"Mehmet Y. Yılmaz" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Mehmet Y. Yılmaz" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Mehmet Y. Yılmaz

Mehmet Y. Yılmaz

Uçtu uçtu kim uçtu

23 Şubat 2017

Acaba öyle mi? Başkanlık sistemindeki ülkeler gerçekten her açıdan uçup gidiyorlar mı?

Doç. Dr. Alican Kaptı’nın bir makalesini okudum. Global Politika ve Strateji Düşünce Kuruluşu tarafından yayınlanan “Karşılaştırmalı Analizlerle Başkanlık Sistemi ve Türkiye” başlıklı rapor üzerine yazılmış bir makale bu.

Sistemleri, insani gelişmişlik, refah, ekonomik gelişmişlik, toplumsal gelişmişlik, iyi yönetim, eğitim, sağlık, bireysel özgürlükler, sosyal sermaye, güvenlik, hukukun üstünlüğü, demokrasi, yolsuzluk algısı, basın özgürlüğü ve istikrar endekslerine göre karşılaştırıyor.

Uluslararası kuruluşların hazırladığı endekslerden yararlanılarak yapılan bir çalışma bu.

“İnsani gelişmişlik” endeksine göre 141 ülke arasında en iyi ilk 10 sırada yer alan ülkelerden sekizi parlamenter sistem ile yönetiliyor. Başkanlık sistemi ile yönetilip ilk 10’a giren bir tek ülke var.

Yine aynı endekse göre “son 10” ülke içinde başkanlık sistemi ile yönetilen 7 ülke varken, sadece 1 ülke parlamenter sisteme sahip.

Türkiye bu endekste 56. sırada. Türkiye, bu derecesiyle, başkanlık ya da yarı başkanlık sistemi ile yönetilen ülkelerin ortalamasından daha iyi bir seviyede bulunuyor.

“Demokrasi” endeksine göre yapılan sıralamada ilk 10 ülke içinde parlamenter sistem ile yönetilen 8 ülke var. Aynı endeksin “son 10” sırasında ise sekiz ülkenin başkanlık sistemi ile yönetildiğini görüyoruz.

Türkiye bu endekste 75. sırada ve başkanlık sistemi ile yönetilen ülkelerin ortalamasından daha iyi durumda.

“Toplumsal gelişmişlik” endeksinde ilk 10 sırada parlamenter sistem ile yönetilen 7 ülke var. İlk 10’da, başkanlık sistemi ile yönetilen ülke bulunmuyor. Son 10 ülkenin tümü başkanlık sistemi ile yönetilirken, Türkiye 66. sırada yer alıyor ve yine başkanlık sistemi ile yönetilen ülke ortalamasından daha iyi durumda.

“İyi yönetim” endeksinde de durum farklı değil. İlk 10’da 8 ülke parlamenter sisteme sahip ve bu ilk 10 içinde başkanlık sistemine sahip ülke yok. Son 10 sıralamasında da durum diğer endeksler gibi. Son 10’da 9 ülke başkanlık sistemi ile yönetiliyor. Türkiye bu listede 48. sırada ve başkanlık sistemi ile yönetilen ülkeler ortalamasının üzerinde.

“Eğitim” endeksinde ilk 10’da 9 parlamenter sistem ülkesi var. Son 10’da 8 başkanlık sistemi ülkesi. Türkiye 81. sırada ve başkanlık sistemi ülkelerinin ortalamasının üzerinde.

“Sağlık” endeksinde ilk 10’da dokuz parlamenter sistem ülkesi var. Son 10’dakilerin tamamı başkanlık sistemi ile yönetiliyor.

“Hukukun üstünlüğü” endeksinde ilk 10’da 8 parlamenter sistem ülkesi var. Son 10’daki ülkelerden sadece birinde parlamenter sistem var.

“Yolsuzluk algısı” endeksinde, yolsuzluk algısı en düşük ilk 10 ülke içinde 8 parlamenter sistem ülkesi var. Yolsuzluk algısı en yüksek 10 ülke içinde ise 8 başkanlık sistemi ülkesi bulunuyor.

“Kırılganlık–istikrar” endeksine gelince: Sosyal, politik ve ekonomik açıdan en kırılgan–istikrarsız 10 ülkenin 9’u başkanlık sistemi ile yönetiliyor. En istikrarlı 10 ülkeden sekizi parlamenter sisteme sahip. En istikrarlı 50 ülke içinde sadece 8 başkanlık sistemi ülkesi var.

“Ekonomik gelişmişlik” endeksinde ilk 10’da altı parlamenter sistem ülkesi varken, sadece 1 ülke başkanlık sistemine sahip. Son 10’un dokuzu yine başkanlık sistemi ile yönetiliyor.

“Bireysel özgürlük” endeksine göre en iyi ilk 10’da parlamenter sistem ile yönetilen 9 ülke bulunuyor. Başkanlık sistemi ile yönetilen bir ülke var.

Doç. Dr. Alican Kaptı, makalesinde “Türkiye’nin bugün bulunduğundan iyi noktaya gelebilmesi için sistem değişikliği yerine, parlamenter sistemin rasyonalize edilerek etkin ve dengeli bir şekilde yürümesini sağlayıcı düzenlemelerin yapılması gerekiyor” diye yazıyor.

Rapor açıkça gösteriyor ki “uçan” ülkelerin hepsi, parlamenter sistemde de olsa, başkanlık sisteminde de olsa güçler ayrılığını sağlamış, demokrasisini geliştirmiş ülkeler.

“Uçmayan” ülkelerde ise başkanlık sistemi adı da verseler aslında güçler ayrılığının olmadığı, demokrasinin bulunmadığı gerçeğiyle karşılaşıyoruz.

Güçler ayrılığını yok edip tek adam yönetimiyle bir parti devletine dönüşürsek, nasıl uçup gideceğiz?


SEÇİLMEMİŞ OLANA SEÇİLMİŞ YETKİSİ
REFERANDUMA götürülen Anayasa değişikliğine yönelik eleştirilerden biri de Cumhurbaşkanı yardımcısının, Cumhurbaşkanı tarafından herhangi bir kısıtlamaya tabi olmadan seçilmesi.

Yardımcı, Cumhurbaşkanı’nın bulunmadığı zamanlarda yerine tam yetkiyle vekâlet edecek.

Cumhurbaşkanı hastalık, ölüm, görevden alınma gibi nedenlerle görevini yapamaz hale gelirse de yenisi seçilene kadar yardımcısı ülkeyi tek başına yönetecek.

Seçimle göreve gelmemiş bir kişinin ülkeyi yönetmesi anlamına geliyor bu ve demokratik dünyada ikinci bir örneği de yok.

Ne tür ülkelerde örneğinin bulunduğunu da önceki gün öğrendik.

Azerbaycan Cumhurbaşkanı Aliyev, eşini birinci yardımcısı tayin etti.

Seçilmemiş bir kişi, Aliyev’e bir şey olursa yerine bakacak.

Bir tür padişahlık sistemi yani.

Babası oğlunu petrol bakanı yapmıştı, ölünce yerine oğlu geçti, oğlu da karısını cumhurbaşkanı birinci yardımcısı tayin etti.

İlginç olan Azerbaycan’da bunun gerçekleşmesi için 26 Eylül 2016’da Anayasa değişikliği yapılmış olmasıydı. Anayasa değişmeden önce Cumhurbaşkanı’na bir şey olursa yerine yenisi seçilene kadar seçilmiş başbakan bakıyordu.

Tabii oradaki referandum zamanında Azerbaycanlı kardeşlerimize, günün birinde Cumhurbaşkanı’nın eşinin Cumhurbaşkanı 1. Yardımcısı olacağı söylenmemişti.

Bizde de böyle bir şey olur diye iddia etmiyorum tabii.

Ama seçilmemiş bir kişinin, Allah korusun Cumhurbaşkanı’na bir şey olması durumunda, sanki seçilmiş gibi ülkeyi yöneteceğini söylüyorum ki değişikliklerde de zaten aynen böyle yazıyor.

<iframe src='http://www.hurriyet.com.tr/video/embed/?vid=40374515&resizable=1&autostart=scroll&playsinline=true&v_utm_source=haber_detay' width='580' height='326' frameborder='0' scrolling='no' allowfullscreen></iframe>

Yazının devamı...

Demokrasi mi otokrasi mi?

22 Şubat 2017

Hayır, bırakmıyorlar çünkü bırakmalarına gerek yok.

Cumhurbaşkanı’nın partili olmasında da aslına bakarsanız bir gariplik yok.

Başkanlık sisteminde bir partinin adayı olarak seçime giren, seçilirse partisini bırakmıyor.

Sorun burada değil.

Sorun, yasama organı Meclis ile yürütme organı hükümet arasındaki ilişki.

Parlamenter sistem de olsa bu sorun, başkanlık sistemi olsa da bu sorun.

Bizimki gibi Siyasi Partiler Kanunu ve Seçim Kanunu olan bir ülkede, referanduma gidecek yeni Anayasa’da partili Cumhurbaşkanı demek, bir tek adam yönetimi demek.

Başkanlık sistemi olan ülkelerde, gevşek bir parti disiplini var.

Milletvekili adayları, genel başkan tarafından seçilmiyor. Demokratik seçim süreçlerinden geçerek milletvekili ya da senatör oluyorlar.

Öte yandan başkanlık sisteminin düzgün çalıştığı ülkelerde meclisin seçimi ile başkanın seçimi de aynı anda olmuyor.

Meclis belli dönemlerde araseçimlerle sürekli yenileniyor.

Bizde ne olacağı belli: Partili Cumhurbaşkanı, Meclis’teki iktidar partisinin milletvekillerini de seçecek ve bir tek adam yönetimi gerçekleşecek.

Meclis’e hesap vermeyen, vermesi gerekmeyen partili Cumhurbaşkanı demek, tam olarak da tek adam yönetimi demek.

Zaten Cumhurbaşkanı da geçenlerde kendisi söyledi: Bu sistemde güç, tek elde toplanıyor.

Partisi aracılığıyla Meclis’i kontrol etmekle de kalmıyor, bir de bütün yargıyı kendisi tayin ediyor.

Güçler ayrılığının olmadığı bir ülkede demokrasiden söz edilemez.

Meclis yasama gücünü kendi elinde tutmalı. Bizde Cumhurbaşkanlığı kararnameleriyle ülke yönetilecek.

Olağanüstü hal ilan ettiği vakit, kişisel hak ve özgürlüklerimizi de Cumhurbaşkanlığı kararnameleriyle askıya alabilecek.

Yargıyı da zaten kendisi seçiyor, idarenin yargı tarafından denetlenmesi söz konusu olmayacak.

Kusura bakmasınlar ama buna “demokrasi” değil, “otokrasi” deniliyor.


'İKİ BAŞLILIK' ZATEN YOKTU
BAŞBAKAN Yardımcısı Numan Kurtulmuş, geçenlerde İKV’de yaptığı konuşmada “iki başlı yönetimin kriz kaynağı olduğunu” söyledi.

Ona göre Anayasa değişikliği referandumda kabul edilirse istikrarsızlık önlenecek ve yatırımların önü açılacak. Mevcut Anayasa, Cumhurbaşkanı’nın ve Başbakan’ın görevlerini açıklıkla tarif ediyor.

Nitekim, AKP’nin iktidarı boyunca 3 ayrı cumhurbaşkanı, başbakanlar ile çalıştı.

Ahmet Necdet Sezer, Abdullah Gül ve şimdi de Recep Tayyip Erdoğan.

Cumhurbaşkanları, anayasal sınırlarının içinde kaldığı zaman iki başlılık filan da olmadı.

Hükümet istediği kararları alabildi.

Sorun, Recep Tayyip Erdoğan’ın, Anayasa’daki sınırlarının içinde kalmamasından çıktı.

Bir “iki başlılık” varsa bunun da nedeni odur.

Ama böyle bir durum yok, çünkü Erdoğan’ın çalıştığı iki başbakan da bunu bir krize dönüştürmedi.

Hatta AKP’nin en başarılı ekonomik kararları yürüttüğü ve Türkiye’nin kendisine benzeyen ülkelere göre daha hızlı büyüdüğü dönem de Ahmet Necdet Sezer’in Cumhurbaşkanı olduğu dönemdi.

Ama Erdoğan’a bu yetmiyor. O yasamaya da, yargıya da sahip olmak istiyor. “Tek başlı” bir yönetim isteği içinde.

Olmayan krizi çözmek bahanesiyle bu hedefe kilitlenmiş durumda. Referandumda oylanacak olan konu budur.


VİZYONLARI İMAM HATİP İLE SINIRLI
BAŞBAKAN Binali Yıldırım, dünkü grup konuşmasında “Gayretimiz Türkiye sadece kullanan olmasın, aynı zamanda üreten olsun. Bilgiye sahip olsun” dedi.

Türkiye’nin gelişmesi için teknoloji üretebilir hale gelmesinin zorunlu olduğu bir gerçek.

Bunu sağlayacak yol da eğitimden geçiyor.

AKP hükümetleri, 2002 yılından bu yana Türkiye’yi tek başına yönetti.

Bu süre içinde altı ayrı AKP’li milli eğitim bakanlığı görevinde bulundu.

Her gelen bir öncekinin yaptığını bozdu.

Ortaya birbiriyle tutarlı bir program koyamadılar.

Bir tek konu hariç: Eğitimi, dini temeller üzerine oturtmaktan başka bir vizyonları olmadı.

Onun için de eğitimimiz yerlerde sürünüyor.

Çocuklara bırakın matematik ve fen derslerini, doğru dürüst Türkçe bile öğretemiyoruz.

Ve bugünkü hükümetin eğitim politikasına bakınca da bunun düzelebileceğini gösteren hiçbir işaret yok.

Akılları fikirleri imam hatiplerin sayısının çoğaltılmasında.

Neredeyse bütün çocukları zorla imam hatiplere gönderecekler.

Ve onu bile doğru yapamadıkları, imam hatiplerin eğitiminin yetersizliği geçen gün Diyanet İşleri’nin raporuyla ortaya çıktı.

Üniversite deseniz, YÖK’ün elinde hızla yüksek lise olmak yolunda ilerliyor.

Bilimsel gelişmenin olabilmesi için her şeyden önce özgür bir üniversite ortamı gerekli.

Bu olmadığı gibi sırf muhalif fikirlere sahipler diye öğretim üyeleri kitleler halinde üniversiteden atılıyor.

Birçok yüksek lisans ve doktora programını yürütebilmek neredeyse imkânsız hale gelmiş durumda.

Ve böyle bir ülkede Başbakan “gayretlerinden” söz ediyor.

Ortaya somut bir program koyamıyor çünkü öyle bir fikirleri zaten yok.

SON 24 SAATTE NE OLDU

Yazının devamı...

Evet, ‘güç’ tek kişide toplanacak

21 Şubat 2017

“Gafillerin” eleştirilerinin temeli şu düşünceden kaynaklanıyor: Bu sistem, gücü tek elde topluyor, tek adam yönetimi yaratmayı hedefliyor, kim seçilirse seçilsin bu yetkileri eline geçirirse bir otoriter yönetim kurar.

Zaten aslına bakarsanız bu sadece “hayır” diyenlerin yaptığı bir tespit de değil.

Bakın Cumhurbaşkanımız cumartesi günü “açılış töreni” görüntüsü altında düzenlediği mitingde ne dedi:

“Tek kişide gücü topluyoruz ve böylece kitapçıkları fırlat, böyle bir şey olmayacak.”

İşte eleştirilen şey de zaten bundan başka bir şey değil ve Cumhurbaşkanı da kabul ediyor ki “güç, tek elde toplanacak”.

Öte yandan “kitap fırlatma” işini önlemek, Anayasa değişikliği ile ilgili olamaz.

Bu her şeyden önce siyasi nezaket ile ilgilidir, nitekim bütün Cumhuriyet tarihi boyunca böyle bir olay sadece bir kez yaşandı. 94 yılda bir kez!

Bunun için bir ülkenin bütün hükümet sistemi değişir mi?

Bu sisteme yönelik eleştirilerden biri de Meclis’in işlevsizleştirildiği, Meclis’in hükümet üzerinde denetim imkânlarının yok edildiği.

Beş yıl süreyle seçilen kişi, Meclis’e hiç hesap vermeden ülkeyi istediği gibi kararnameler çıkararak yönetebilecek.

Eleştiri bu.

Bakın Cumhurbaşkanı Erdoğan da yine aynı açılış görünümlü siyasi mitingde ne dedi:

“Beş yıl süreyle görev verilen Cumhurbaşkanı milletten başka kimseye hesap vermeden vazifesini yerine getirecek.”

Cumhurbaşkanı, bu konudaki eleştiriyi aslında kendisi bizzat doğruluyor. Cumhurbaşkanı, beş yılda bir seçimden seçime hesap verecek.

Buna hesap verme denilebilir mi? O beş yıl içinde milletin vergileri nereye harcandı, ne işler yapıldı, yolsuzluk vs oldu mu, kim bakacak? Meclis nerede?

Cumhurbaşkanı Malatya’daki mitingde “Malatya’nın evladı Turgut Özal’ın da hayali böyle bir Türkiye idi” diyor ki yanlış.

Turgut Özal’ın, Mehmet Ali Birand’a verdiği demeçte “Amerika’daki gibi denge ve fren mekanizmaları gelişmiş” bir sistemden söz ettiğini bu köşede yayınladım.

Rahmetli Özal’ın hayalindeki sistem ile bugün referanduma götürülen tek adam sistemi arasında dağlar kadar fark var.

KURTULMUŞ YANILIYOR

BAŞBAKAN Yardımcısı Numan Kurtulmuş, yeni Anayasa’nın “darbelere müsaade etmeyen bir sistem getirdiğini” söyledi.

Buna nasıl karar verdi onu bilemiyorum ama.

Belli ki o da referanduma götürülecek değişiklikleri savunmak istiyor ama neresinden tutacağını bilmediği için ortaya böyle bir tez atıyor.

Kurtulmuş’a hatırlatmak isterim ki “darbelere açık olan sistemler” esasen gücün tek elde toplandığı sistemlerdir.

Dün Taha Akyol da yazdı, askeri darbeler ile yönetimlerin el değiştirmesine başkanlık sistemi ile yönetilen ülkelerde daha çok rastlanıyor.

Bu bir tesadüf değildir.

Aslında “başkanlık sistemi” de dememek gerek, “gücü tek elde toplayan sistemler” diye tarif etmek daha doğru.

İster parlamenter olsun, ister başkanlık sistemi olsun, eğer güçler ayrılığı sağlanmış ve sistemin denge mekanizmaları çalışır durumdaysa, krizler bir rejim krizine dönüşmez.

Çünkü sistem, krizleri aşmanın yollarını kendi içinden üretir. Rejim krizinin olmadığı yerde de askeri darbelere yol açacak gelişmeler yaşanmaz.

Günümüzde de askeri darbelere hâlâ rastlanan ülkelerin, tek adam rejimlerine sahip olan az gelişmiş demokrasiler olduklarını hatırlayalım.

Eskiden Latin Amerika da böyleydi. Günümüz Afrika’sında da böyle.

Onun için Kurtulmuş’un söylediğinin aksine, bu Anayasa değişikliği darbelere karşı bir sigorta vazifesi görmez.

Tam tersine güçler ayrılığını yok ettiği ve gücü bir kişinin elinde topladığı için rejim krizlerine daha açık bir ülke haline geliriz.

ÜNİVERSİTE HOCALARINA KIYMAYIN

BİLİYORSUNUZ hükümetin hedeflerinden biri 2023 yılında dünyanın en büyük on ekonomisinden biri haline gelmek.

Şu andaki sıramız 17.

Geçen gün İngilizce yayınlanan haftalık bilim dergisi Nature’da yayınlanan bir makale, bunun mümkün olup olmayacağını inceliyordu.

Bizim üstümüzde yer alan ülkeler Kanada (16.), İspanya (15.), Meksika (11.) ve Türkiye’nin bilimsel araştırma ve geliştirmelere harcadıkları bütçeleri karşılaştırmışlar. Kanada ve İspanya’nın çok gerisinde, Meksika’nın az üzerindeyiz. Bilimsel gelişme hızımızı arttırmadan üstümüzdekileri nasıl yakalayabileceğiz?

Bunun yanı sıra bilimsel gelişme ile özgürlükler arasında da sıkı bir ilişki var.

Prof. Dr. Gökhan Hotamışlıgil, Harvard Üniversitesi Tıp Fakültesi bünyesindeki Sabri Ülker Merkezi’nin başında bulunuyor.

Ve geçen gün yaptığı bir konuşmada buna dikkat çekti.

Üniversiteden insanların yüzer yüzer işten atıldığı bir ülkede yaşıyoruz.

Bilim adamı dünyada en zor yetişen şey ve biz onları sırf muhalif karakterliler diye bir gecede işten atabilen bir ülkede yaşıyoruz.

Hotamışlıgil’in uyarısını bir de bu köşeden tekrar hatırlatmak istedim:

“Türkiye’de başarılı olan yeni nesil bilim insanı çok kırılgan. Bunlara sahip çıkıp, desteklemek gerek. Bu çocuklar gidecekler, çünkü kendilerini güvende hissetmiyorlar. Bu kadar emek verdiğimiz, devlet bütçesinin yüzde 2’sini harcadığımız bu çocukları kaybedemeyiz. Tamam, kötü dönemlerden geçtik, travmalar, erozyonlar yaşadık. Ama bu çocuklar, en değerlisi, bizim geleceğimiz. Bu çocuklar tedirgin. Bilim kariyerim nereye gidiyor? yarın rektör beni işten atar mı? TÜBİTAK ödeneği keser mi diye kendini güvende hissetmiyor.”

Yazının devamı...

Mühendislik sorunu

20 Şubat 2017

Bunun nedeni basit: Rakip kalede çoğalabilecek bir oyun oynayamıyorlar.

Kanatları bir süredir zaten iyi işlemiyordu, Lens’in yokluğunda bu daha da yakıcı bir sorun olarak kendini gösterdi. Orta sahada ileriye top taşıyabilen Alper de olmayınca, maç boyunca presle kapılan her topta, topu kazanan ayağındaki “yuvarlak şeyi” ne yapacağına karar verene kadar rakip kapandı.

İlk yarıda Moussa Sow’un başına gelen, ikinci yarıda Fernandao’yu bekliyordu. Orta sahadan desteğe kimse gelmeyince rakibin iki dev stoperinin arasında çaresizce debelenip durdular. Kasımpaşa son derece başarılı bir saha paylaşımı ile Fenerbahçeli oyunculara alan bırakmadı. Gerçi maçın ilk yarısında biri kaleyi bulan sekiz şut çekerek, bu çaresizliğe bir çözüm üretmeye çalıştılar ama olmadı.

KAYSERi MAÇI GiBi OLABiLiRDi

Kasımpaşa, eğer hızlı çıktığı ataklarda biraz daha derli toplu olabilse ve doğru son pasları atabilse, Kayseri maçının bir devamını da izleyebilirdik.

Fenerbahçe orta sahasında rakibi şaşırtacak pasları atabilecek bir oyuncu yok. Topal, De Souza ve Ozan’ın ne yapacaklarını rakip gözü kapalı bile tahmin edebiliyor, onlar da zaten uzun vurmaya kalktıklarında topu doğrudan rakibe gönderiyorlar.

Bu, Fenerbahçe için bu hafta ortaya çıkmış bir sorun değil.

Sezon başında doğru bir kadro mühendisliği yapılmadığı için ortaya çıkan bir sorun ve maç sonunda taraftarların yönetimi istifaya davet etmesinin nedeni de bu.

Lig sıralamasında üstünde yer alan iki rakibin puan kaybettiği bir haftada gözünü Şampiyonlar Ligi şansına dikmesi gereken Fenerbahçe’de teknik direktör de, oyuncular da bu soruna bir çözüm üretemediler.

Advocaat kuşkusuz ki önemli bir teknik adam ancak bunca haftadır Fenerbahçe’nin bu sorununa  bir çözüm bulamamış olması ve her hafta aynı ezberi tekrarlaması da altı çizilmesi gereken bir başka husus.

Yazının devamı...

Sevilmek istiyorsan sev

18 Şubat 2017

Çocuk korunmak istiyordu, yemek, barınmak ve büyümek için ebeveynlerine muhtaçtı.

Onun için çocuğun kendisini güvende hissetmesini sağlayacak kadar ilişki, sağlıklı bir çocuk büyütmenin sırrı olarak görülüyordu.

Ağlayan bir bebeği susturmak için kucağa almak, öpüp okşamak, sallamak doğru bir tutum olarak görülmüyordu.

Çocuk, zamanında beslenmeliydi. Acıktığı için ağlayan bir bebeğin ağzına memeyi dayamak yanlıştı.

Eğer çocuğunuzu bebekliğinden itibaren böyle bir disiplinle büyütürseniz, herhangi bir sorunla karşılaşmayacağınız çocuk bakım kitaplarının en temel öğütlerindendi.

Onun için bebekler uzun yıllar boyunca çığlık çığlığa ağlamak zorunda kaldılar.

Disiplinli bir çocuk yetiştirmek temel hedefti. Çocuğu şımartmamak gerekiyordu.

Bugün bile birçok genç ebeveyn için bu hâlâ geçerli bir durum.

Büyükanne ve büyükbabaların çocukları şımarttıkları, aile içi eğitim düzenini bozdukları gibi fikirler, hâlâ birçok evde önemli tartışma konusu olabiliyor.

Ancak 20. yüzyılın ikinci yarısından sonra, çocukların duygusal ihtiyaçları olduğu fikri de kabul görmeye başladı.

Psikolog Harry Harlow, basit ama söz konusu olan maymun yavruları için acı verici olduğunu kolayca tahmin edebileceğimiz bir deney ile bebeklerin duygusal ihtiyaçları olduğunu ortaya koydu.

Harlow, maymun yavrularını, doğumdan kısa bir süre sonra annelerinden koparıp özel kafeslere aldı.

Kafeste iki “anne” modeli vardı. Birisi memelerinin yerine yerleştirilmiş süt dolu biberonlara sahip olan ve metalden yapılmış bir anne maketiydi.

Diğeri ise yumuşak şekilde doldurulmuş bir anne maketiydi ama memelerinin yerinde bulunan biberonların içinde süt yoktu.

Ve bebek maymunlar her seferinde, memeleri boş olan yumuşak anne maketine sarılıyorlardı.

Aç kalıyorlar ama gidip metal anneye sarılarak süt emmeyi reddediyorlardı.

Memeli hayvanların, sadece yemekle yaşamadıklarını, duygusal ihtiyaçları olduğunu da ortaya koyan bir deneydi bu. (Yuval Noah Harari, Homo Deus – Yarının kısa Bir Tarihi, Çeviren: Poyzan Nur Taneli.)

Çocukken bir battaniyeye ya da bir yastığa delicesine bağlı olan çok insan var.

Dünya yüzünde en çok satılan oyuncakların, içi yumuşak suni ya da doğal elyaf ile doldurulmuş bez bebekler ve hayvanlar olmasına bunun için çok şaşırmamak gerek.

Freud’un en parlak öğrencilerinden biri olarak kabul edilen psikolog Theodor Reik’in hastalarından biri olan kız çocuğu, bir yaramazlık yaptığı zaman annesinin mutlaka onu cezalandırmasını istiyormuş.

Reik, “Çocuğun kaygısının çekirdeği yalnız bırakılma korkusuydu. Çünkü cezalandırıldığı zaman, annesinin daha sonra onu yeniden seveceğini düşünüyordu” diye anlatıyor.

Elbette bu duygusal gereksinim sadece bebekler için geçerli değil.

Biz yetişkinler de sevilmek istiyoruz.

Ama koca bir adamı ya da bir kadını kim niye kucaklasın, niye saçlarını okşasın, niye sarılıp birlikte yatsın?

Sevilme ihtiyacımızı karşılamamızın bir tek yolu var: Sen de birisini seveceksin!

Birisine ihtiyacı olan sevgiyi vermelisin ki o da senden bunu esirgemesin.

Sanki basit bir alışverişten söz ediyor gibiyim. Bakkala gittim, para verdim ki o da bana ekmek versin gibi!

Böyle anlatınca insana ne kadar soğuk ve uzak geliyor değil mi?

Duygudan yoksun bir deney gibi.

Milattan önce 2. yüzyılda yaşamış filozof Panaetus’un öğrencisi de olan Stoacı Hecato şöyle demiş:

“Sana içinde ilaç, ot ya da büyücü tılsımı olmayan bir aşk iksiri göstereceğim; eğer sevilmek istiyorsan, sev.”

Roland Barthes da sevecenliğin tek taraflı bir eylem olmadığını, karşımızdakinden de beklediğimiz bir şey olduğunu söylüyor.

“Karşılıklı bir iyiliğin içine kapanırız, karşılıklı olarak annelik ederiz. Her tür ilişkinin köküne, gereksinimle arzunun birleştiği yere döneriz” diye yazıyor. (Bir Aşk Söyleminden Parçalar, Çeviren: Tahsin Yücel.)

Zekâmızın daha bu kadar gelişmemiş olduğu evrim sürecinin ilk aşamalarında, insanlar muhtemelen sadece üremek için sevişiyorlardı.

Elimizde yazılı bir şey olmadığı için elbette o dönemlerde, bir erkek ile bir kadının birbirlerini sevişmeye ikna etmek için nasıl bir sevgi gösterisinde bulunduklarını bilemiyoruz.

Kim bilir belki silah olarak kullanılabilen bir kemik parçası ya da dalından yeni koparılmış bir meyveydi bunun yolu.

Theodor Reik, “Aşk ve Şehvet Üzerine – Romantik Duyguların Psikanalizi” isimli kitabında (Çeviren: Ali Kılıçlıoğlu) şöyle yazıyor:

Arzuları sevilmek olan ve bu isteği diğerinden çok daha güçlü olan çok sayıda insan tanırsınız. Sevgi nesnesi olmak için olağanüstü duygusal enerji harcayan ve sevgi vermenin mutluluğunu bilmeyen tipler vardır.”

Bu tiplere şimdi kısaca “bencil” deyip geçiyoruz.

Tersi de var tabii: Sevilmekten daha çok birisini sevmeye kendisini adamaya hazır tipler.

La Rochefoucauld Dükü, Maximes isimli özdeyişler kitabında şöyle yazmış mesela:

“Aşkın zevki sevmektir ve kişi, bir başkasında uyandırdığı tutkulardansa kendi hissettiği tutkudan mutluluk duyar.”

Ben de aşkın tek taraflı bir duygu olduğunu düşünürüm ama doğrusunu isterseniz romantik olarak ne kadar yüceltilirse yüceltilsin tek taraflı aşk, âşık için acı verici bir deneyimden daha öteye giden bir durum da sayılmamalı.

Birbirlerini gördükleri anda, aynı şekilde heyecanlanan bir çift olmaktan daha iyi ne olabilir ki?

Çevrenize bakın: Huzurlu ve mutlu olduklarını düşündüğünüz her insanın hayatında onu seven, kendisinin de sevdiği bir insan vardır.

Sevgililer Günü, güller ve küçük kırmızı kalp yağmurları arasında geçip gitti, peki her sabah kalktığınızda onun için özel ne yapabileceğinizi düşünüyor musunuz?

Yazının devamı...

Genel başkanı öyle derse

17 Şubat 2017

AKP Teşkilat Başkanı Mustafa Ataş, “Olayı öğrenir öğrenmez Manisa İl Başkanımızı aradım ve bu il başkan yardımcısının istifasını almasını istedim” diye anlatıyor.

Manisa İl Başkan Yardımcısı’nın neden istifa ettirildiğini doğrusunu isterseniz anlayamadım.

Bu partinin hükümetinin başbakan yardımcısı değil miydi, “Allah’ın izniyle referandumdan büyük ölçüde evet çıktıktan sonra terör örgütleri hiçbir şekilde sesi soluğu çıkamayacak noktaya gelirler” diyen?

Partinin genel başkanı “Hayır diyenler teröristlerle birlikte hareket ediyor” dememiş miydi? “Evet” kampanyasının en önemli destekçisi, ülkenin en tepe yöneticisi, Cumhurbaşkanı, sürekli “yeni bir İstiklal Savaşı verildiğinden” söz etmiyor mu?

Siz “hayır” oyu verecekleri teröristin amaçlarına hizmet etmekle suçlarsanız, partinin daha küçük yöneticileri de işte böyle abuk sabuk konuşmaya başlar.

Yarın, böyle nutuklarla gaza gelmeye teşne “meczuplar” daha da ileriye gidebilirler.

Ülkeyi bölecek, vatandaşlar arasına böyle düşmanlık tohumları atacak nutuklardan, sözlerden kaçınmak her şeyden önce ülkeyi yönetenlerin sorumluluğu olmalıdır.

ENDİŞELİ MUHAFAZAKÂRLAR

HÜRRİYET’in Parlamento Bürosu Şefi Nuray Babacan’ın aktardığına göre AKP’nin yaptırdığı son üç araştırmada “kafası karışıkların” oranı yüzde 20’yi buluyor.

Parti yönetiminin tespitlerine göre bunun yarısına yakını “klasik AKP seçmeni” imiş.

Parti yöneticileri bu durumdaki seçmenleri “endişeli muhafazakârlar” olarak tanımlıyormuş. Böylece siyasi sözlüğümüze “endişeli modernler”den sonra endişeli bir grup daha eklenmiş oluyor.

Parti yöneticileri, parti teşkilatının da motivasyonunun düşüklüğünden yakınıyormuş.

Genel Başkan Yardımcısı Mustafa Ataş, bir toplantıda 500 kişiye sormuş, sadece dördünün Anayasa değişikliği metnini okuduğunu görmüş.

Bunda şaşılacak bir taraf yok. Oy veren milletvekilleri arasında bir araştırma yapacak olursa, orada da tablonun bundan farklı olmadığını görecektir diye düşünüyorum.

Ve sanırım “endişeli muhafazakârların” sayısını arttıracak şey de esasen AKP seçmeninin, değişikliklerle ne yapılmak istenildiğini tam olarak anlamaları olur.

Endişelerinin artması için sadece şunu düşünmeleri bile yetecektir: Bu yetkiler günün birinde hiç beklenmeyen birinin eline geçerse ne olur?

Bu yetkilerle mesela Kemal Kılıçdaroğlu’nun Cumhurbaşkanı olduğunu düşünmeleri bile soğuk terler dökmelerine neden olacaktır.

Çünkü, iki turlu bir cumhurbaşkanı seçiminde kimin kimi alt edeceğini kestiremezsiniz.

Eğer Kemal Kılıçdaroğlu ve Devlet Bahçeli, Erdoğan’ın seçildiği cumhurbaşkanı seçiminde ortak aday çıkararak, seçimi baştan tek turlu hale getirmeselerdi ne olurdu, bunu kimse bilmiyor.

Sınırsız yetkilerle donatılmış, ülkeyi her anlamda tek başına yönetecek bir kişinin seçilmesi bu endişeyi yaratan şey.

AKP’nin endişeli seçmenlerinin endişeleri haksız değil.

Partinin 15 yıllık iktidarı süresince edindikleri kazanımları, tek bir seçimde kaybetmeleri söz konusu olabilir çünkü.

İŞSİZ GENÇLERE MEKTUP

BAŞBAKAN Binali Yıldırım, 15 milyon genç seçmene dağıtılmak üzere, elyazısıyla “isme özel” mektup yazmış.

Haber “elyazısıyla” diyor ama bu kadar mektup yazacak ne zamanı var ne de insanın elinde mecal kalabilir. Belli ki elyazısı görünümlü bilgisayar çıktısı alınacak.

Başbakan Yıldırım, mektubunda Anayasa değişikliği gerçekleşirse gençlerin ileride ne kadar mutlu ve müreffeh olacaklarını anlatıyor.

İşsiz gençler buna nasıl bir tepki verecekler merak ediyorum.

İşsizlik, kasım ayında yüzde 12.1 ile son 80 ayın en yüksek işsizlik oranına çıktı.

Geniş tanımlı işsizlik oranı ise yüzde 20’yi buldu.

15–24 yaş grubundaki beş gençten biri işsiz. Genç kadın işsizliğinde bu oran 4’te 1’e yükseliyor.

Başbakan “Nasıl olsa işleri güçleri yok, oturup hiç olmazsa mektup okusunlar” demiş olmalı.

Ekonominin büyümesinin durduğu da bir başka gerçek.

Yani görünür gelecekte bu gençlerin iş bulabilmeleri mümkün olmadığı gibi, sayının daha da artması kaçınılmaz görünüyor.

Ekonominin büyüdüğü dönemlere denk gelen seçimlerde AKP’nin yüksek oy oranlarıyla kazandığını da hatırlayalım.

Bu referandumda, büyümeyen ekonomi ve artan işsizliğin etkisi olacak mı acaba?

Yazının devamı...

'Peşin kazananı' olmayan bir referandum

16 Şubat 2017

Zaten “Hafıza–i beşer, nisyan ile maluldür” (İnsan hafızasının eksikliği unutkanlıktır) sözünün bu ülkede sıkça hatırlanmasının nedeni de budur.

Ama bir de “Beşer şaşar, arşiv yanılmaz” diye bir söz var.

7 Haziran 2015 seçimlerinin ardından yapılan analizleri kaçımız hatırlıyor?

Hafızalarımızı tazeleyelim: O seçimde, AKP’nin tek başına hükümet kuracak çoğunluğu elde edememiş olmasının nedenlerinden biri de Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın meydanlara çıkıp başkanlık sistemi için 400 milletvekili istemesiydi.

Seçimden sonra yapılan araştırmalar göstermişti ki Erdoğan’ın kampanyasının yoğunluğu ve başkanlık sistemi talebi, AKP seçmeni nezdinde bir tür tepki de yaratmıştı.

7 Haziran seçiminin tekrarı olarak yapılan 1 Kasım seçimleri öncesinde de AKP kampanyasının bu eksenden uzaklaştığını, istikrara yoğunlaştığını da hatırlayalım.

Aradan geçen 1.5 yıl sonra şimdi 16 Nisan’da bu kez konusu “başkanlık sistemi” olan bir referandum yapacağız.

Cumhurbaşkanı, arkasına devletin olanaklarını da alarak güçlü ve sert bir “evet” kampanyası yürütüyor.

Bu propaganda bombardımanının henüz ikna etmeyi başaramadığı yaklaşık 5 milyon kararsız seçmen olduğu ve bunların önemli bölümünün AKP ve MHP seçmeni olduğu da araştırmaların ortaya koyduğu bir gerçek.

Tarafsız araştırmalara göre, kesinlikle “evet” diyeceğini açıklayanlar, kesinlikle “hayır” diyeceklerini söyleyenlerin bir hayli gerisinde.

Yani, seçmeni “evet” demeye ikna etmek, “hayır” demeye ikna etmekten daha zor.

Bir bölüm AKP seçmeni, bir erken genel seçim olursa yine AKP’ye oy vereceğini söylüyor ama başkanlık konusunda da tereddütlerini muhafaza ediyor.

Bunun nedenlerini, 7 Haziran seçimi sonuçları ile ilgili analizlerde bulmak mümkün.

Ve başkanlık sistemi konusunda tereddütleri olan seçmeni ikna etmek de o kadar kolay bir iş değil.

Bu, “Meydanlar Recep Tayyip Erdoğan’ı özledi, o sahaya çıkınca tablo değişir” diye düşünenlerin yanılıyor olabileceğine de işaret ediyor.

Erdoğan, belki meydanlara çıkmadı ama her gün bir yerde uzun konuşmalar yapıyor, bu konuşmalar önce canlı, sonra da haber olarak defalarca halkın üzerine adeta boca ediliyor.

Bunca gürültüye rağmen hâlâ ikna olmamış seçmenlerin, 7 Haziran’da da ikna edemediği seçmenler olduğunu düşünmek için çok neden var.

Sonucu peşinen belli bir referandum olmayacak, artık orası kesin gibi.


GÜÇLER AYRILIĞI YOKSA DEMOKRASİ DE YOK
CUMHURBAŞKANI Recep Tayyip Erdoğan’ın başdanışmanı Prof. Dr. Şükrü Karatepe’nin, “sorularla yeni anayasa” konulu bir çalışma yaptığını Vahap Munyar’ın Hürriyet’teki yazısından öğrendim.

Prof. Dr. Karatepe, Türkiye ekonomisinin dünyaya açık ve farklı sektörlerde rekabet gücü olduğunu işaret ederek “Böyle bir ekonomide, diktatörlüğe zemin oluşturacak bir eğilimin oluşmasının mümkün olmadığını” söylüyor.

Dünyaya açık ve rekabet gücü olan, buna karşılık demokrasi oldukları söylenemeyecek Rusya, Çin gibi ülkelerin varlığını bir kenara bırakalım.

Referanduma gidecek olan başkanlık sisteminin en temel sorunu, bir kişiye, hesap sorulamaz yetkilerin veriliyor olması.

Yargıyı tek başına şekillendirme gücü var. Partisinin genel başkanı olarak Meclis çoğunluğunu bizzat tayin etme olanağı da var. Yürütme gücü ise neredeyse sınırsız, olağanüstü hal ilan ettiği zaman kişisel özgürlükleri bile askıya alabilecek kararnameler çıkarma yetkisini haiz. Yardımcılarını, bakanlarını tek başına seçiyor, onay mekanizması yok, bu seçtiklerinin Meclis’e hesap verebilmeleri söz konusu değil.

Kısacası, bu sistemde güçler ayrılığı yok, gücün bir tek elde toplanması ve merkezileşmesi sorunu var.

Onun için Cumhurbaşkanı seçilecek kişinin, kişisel iradesinden bağımsız olarak bu sistem, önünde sonunda bir otokrat yaratır.

Dünyanın en demokrat insanını bile bulup seçsek, bu yetkiler ile “bozulur”, bir otokrata dönüşür.

Sisteme yönelik eleştirinin temeli budur.

Denge ve fren mekanizmaları olmayan bir sistemde, gücün bir tek elde toplanması, o kişi serbest seçimlerle işbaşına gelse bile, demokrasinin sonu demektir.


ERKEN SEÇİM KAÇINILMAZ
REFERANDUM sonucu ne çıkarsa çıksın, Türkiye’nin bir erken seçime doğru gittiğini de görmek gerek.

Eğer “hayır” çıkarsa, bunun en önemli siyasi sonucu zaten iktidarın güven tazelemek için bir erken seçime gitmesi olur. Bütün gücüyle “evet” denmesine yüklenen bir hükümetin, böyle bir yük ile varlığını sürdürmesinin zorluklarını görmek gerek.

Öte yandan iktidarın istediği gibi referandumdan “evet” sonucu çıkarsa, o zaman bir sorunun yanıtının verilmesi gerekecek:

Madem bu değişiklik Türkiye’nin geleceği için bu kadar önemliydi, o zaman uygulanması için neden iki buçuk yıl daha beklemek gerekiyor?

Çünkü, “evet” kampanyasının gerisindeki fikir, bu sistemle Türkiye’nin önündeki zincirlerin kırılacağı, ekonominin uçacağı, Türkiye’yi çökertmek isteyen üst aklın bu sayede bertaraf edileceği.

Bu durumda, Türkiye, iki buçuk yıl daha zincirlerine bağlı mı kalacak? Üst aklın iki buçuk yıl daha Türkiye’ye oyunlar oynaması mı seyredilecek?

Hükümet, Devlet Bahçeli’ye bu değişikliğin uygulanması için iki buçuk yıl bekleme sözünü vermişti.

Bahçeli, bu sözün tutulması için nasıl bir garanti aldı acaba?

Öyle görünüyor ki referandum aslında yeni bir seçim sürecinin ilk aşaması olacak.

Yazının devamı...

Bahçeli'nin öngörüsü doğru çıktı

15 Şubat 2017

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Anayasa’nın kendisine verdiği yetkileri aşıyor, bu durum ülkenin geleceği açısından sorunlar yaratıyor, gerekirse millete sorarız, ama böyle devam edemeyiz.

Anayasa değişikliği süreci Bahçeli’nin bu çıkışıyla başladı ve şimdi 16 Nisan’da referanduma sunulacak, son kararı seçmenler verecek.

Ancak şöyle bir sorun var ki değişikliklerden sadece bir tanesi, referandumda evet oyu çıkarsa hemen uygulanacak: Cumhurbaşkanı’nın partili olması.

Diğer değişikliklerin uygulanması için 2019 Kasım ayında yapılacak seçimleri bekleyeceğiz.

Tabii, Meclis’teki AKP çoğunluğu bir erken seçim kararı alarak, değişikliklerin daha önce uygulanmasının yolunu açarsa, orası başka.

Yani Bahçeli’nin “memleket meselesi” dediği sorunun çözülmesi için yaklaşık 2.5 yıl var.

Hem bu nedenle hem de başkanlık sistemlerinde küçük partilerin erime sorunu yaşadıklarına dikkat çekilerek Bahçeli, siyasi öngörüsüzlükle de suçlanıyor.

Orası Bahçeli’nin bileceği iş, biz hâlâ bu çıkışı neden yaptığını tam olarak öğrenememiş durumdayız. Hatta Bahçeli’nin partideki yardımcısı bile bu nedenle istifa etti, hatırlarsınız.

Yalnız bir konu var ki Bahçeli’nin “siyasi açıdan tam isabet” kaydettiğini söyleyebiliriz.

Bakın Devlet Bahçeli, 9 Mayıs 2015 tarihinde Manisa’da düzenlediği mitingde ne söylemişti:

“Recep Tayyip Erdoğan, aslında Türk tipi değil ‘Tayyip tipi’ başkanlık hayalleri kurmaktadır. Bütün yetkilerin kendisinde toplandığı, yargının kendisine bağlandığı, yasama organı Meclis’in kendi kontrolüne sokulduğu, denge, denetim ve fren sistemi olmayan, tek adam diktatörlüğü, tahtsız ve taçsız sultanlık peşinde koşmaktadır.”

Tabii, gelecek seçimlerde Recep Tayyip Erdoğan’ın bir kez daha Cumhurbaşkanı seçileceğinin bir garantisi yok ama AKP’nin getirdiği başkanlık sistemi, tam olarak da Bahçeli’nin tarif ettiği sistem.

Yani, Bahçeli daha 1.5 yıl önce, o tarihte kimsenin bilmediğini öngörebiliyor, AKP’nin önereceği sistemin ne olacağını biliyormuş!


MİLLETE GÜVENEMEYEN KİM ACABA?
CUMHURBAŞKANI Recep Tayyip Erdoğan, “Hayırcılar millete güvenmiyorlar” dedi.

Bu sözleri söylediği yer, AKP’ye yakın bir düşünce kuruluşunun Anayasa değişikliği ile ilgili olarak düzenlediği bir sempozyumdu.

“Sempozyum” kelimesi, antik Yunan düşünürü Platon’un aynı isimli eserinden günümüze kadar geldi.

Bir tür “bilgi şöleni” diyebiliriz. Uzman kişilerin bir araya gelerek, belli bir konuyu değişik yönleriyle ele alan bir dizi konuşma yapmalarına bu isim veriliyor.

Değişik görüşlerdeki uzmanlar konuyu enine boyuna anlatırlar. Amaç konuları olumlu ve olumsuz yönleriyle ele alarak bir meseleye çözüm üretmektir.

Ama gelin görün ki adı sempozyum olmasına rağmen, bu toplantıda aykırı görüşlere yer yoktu.

Sadece bu toplantıya özgü bir durum değil bu.

Yandaş gazetelere bakın, Anayasa değişikliği ile ilgili olarak tekseslilik hâkim.

“Hayır” anlamına gelecek bir söze rastlamak mümkün değil. Düşünün, Deniz Baykal’ın Anayasa görüşmeleri başlarken yaptığı o sakin konuşma bile havuz gazetesinde tek sütuna 1.5 satır yer bulabildi: “CHP adına Deniz Baykal da konuştu” diye!

Yandaş televizyonlarda da öyle. Deyim yerindeyse “Körler ile sağırlar birbirlerini ağırlıyorlar”. Aykırı görüşe buralarda da yer yok.

Anayasa’ya aykırı olmasına rağmen, olağanüstü hal kararnamesiyle YSK’nın “seçime katılanlar arasındaki eşitlik” yaratmak amacıyla özel televizyonlara getirdiği kısıtlamalar da kaldırıldı ki bütün gün borazan gibi aynı sesi çıkarabilsinler.

Devlet olanaklarının da sonuna kadar kullanıldığı bir “evet” kampanyası yürütülüyor.

Eşitlik yok, “hayır” diyenlerin gerekçelerinin duyulması engelleniyor.

Bu tabloya bakınca millete güvenmeyenin kim olduğu da gayet açık.

Madem millete güveniyorsunuz, herkesin eteğindeki taşı eşitçe ortaya dökmesine neden tahammül edemiyorsunuz?


GAZETECİLİK SUÇ DEĞİLDİR
T24 yazarı ve P24 Bağımsız Gazetecilik Platformu Kurucu Başkanı Hasan Cemal, “terör örgütü propagandası” yaptığı iddiasıyla 1 yıl 3 ay hapse mahkûm edildi.

Hükmün açıklanması ertelendiği için şimdilik hapse girmeyecek.

Hasan Cemal’in, Özgür Gündem nöbetçi genel yayın müdürlüğü yaptığı gerekçesiyle Aslı Erdoğan ve Necmiye Alpay’ın da yargılandığı dava da 7 Mart’a ertelendi.

Hasan Cemal’in mahkûm olmasına neden olan yazısı, Fehman Hüseyin ile yaptığı ve daha önce yayınlanan bir söyleşi ile ilgili.

Bir gazetecilik faaliyeti yani. Gazeteci, gerektiğinde cumhurbaşkanları ile de görüşür, örgüt liderleriyle de. İşi haber almak ve okuyucularına iletmektir.

Böyle bir haberi “terör örgütü propagandası” olarak değerlendirmek, halkın haber alma hakkının kısıtlanmasıdır ki bir demokraside söz konusu olamaz.

Zaten Hasan Cemal ismiyle “terör propagandası” kavramının yan yana gelmesi bile tuhaf.

Hayatı boyunca şiddete ve teröre karşı çıkmış, barışı savunmuş bir gazetecinin böyle bir suçlamayla mahkûm edilmesi, bu ülkede artık hukuka da güvenilemeyeceğini gösteriyor.

Bu mahkûmiyet kabul edilemez.

Yazının devamı...