaktadır. Aile büyükleri önerdiği her işe “yok tutmaz” deseler de sonunda eşinin de desteğiyle yola koyulur. Hatta şimdi Ömer Bey “Hülya’yı okutmadığım ayrımcılık yaptığım için çok pişmanım” diyor.
Hülya Tirtoğlu, önce mutfak ve kadınlardan oluşan bir ekip kurarak Kayseri mantısı üretmeye başlar. Çok başarılı olur, sonra e- ticaret sitesi ‘pastirmamarket.com’u devreye sokar. Ardından Mix Yaşam Merkezi’nin içinde Çemen’s Mutfak adlı bir lokanta ve Çemen’s Gurme ürünleri satan bir şarküteri açar.
Kayseri mantısı, çıtır mantı, tepsi mantı, yağ mantısı, yağlama, sucuk içi, basma kete, açma kete, katmer, bazlama, tandır böreği, nevzine, aside ve kesme kadayıf. Kayseri mutfağına ait, geleneksel yöntemlerle yapılan bu lezzetlerin tümünü hem atölyede kadınlarla birlikte yaptım hem de tattım. Ve her birinin tadı damağımda kaldı.

İlk yerel beş yıldızlı 

Başyazıcı ailesinin açtığı Ommer, Kayseri’deki ilk ve tek beş yıldızlı yerel otel. SPA’sı, masajı, spor salonu, havuzu, saunası ve hamamıyla çok iddialı. Ommer Otel’de en hoşuma giden şey Satış ve Pazarlama Müdürü Selda Alemdar başta olmak üzere kadın ağırlıklı bir ekibin olması.
Yine aileye ait bugüne dek gördüğüm en modern butik AVM diyebileceğim Mix Yaşam Merkezi’nde kadınlar çalışıyor. Kayseri’yi, özellikle de Başyazıcı ailesini bu yaklaşımlarından dolayı da kutluyorum.

Hacı Steakhouse

Kayseri’yi gurme kent yapma, mutfak envanterini çıkarma misyonuyla 17 yıllık profesyonel iş yaşamını bırakarak yola çıkan Duran Özdemir ile geçen yılın sonlarına doğru Kapadokya’da tanışmıştım. Duran bize, bir zamanlar Ermeni ustaların doğal yöntemlerini kullanarak yaptığı pastırmalardan tattırmıştı.
Duran, şimdi de Hacı Steakhouse ismiyle hem Kayseri hem de Akdeniz mutfaklarından örnekler sunan hoş bir restoran açmış.
Hacı’nın etleri de, isteğe göre yaptığı pişirmesi de çok başarılı. Zeytinyağından peynire, pekmezden nar ekşisine kullandıkları tüm malzemeler Anadolu’nun dört bir yanındaki butik üreticilerden özenle seçilmiş. Duran Özdemir’in coşkusuna, enerjisine hayran oldum...

Vanilin Chocolate

Üç arkadaş Hasan Ayata, Tolga Gözüpek ve İbrahim Özlütürk, 30’lu yaşlarının ortalarında birlikte bir iş kurmaya karar verirler. 2014’te bir waffle dükkanı açarlar. Ama kısa süre sonra ürünlerinin içinde kullandıkları çikolatanın derin dünyasına dalarlar...
Türkiye’nin ve dünyanın en iyi çikolata şefleri arasında olan iki isimle Metin Kılıç ve Marc Pauquet’den danışmanlık ve dersler alırlar. Bir yıl önce de ‘Vanilin Chocolate’ adını verdikleri markalarıyla Mix Yaşam merkezi içinde üretim de yaptıkları ilk mağazalarını açarlar.
Vanilin Chocolate’ın, kalitesiyle haklı bir üne sahip dünyaca ünlü Fransız markası Cacao Barry ürünleriyle yaptıkları koruyucu madde içermeyen el yapımı çeşitleri gerçekten çok lezzetli. İnsan beklemediği bir anda böylesi kaliteli ürünlerle karşılaşınca hem şaşırıyor hem de seviniyor. Umarım yakın bir gelecekte İstanbul’da şube açarlar...

Biletler öğrenciye 1 Lira

Bir İstanbul klasiği olan 36. İstanbul Film Festivali’ne geri sayım başladı. Salı akşamı İKSV Genel Müdürü Görgün Taner ve Türk filmlerinin gösterimini üstlenen Tuborg Türkiye AŞ CEO’su Damla Birol ev sahipliğinde İsmet Saz’ın Arnavutköy’deki restoranı TOİ’de bir yemek düzenlendi. Altın Lale Ulusal Yarışma Jüri üyesi Nejat İşler de konuklar arasındaydı. Bu arada İşler’in gösterimde olan “İstanbul Kırmızısı” filminde nereye kaybolduğunu kendisinin de bilmediğini öğrendik!  5-14 Nisan arasında gerçekleşecek, 203 filmin gösterileceği festivalin her zamanki gibi dolu dolu bir programı var. Ama bu yılın en heyecan verici yeniliği hafta arası gündüz seanslarında öğrenci biletlerinin 1 TL olması. 

Açlıkla mücadeleye destek

Restoranlarda atıkların yüzde 37’sini gıda atıkları oluşturuyor. Dünya Gıda ve Tarım Örgütü’nün verilerine göre dünyada üretilen tüm gıdanın 3’te 1’i (yılda yaklaşık 1,3 milyar ton) israf ediliyor. Fransa’da catering şirketi olan şef ve yazar Sibel Pinto gıda atıklarının azaltılmasına katkı sağlamak amacıyla “Action Kashkarikas” adlı sosyal sorumluluk projesine imza atmış. Şef, atölye çalışmasına katılanlara Türk ve Sefarad mutfağından aile tarifleriyle meyve-sebze kabukları, artmış yemekler gibi düşük maliyetli malzemeler kullanarak lezzetli ve sağlıklı yemek pişirmeyi öğretiyor.Pinto, bu uluslararası sosyal sorumluk projesini önce Meksika sonra da Fransa’da hayata geçirmişti. Okan Üniversitesi’nin proje ortağı ve Türkiye temsilcisi olduğu “Action Kashkarikas”ın workshopları ve gala yemeği önümüzdeki hafta İstanbul’da yapılıyor. Workshoplar 22 Mart’ta Tuzla’da, 23 Mart’ta Hasanpaşa Kampüsünde düzenlenecek. Gala yemeği ise 24 Mart Cuma günü Ataşehir Sahan’da verilecek. Tüm etkinliklerden elde edilen gelir, “Action Against Hunger” kurumuna bağışlanarak dünyada açlıkla mücadele eden çocuklar için kullanılacak. Üç saatlik workshopların ve gala yemeğinin ücreti 80 TL. İsrafı önlemek ve açlıkla savaşmaya katkı sağlamak isteyenlere duyurulur...

Maşallah Art Dubai’de

Sanat serüvenini ilk günlerden beri takip ettiğim SARP henüz 25 yaşında ama dünya çapında bir isim olmaya her geçen gün daha çok yaklaşıyor.
SARP’ın Kasım 2016’da Contemporary İstanbul Sanat Fuarı’nda açtığı solo sergiden sonra, bu yılın başında Osmanlı motiflerini kullanarak, özel bir teknikle çektiği “Maşallah” serisinden bir yapıtı Florida’da Norton Museum’un kalıcı koleksiyonuna girdi.
Chicago’da yaşayan sanatçı şimdi tek kişilik sergisiyle 15 Mart’ta başlayan ve bugün sona erecek olan 11. Art Dubai Sanat Fuarı’nın konukları arasında. Aldığım bilgiye göre yapıtları çok ilgi görüyormuş...

Yazının devamı...

Su hayattır sağlıktır ama...

11 Mart 2017

Almanya’nın Frankfurt kenti yakınlarındaki Taunusstein kasabasında su filtreleri üreten Brita firmasının merkezinde katıldığımız bir günlük atölye çalışmasında en çok aklımda yer eden cümleydi.
Gerçekten de en temel ihtiyacımızı karşılarken doğaya müthiş bir zarar veriyoruz.
Cam pahalı olduğu için plastikle şişelenen sulardan gerekmediği kadar çok kullanıyoruz.
Oysa suya ihtiyacımız olduğu pek çok anda ve yerde kaliteli suya çevreye ve bütçeye zarar vermeden de ulaşmak mümkün.
Zaten Brita’nın arkasında yatan felsefe de bu.

DAHA İYİ BİR ÇAY

Hikaye, 1966 yılında arabalar için saf su yapan genç girişimci Heinz Hankammer’in İspanya’da tatilde çay yaptığı musluk suyunu beğenmemesiyle başlar.
“Araba aküleri suyu için kullandığım filtre sistemini neden kullanmıyorum ki” deyip aynı yöntemi uygulamaya karar verir.
Kızı Brita’nın adını verdiği markasıyla 1970 yılında ev kullanımına yönelik ilk filtreyi üretmeye başlar.
Bugün 17 ülkede ofisi ve 45 ülkede iş ortakları olan orta ölçekli aile şirketler grubu şimdi de Türkiye pazarında.
Ailenin ikinci kuşak üyesi CEO Markus Hankammer, “Pazar araştırması yaparken Türkiye’nin kişi başı en çok çay tüketimi yapan ülke olması bizi çok şaşırttı. Ve gördük ki Türklerin çayla ilgili büyük beklentileri var” diyor.
Ankete katılanların yüzde 83’ü su ihtiyacını şebeke suyundan yani musluktan sağlıyor. Yüzde 67’si damacana, yüzde 29’u ise paketli su kullandığını söylüyor. Ancak katılanların yüzde 70’i kullandıkları suyun iyi olmadığını belirtiyor. Yüzde 55 kötü tattan, yüzde 47 sudaki kireçten şikayet ediyor.
Şikayet ettikleri nokta kötü tat ve klor kokusu. Deneklerin büyük bir bölümü “İyi bir su filtresi bulursam musluk suyunu kullanırım” diyor.



SU LEZZET İŞİDİR

Dünya genelindeki 100 kadar su someliyesinin 90’ı Almanya’da bulunuyormuş. Brita’nın araştırma merkezinde su someliyesi Birgit Kohler’le farklı sular kullanarak çay yaptık.
Klorlu, kireçli bir şebeke suyu ve aynı suyun filtre edilmiş haliyle yapılan çayların hem tadı hem de görünümü çok farklı.
Zaten fark önce gözle görülüyor, içince de tam anlamıyla ortaya çıkıyor. Klor ve kireçten arınmış su hem çayın hem de kahvenin gerçek tadını ortaya çıkarıyor.
Nasıl derseniz, filtrelenen suda organik, kireç kalıntıları, tadı ve kokuyu etkileyen klor, toprak ve nem kokusu, bakır ve kurşun gibi ağır metaller azalıyor. Kısacası şebeke suyu daha kaliteli bir hale geliyor.
İstanbul’a dönünce de test ettim. Gerçekten de filtre edilmiş musluk suyuyla yaptığım çayın tadı her zaman kullandığım suyla yaptığımdan pek bir farklı olmadı. Sadece çay değil, yemek pişirirken de bu yöntem kullanılabilir...

ALMAN MUTFAĞI VE RESTORAN KÜLTÜRÜ

Almanya’da en keyifli şeylerden biri de kaldığınız kasabanın, köyün en iyi bistrosunda yemek yemektir. Ne zaman gitsem aynı şeyi düşünüyorum.
Alman mutfağı uğruna seyahatler düzenlenen bir mutfak değil ama yemek işini ciddiye alıyorlar.
Restoranlarda hijyen standartları çok yüksek olduğu için gönül rahatlığıyla yemek yiyor ve çoğu zaman mutlu ayrılıyorsunuz gittiğiniz yerden.
Hele bir de en iddialı oldukları tabağı sorarsanız hiç hayal kırıklığına uğramazsınız.
Bu seyahat sırasında da öyle oldu. Wiesbaden’de gittiğimiz Kafer’s Bistro’da birbirinden lezzetli yemekler yedik.
Kaz ciğeri pate, çıtır ördek, fırın patates, kuşkonmaz, çikolata sufle, krem brüle... Ne tattıysam tadı damağımda kaldı.

Kadın işi erkek işi yok

Eczacıbaşı Topluluğu, 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nde “birliktebiz” adıyla işe alım süreçleri, lider yetiştirme metotlarının yeniden kurgulandığı muhteşem bir fırsat eşitliği projesi başlattı.
Eczacıbaşı, proje kapsamında 2020 yılına dek beyaz yakalı çalışanlarda kadın işe alım oranını yüzde 50’ye, beyaz yakalı kadın çalışan oranını yüzde 40’a, yönetimde kadın oranını ise yüzde 35’e çıkarmayı hedefliyor.
Bu alanda ilk uygulamalardan biri, cinsiyetten arındırılmış özgeçmişler. Aday özgeçmişlerinin isim, fotoğraf, askerlik gibi cinsiyete ilişkin bilgiler gizlenerek işe alım süreçlerine dahil edilmesiyle, yöneticilerin özgeçmişleri cinsiyetten arındırılmış olarak inceleyip değerlendirmesi sağlanıyor.
Eczacıbaşı Topluluğu’nda farkında olunmayan önyargıların kırılması için insan kaynakları politikalarından iletişim çalışmalarına kadar bir dizi uygulama hayata geçiriliyor.
Satış kadroları ve teknik kadrolarda da kadın aday havuzunun büyütülmesi ve kadın istihdamının artırılması hedefleniyor.
Aslında Eczacıbaşı’nın kadının güçlendirilmesi ve fırsat eşitliğine yönelik çalışmaları yeni değil.
2013 yılında Birleşmiş Milletler Kadının Güçlenmesi İlkeleri’ni (Women’s Empowerment Principles, WEPs) imzalamıştı.
Kadın-erkek eşitliğine büyük katkısı olacak bu projeyi gönülden kutluyor ve diğer şirketlere ve devlet kurumlarına örnek olmasını diliyoruz...

Küçük ekmekler 10 yaşında

Sağlıklı yaşam bilinci her geçen gün artıyor.
Sadece evlerimizde değil dışarıda da yediğimiz ekmeklerin, pastacılık ürünlerinin de doğal katkısız olmasını istiyoruz.
Neyse ki bu bilinçle üretim yapan yerler de var.
Bunlardan biri de Tolga ve Mithat Bilgiç kardeşler tarafından bu prensiplerle kurulan Petit Pain.
Fransa’da Gastronomi eğitimi alan, iş hayatına daha sonra Londra’da devam eden Tolga Bilgiç ile Turizm ve Otelcilik öğrenimi gören Mithat Bilgiç, 9 yıldır Kavacık’taki üretim tesislerinde kafe, restoran, beş yıldızlı otellerin günlük ekmek, pasta tatlı-tuzlu kurabiye, croissant ve çörek çeşitleri gibi unlu mamul ihtiyaçlarını karşılıyor.
Petit Pain’in lezzetleri ve en son ürünleri Bağdat Caddesi’nde Erenköy Petit Pain Patisserie Cafe’de de sunuluyor.

Ne yersen osun... 

Bahar gelince tüm fazlalıklardan kurtulmak, incelmek istiyoruz ama bir yandan da aç kalarak sağlığımızdan olmak istemiyoruz.
Juico Form, yoğun tempo içinde çalışan, evde kendi yapmaya vakti olmayanlara kolaylık doğal katkısız meyve suları ve yiyecekler hazırlama iddiasında.
İki gün yapılması önerilen form paketinde kahvaltıdan akşam yemeğine her öğünde tüketilecek meyve ve sebze suları, gronala bar, salata, çorba gibi ürünler yer alıyor. Siparişler İstanbul’da www.juico.com.tr üzerinden veriliyormuş.
Ayrıca satış noktalarını siteden öğrenebilirsiniz...

Yazının devamı...

Gastronomi dünyasında yükselen trend

4 Mart 2017

Dünyanın birçok ülkesi gibi Türkiye’de de katkısız yiyecekler, taze ve mevsiminde ürünlerle beslenme, doğal ve organik ürünler yükselişte.
Tabii bu arada sağlıklı yaşam için neredeyse her gün yeni bir ürün baş tacı edilirken, bir başkası günah keçisi ilan ediliyor.
Ve ortalık kimi zaman tartışmalarla toz duman oluyor.
Ama şu bir gerçek ki, hem sağlığımız hem de dünyadaki kaynakların sürdürülebilirliği için yerel, taze, mevsiminde ve katkısız gıdalarla beslenmekte yarar var.
Bugün her biri kendi alanında küçük ölçekli, doğal ve sağlıklı beslenme mottosuyla yola çıkan, denediğim ve güvendiğim birkaç yeni ürüne yer vermek istiyorum...

Bir markalaşma öyküsü

1 yıl önce kadar Mikla’da yemek yerken, fırından taze çıkmış ekşi maya ekmeklerinin yanında gelen zeytinyağını çok beğenip “Nasıl ulaşabilirim?” diye sorduğumda Mehmet Gürs, hem iletişim numaralarını vermiş hem de Dr. Tan yağlarını ve markalaşma öyküsünü anlatmıştı.
25 yılı aşkın bir süre Tariş’te çeşitli kademelerde görev yapan ziraat mühendisi Mustafa Tan, doktoralı bir zeytin uzmanı.
Ve aynı zamanda Edremit’in Kaz Dağları eteklerindeki Dereli köyünde yedi kuşaktır zeytincilikle uğraşan bir ailenin üyesi.
Ancak ailenin markalaşma süreci yağlarını kullanan Mehmet Gürs’ün, 4 yıl kadar önce “Abi sen Dr. Tan markasıyla üretim yapsana” demesiyle başlar.
“Yapabilir miyiz, nasıl olur” kaygılarıyla yola koyulan Tan, 1 yıldır tam anlamıyla üretici kimliğine bürünmüş. “Artık tüm çabam kaliteli ve standardı yüksek ürünler üretmek, yeni zeytinlikler kurmak” diyor. Bu yıl zeytinyağı üretiminde, kuraklık ve zeytin zararlıları gibi kaliteyi kısıtlayan nedenlerle sıkıntılı bir sezon geçirmişler ama yine de geçmiş deneyimleri sayesinde kalite çıtasını düşürmeden üretimlerini gerçekleştirmişler.
Şimdi internet üzerinden de satışa başlamışlar.
Dr. Tan’ın zeytinyağları kadar yeşil ve siyah zeytinleri de çok kaliteli ve lezzetli.
Sabunlarını da denemenizi öneririm...

Yaveş Gari...

Türkiye’nin ilk peynir festivalini 2015 yılında Slow Food Yaveş Gari Bodrum Yerel Grubu başlatmıştı.
Bodrum Slow Cheese’in bu hafta sonu ikincisi gerçekleştiriliyor. Perşembe günü başlayan Bodrum Slow Cheese, pazar günü sona eriyor.
Türkiye’nin 7 bölgesinden 18 yerel üretici; 108 geleneksel peynir, 7 çeşit tereyağı, 5 yerel yoğurt ve 1 kaymak çeşidiyle katılıyor.
Bodrum’a komşu Ege adası Kos’tan ve Ermenistan’dan da yerel peynir ve tatlı çeşitleri var.
Slow Cheese etkinliğinin en önemli yanlarından biri, Slow Food’un Nuh’un Ambarı listesine girmiş peynirlerle ilgili sorunların yerli ve yabancı uzmanlar tarafından tartışılacak olması.
Gerçek gıdaya ulaşımın zorlaştığı günümüzde peynir yapımı gibi geleneklerin kuşaktan kuşağa aktarılması önemli.
Bugün düzenlenecek panelde “Yerel peynirlerimizi nasıl yaşatırız?” konusu masaya yatırılıyor.
II. Slow Cheese Bodrum Festivali, 5 Mart Pazar günü Milas-Kıyıkışlacık (İasos antik kenti) gezisiyle sona eriyor.
info@slowcheesebodrum.com e-mail adresi üzerinden başvuru yapılan gezide katılımcılar keçi çobanlarının dağlardaki sofrasına konuk olacaklar.
Tel: 0553 058 88 77

Şeflerden güzel haberler

2016’nın son günlerinde Kapadokya’da mesleğini son 10 yıldır Uzakdoğu’da sürdüren şef Fatih Tutak’la tanışmıştım.
Uzakdoğu serüvenine, mesleğine tutkuyla bağlı olmasına ve yaptığı yemeklerin lezzetine hayran olmuştum.
Şef Fatih Tutak’ın Bangkok’ta şefliğini üstlendiği The House of Sathorn, Asia’s 50 Best Restaurants (Asya’nın En İyi 50 Restoranı) listesine 36’ncı sıradan girdi. Kutluyor, başarılarının artarak devam etmesini diliyorum...

Healthy Bakery

Anne elinden çıkmış gibi lezzetli zencefilli kurabiyeler, kekler, peynirli ve otlu kekler, poğaçalar; şeker, un ve yağ kullanmadan yapılan hurma ve cevizli çörekler, frambuaz ya da çikolata soslu cheesecake’ler... Healthy Bakery’nin kurucusu Didem Korkmaz, glüten alerjisi olanları da unutmamış. Vişneli çörek ve brownie elmalı granola bar, glüten içermeyen ürünlerden bazıları.Doğal, katkısız, sağlıklı ve lezzetli ürünler yapan yeni nesil fırın ve pastanenin ürünlerine www.healthybakery.com.tr sitesinden ulaşılıyor.Siparişler Healthy Bakery’nin mutfağından teslim alınıyor.

Çiğ lezzetler: Rawsome

“Yedikleriniz ilacınız, ilacınız yedikleriniz olsun.”
Hipokrat’ın bu felsefesiyle yola koyulan Rawsome ekibi, doğal, kalorisi düşük, glütensiz, şeker ilavesiz tüm ürünlerini sadece kuruyemiş ve meyvelerle yapıyor.
Doğal, kalorisi düşük, glütensiz ve şeker ilavesiz atıştırmalıkların hepsini pişirmeden, ısıl işlem uygulamadan üretiyorlar.
Beş farklı çeşidiyle gerçekten de ara öğünler için çok sağlıklı bir alternatif.
Her biri de birbirinden lezzetli. Rengarenk ambalajları ise bir o kadar zarif ve eğlenceli.

Kırklareli mutfağı

Four Seasons Hotel Sultanahmet, bu kez de Kırklareli Yemekleri Haftası’yla ülkemizin yöresel mutfaklarını ön plana çıkarmaya devam ediyor.Aile büyüklerinden miras tatları gelecek kuşaklara aktarmak için çalışan Jülide Başkur, 12 Mart’a kadar Kırklareli’ne özgü yemekleri Seasons Restoran’da sunacak.Sütlü kesme çorbası, haşlanmış tavuk ve yufka ile yapılan damat paçası, asma yaprağı, taze soğan ve pırasa ile hazırlanan loznik, közlenmiş patlıcan ile domates ve çarliston biberli talçata, turşu suyu ile pişirilmiş kuru fasulye Tapkana Çuşka ve Boşnak mantısı, Papaz yahni, ciğer sarma, peynir tatlısı ve hardaliye menüde yer alan çeşitler arasında. Kırklareli mutfağının özgün tatlarını 12 Mart’a dek tatma şansınız var.Rezervasyon: 0212 402 31 50

Yeni bir azim öyküsü: Doğuş Şahin

Bu azimli genç şefin de adını yakın gelecekte çok duyacağız.
Doğuş Şahin, Yeditepe Üniversitesi Gastronomi ve Mutfak Sanatları mezunu.
Okul bitince Kopenhag’daki Noma Restoran’da staj yapmaya başlamış. Ardından New York’a yerleşmiş.
Daniel Humm’un 3 Michelin yıldızlı, dünyanın en iyi 50 restoranı listesinin üçüncü sırasındaki The NoMad adlı restoranında 8 ay çalışmış. 1 Mart’tan itibaren de Daniel Humm’un 3 Michelin yıldızlı ünlü restoranı Eleven Madison Park’ta çalışmaya başladı.
Yolu açık olsun...

Yazının devamı...

Zıtlıklar ülkesi: Meksika

27 Şubat 2017

Demek ki kısmet, dünya tarihine damga vuracak tartışmaların yaşandığı, ABD Başkanı Trump’ın göçmenlerin girişini engellemek amacıyla Meksika sınırına duvar yapmaya başladığı dönemmiş.
Duvarı protesto etmek üzere binlerce kişinin yürüyüş yaptığı günlerde Mexico City’de olmak gerçekten büyük heyecan, bir o kadar da hüzün vericiydi.



Meksika, tam bir çelişkiler ülkesi; sefalet, lüks, gecekondular, gökdelenler hepsi bir arada.
Bir yanda dünyanın 11’inci büyük ekonomisi, öte yanda gelir dağılımı eşitsizliği.
Tabii ki bu tablo iki tarafı kendi gettolarında yaşamaya zorluyor...
Aztekler, Mayalar ve İspanyolların torunları her şeye karşın hayatı tüm renkleriyle yaşamaya çalışıyor. Öğleden sonra 13.00-16.00 arası siesta yapıyorlar.
Pazar günleri önce kilisede dini görevlerini yerine getiriyor, ardından meydanlara toplanıyor ve doludizgin eğleniyorlar.
Son dönemde nedenler farklı olsa da Türkiye ile ortak bir kaderi paylaşıyorlar.
Turizm ülkenin en büyük üçüncü gelir kaynağıymış ama dolaştığımız Mexico City, Cordoba ve Veracruz kentlerinde hemen hemen hiç yabancı turistle karşılaşmadık.
Amerikalıların turları bıçak gibi kesilmiş...

Kahvenin izinde

Meksika’ya Nestlé’nin davetlisi olarak gittik. Bize seyahatimiz boyunca Nestlé Türkiye CEO’su Felix Allemann ve Nestlé Türkiye İçecekler Genel Müdürü Pınar Öney Bilsel eşlik etti.
Brezilya, Kolombiya, Fildişi Sahili, Çin, Vietnam, Tayland, Endonezya ve Filipinler gibi birçok kahve üreticisi ülke varken neden Meksika derseniz, Nescafé kahve sektöründe ‘Ortak Değer Yaratma’ taahhüdünü ve sürdürülebilirlik planlarını 2010 yılında Meksika’da açıklamış.
Türk kahvesi gibi kendine özgü bir kahve yapma yöntemi olan kültürden gelmemize karşın birçoğumuz kahvenin nasıl yetiştiğini bilmeyiz. En azından ben, fotoğraflar dışında bir kahve ağacı ve meyvesi görmemiştim.



Bu seyahat sırasında Veracruz yakınlarında ‘finca’ denilen kahve çiftliklerinde üreticilerle sohbet etme fırsatı bulduk.
Kırmızı kahve meyvesini ağaçlardan elle tek tek topladık. Kahve fidanlarının nasıl aşılandığı ve yetiştirildiğini öğrendik.
Bundan böyle her aşaması büyük emek isteyen kahveye saygım çok daha fazla olacak.

Çözülebilir kahvenin keşfi

1929 Büyük Buhran döneminde Brezilya Hükümeti Nestlé’den depolarda biriken kahve stoklarının eritilmesi için çözüm geliştirmesini ister.
Marka, 8 yıllık bir araştırmanın sonucunda, 1938 yılında ilk çözülebilir kahveyi piyasaya çıkarır.
Kahve, İkinci Dünya Savaşı sırasında askerlerin zinde kalması amacıyla ordulara erzak olarak dağıtılır.

Kahve ağaçları ve cinsleri

Dünyada Robusta ve Arabica olmak üzere iki cins kahve ağacı var.
Robusta nemli ılık iklimde ve daha alçak arazide yetişiyor, kafein oranı yüksek. Arabica ise asiditesi yüksek ve kafeini düşük, daha yumuşak ve yoğun aromalı.
Arabica’nın üretimi Robusta’dan daha güç olduğu için daha pahalı. En iyi lezzet ise Arabica ve Robusta harmanıyla elde ediliyor.
Ortalama ömrü 15-20 yıl arasında olan kahve ağacı, fidan aşamasından sonra ilk hasadını 1-1,5 yıl arasında veriyor.
Nescafé, taahhütleri çerçevesinde 2020’ye dek 220 milyon yüksek verimli ve hastalıklara karşı dirençli kahve fidesini çiftçilere dağıtacakmış.
Desteklenen çiftçilerin net kahve gelirleri, diğerlerine göre iki katı kadar fazla olmuş.

Nescafé
nasıl üretilir?

Meyvesinden ayıklanan yeşil kahve çekirdekleri kavrulur, sonra öğütülür.
Ardından sıcak suyla pişirilir ve kahvenin özü çıkarılır.
Daha sonra bu özün içindeki su buharlaştırılarak saf kahve özü elde edilir.
Bu öz dondurma veya püskürtme yöntemiyle kurutulup saf çözünebilir hazır kahve elde edilir.

Camın en zarif hali

Şişe Cam Topluluğu’nun tasarım markası Nude’un ‘Stem Zero’ serisindeki ürünler, bugüne dek karşılaştığım en yalın, en ince ama bir o kadar da sofistike kadehler...
Hafta başında Sunset Grill Bar’ın konsepte uygun menüsü ve ödüllü sommelier Mustafa Zorluoğlu’nun seçtiği şaraplar eşliğinde bu zarif kadehleri deneyimledik.
Şişecam Cam Ev Eşyası Grup Başkanı Cemil Tokel’in söylediği gibi kadehlerin tasarımı gerçekten de dokunma, tatma ve koklama duyularının etkisini artırıyor.
1935 yılında Atatürk’ün talimatı ile İş Bankası tarafından kurulan Paşabahçe, bugün Şişecam Topluluğu olarak dünyanın üçüncü en büyük cam ev eşyası üreticisi.
İnsan böylesi tasarım ve teknoloji harikası ürünler yaratan bir markaya sahip olduğu için gurur duyuyor.
Simple is Beautiful (Yalın Güzeldir) felsefesiyle yola çıkan Nude Stem Zero serisinde tasarımla Denizlili cam ustalarının yeteneği uyumla harmanlanmış.

Yılın en iyileri

Gastronomi dünyasının en iyilerinin seçildiği Time Out 16. Yeme-İçme Ödülleri, perşembe akşamı Four Seasons Bosphorus’ta düzenlenen törenle sahiplerini buldu.



Geceyi araştırmacı şef ve yemek yazarı Refika Birgül sundu.
İşte törende ödül alanlar:
En iyi şef:
İsmet Saz, Toi
En iyi restoran: Kilimanjaro
En iyi Osmanlı mutfağı: Matbah
En iyi buluşma mekanı: Popülist
En iyi yeni nesil restoran: Farfara
En iyi yeni nesil hamburger: Black Angus
En iyi meyhane: Sade
En iyi dekorasyon: Zanzibar Zorlu
Özel başarı ödülü: Ek Biç Ye İç

Yeni cazibe merkezi: Erciyes

Erciyes, 1 yıldır yenilenen yüzü ve yeni açılan tesisleriyle kış sporları ve kayak severlerin favori duraklarından biri. Geçtiğimiz hafta sonu Meksika’dan döner dönmez ‘Filtresiz Week-end’ etkinliğine katılmak üzere Erciyes’e geldim.


Çivi çiviyi söker derler, 30 saat yolculuk ve neredeyse 30 derece sıcaklık farkı bana çok iyi geldi, ‘jetlag’ olmadan hafta sonunu geçirdim. Bu kez de eksi 8 derecede güneşlendim.
Gerçekten de etkinliğin adı gibi ‘10 numara kış’ deneyimi yaşadık. Sadece Erciyes’te yapılan ‘airboard’u izlemek bile çok keyifliydi. Evrencan Gündüz gün içinde Magna Apex’te, gece de Arctic Lounge sahnesinde ekibiyle birlikte konser verdi.
Filtresiz Weekend’in son haftası olan 4 Mart Cumartesi günü Snowboard World Cup’ın final etabı gerçekleşiyor.
Kış sporları ve eğlence severler kaçırmasın derim...

 

Yazının devamı...

Umut ve heyecan veren restoranlar

18 Şubat 2017

TOİ: İsmet’e güven

İsmet Saz’ın bir yıl kadar önce Akaretler’de açtığı TOİ’ye ilk kez Kuruçeşme’deki yeni yerine taşındıktan sonra gitme fırsatı buldum. TOİ kapısından adım attığınız andan itibaren merdivenlerinde mikro baharatları, üst katta açık mutfağı, uzun şef masası ve restoranın ortasındaki zeytin ağacıyla insanı sımsıcak karşılıyor.
TOİ, ‘Trust of İsmet/ İsmet’e güven’ kısaltılmışıymış. Biz de öyle yaptık, ‘Şefin Masası’na’ konuk olup, seçimi ona bıraktık.
Yemeğimiz yer elması çorbasıyla başladı. Ardından ahtapot salatası, ördek proşütto ve farklı bir yöntemle sunduğu kaz ciğeri geldi. Her bir tabak sunum ve lezzette gerçekten kusursuzdu.
Ancak gecenin unutamadığım yemeği, en sevdiğim makarna çeşidini sorduktan sonra 15 dakika içinde durum buğdayıyla yoğurup, kesip pişirip sunduğu tagliatelle oldu.
Ardından da ızgara levrek, imza yemeklerinden biri olan ‘beef wellington’ ve ‘cheese cake’ geldi. Beef wellington tutkunu değilimdir ama o da bugüne dek yediğim en iyiler arasındaydı.
İsmet Saz’ın mutfağı Fransız teknikleriyle ve şef dokunuşuyla Akdeniz tarzı diye tanımlanabilir. Saz da işini aşkla yapanlardan.
Yeteneğini iyi bir eğitim ve güçlü şeflerle birlikte çalışarak geliştirmiş. Turizm ve meslek Lisesi, Yeditepe Üniversitesi Mutfak Sanatları ve Gastronomi Bölümü’nü bitirmiş.
İlk mutfak deneyimi Four Seasons Hotel’den sonra yolu Carlo Bernardini ile kesişmiş. Birlikte çalışmışlar.
Daha sonra 29 gibi birçok ünlü restoranda şef olarak çalıştıktan sonra Amerika’ya gitmiş. Dean&DeLuca Commissary’de ‘Bakery’ eğitimleri almış.
New York’ta Gordon Ramsay, Markus Glocker gibi ünlü şeflerle çalışmış. İstanbul’a Dean&DeLuca’yı kurmuş.
Ardından farklı kurumlarda ve restoranlarda şeflik yapmış. Halen devam eden bir televizyon programı var ve üniversitede ders veriyor. 2018 de New York’ta bir şube açmak da planları arasında.
TOİ’de tam bir şef restoranında olması gerektiği gibi genç, dinamik mutfak ve servis ekibi var.

Kanyon’un lezzet durakları

Escale

Fast food’dan uzak durmaya çalıştığım için alışveriş merkezlerinde yemek yemeği tercih ettiğimi söyleyemem.
Ama son yıllarda bu önyargım birbiri ardına açılan çok başarılı örneklerle kırılmaya başladı.
Tesadüfen son dönemde üst üste gittiğim Kanyon’daki farklı konseptteki üç lokanta benim gün içindeki tüm beklentilerimi karşılayacak özende ve lezzette.
Bunlardan ilki ve en eskisi Konyalı’nın yerine açılan Escale.
AVM’lerin kaosunu, kalabalığını hissetmeden oturup sakin ve huzurla yemeklerinizi yiyorsunuz.
Yeme içme sektöründe kaliteyi yükselten iki isim Gülin ve Yücel Özalp günün her saatine uygun çok dengeli bir menü kurguladılar daha yola koyulurken.
İlk açıldıkları günden beri de kaliteyi bozmadılar, lezzet çıtasını da her geçen gün yükseltiyorlar.
Genç şef de çok yetenekli. Füme antrikotlu Escale gurme burgeri ve mühürlenmiş ördek budu favorilerim arasında...

Miyabi 

Üç yıl kadar önce Akatlar’da açılan Miyabi Sushi Japanese Grill Bar’a da yeni gidebildim.
Çin, Japon ve Thai mutfaklarından örnekler sunan Miyabi’de hafta arası olmasına karşın tek bir boş masa bile yoktu.
Sanıyorum bu ilgi ve beğeninin sırrı yemeklerin kalitesi kadar mekanın sahibi üç ortak Yüksel Akkök, Nuri Kültür ve Mehmet Yüce’nin uzun yıllar İstanbul’un en önemli restoranlarında mutfaktan servise, servisten şefliğe uzanan işletmecilik deneyimleri.
Sonra da bir araya gelerek kendi mekanlarını açmaya karar vermişler.
Miyabi, tam bir mahalle restoranı havasında.
Susam yağı soslu dumpling, sebze ve deniz ürünlü Çin böreği, acılı sarımsak soslu jumbo karides, tempura, sashimi, sushi ve noodle çeşitleri, tepenyaki gibi Miyabi’nin mönüsü oldukça zengin.
Klasik Japon mutfağının yanı sıra Türk damak tadına uygun dokunuşlar, şef yorumları da var.
Ama her ne olursa olsun önünüze gelen her şey çok lezzetli. En önemlisi de malzemeler kaliteli.
Mekanın ortaklarından Yüksel Akkök son derece zarif bir insan. Tüm konuklarıyla kontak içinde.
Fiyatları da benzer yerlere oranla çok daha makul. Zaten işin sırrı da bu değil mi? Kalite-lezzet-fiyat dengesi...

Suvla Bistro/Wine Bar

Geçen yıl bu günlerde açılan Suvla Bistro Kanyon’un kısa sürede müdavimleri oluştu, İstanbul’un cazibe merkezi mekanlarından birine dönüştü.
Yalın dekorasyonu, şarap eşleşmesine uygun menüleriyle İstanbul’da büyük bir eksikliği giderdi.
Suvla, sadece kendi şaraplarını sunmuyor, neredeyse Türkiye’deki tüm üreticilerin şaraplarına yer veriyor. Fiyatları da çok makul.
Hem istediğiniz her şarabı kadehte tadabiliyor hem de market satış fiyatları üstüne 60 lira mantar ücreti ödeyerek şişe açtırabiliyorsunuz.
Pınar ve Selim Ellialtı ilk şubeyi Eceabat’ta üretim tesislerinin içinde açmıştı.
Orası da yoluna başarıyla devam ediyor. Siyez buğday unuyla yaptıkları pizzaları muhteşem.

Gram

Kanyon’un en yenisi Gram. Yaratıcılığına ve yakaladığı yalın lezzetlere her zaman hayran olduğum Didem Şenol, Karaköy Maya’yı kapattığında çok üzülmüştüm. Orjin Plaza’nın içinde açtığı Gram Lokantası yokluğunu belki hiç aratmadı ama benim sıklıkla gidebileceğim bir yer değildi. Gram, Kanyon’da büyük bir eksikliği giderdi.
Modern bir esnaf lokantası halini ve her biri birbirinden lezzetli yemeklerini çok seviyorum.
Kanyon yönetimi tabelalar konusunda gereksiz hassas galiba.
Restoran katında Gram’ı nerede olduğunu sorarak bile bulmak çok zor oluyor.
Ama yemekler o kadar lezzetli ki sora sora bulmaya önünden iki kez geçip gitmeye bile değiyor.
Terbiyeli pazı dolması, kış mücveri, ekşili köftesi bağımlılık yapacak lezzette...

Liman sergisi

12 yıl önce açılan İstanbul Modern’de bir dönem sona eriyor. Bölgenin dönüşümü kapsamında yer aldığı 4 no’lu antrepo yıl sonuna doğru yıkılacak ve yerine uluslararası standartlarda yeni bir bina yapılacak. İstanbul Modern’in taşınmadan önce açtığı son sergi Liman başlığını taşıyor. Liman, İstanbul kentinin deniz ve limanlarla ilişkisine odaklanıyor. Sergi alanı tam bir liman ve limana demirlemiş gemi gibi düzenlenmiş. Venedik Bienali 15. Uluslararası Mimarlık Sergisi Türkiye Pavyonu’nda yer alan bienal sonrası İstanbul’a getirilen ve İstanbul Modern’in bahçesinde yeniden inşa edilen Darzanà gemisi de başlı başına görülmeyi hak ediyor...

Yazının devamı...

Sorunların ötesinde Kıbrıs

11 Şubat 2017

Sonra Türkiye’nin en cazip yurtdışı destinasyonlarından biri oldu. Ama dürüst olmak gerekirse Kıbrıs’ı ya sorunlarıyla ya da alışveriş, eğlence ve kumar turizmiyle özdeşleştirdik.
Oysa her şey gibi onu da yakından tanımak, değerlerini keşfetmek için biraz emek vermek gerekiyor. Kıbrıs, doğası, tarihi, kültürel ve gastronomik değerleriyle tahminlerimizin ötesinde zengin bir ülke.



Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ne 1980’lerden bu yana birkaç kez gitme fırsatım olmuştu.
Ancak ilk kez Hürriyet Gazetesi-TURSAB işbirliği ve yeni Ercan Havaalanı’nı yapan Taşyapı İnşaat’ın katkılarıyla düzenlenen “Hürriyet ile Keşfet” seyahatimiz sırasında farklı yönleriyle de tanımaya başladım diyebilirim.
Bunda üç gün boyunca bizimle beraber olan rehberlerimiz Sedat Çomunoğlu ve Cem Akça’nın payı büyük...

Nasıl bir turizm

Birleşme gerçekleşse de gerçekleşmese de, Kuzey Kıbrıs güneş, deniz ve eğlence tatilinin yanı sıra tarihi, antik kentleri, anıtsal yapıları, kültürel mirasıyla cazibe merkezi olacak potansiyele sahip.
Gazimağusa’nın kuzeyindeki büyük bir bölümü 1952-1954 yılları arasında yapılan kazılarla ortaya çıkarılan Salamis Antik Kenti, Soli Antik kentinin içindeki Kıbrıs’ta inşa edilen ilk kilise olduğu söylenen Bazilika ve St. Barnabas Manastırı inanç turizminin en önemli duraklarından.
1192-1489 yılları arasında hüküm süren Fransız hanedanlarından Luzinyanlar döneminde Kıbrıs’ta mimari ve sanat çok gelişmiş.
St. Sophia Katedrali (Selimiye Camii), St. Nicholas Katedrali (Lala Mustafa Paşa Camii), Bellapais Manastırı, St. Hilarion, Kantara, Bufavento, Girne, W. Shakespeare’in ünlü yapıtı Othello’ya konu olan öykünün geçtiği Othello Kulesi hep bu dönemde inşa edilmiş.
1571- 1878 Osmanlı İmparatorluğu döneminde ise adada Büyük Han, Mevlevi Tekkesi, Arap Ahmet Camisi, Kumarcılar Hanı gibi eserler yapılmış.
Karpaz’daki kilometrelerce uzanan Altın Kumsal sahil şeridi, Akdeniz’in en el değmemiş plajlarından biri sayılıyor.
Yaklaşık 100 milyon yıldır adanın ziyaretçileri arasında olduğu tahmin edilen Caretta ve deniz kaplumbağaları da Kıbrıs’ın sahip çıkılması gereken bir başka değeri.
Ülkenin sembolü olan, Dip Karpaz’da özgürce dolaşan eşekleri de öyle.
Bu kez Hürriyet’le Keşfet ekibi olarak Elexus Hotel’de konakladık. Bir yıl önce açılan Elexus bizleri içten bir konukseverlikle ağırladı. Gala yemeğinde hazırlanan menü de çok başarılıydı.
1974’ten beri kapalı Maraş bölgesinin hemen yanı başındaki Arkın Palm Beach Hotel’in Cascata adlı restoranına da konuk olduk. Restoran şefi Gökhan Mutlu ve ekibinin hazırladığı yemekler de çok lezzetliydi...

Biraz tarih

Kıbrıs, Sicilya ve Sardinya’dan sonra Akdeniz’in üçüncü büyük adası. Mısırlılar, Fenikeliler, Asurlular, Persler, Roma, Bizans, Luzinyanlar, Birleşik Krallık, Osmanlı İmparatorluğu gibi birçok uygarlığın katman katman izleri var.
Osmanlı Devleti 1878 yılında Kıbrıs’ın yönetimini İngiltere’ye devreder. İngiltere I. Dünya Savaşı sırasında Kıbrıs’ı ilhak eder.
Türkiye Cumhuriyeti de 1923 Lozan Barış Antlaşması’yla Kıbrıs’ın İngiliz toprağı olduğunu kabul eder.
1960 yılında Rumlar ve Türklerin eşit ortaklığında Bağımsız Kıbrıs Cumhuriyeti ilan edilir.
Türkiye, Yunanistan ve İngiltere garantör devletler olur. Ancak ortaklık 1963 yılında toplumlar arası çatışmaların başlamasıyla fiilen sona erer.
15 Temmuz 1974’te Yunanistan’ın başlattığı askeri darbenin ardından, Türkiye de Garanti Anlaşması’ndan doğan hakkını kullanarak Barış Harekatı’nı gerçekleştirir.
Kıbrıslı Türkler adanın kuzeyinde, Rumlar ise güneyinde yaşamaya başlar.
1983 yılında ise KKTC kurulur.
Ama eş zamanlı olarak da soruna çözüm bulma, iki halkı tekrar bir devlet çatısı altında birleştirme çabaları sürer.
1977-1979 Doruk Anlaşmaları temelinde ve BM’in yarattığı müktesebata uygun bir görüşme trafiği gerçekleşir.
2004 yılında ortaya kapsamlı bir plan çıkar, ancak Rumlar planı yapılan referandumda reddeder.
Fakat toplumlar arası görüşmeler bitmez.
Liderler görüşmeyi sürdürür.
BM arabuluculuk, kolaylaştırıcılık çabalarına devam eder.
Bugün de KKTC Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı ve Kıbrıs Rum Yönetimi Lideri Anastasiadis arasında görüşmeler devam ediyor.
Adada edindiğim izlenim, yeniden birleşmeyi mümkün kılacak bir zemin oluşacak gibi görünüyor...

Yeme içme kültürü

Kıbrıs ve yemek kültürü dendiğinde ilk aklımıza gelen hellim olur. Oysa adaya özgü kolakas, bullez, molehiya ve yabani kuşkonmaz ayrelli gibi mistik bir tada sahip kök sebzeler ve otlar da var.
Dağlarda kekikle beslenen kuzuları da, adanın patatesleri de harnup denilen keçiboynuzu da, zeytinleri de çok lezzetli.
Evlerde yerel malzemelerle yapılan yemek geleneği sürdürülüyor.
Ama restoranlarda bu zenginliği, geleneksel çeşitleri bulmak kolay değil.
Binlerce yıllık zeytin ağaçlarıyla övünen bir ülkede ayçiçek yağı da çok fazla kullanılıyor.

Kolokas
Genellikle Karpaz bölgesinde yetiştirilen kolokas iri yapraklı bir kök bitki. Tavuk ve kuzu etleriyle yahnisi yapılıyor. Kolokas’ın daha küçük bir cinsine de bullez deniyor, genellikle kızartma olarak tüketiliyor.

Pirohu
Kıbrıslıların adaya özgü yemeklerinden biri de bir cins mantı olan pirohu. İçine hellimin peynir altı suyundan yapılan nor ve nane konarak suda haşlanır, üzerine peynir rendelenerek servis edilir. Pirohu, Trakya bölgesinin de geleneksel hamur işleri arasındadır.

Şeftali kebabı
Kıbrıs’ta beni en çok heyecanlandıran ve sevdiğim yemeklerden biri de ‘şeftali kebabı’.
Çocukluğumdan kalma bir tat olan şeftali köftesi Gelibolu’da da yapılır. Koyun ya da keçi eti kıyması, içine çok ince kıyılmış soğan ve maydanoz konularak yoğrulur, ‘telp/gömlek’ denilen iç zarına sarılarak kömür ateşinde ızgara yapılır. Bu kez en iyisini adanın en ünlü et restoranı Niazi’s Restoran’da yedim.

Molehiya
Molehiya, Hindistan kökenli bir bitki. Yapraklar toplandıktan sonra kurutuluyor.
Bez torbalar içinde saklanıyor.
Kullanılacağı zaman biraz suyun içinde bekletiliyor. Sonra soğanla kavurarak ister etli ister zeytinyağlı pişiriyorsunuz. Rehberimiz Sedat Bey kuzu kolla öneriyor.



Petek Pastanesi

Maraşlı baklava ve dondurma ustasının yanında çalışan Mehmet Demirci, 1974 Barış Harekatı sırasında asker olarak gelir, yaralanır, gazi olur. Daha sonra Kıbrıs’ta kalmaya karar verir. Şimdi Kıbrıs klasiği haline dönüşen Bellapais’teki Petek Pastanesi’ni açar.
Börekleri, hellimli, zeytinli çörekleri, gelin ve Kıbrıs tatlısı, fıstıklı çikolatalı muhallebisi en ünlü çeşitleri arasında...

İkinci kuşak genç bir turizmci

Üç günlük “Hürriyet ile Kuzey Kıbrıs’ı Keşfet” seyahatimiz süresince bizimle beraber olan Taşyapı’nın sahibi Emrullah Turan’ın kızı Ece Turanlı, üç yıldır aile şirketinde çalışıyor.
Satış pazarlama ve turizm yatırımlarıyla ilgileniyor. Üniversitede yönetim bilimleri okumuş. Eminim ileride başarılı bir işkadını olarak adını çok duyacağız...

Yazının devamı...

Turizm sektörü pes etmiyor

4 Şubat 2017

Sultanahmet’in en yenisi: AJWA

Tarihi Yarımada’nın ilk beş yıldızlı oteli AJWA Sultanahmet’te kapılarını açtı.
Projenin ardında Azerbaycan uyruklu işadamı 12 Group’un sahibi Abu Bakr var.
Bir zamanlar Aziyade Otel olan binayı satın almışlar ve üç yıl süren restorasyonun ardından da kendi grup şirketlerinden Gülab Mimarlık Ofisi’nin tasarımıyla artisanal bir otele dönüştürülmüş.
Selçuklu, Osmanlı ve bu topraklarda yaşamış birçok kültürden esinlenen otelin her köşesi en son teknolojiyle donatılmış.
Topkapı restoratörlerinin yaptığı kalem işleri, ahşap ve sedef kakmalı koltuklar, Azerbaycanlı sanatçıların resimleri, İznik çinileri, tavan işlemeleri, özellikle de Azerbaycan’dan özel olarak getirilen el dokuması ipek halılar çok etkileyici.
AJWA Sultanahmet, 12 Group’un Turizm ve Eğitim Yatırımlarından Sorumlu Yönetim Kurulu Üyesi, deneyimli otelci Selim Geçit’e teslim edilmiş.
Geçit, turizmle ilgili her türlü olumsuz koşullara karşın geleceğe umutla bakıyor.
Tarihi Yarımada’ya uyumlu, ev sıcaklığında ama her türlü lükse sahip bir otel yaratmışlar.
Huzur duygusu vermek için otelde müzik çalınmıyor.
Müzik yerine su sesi, kuş sesi gibi doğal efektler kullanılıyor.
AJWA’nın geleneksel hamam kültürünü teknolojiyle birleştiren buhar odası, masaj ve yüzme havuzdan oluşan modern bir spa’sı da var...

Kapadokya sırada

AJWA Hotel, Sultanahmet’ten sonra ikinci otel yatırımı için Kapadokya’yı seçmiş.
Gülab Mimarlık ekibinin projesiyle 1400’lü yıllarda inşa edilmiş geleneksel bir kervansarayın restore edilerek tasarlandığı AJWA Hotel Kapadokya, Ürgüp’te yıl sonuna doğru hizmet vermeye başlayacakmış.

 

Beş yıldızlı sade lüks: FaIrmont Hotel

Yüz yıllık bir geçmişe sahip, New York’taki The Plaza, Londra’daki The Savoy, Şangay’daki Peace gibi yapıları bünyesinde barındıran Fairmont zinciri, Türkiye’deki ilk otelini Mecidiyeköy’de açtı.
Sade lüks diye tanımlayabileceğim, yalın bir dekorasyon anlayışının hakim olduğu otel, Wilson Associates tarafından tasarlanmış.
Ama kimi renkler, yastık gibi objelerle geleneksel kültürümüze de atıf yapılmış.
Fairmont Quasar İstanbul’un genel müdürlüğünü Kai Winkler üstlenmiş.
Pazarlama ve iletişim direktörü ise Esin Sungur.
2012-2015 yılları arasında Bodrum Kempinski Hotel Barbaros Bay’in genel müdürü olan Winkler, tekrar Türkiye’ye dönmekten çok mutlu. “İçinde bulunduğumuz şehir ve kültürle yakın bağları olan yenilikçi konseptler ve özgün hizmetlerle, İstanbul’da fark yaratan bir marka olmayı hedefliyoruz” diyor.
Kentin iş merkezinin kalbinde ‘Anları anılara dönüştürmek’ sloganıyla yola çıkan Fairmont, dileriz İstanbul’un iz bırakan kalıcı otellerinden olur...

Lezzet istasyonları

Fairmont Quasar’ın Stations adlı restoranında Doğu ve Batı mutfakları bir araya getirilmiş. Şefler yemekleri açık mutfakta konukların önünde hazırlıyor.
Otelin ‘executive chef’i Sedat Buğday oteli dolaştığım gün minik bir tadım da yaptırdı. Trüf mantarlı çorba, ispir fasulyesi ve dana kaburgayı bugüne dek yediğim en iyi örnekler arasında sayabilirim.

Gerçek İtalyan Trattoria’sı

Türkiye’de İtalyan mutfağı her zaman sevilir. Ancak gerçek İtalyan lezzetlerini sunan restoranların sayısı çok fazla değildir. Geçen hafta Eataly ‘executive chef’i Claudio Chinali’nin yemekleri yaptığı ‘Pop-up’ La Trattoria’ya gittiğimde kendimi birkaç saatliğine İtalya’ya ışınlanmış gibi hissettim.  Sarımsaklı yer elması çorbasıyla başlayan yemeğimizi Bologna usulü kızarmış hamur ve turşuyla gelen İtalyan et çeşitleri, bolognese soslu tagliatelle ve Genovese usulü dana yanakla sonlandırdık. Şef Claudio gerçek anne yemekleriyle muhteşem bir şölen yaşatıyor. Keşke bu restoran sürekli olsa...

Azerbaycan mutfağı: Zeferan Restoran

AJWA Hotel Sultanahmet’in üst katında tarihi yarımada manzarasına sahip Zeferan Restoran’da geleneksel Azerbaycan yemekleri sunuluyor.
Ancak Zeferan sıradan bir otel restoranı değil. Başlı başına keşfedilmesi gereken bir lezzet durağı.
Beluga havyar tabağı, tavuk ciğeri pate, Azerbaycan mantıları düşberre, gürze, kutap çeşitleri, şah pilavı, tavuk levengi ve lüle, tike gibi kebap çeşitlerinin her biri çok başarılı.
Bizim mutfağımızda olduğu gibi Azerbaycan mutfağında da hamur işleri, et yemekleri ve kebaplar önemli yer tutuyor.
Pirinç kültürü de çok gelişmiş. Şef Ramin 50’den fazla pilav çeşitleri olduğunu söylüyor.
Zeferan alkolsüz bir restoran.
Yemeklerin yanında şerbetler, taze meyve suları ve kokteylleri sunuluyor.
Bir gastronomik deneyim yaşamak, komşu ülke mutfağını en otantik haliyle tanımak isterseniz mutlaka yolunuzu düşürün derim...

Yazının devamı...

Kış boyunca dalından Finike portakalı

28 Ocak 2017

Bizim gibi büyük kentlerde yaşayıp kimyasal yıkama ya da mumlama yapılmış market meyvesine mahkum olanlar için, portakalı dalından kopararak yemek, çiçeğinin kokusunu içine çekmek büyük bir lüks!
Tabii bu lükse canınız her portakal istediğinde ulaşmak kolay değil. Ama Türkiye’nin ilk portakal ve narenciye ürünlerini çiftçiden direkt tüketiciye ulaştıran portakalbahcem.com bu keyfi sunuyor birkaç yıldır.



HANGİSİ FİNİKE PORTAKALI

Coğrafi işaret tescilli Finike portakalının tadı cinsinden değil yetiştiği ovanın mikro kliması, alüvyonlu toprak yapısı ve su kaynaklarından geliyor. Bölgede Washington, Valencia, Yafa, kan ve şeker portakalı cinsleri var. Finike portakalı kendine özgü aroması ve asidite dengesiyle dünyanın en kaliteli portakallarından biri kabul ediliyor. Ancak adı efsane gibi olan bu portakala ulaşmak o kadar da kolay değil. Bölgede yıllık üretim sadece 150 bin ton. Sadece portakallar değil, söylenmese portakal diyeceğim kırmızı limonların, her mevsim hasat edilebilen kokulu limon cinslerinin de tadı bambaşka. Minyatür portakal görünümünde ama kabuklu yenen Kumkuat (Kamkat) da bir kez keşfedince bağımlılık yapacak tatlardan.

YENİ NESİL ÇİFTÇİLİK

Portakalbahcem.com 100 yıllık aile geleneği çiftçiliğin yeni nesil uygulaması. Fikir ailenin en genç üyesi Mete Apaydın’dan çıkmış. Abisi Murat Apaydın, yine Finikeli portakal üreticisi bir ailenin oğlu olan işletmeci Akın Veziroğlu ve Dursun Demiren ile birlikte yola koyulmuşlar.
Sürdürülebilir doğal tarım yapıyorlar. Bahçelerdeki meyveye zarar veren böceklerle doğal döngü çerçevesinde yararlı avcı böcekler kullanarak mücadele ediyorlar. Siteye sipariş verildiği anda ürünler dalından toplanıyor ve meyveye hiçbir ek uygulama yapılmadan aynı gün içerisinde adrese kargo ile gönderiliyor.
Doğal üretilen kağıt ve koli kullanıyorlar.
Ürünlerin tüketim tarihlerini kutuların üzerine yazıyorlar. Orta ve uzun vadedeki hedefleri de Finike portakalını ihraç etmek. Global GAP sertifikaları ve altyapıları hazır.

Bir lezzet durağı: Şişçi Salih

Geçen yıl Antalya Elmalı’da yediğim oğlak köftesinin tadı hâlâ damağımdadır. Bu kez Finike’de karşıma çıkan köftenin lezzeti bir adım daha öne geçti. Bu dükkanda beş kuşaktır dağlarda kekikle beslenen oğlak etiyle şiş köfte yapılıyormuş. Şimdiki ustanın adı Salih Uçar. Salih Usta sadece döş eti kullandığını ama tüm sinirlerini ayıkladığını ve eti bir kez çektiğini söylüyor.
Şişçi Salih’in tahinli piyazı ve kabak tatlısı da muhteşem. Tam bir aile işletmesi. Eşi ve oğlu Süleyman’la beraber çalışıyorlar.

KAYINVALİDE- GELİN İŞBİRLİĞİ

Portakalbahcem.com’da portakal ve narenciye ürünlerinin yanı sıra ev yapımı portakal, mandalina, turunç, kumkuat, limon ve nar reçelleri, portakal çiçeği balı, portakallı draje, lokum, kurutulmuş nar ve portakal dilimleriyle ev yapımı kek ve kurabiye gibi ürünler de satılıyor. Bu ürünlerin ardında anne Nuriye Apaydın var.
Mete’nin eşi İrem ise okullu bir pasta şefi. Şimdi o da ekibe dahil olmuş...

HAÇİKO takviminin yeri ayrı

İki hafta kadar önce şirketlerin yolladığı yılbaşı armağanları üzerine düşüncelerimi dile getirmiş “Bir insan aynı anda kaç takvim ya da ajanda kullanabilir, birçoğu çöpe gidiyor” diye yazmıştım.
7 yıl önce HAÇİKO’yu kuran, özellikle sokak hayvanları için yaptığı çalışmalara hayran olduğum Ömür Gedik, “Umarım bizim HAÇİKO takvimi onlardan biri değildir” diyerek takvimin amacını anlatan bir not yollamış.
Ömür “Her sayfasında bir ünlünün can dostlarımızla poz verdiği, eğitici, hayvan haklarına dikkat çeken kendi cümlelerini paylaştıkları bu takvimdeki mesajlarla hayvanlar konusundaki duyarlılığı artırmaya çalışıyoruz. Elde edilen gelir de bilinçlendirme kampanyalarında, sokak hayvanlarının besleme ve tedavisinde kullanılıyor. Zor şartlarda da olsa bu sessiz dostlarımız için elimizden geleni yapmaya çalışıyoruz” diyor.
Tabii ki ben böyle özel sosyal sorumluluk projelerini kastetmemiştim. Göktürk’te yaşayan sokak köpeklerinin anlatması zor dramına her gün şahit olan biri olarak Ömür Gedik’e hepimiz adına teşekkür ediyorum...

Vakko’dan küçük lezzetler

Kendimi bildim bileli alışveriş ettiğim, gustosuna hayran olduğum, sadece moda değil yaşam tarzı sunan Vakko, çikolata, çay derken yine aynı zarafet ve kaliteyle çok özel bir pastane açtı. Uzun bir hazırlık döneminin ardından hayata geçirilen Vakko Patisserie Petit Four ekibi dünyaca ünlü pasta şeflerinden oluşuyor. Projenin danışmanı gastronomi dünyasında mükemmellik göstergesi olarak kabul edilen “Meilleur Ouvrier de France Patissier” (MOF) unvanının sahibi Philippe Chatelain. Pasta şefi ise uzun yıllar Four Seasons’ın pasta ve tatlılarından sorumlu Ghislain Gaille. Sandviç ve salatalar ise Fransız Şef Anthony Baudet’e teslim edilmiş.
Vakko Patisserie Petit Four’da 15.00-18.00 saatleri arası düzenlenen “Çay saati”nde minik pötifurlara benim çok severek içtiğim Vakko Tea Atelier’in çayları eşlik ediyor.
Tabii kahve ya da şampanya seçeneği de var...

Sanata Bi Yer

Doğuş Grubu iki yıldır çok hoş bir sosyal sorumluluk projesine imza atıyor. Güzel Sanatlar Fakültesi öğrencileri “Sanata Bi Yer” projesi kapsamında resim, fotoğraf, enstalasyon, heykel gibi farklı disiplinlerdeki çalışmalarını başta oteller ve restoranlar olmak üzere gruba ait çok sayıda mekanda sergiliyor. Projesi kapsamında, http://sanatabiyer.com adresine girerek üye olan 546 öğrencinin, bin 263 farklı çalışması web sitesine yüklenmiş.
Siteye üye olan 120 öğrencinin 209 çalışması Doğuş Grubu’na ait mekanlarda sergilenmiş. Bu proje öğrencilerin satış yapmasına da olanak tanıyor. Grup, işleri satın almak isteyenlerle işlerin sahiplerinin bilgilerini paylaşma konusunda aracılık ediyor...

Yazının devamı...