"Mehmet Y. Yılmaz" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Mehmet Y. Yılmaz" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Mehmet Y. Yılmaz

İdeolojik körlüğün sonucu

CUMHURBAŞKANI’nın ABD’ye ziyaretine bir hafta kala, ABD Başkanı Trump, PKK’nın Suriye kolu PYD/YPG’nin de içinde yer aldığı Suriye Demokratik Güçleri’ne ağır silahlar verilmesi ile ilgili kararı onayladı.

Bu karar, Türkiye’nin, “Rakka operasyonunu biz ÖSO ile yapalım, PYD bu işe girmesin” tezini de zora sokmuş oluyor.

Aslına bakarsanız bu bir sürpriz de değil.

Başından beri ABD’nin bu konudaki kararlılığı belliydi, Türkiye’nin çabaları bu planı değiştirmeye yetmedi.

Sorun, tam da Erdoğan’ın ABD ziyaretinden önce bu planın açıklanmış olmasında.

Belli ki ABD, Suriye konusunda “Biz kendi yolumuzdan gideceğiz” diye açık bir mesaj veriyor.

Ziyaretten önce Genelkurmay Başkanı, MİT Müsteşarı ve Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü’nün ABD’ye gönderilmesi de böylece bir işe yaramamış oluyor.

Ayrılıkçı PKK saldırılarıyla mücadele eden Türkiye’nin Suriye sınırında PKK yönetiminde bir Kürt özerk bölgesinden neden endişe duyacağı açık.

Bunu bile bile ABD ve Rusya’nın PYD’yi Suriye’de meşru bir güç olarak görmesi, Türkiye açısından bir dış politika başarısızlığı.

Ve bu başarısızlık, en başından yanlış olan Suriye politikasının bir sonucu.

AKP iktidarı, Suriye iç savaşı başladığında, Suudi Arabistan ve Katar ile birlikte hareket ederek Suriye rejimini devirmeye heves ettiğinde bu sonucu da önceden değerlendirmiş olmalıydı.

Daha savaşın ilk günlerinde Suriye ordusunun, sınırımızdan çekilerek yerini PYD’ye bıraktığını hepimiz biliyoruz.

Bunun olası sonuçlarını değerlendirip bugünü görmek gerekirdi ama AKP iktidarının ideolojik tutumundan kaynaklanan dış politika körlüğü bunu engelledi.

Suriye rejiminin ayakta kalma yeteneğinin derecesi ile ilgili istihbarat değerlendirmelerindeki hataların bedeli bu.

Şam’da namaz kılma hamasetiyle girişilen Suriye politikası bir kez daha duvara çarptı.

BU DA DİPLOMATİK MAGANDA

YOĞUN trafikte otoyollardaki emniyet şeridini kullananlar ve araçlarına sesli-ışıklı uyarı sistemleri takan magandalar bir dönem azalmıştı, yine sayıları artmış görünüyor.

Hürriyet’e gidip gelirken mecburen otoyolları kullanıyorum, her gün en az 50 araçta siren ve ışıklı uyarı görüyorum, emniyet şeritlerini kullananları saymak bile mümkün değil.

Şimdi eminim ki Trafik Müdürü bir açıklama gönderecektir, şu kadar araç yakaladık, bu kadar ceza yazdık, şu kadar araçtan ışık ve siren uyarı sistemlerini söktük diye ama boşuna zahmet etmesin.

Ben gördüğüme inanmayı tercih ediyorum, çünkü belli ki kontroller eskisi gibi sıkı değil.

Önceki gün bu magandalara bir de diplomatik araç eklenmişti. Plakasını da yazayım: 34 CC 2764.

Araçta ışıklı uyarı ve siren vardı, trafiği altüst edip, insanları taciz ederek tabakhaneye gidiyordu.

Karayolları Trafik Kanunu ve yönetmeliği geçiş üstünlüğüne sahip araçları sıralıyor.

Aralarında kordiplomatik araçlar yok.

Sesli ve ışıklı uyarı işareti kullanma hakkına sahip olan araçlar da bu hakka sadece görev sırasında sahipler, keyfi olarak kullanamazlar. Görevdeyken de halkın can ve mal güvenliğini tehdit edecek şekilde kullanmaları yasaktır.

Viyana Sözleşmesi de diplomatların, bulundukları ülkenin kanunlarına ve nizamlarına uymak zorunda olduklarını hüküm altına alıyor. Trafik cezalarından da muaf değiller.

Peki bu diplomatik maganda, bu cesareti nereden buluyor?

Çok basit: Biliyor ki İstanbul’un polisleri, böyle araçları durdurmaya, ceza yazmaya, trafikten engellemeye cesaret edemez.

Dışarıdan baktığınızda afra tafralarından yanlarına yaklaşamayacağınız vali, emniyet müdürü gibi yetkililer, görevlerinin gereklerini yerine getirme konusunda titiz davranmıyorlar.

Görevdeki polis memurları da “Başım derde girer, amirlerim de beni korumaz” diye düşünüp bu tür ihlalleri görmezden geliyorlar.

Ve koca İstanbul, bu nedenle bir trafik magandaları cenneti haline geliyor.

TÜRK OLMAK KOLAY DEĞİL

TÜRK Vatandaşlığı Kanunu’nun uygulama yönetmeliğinde bir değişiklik daha yapıldı ve 1.5 milyon dolar değerinde gayrimenkul yatırım fonu alanlara da üç yıl süreyle bunu ellerinde tutma şartı ile vatandaşlık hakkı verildi.

Daha önce de 1 milyon dolar değerinde emlak satın alıp bunu üç yıl elinde tutanlara bu hak tanınmıştı. Ayrıca 2 milyon dolar sabit sermaye ve 3 milyon dolar mevduatı üç yıl süreyle Türkiye’de tutanlara da bu hak tanınıyor.

Bu uygulamaya “vatandaşlık yatırımı” adı veriliyor ve özellikle ekonomisini dış kaynakla ayakta tutmaya çalışan ülkelerin yaygın olarak kullandıkları bir araç.

Birçok Avrupa ülkesinde de benzer uygulama var. Türkiye’deki gelişmelerden rahatsızlık duyan bir kesimin bunun peşinde yabancı ülkelerde gayrimenkul aldıkları da bir sır değil.

Ama şöyle bir sorun var ki Türkiye Cumhuriyeti pasaportu taşımak, pek o kadar da prestijli bir şey değil.

Elinizde Türk pasaportunu görünce dünyanın birçok yerindeki pasaport polislerinin yüzleri geriliyor.

Vizesiz bir yerlere gitmek zaten çok zor, vize almak daha da zor.

Bizler açısından üzücü bir durum ama gerçek şu ki pasaportumuzun prestiji yok.

Öte yandan bu pasaport demokratik haklar açısından da cazip bir ülkeye ait değil.

Hukuk sistemi çökmüş, polisinin önemli bölümü çeteci çıkmış bir ülke burası.

Belki bulunduğu ülkede canını emniyette görmeyenler için cazip olabilir ama bu miktarda yatırımla vatandaşlık ya da oturma izni alabileceğiniz, demokrasisi gelişmiş, kendinizi güvence içinde hissedebileceğiniz onlarca ülke var.

Hükümet, bu önlemlerin işe yaramasını istiyorsa önce bunları düzeltmeli: Güvenilir ve öngörülebilir, çağdaş bir hukuk düzeni ve demokrasi!

X