"Mehmet Y. Yılmaz" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Mehmet Y. Yılmaz" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Mehmet Y. Yılmaz

Mehmet Y. Yılmaz

'Giyotin' ama tek taraflı kesecek

20 Ocak 2017

Buna “giyotin sistemi” deniliyormuş.

Sisteme verilen isim kötü şeyleri çağrıştırıyor, onu geçelim. Ancak Başbakan’ın söylediği söz gerçeği tam olarak yansıtmıyor.

Seçime katılanların yüzde 50.01 oyuyla seçilebilecek Cumhurbaşkanı, halkın yüzde 100’ünü temsil eden Meclis’i feshetme yetkisine sahip.

Buna karşılık yüzde 100’ü temsil eden Meclis’in, Cumhurbaşkanı’nı görevden alıp seçime götürmesi o kadar kolay değil.

Cumhurbaşkanı’nın görevden alınması için önce Yüce Divan’da yargılanması gerek. Yüce Divan’ı, Cumhurbaşkanı’nın bizzat seçeceğini ve oradaki yargılamanın ne kadar tarafsız olabileceğini de bir kenara bırakalım.

Cumhurbaşkanı’nı Yüce Divan’a göndermek için 600 üyeli Meclis’in 360 oy ile suçlama önergesini kabul etmesi gerekiyor.

Önergenin görüşülmesinden sonra Cumhurbaşkanı’nın Yüce Divan’da suçlanması için de 400 oy lazım.

Ve bu sadece görevdeyken değil, görevinin bitmesinden sonra da geçerli bir durum. Suç, göreviyle ilgili olsun ya da olmasın, durum böyle.

Meclis’i 1 kişi feshedip seçime götürebilecek ama Meclis’in en az 400 oy bulması gerekiyor!

Diyelim ki Meclis’te bu yüksek oy oranı sağlandı ve Cumhurbaşkanı yargılanmak üzere görevden alındı.

Yenisi seçilene kadar kim vekâlet edecek? Halkoyuyla seçilmemiş yardımcısı!

Bir demokraside böyle bir şey söz konusu olabilir mi?


OLANLAR OLDU
MESUDE Erşan’ın, Hürriyet’te 3 gün yayınlanan yazı dizisi, 15 Temmuz’dan bu yana yaşadığımız şiddet ve terör olaylarının toplum olarak depresyon ve travmaya yol açtığını anlatıyordu.

9 ayda 33 milyon 600 bin kutu antidepresan satılan bir ülke olmuşuz. Doğrusunu isterseniz benim de içim daralıyor. Bir depresyon diyemem ama toplumun geneline yayılan sıkıntılı ruh hali, herkes gibi beni de etkiledi.

Geçen gün Ata Demirer’in senaryosunu yazıp Hakan Algül’ün yönetiminde iki de ayrı karakteri canlandırdığı ‘Olanlar Oldu’ isimli filmi izledim.

Şunu söylemeliyim ki ruhuma iyi geldi. Diyebilirim ki son aylardaki en iyi iki saatimi geçirdim.

Bu film de, Demirer’in önceki filmlerinde olduğu gibi insana bir yaşama sevinci veriyor.

Çocukluğumun Ege kasabalarını, memleketimizin naif insanlarının varlığını hatırladım. Küfredilmeden de insanların gülebileceği film yapılabileceğini görmek de iyi geldi.

Arada gözüm de yaşarmadı değil ama sanırım bu daha çok filmdeki anneanne-torun ilişkisinin bana rahmetli anneannemi hatırlatmasıydı.

Ondan çocukluğum boyunca duyduğum “Büyüklerin konuşmalarını dinleme” talimatının tekrarlandığı her sahnede o günlere gittim.

Cahit Sıtkı Tarancı’nın “Affan Dede’ye para saydım / Sattı bana çocukluğumu” dizelerindeki gibi oldu, “Ata Demirer’e para saydım (gerçi davetliydim) / Sattı bana çocukluğumu”!

Her gün yay gibi gerilen sinirlerimi, bir ilaç kullanmama gerek kalmadan gevşetti, hiçbir şey düşünmeden güldüm de güldüm.

Film bugün vizyona giriyor. Ülkü Duru, Salih Kalyon, Tuvana Türkay, Toprak Sergen, Seda Güven, Renan Bilek de doğrusunu isterseniz rollerinin hakkını veriyorlar.

Bu gri gökyüzünün altında ağır gündemden sinirleriniz gerildiyse, hem güneşin hem de memleketimizin iyi insanlarının varlığını hatırlamak ve huzur içinde gülmek istiyorsanız bu filmi öneririm.

Yazının devamı...

Tek parti devletine dönüş

19 Ocak 2017

Bu turda da ilk turdakinden farklı bir tablo görmeyeceğimizi şimdiden söyleyebiliriz.

Ancak olur da bazı maddeler 330 “Evet” oyunun altında kalırsa, o maddeler düşecek ve 330’un üzerinde oy alan maddeler referanduma sunulacak.

O zaman da yapılmak istenenden daha garip bir yönetsel tablo içine gireceğiz.

Bir bölümüyle parlamenter, bir bölümüyle başkanlık sistemine dayanan, “ne kuş, ne deve” diye tanımlayabileceğimiz bir anayasamız olacak.

Anayasa değişikliklerinin tümü 330 üzerinde oy alır ve referandum sonucunda kabul edilirse de 66 yıl sonra yeniden “tek parti” devrine döneceğiz.

Partili Cumhurbaşkanı, başkomutan olacak.

Partili Cumhurbaşkanı, Meclis çoğunluğunu oluşturacak partisinin milletvekillerini de kendisi belirlediği için TBMM’nin de tek hâkimi olacak.

Yargıçları ve savcıları belirleyecek kurulları partili Cumhurbaşkanı seçecek.

Anayasa Mahkemesi’nin üyelerini de o seçecek.

Yardımcılarını, bakanları o tek kişi tayin edecek, Meclis’in bu konuda bir söz söylemesi mümkün olmayacak.

Yürütme organının denetlenebilmesi ancak beş yılda bir yapılacak seçimler ile mümkün olacak, partili cumhurbaşkanı kimseye hesap vermeden beş yıl ülkeyi yönetecek.

Partili cumhurbaşkanı, devletin bütün yöneticilerini tek başına tayin edecek.

Valileri o seçecek. Müsteşarları, genel müdürleri, emniyet müdürlerini, genelkurmay başkanını, komutanları, kaymakamları, kısaca aklınıza gelecek her türlü makamın sahibini o tayin edecek.

Tayin ettikleri sadece ona karşı sorumlu olacak.

Beş sene sonra olur da bir başkası “tek adam” olarak seçilirse, her şey sil baştan olacak.

Bir partinin devleti olmaktan, diğer partinin devleti olmaya savrulacağız.

Partili cumhurbaşkanı, Türkiye’nin idari yapısını istediği gibi değiştirebilecek. İlleri birleştirebilir, yeni iller kurabilir. İstediği kadar bakanlık kurabilir, istediği bakanlıkları kapatabilir.

Ve bütün bunları tek başına yapabilir, kimseye hesap vermesine gerek kalmadan.

Partili cumhurbaşkanı, “gerekli görürse” olağanüstü hal ilan edebilir.

Gerekli görebilmesine olanak veren o kadar çok gerekçesi var ki isterse beş yıl süreyle memleketi olağanüstü hal kararnameleri ile, Meclis’in kanun çıkarmasına gerek kalmadan yönetebilir.

Olağanüstü hal yetkileri o kadar geniş ki bireysel haklarımız ile ilgili düzenlemeleri bile kararnameler ile yapabilir.

Olağanüstü hal yetkilerine dayanarak, isterse seçimleri bile erteleyebilir.

“Ama bu Anayasa’ya aykırı” diyenlere, kendi seçtiği Anayasa Mahkemesi’nin kapısına gitmelerini söyler, oradan da istediği kararı çıkarır.

Partili cumhurbaşkanını, Anayasa’ya uymaya zorlayacak herhangi bir mekanizma olmadığı için Anayasa, onun ağzından çıkacak sözlerden ibaret hale de gelebilir.

Ülkenin bir yarısını yok sayacak bir düzen kurulabilir.

Böyle bir devletin ortaya çıkacak olması şu anda Meclis’teki milletvekili çoğunluğunu ilgilendirmiyor.

Onlar şimdi oylarını istenildiği gibi kullanarak, gelecek seçimde de milletvekili olmak peşindeler.

BUNLAR KAPALI REJİMLERDE OLUR

NEW York Times gazetesinin muhabiri Rod Nordland, Atatürk Havalimanı’nda polis tarafından durduruldu ve Londra uçağına bindirilerek geri gönderildi.

Nordland, havalimanındayken gazetesine yolladığı e–postada kendisine “İçişleri Bakanlığı’nın listesinde olduğunun söylendiğini” belirtiyor.

New York Times’ın Türkiye’deki avukatı, Nordland’ın “milli güvenlik gerekçesiyle” Türkiye’ye alınmadığının kendisine söylendiğini belirtiyor.

Bu ayın başında da Wall Street Journal gazetesinin muhabiri Dion Nissenbaum, üç gün gözaltında tutulduktan sonra bırakıldı ve ülkesine döndü.

Yabancı gazetecilerin bu tür muamelelere tabi tutulduğu ülkeler, kapalı rejimler ile yönetilen ülkelerdir.

Anlaşılıyor ki Türkiye de o yolda ilerliyor.

Basın özgürlüğünü kısıtlamaya yönelik bu tür hareketlere biz Türkiyeli gazeteciler artık alıştık.

Artık Türkiye’de en tehlikeli mesleklerin başında bağımsız gazetecilik geliyor ve tutuklanmamayı başarmak bile önemli bir kazanım sanki.

Hapisteki gazetecilerin sayısını bile takip edemez hale geldik.

Türkiye’nin basın özgürlüğü karnesi hiç bu kadar kırıklar ile dolu olmamıştı.

MUHALEFETE YER OLMAYACAK

YANDAŞ gazetelerden birinin genel yayın müdürü, geçen gün köşesindeki yazısını şöyle bitirdi:

İşte bu dönemde Türkiye, kendi içindeki sorunları büyük oranda aşmış, sistemik dönüşümünü tamamlamış, kritik eşiği geçmiş bir ülke olarak öne çıkacaktır. Ve işte bu dönemde, aykırı seslerin, kişisel hesapların sorgulanacağı, yargılanacağı bir dönem olacaktır. Çünkü çok büyük bir hesap vardır ve kimsenin bu hesabı gölgelemesine izin verilmeyecektir.”

Bu arkadaşlar, biliyoruz ki iktidar partisi ideologlarının dediklerinin dışına çıkmıyorlar.

Gazeteci olarak görevleri sorgulamak değil, kendilerine söylenenleri tekrarlamaktan ibaret.

Onun için yazının sahibini ciddiye almasanız bile yazdıklarını ciddiye almanız gerekiyor.

Çünkü bu fikirler, onları yöneten “üst aklın” fikirleri ve ellerinde de söylediklerini yapabilecek güç var.

Anayasa değiştikten sonra bu güç daha da artacak.

İşte o gün Türkiye’nin nasıl bir ülke olacağını merak ediyorsanız, ipuçlarını bu aktardığım yazıda bulabilirsiniz: “Aykırı seslere yer olmayacak”.

Muhalefetin tamamen susturulduğu, kimsenin itirazını dile getiremediği rejimlere, ne isim veriliyordu?

Yazının devamı...

Bir tebrik bir soru

18 Ocak 2017

Saldırganın canlı olarak ele geçirilmesi, hem bağlantılarının açığa çıkarılması açısından hem de bu terörist teşkilatın yöntemlerinin, eylem hazırlıklarını nasıl gerçekleştirdiklerinin açığa çıkarılması açısından önemlidir.

Ve bu sadece Türkiye için değil, IŞİD’in terör tehdidi altındaki diğer ülkeler açısından önemli bir bilgiye sahip olacağız demektir.

Bu başarı için Emniyet teşkilatını tebrik etmek isterim.

Ve bir soru: Reina’daki canavarca saldırıdan sonra, sosyal medyada bu terör saldırısını övenler, destekleyenler, “İyi oldu” diyenler hakkındaki soruşturmalar ne âlemde?

Kaç kişi yakalandı? Kaçı için dava açıldı?

Sosyal medyada kuş uçurtmayan sistem, nefret suçu işleyen bu terör şakşakçılarını ele geçirmeyi başaramadı mı?


'İŞKENCE' BİR GÖREV DEĞİLDİR
TRABZON’da, FETÖ soruşturmasında tutuklanan bir kişinin gözaltında dövüldüğü, kötü muamele gördüğü ve tehdide maruz kaldığı gerekçesiyle savcılığa yaptığı şikâyet reddedildi.

Savcılık, Olağanüstü Hal kapsamında yayımlanan 667 sayılı Kanun Hükmündeki Kararname’yi gerekçe gösteriyor.

Bu kararnamenin 9. maddesi, kararname nedeniyle görevini yerine getiren kamu görevlilerinin hukuki, idari, mali ve cezai sorumluluklarının bulunmadığını belirtiyor.

Savcı, bu gerekçeyle de işkence iddiasını soruşturmayacağını belirtiyor.

Savcı’nın, Anayasa’nın Olağanüstü Hal ile ilgili maddelerini iyi okumadığı anlaşılıyor

Anayasa’nın 15. maddesi temel hak ve hürriyetlerin kullanımının olağanüstü halde kısmen veya tamamen durdurulabileceğini düzenliyor.

Ama istisnaları da saymış:

“Birinci fıkrada belirlenen durumlarda da, savaş hukukuna uygun fiiller sonucu meydana gelen ölümler dışında, kişinin yaşama hakkına, maddî ve manevî varlığının bütünlüğüne dokunulamaz; kimse din, vicdan, düşünce ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz ve bunlardan dolayı suçlanamaz; suç ve cezalar geçmişe yürütülemez; suçluluğu mahkeme kararı ile saptanıncaya kadar kimse suçlu sayılamaz.”

“Yaşama hakkına, maddi ve manevi varlığının bütünlüğüne dokunulamaz” vurgusuna dikkat çekmek isterim.

Olağanüstü Hal ilan edildi ve kararnamede “Kamu görevlileri işlemlerinden dolayı sorumlu tutulamaz dendi” diye, birisini öldüremezsiniz, işkence ve kötü muameleye tabi tutamazsınız.

Eğer Savcı’nın dediği geçerli olursa, bu bir tek anlama gelir: Anayasa’nın ilgili hükmü, KHK ile kaldırılmıştır!

Böyle bir şey olabilir mi? KHK ile Anayasa değiştirilebilir mi?

FETÖ ile mücadelenin önemine ilk günden itibaren inanıyorum.

Ancak bu mücadele, hukuk dışına çıkarak, Anayasa ve AİHM’nin bağlayıcı kararları yok sayılarak yürütülürse, zarar görür.

İşkence ve kötü muamele bir insanlığa karşı işlenmiş bir suçtur. Anayasa’daki tarifiyle “kişinin maddi ve manevi varlığının bütünlüğüne dokunmaktır”.

Bu mücadeleyi yürüten savcılarımız, polisimiz, yargıçlarımız bu temel gerçeği unuturlarsa, bundan suçlular yararlanır.

Ayrıca unutmamak gerekir ki işkence ve kötü muamele, polise kanun ile verilmiş bir görev değildir ki KHK’nın sağladığı dokunulmazlık kapsamına girsin.

“Adalet mülkün temelidir.” Adaletten ne kadar uzaklaşırsak, bu ülkenin temelleri o kadar sarsılır.

Savcının, kararını bir kez daha gözden geçirmesinde yarar var.

Aksi takdirde, Türkiye, işkencenin, Anayasa’ya rağmen meşrulaştırıldığı bir ülke durumuna düşer. Bu da hepimiz için utanç verici bir durum sayılmalıdır.


TERÖRE KARŞI SİVİL DİRENİŞ!
REİNA’daki terör saldırısının ardından sivil toplum kuruluşlarının önderliğinde “Hayatına sahip çık” kampanyası düzenlendi.

Kampanyayı destekleyen çok sayıda sanatçı, sporcu ve değişik mesleklerden tanınmış kişiler “hayatınasahipçık” hashtag’iyle, sokakta gezerken, lokantada yemek yerken, sinemaya giderken, eğlence yerlerinde çekilmiş fotoğraflarını paylaştılar.

Her türden teröristin amacı, topluma korku yaymaktır.

İsterler ki yarattıkları dehşet ortamı kalıcı hale gelsin, insanlar korkuyla sinsin, alışkanlıklarını değiştirsin ve meydan onlara kalsın.

Onun için bu kampanyayı ben de destekliyorum.

Bireysel olarak saldırının ardından her gün bir yere gittim, sokakta, hayatın içinde kaldım, evime kapanmadım.

Bu vesileyle bir de önerim var:

Sosyal medyada, sadece ülkemizde değil, birçok yabancı ülkede de yüz binlerce takipçisi olan sosyal medya fenomenleri var.

Türkiye’de hayatın teröre teslim olmadığını gösterebilecek gerçek güç de onlarda.

Türkiye’nin güzelliklerini, hayatın sürmekte olduğunu her gün koyacakları bir tek fotoğrafla bile milyonlarca kişiye ulaştırabilirler.

“Visitturkey, visitistanbul, cometoturkey,cometoistanbul” gibi hashtag’lerle, teröre karşı mücadeleye sivil bir destek sağlayabilir, Türkiye’de normal hayatın devam ettiğini dünyaya gösterebiliriz.

Teröre karşı savaş hepimizin işidir, sadece güvenlik güçlerinin değil.

Ve emin olun ki hepimizin yapabileceği bir şeyi bulmak o kadar da zor değil.

Yazının devamı...

Tarihten nasıl sileceksiniz?

17 Ocak 2017

“Türk ve Dünya Tarihi” dersinin öğretim programında yer alan 2. Dünya Savaşı’nda Türkiye’nin izlediği dış politika ve savaş sırasında Türkiye’de meydana gelen siyasi–ekonomik gelişmeler bölümünde, artık İsmet İnönü başlığı yer almayacak.

O yıllar İsmet İnönü’nün Cumhurbaşkanlığı yılları.

Türkiye’yi savaşın dışında tutabilmesi demek ki önemli bir tarihsel gelişme değil.

Britanyalı çocuklar, bu faslı okurken İsmet İnönü ile Birleşik Krallık Başbakanı Churchill’in Adana’da buluştuklarını, Churchill’in, İnönü’yü savaşa girmeye ikna edemediğini öğrenecekler ama Türk çocuklar bundan haberdar olmayacaklar.

Türkiye’nin neden Alman ya da Rus işgaline maruz kalmadan, bu tehlikeli dönemi atlattığını da öğrenemeyecekler.

Savaş döneminin ekonomik ve siyasi olaylarını öğrenecekler ama bunları kimin yaptığını bilemeyecekler, “takdiri ilahi” diye düşünecekler herhalde.

Kurtuluş Savaşı’nı kazanan ordunun Batı Cephesi Komutanı, birdenbire buharlaşıp yok olacak!

Ve bunun adına da “tarih öğretimi” diyeceğiz.

Eskiden “resmi tarihin yalanlarını” dillerinden düşürmezlerdi, böylece kendi “resmi tarih yalanlarını” yazıp çocuklara öğretecekler.

Evet, belki böyle yeni bir resmi tarih yazabilirsiniz, İsmet İnönü’yü o resmi tarihten silebilirsiniz. Gerçek tarihten nasıl sileceksiniz?

FETÖ’NÜN SİYASİ AYAĞI

HAVUZ gazetesinde şu başlığı görünce heyecanlandım: “FETÖ’nün siyasi ayağına ulaştık”.

Bu kadar önemli bir haberin neden gazetenin iç sayfalarına saklandığını önce anlayamadım tabii.

Darbe girişiminden beri en çok merak edilen konu buydu çünkü: Bu darbenin siyasi ayağında kimler vardı?

Darbe girişimini araştırmak için TBMM’de kurulan komisyonun AKP’li Başkanı Reşat Petek’in açıklamasını okuyunca, bir kez daha anladım ki bu komisyonu kurdurmalarının sebebi esasen bu siyasi bağlantıyı örtbas etmekmiş.

Petek şöyle anlatıyor:

“15 Temmuz darbe girişimine gelinceye kadarki dönemde bir siyasi ayak aramak gerekirse burada aktif olan Fetullahçı Terör Örgütü’dür ve istifade ettiği, etmek istediği de siyasi partidir. Çok farklı siyasi partilerden istifade etmiştir, bunları kendi amaçları için değerlendirmiştir. 7 Şubat krizine kadar da AK Parti’ye şirin görünüp, belirli makamlara gelmek için takiyesini yapmış, özellikle yüksek yargının omurgasını değiştiren 2010 anayasa değişikliğinde!”

Sonra devam ediyor:

“Siyasi ayak olarak tek bir siyasi partiyi göstermek, bir siyasi partiyi FETÖ’yü destekleyen, besleyen, darbe yaptığında da onun yerine kadrolarını koyacak parti olarak görmek haksızlık olur.”

Evet, mevcut siyasi partileri, bu darbe gerçekleşseydi kadrolarını darbecilerin emrine vermek istemekle suçlayamayız.

Ancak, Petek, bunun arkasına geçerek FETÖ’nün gelişip güçlenmesinde ve devlet kadrolarını paralel bir yapı oluşturacak kadar güçlü şekilde ele geçirmesinde AKP’nin taşıdığı sorumluluğu örtmeye çalışıyor.

Ve o çetenin her yerde örgütlenirken, iktidar partisini es geçmesi, orada örgütlenmemesi mümkün müydü?

KAHRAMAN CUMHURBAŞKANI SEÇİLSEYDİ

TBMM Başkanı İsmail Kahraman, 29 Aralık 2016 günü bir enfeksiyon teşhisiyle hastaneye kaldırıldı, ertesi gün de aort damarındaki virüsün bir ameliyat ile temizleneceği açıklandı.

Kahraman o günden bu yana hastanede yatıyor ve hastanede olduğu bu süre içinde görevlerine TBMM’nin başkanvekilleri bakıyor. Onlar da Kahraman gibi halk tarafından milletvekili seçildiler, sonra da Meclis’te başkanvekili seçildiler.

Kahraman’a acil şifalar dilerim.

Biliyorsunuz Anayasa’da hükümet sistemi değişiyor ve bu değişiklikler önce Meclis’te sonra da referandumda kabul edilirse Cumhurbaşkanı seçilecek kişi, yardımcılarını kendisi seçecek.

Allah göstermesin olur da Cumhurbaşkanı seçilecek kişi hastalanır ve tıpkı Kahraman’ın durumunda olduğu gibi uzun bir iyileşme süreci geçirmek zorunda kalırsa yetkilerini halk tarafından seçilmemiş Cumhurbaşkanı yardımcılarından biri kullanacak. Bunların kaç kişi olacağı da belirsiz. Cumhurbaşkanı, vekâlet bırakamadan bir nedenle görevini yapamaz hale gelirse hangisinin vekâlet edeceği de belirsiz.

Türkiye Cumhuriyeti’nin halk tarafından seçilmemiş Cumhurbaşkanı yardımcısı, Anayasa ile Cumhurbaşkanı’na verilen bütün yetkileri, başkomutanlığı ve olağanüstü hal ilan etmek de dahil olmak üzere bütün yetkilerini kullanabilecek.

Demokratik bir ülkede, seçimle işbaşına gelmemiş bir kişinin, yürütme yetkilerinin tümünü kullanabilmesi meşru ve mümkün değildir.

Madem karar verdiniz, Anayasa’da sistemi değiştireceksiniz hiç olmazsa böyle durumlar için yürütmenin meşruiyetinin tartışılmasını engelleyecek düzenlemeyi de yapın. Cumhurbaşkanı yardımcısının halk tarafından seçilmesiyle çözümlenebilecek bir sorun bu.

Yazının devamı...

Zor dostum zor

16 Ocak 2017

Bu maç, Fenerbahçe’nin önümüzdeki ikinci yarı boyunca karşılaşacağı temel sorunun ne olduğunu da gösterdi.

Topu rakibe bırakarak, hızlı karşı ataklarla önemli puanlar almayı bildiler. Bu kez hızlı karşı atak oyunu oynayabilen, doğru paslar atabilen ve rakibi iki – üç oyuncuyla sıkıştırabilen bir takıma karşı ezberleri bozuldu.

Adanaspor ilk yarıda üç kere böyle hızlı çıkma olanağı yakaladı ve iki gol de buldu.

Mehmet Topal’ın sakatlandığı an beklediğim şey Alper’in oyuna girmesiydi.

Ligin zayıf takımlarından birine karşı üç defansif orta sahayla oyuna başladıktan sonra, o defansif orta sahanın merkezindeki adam sakatlanınca olması gereken oydu.

Ama Advocaat, beklenmeyeni yaptı, Karavaiev’i oyuna aldı, Aatif’ı merkeze çekti.

Normal olarak kendi sahanda oyuna başlarken kurabileceği bir düzendi, bunun için sakatlığı niye bekledi, anlayamadım.

Aatif tercihini tartışabiliriz tabii, Alper ile başlayabilirdi çünkü.

Fenerbahçe’nin temel sorunu oyunu ileriye itemiyor olması.

Lens bir şeyler yapabilirse ne ala, yoksa topu şişir, geri gelsin, şişir bir daha gelsin, Fernandao o arada vurabilirse ne ala!

Bu şampiyon olacak bir ekibin oynaması gereken bir plan değil.

İlk yarının sonu itibariyle şunu söyleyebilirim: Fenerbahçe için lig üçüncülüğü iyi sonuç olur.

TUTARLILIK LÜTFEN

MAÇIN hemen başında ceza sahasının içinde Josef de Souza’ya bir faul yapıldı. Ceza sahası içinde olduğu için penaltı olmalıydı. Ama maçın hakemi devam ettirdi.

Bundan üç dakika sonra yine De Souza’ya, bu kez ceza sahasının dışında aynı faul yapıldı. Maçın hakemi düdüğü çaldı tabii.

Hep bunu söylüyorum: Hakem hata yapabilir. Önemli olan kararlarında istikrarlı ve tutarlı olmasıdır.

Ceza sahası içinde devam ettiriyorsan, orta sahada da ettir. Orta sahada faul düdüğü çalıyorsan, ceza sahası içinde penaltı olmalıdır.

 

Yazının devamı...

Polisiyeye meraklı olmasaydı

14 Ocak 2017

Şimdi sinirlenen okuyucular vardır eminim, “Memleket elden gidiyor ne Sherlock’u” diye ama Bodrum’dayım, hava şahane ve siyaset konuşmak istemiyorum.

Neyse, o filmdeki Sherlock’u hiç sevmedim. Problemleri zekâsıyla çözmek yerine, yumruklarına güvenen bir tip yaratılmış ki ayıp etmişler Sir Conan Doyle’a.

İki ayda bir yayınlanan polisiye dergisi 221B’nin son sayısı, Sherlock Holmes’a ayrılmış.

Dergide Sherlock Holmes ile ilgili hepsi çok ilginç birçok yazı var. Bunlardan bir tanesi, Sultan 2. Abdülhamid’in Sherlock Holmes merakı ile ilgili.

Abdülhamid, Sherlock’a bayılırmış ve her yeni yayınlanan öyküsü, anında Türkiye’ye getirilip Abdülhamid için özel olarak çevrilirmiş.

Hatta zamanın İstanbul’daki İngiltere Büyükelçisi, kitapları erkenden getirtir, kendi ilginç bulduklarının üzerine kurşunkalemle çarpı işareti koyar, önce onların çevirtilmesini sağlarmış.

2. Abdülhamid’in “fahri yaveri” olan İngiliz Amirali Sir Henry F. Woods, anılarında Padişah’ın, Sherlock’un yaratıcısı Conan Doyle ile nasıl tanıştığını da şöyle anlatıyor:

“Polisiye öykülerden, özellikle Sir Conan Doyle’un yazdıklarından çok hoşlanırdı. Birkaç yıl önce Sherlock Holmes dizisinin yaratıcısı, karısıyla birlikte İstanbul’a gelmişti. Benim de katıldığım Selamlık töreninde, Abdülhamid, Conan Doyle’a Mecidiye Nişanı takmıştı.”

Doyle’un karısına da bir Şefkat Nişanı uygun görülmüş, Padişah tarafından.

“Ulu Hakan”, Doyle’u kabulü sırasında öykülerini çok beğendiğini, ama romanlarında çok geriye dönüşler olduğu için biraz ağır ritmli bulduğunu da söylemiş. Tercihan uzun öyküler yazmasını tavsiye etmiş.

Çok gururlu olan Doyle’un bu tavsiyelere alınganlık gösterdiği de bir başka ayrıntı.

Erol Üyepazarcının bu ilginç makalesini okurken şöyle düşündüm:

Acaba, Sultan Abdülhamid, polisiye öykülere bu kadar meraklı olmasaydı kendisine bir hafiye ordusu kurar mıydı?

Belli ki zihni, komplolar, cinayetler, üstü hilelerle örtülen suçlarla o kadar doluymuş ki bu durum ülkemizin siyasi tarihine bir de bu hafiyeler/jurnaller sayfası eklemesine yol açmış.

Sultan Abdülhamid, polisiye romanlara bu kadar meraklı olmasaydı da mesela aşk romanlarını tercih etseydi, acaba siyasi olaylar ne yönde gelişirdi?
Buna verilecek bir yanıtım yok ama şunu söylemeliyim ki aslına bakarsanız aşk romanları olmasaydı, aşk bilinemezdi diye bir tezim var.

27 Nisan 2002 tarihli Milliyet’te bu konuyla ilgili bir yazı yazmıştım.

Şimdi siz bunu okurken, ben de izninizle deniz kenarında bir uzun yürüyüşe çıkacağım. Güneş içimi ısıtır, denizden gelen serin esinti saçlarımın arasında dolaşırken, siyaset konuşmaktan çok daha mutlu olacağıma eminim.

Buyurun işte o yazı burada:

***

La Rochefoucauld, aşk romanları olmasa aşkın bilinemeyeceğini söylüyor.

Bunu şiir ve çağımızın en önemli sanatı sinema için de söyleyebiliriz.

İnsan ruhunu kavramaya ve anlatmaya çalışan sanat ürünleri olmasaydı, saf aşkın ne olduğunu, ne olması gerektiğini hiçbir zaman bilemeyecektik. Gazetedeki arkadaşlarımdan birisi geçen hafta yazdığım Anna Karenina ile ilgili yazıdan sonra bana şöyle dedi:

“Eski romanları okuyunca kafam karışıyor. Sadece benim değil, bütün kızların kafası karışıyor. Romanlarda anlatılan aşklar, gerçek hayattakine hiç benzemiyor. Romanlardaki duyarlı erkeklerin hiçbirisi gerçek hayatta yok. Pembe dizilerdeki aşklar da öyle. Bütün gün dizilerdeki romantik erkekleri izleyen kadınlar, akşam olup da gerçek erkekleriyle karşılaştıklarında hayal kırıklığına uğruyorlar. Acaba en doğrusu bu romanları hiç okumamak mı diye düşünüyorum.

Günlük yaşamın sıradan olaylarını, diğer sıradan olaylardan ayırmak ve onu anıtsallaştırmak sanatın başladığı nokta oluyor. Romanlarda yapılmaya çalışılan da budur. “Roman gerçeği” ile “gerçek hayat gerçeği”nin farklılığının nedeni de bu.

“Yabani insan” ile günümüzün modern insanını ayıran temel şey bizim dışımızdaki evreni kendi bakış açımıza göre düzenlememizdir. Yabani insanın bir “görüşü” yoktu. O doğar, büyür, avlanır, yer, içer, üredikten sonra yaşlanır ve ölürdü.

Ne zaman ki Atina diye bir yerde zeytin gölgeliklerinde, mermer sütunlarla çevrilmiş verandalarda bazı insanlar yaşamın özü üzerine sorular sormaya başladılar, işte o zaman her şey değişti.

Felsefe ve bilim dünya yüzüne geldi.

Sorulan sorulara verilen her yanıt, yeni bir sorunun da sorulmasıyla sonuçlandı. İnsan gerçek yaşamının dışına çıktı ve “ideal” olanın ne olduğunu anlamaya çalıştı.

Evrenin kendine özgü düzeni (ilahi düzeni de diyebilirsiniz) insanı var olanın, gerçeğin içinde tutsak eder. Bunun dışına çıkmak ancak ve ancak insanın zihninde başarabileceği bir şeydir. Bu gerçekliğin dışına çıkmaktır ve insanın evrenin tekdüzeliğinden kaçışı anlamına gelir.

Önceki gece (25 Nisan 2002) İstanbul’da yaşanan bir intihar olayı bana bunları düşündürttü. “Bir daha gece sokağa çıkmayacağım, seni ve çocuklarımı ihmal etmeyeceğim” diyen bir kocanın intihardan caydırdığı kadın, adam bir saat sonra verdiği bütün sözleri unutup dışarı çıkınca balkondan atladı ve öldü.

Anlattığım olay bir roman olmadığı için bu denli çıplak ve çirkin bir şekilde karşımızda duran bir “gerçek hayat gerçeği”.

Bu bir roman gerçeği olsaydı Anna Karenina’nın trenin altına kendini bıraktığı bir öykü olabilirdi.

Edgar Morin, “Aşk, Şiir, Bilgelik” isimli kitabında (Om Yayınları, Çeviren: Haldun Bayrı) edebiyatın bir katalizör olarak aşkı görülür, hissedilir ve etkin kıldığını söylüyor. “Aşk, hem sözden önce gelir, hem sözden ileri gelir” diyor. Aşk romanları bunun için yazılıyor ve bunun için de okunmalı.

Yazının devamı...

Kim 1 milyon dolar verir?

13 Ocak 2017

Resmi Gazete’de yayımlanan yönetmelik değişikliğine göre en az 1 milyon dolar tutarındaki gayrimenkulü satın alan yabancılara TC vatandaşlığı verilecek.

Dünyada son yıllarda yaygınlaşan bir uygulama bu. “Citizenship investment” deniliyor, “vatandaşlık yatırımı” anlamında.

Özellikle ekonomik kriz yaşayan ülkeler, bunu bir gelir kapısı gibi görüyorlar.

En çok tercih edilenlerin Birleşik Krallık, Kanada gibi demokrasisi ve ekonomisi gelişmiş, istikrarlı veya “pasaportu değerli” ülkeler olduğunu da biliyoruz.

Türkiye’de de yaşanan gelişmelerden endişelenen ve böyle yatırımları yapmaya gücü olanların özellikle AB üyesi ülkeleri tercih ettiği de bir sır değil. Böyle bir yatırım yapınca önce uzun süreli bir oturma izni, sonra belli şartlar yerine gelince de pasaport alabiliyorlar.

Türkiye’nin bu işte çok geç kaldığını söyleyebiliriz.

2010’a kadar Türkiye, “yükselen yıldız” olarak kabul ediliyordu.

Gelişmekte olan ekonomisi, demokrasisinin eksikliklerine rağmen gelişme yönünde olması, AB üyeliği yolunda ilerleme isteği gibi nedenlerle.

Ama bugünkü Türkiye o günlerden çok farklı.

Terör saldırısı altında bir ülke. Suriye’deki savaşa artık askeri gücüyle de dahil olmuş bir ülke. Ekonomisi eski canlılığını yitirmiş, turizm sektörü ciddi bir krize girmiş, parası istikrarsız!

TBMM’de görüşülen Anayasa değişikliğiyle, rejim değişikliğine doğru yol alan bir ülke.

Ayrıca devlet büyüklerinin demeçlerini okursanız anlıyorsunuz ki düvel-i muazzama bu ülkeyi parçalamak istiyor.

Böyle bir ülkeye güvenip vatandaşı olmak için kim 1 milyon dolarını yatırır, gerçekten merak ediyorum.


KÜRSÜSÜ KIRIK MECLİS
ANAYASA değişikliği görüşmelerinde çıkan kavganın sonucunda sadece milletvekilleri yaralanmadı, kürsü de kırıldı.

Kaderin bir oyunu olmalı bu.

Anayasa değişikliği ile Meclis’in yetkileri, cumhurbaşkanı seçilmeyi başarabilecek bir tek kişiye devredilecek.

O tarihten sonra Meclis’te bir kürsüye de gerek yok zaten.

Anayasa değişikliklerinin olası sonuçları ile ilgili olarak bugüne kadar çok yazı yazdım.

Maddeler görüşülürken, aynı yazıları kopyalayıp yeniden yayınlamak bana hayli vakit kazandırır ama bir anlamı da yok artık.

AKP’li Anayasa Komisyonu Başkanı Mustafa Şentop, değişiklikler Meclis’ten geçmezse bir erken seçimin kaçınılmaz olduğunu söyledi.

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli de aynı fikirde.

Bu, kendi milletvekillerine yönelik bir tür “rest” aslında.

Demek istiyorlar ki “Oyunuzu dikkatli kullanın, ters bir duruma neden olursanız erken seçimde koltukları kaybedersiniz, haberiniz olsun”.

“Ülkenin geleceği söz konusu iken kim kendi koltuğunu düşünür” demeyin.

Gizli olması gereken oylamada fişlerini gururla göstermeyi normal kabul eden bir siyasi kültürün hâkim olduğu siyaset dünyamızda, bu restin işe yaramaması söz konusu bile değil.

Vatana, millete hayırlı olsun!


GAZETECİLİK SUÇ DEĞİLDİR
GAZETECİ Hasan Cemal, dün bir kez daha hâkim karşısındaydı. “Terör örgütü propagandası” yaptığı gerekçesiyle hakkında iki yıla kadar hapis cezası isteniyor.

Dünkü duruşmada Hasan Cemal savunmasını yaptı ve karar için mahkeme 14 Şubat tarihine gün verdi.

Sevgililer Günü’nde ya mahkûm edilecek ya da beraat edecek.

Hasan Cemal’in mahkemedeki savunmasını, “kayda geçsin” diye buraya aktarıyorum.

“T24’te, 11 Temmuz 2016 tarihinde Fehman Hüseyin başlıklı yazıyı ben yazdım.

47 yıllık gazeteciyim.

1980’li yıllardan itibaren PKK ve Kürt sorunu ile ilgilenmekteyim. 

Bu konuda sayısız yazı yazdım. Doğrudan bu konuyla ilgili 4 kitabım var.

Bugüne kadar hiçbir yazım ve kitabım hakkında terör örgütü propagandası ve terör örgütü bağlantısı suçlamalarıyla bir soruşturma yapılmadı.

11 Temmuz 2016 tarihinde yayınlanan bu yazımın benzeri 2014 yılında çıkan Kürdistan Günlükleri’nde yer aldı. Bu kitap da herhangi bir soruşturmaya tabi tutulmadı.

Fehman Hüseyin’le 2013 yılı mayıs ayında görüştüm. Bu görüşme T24’te yayımlandı.

Gazeteci bir gün dağ başında devlete silah çekmiş bir örgüt lideriyle de görüşür, daha sonra Başbakan ile de görüşür, daha sonra denize açılıp tatil de yapar.

Bu, gazeteciliğinin bir cilvesi ve çelişkisidir.

Bu yazımda da bir gazeteci olarak mesleğimle ilgili duygu ve düşüncelerimi açıklamaya çalışmıştım.

1993 yılında Bekaa Vadisi’nde Abdullah Öcalan ile de görüştüm. Bu görüşme Sabah gazetesinde yayımlanmıştı.

Yine 2009’da, 2011’de Kandil’de Murat Karayılan ile görüştüm. Bunlar Milliyet’te çıktı.

2013’teki Karayılan görüşmesi de T24 internet gazetesinde yayımlandı.

Bu görüşmelerden dolayı hakkımda herhangi bir soruşturma açılmadı.      

Bütün bu faaliyetlerim gazetecilik faaliyetleri içerisinde olmuştur. Herhangi bir suç işlediğimi sanmıyorum.

Sayın Yargıçlar, gazetecilik suç değildir!”

Yazının devamı...

Bana hiç inandırıcı gelmedi

12 Ocak 2017

Sürekli okuyucular hatırlayacaklardır bu sorular ile ilgili düşüncemi “Abdullah Gül’e imalı sorular” başlığı ile bu köşede yazmıştım. (20 Aralık 2016)

Nitekim, Abdullah Gül, komisyonun bu sorularını yanıtlarken bir yerde şöyle diyor:

“Komisyonunuzca hazırlanan bazı soruların kaleme alınış şeklinden, çeşitli vesilelerle tekzip ettiğim yanlış ve çarpıtılmış haberlerden yola çıkıldığını üzülerek görüyorum.”

11. Cumhurbaşkanı’nın yazılı yanıtlarının özünü, 17 Aralık süreci başlayana kadar Abdullah Gül’ün bu “yapının” bir gizli örgüt olduğunu fark etmemiş olması oluşturuyor.

Gül, bu grubun dini motivasyonlu bir akım olduğunu ve sadece basın ve eğitim alanlarında faaliyetlerde bulunduğunu düşünüyormuş.

“Bu akımın şimdilerde tüm açıklığıyla deşifre edilen çok karmaşık örgüt yapısının, hiyerarşisinin ve işleyişinin neticede bir darbe teşebbüsünde bulunacak güç ve cüretkârlığa ulaşmış olması, şahsım da dahil pek çok kimsenin öngöremediği bir durumdu” diyor.

İşte burada duralım diyorum.

Mesela ben 30 Mart 2011’de bu köşede şöyle yazmıştım:

“Ortada kendisine Fetullah Gülen’in izleyicileri sıfatını uygun görmüş bir grup var. Bu grubun gayriresmi bir yönetimi var. Bu grubun yönettiği, miktarı ve kaynağı belli olmayan bir bütçe de var.”
“Muazzam bir parasal kaynak bu ve bu kaynakla değişik işler yapılıyor, gazeteler basılıyor, televizyonlar idare ediliyor.”
“Bir adım ileri gidip bunun bu yönüyle bir ‘gizli örgüt’ olduğunu bile iddia edebilmek mümkün.”
“Üstelik kamuoyunda yaygın kanaat bu cemaatin devletin kurumları içinde kadrolaşma çabası içinde olduğu, bunu bazı kurumlarda büyük ölçüde başardığıdır.”

Bu çetenin, gizli planları olan bir örgüt olduğunu yazan bir tek ben değildim.

O tarihte, mesela gazeteci arkadaşımız Ahmet Şık, ‘İmamın Ordusu’ kitabının taslakları nedeniyle tutuklanmıştı. Hanefi Avcı da yine örgütün içyüzünü anlattığı kitabı nedeniyle tutukluydu.

Birçok kitap yayınlanmış ve bu çetenin tehlikeleri konusuna dikkat çekilmişti.

Cumhurbaşkanlığı makamında olup da böyle bir şeyin 17 Aralık’a kadar fark edilememiş olması mümkün olabilir mi?

Aynı zamanda, kendisine Çankaya Köşkü’nde Dışişleri Başdanışmanı sıfatını verdiği kişi, Büyükelçi Gürcan Balık, bugün FETÖ’den tutuklu. Hatırlarsınız, aynı kişi Ahmet Davutoğlu’nu Dışişleri Bakanı’yken Pensilvanya’ya götürmüştü.

11. Cumhurbaşkanı’nın yanıtlarının tümünü dikkatle okudum.

Şunu söylemeliyim ki Gül, soruları genel geçer ifadelerle geçiştirmiş.

Gül, elbette Fetullahçı değildi ama onun bulunduğu mevkilere gelmiş bir siyasetçinin “Ben böyle olduklarını bilmiyordum” demesi de kusura bakmasınlar ama hiç inandırıcı gelmiyor bana.

‘BU MEMLEKET İYİLİĞİ HAK EDİYOR’

GEÇENLERDE yayınlanan bir Olağanüstü Hal Kararnamesi’yle 631 akademisyen, üniversiteden ihraç edildi.

İnsanların kitleler halinde devlet memuriyetinden ihraç edilmelerine artık alıştık gibi.

Kimse yadırgamıyor.

Kimse yadırgamadığı gibi bu ihraçların FETÖ bağlantılı olduğuna ilişkin genel bir kanı da var.

Oysa son ihraç edilen akademisyenlerin 42’si, meşhur barış bildirisinin imzacıları arasındaydı.

Bu da ilk kez olmuyor. Daha önceki kararnamelerde de imzacı oldukları için ihraç edilen akademisyenler vardı.

Bir bildiriye imza attığı için bir akademisyen, mesleğini yapamaz hale getiriliyorsa, kusura bakmayın ama orada demokrasiden söz edebilmek mümkün değildir.

Bir suç örgütü ile iltisaklı olmadıkları biliniyor, çünkü olsalardı zaten tutuklanıp hapse de atılmış olurlardı.

Bir fikre sahipler ve o fikri doğru bulsak da, yanlış da bulsak, fikirlerini açıklama özgürlüğüne de sahip olmalılardı.

Son ihraçlar, deyim yerindeyse Türkiye’nin en önemli okullarından birini de yok etti.

Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’nden Prof. Dr. Nilgün Toker Kılınç, Prof. Dr. Zerrin Kurtoğlu Şahin, Yrd. Doç. Dr. Ali Serdar Tekin, Psikoloji Bölümü’nden Prof. Dr. Melek Göregenli ve Sosyoloji Bölümü’nden Yrd. Doç. Dr. Lülüfer Körükmez de ihraç edildiler.

Türkiye’nin önde gelen bir felsefe bölümü ve o okulun öğrencilerini de düşünen yok.

Yılmaz Murat Bilican, www.t24.com.tr’deki yazısında ihraç edilen hocalardan bazılarının öğrencilerine verdikleri mesajları yayınladı.

Gazetelerde yer bulamayan bu mesajlardan ikisini sizlerle paylaşmak istedim.

Prof. Dr. Nilgün Toker Kılınç: “Yapmadıklarımdan/söylemediklerimden dolayı sorumlu olmaktansa, yaptıklarımdan/söylediklerimden dolayı ‘suçlu’ ilan edilmeyi onurla yüklenirim. Sevgili öğrencilerim, değişmekten vazgeçmediğiniz sürece felsefe öğrencisi ve bizim öğrencimiz olacaksınız emin olun. Elbet yolumuz bir gün bir yerlerde tekrar kesişir, buluşuruz.”

Prof. Dr. Melek Göregenli: “Canım öğrencilerim, hiç üzmeyin kendinizi. Biz derslerimize devam ederiz. Bu memleket iyiliği hak ediyor, adaleti, barışı, sükûneti, hayata ve barışa inanmaya devam edelim.”

ÇALIŞAMAYAN GAZETECİLER

SALI günü “Çalışan Gazeteciler Bayramı”ydı. 56 yıl önce, 212 sayılı basın mesleğinde çalışan ve çalıştıranlarla ilgili yasanın kabulü nedeniyle ilan edilmiş bir bayram bu.

“Çalışamayan gazeteciler”in sayısının her geçen gün arttığı bir ortamda bir kutlama da yapılamadı tabii.

Bu vesileyle hapisteki gazetecileri unutmadığımızı hatırlatmak isterim.

Ahmet Şık, Kadri Gürsel, Murat Sabuncu, Güray Öz, Musa Kart, Hakan Kara, Turhan Günay, Önder Çelik, Bülent Utku, Kemal Güngör, Akın Atalay, Nazlı Ilıcak, Ahmet Turan Alkan, Şahin Alpay, Ali Bulaç, Mümtazer Türköne, Altan biraderler.

Suçsuzluklarını kanıtlama olanağı bulacakları adil ve hızlı bir yargılama istiyorum.

Yazının devamı...