Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

İmam Çağdaş lezzetinin sırrı

Yolu sevgiden geçen herkesin bir gün bir yerde Kayahan’la “buluşması” misali kebap ve baklava sevenler de bir gün mutlaka kendilerini İmam Çağdaş’ın lezzetlerine “teslim edecektir”... Ya da etmelidir...

Neden mi bu kadar iddialı konuşuyorum?
Gaziantep’e gidenler bilir. 128 yıldır “Nerede yemek yiyelim?” diye soranlara verilen ilk cevap “İmam Çağdaş” olmuştur.
Bendeniz de geçenlerde bir kez daha ziyaret ettim bu meşhur restoranı. Ali Nazik’le başlayan “serüvenim”, karışık kebapla devam etti. Finali de tabii ki baklavayla yaptım. Arada kaşık kaşık içilen o muazzam ayran da cabası.
Daha önce bir kez daha ziyaret etmiştim bu “lezzet durağı”nı...
Hacı Hüseyin Çağdaş’ın 1887’de Halep’ten Antep’e geldikten sonra temelini attığı bu “imparatorluğun” başına ikinci olarak İmam Çağdaş geçmiş. Bugün ise “tahtta” üçüncü jenerasyonun temsilcisi Burhan var.
İlk ziyaretim sırasında Burhan’la oturup muhabbet etmiştik. Uzun Çarşı 14 numaradaki bu dükkanın bir asırdan fazla kalitesinden nasıl ödün vermediğini, anlattığı şu hikayeyle özetlemişti:
Bir zamanlar Beyran çorbası İmam Çağdaş’ın en sevilen yemekleri arasındaymış. Günde bin porsiyonun üzerinde satıyorlarmış bu çorbadan.
Her müşterinin damak zevkine göre koyunun değişik yerlerinden kesilen etler kullanılırmış.
Boyun eti sevene boyun eti, taraklık sevene taraklık verilirmiş. En makbulü ise kürek etiymiş.
Bir gün restoranın müdavimlerinden Cemal Bey dükkandan içeri girip, Beyran çorbası sipariş etmiş.
Burhan’ın babası Talat Bey “Bugün sana göre çorba yok” deyince Cemal Bey celallenmiş.
Halbuki kürek eti kalmadığı için isteği geri çevrilmiş.
Sonunda ısrarlara dayanamayan Talat Bey kürek etsiz Beyran çorbasını koymuş Cemal’in önüne. Adam bir yudum aldıktan sonra “Bu ne biçim çorba. Siz bu işi unutmuşsunuz” diye hayıflanıp masadan kalkmasın mı?
Akabinde Talat Bey “Bu işi bir daha yapanın...” diyerek önlüğünü yere fırlatmış ve o günden beri İmam Çağdaş’ta Beyran çorbası satılmamış.
Çünkü bu “hanedanın” mottosu: “Çok satmak değil, iyi yapıp iyi satmak önemli...”
Peki ya o muazzam baklavanın sırrı ne derseniz?
Gelin isterseniz cevabı Burhan’ın kendi ağzından dinleyelim:
“Sabaha karşı 04.00’te hamur yoğurma aşamasına başlarız. Bu sırada klima çalıştıramazsınız, cam açamazsınız... Çünkü baklava açılırken rüzgar gelmemesi lazım. Ayrıca bizim kullandığımız yağdaki asit oranı binde üçtür... Türkiye genelinde ise yüzde üç yağ ortalaması ile yapılır. Boz fıstık kullanırız, bir kilo kabuklu fıstıktan 170 gram çıkar. Pek çok imalatçının kullandığı fıstıktan ise 500 gram. Elbette ikisi de fıstık ama kalite değişiyor tabii. Bir fırına 20 tepsi baklava sığar. Ama bazen bir tepsi istediğimiz kıvamda çıkmayabilir. Onu ayırıp satışa sunmayız, oysa inan müşteriye versek farkında bile olmaz. Otokontrolü kaybettiğiniz zaman kalitenin dışına çıkarsınız ki bu asla kabul edilemez bir şey...”
Kebaplara gelince işin püf noktası erkek koyun kullanılmasıymış. Bu “cinsel ayrımcılığın” sebebi ise erkek koyun etinin daha yumuşak olup, kokmamasıymış.
Biraz olsun sizlere 128 yıldır var olan bu markanın “perde arkasını” anlatmaya çalıştım. Fakat bana sorarsanız en iyisi ne yapıp edip rotanızı bir gün mutlaka Gaziantep’e çevirmeniz.

Gazetecilik mesleğinin itibarını kimler düşürüyor?

Geçtiğimiz haftalarda Atatürk Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Hakan Temiztürk’ün, ülke genelinde gazeteciliğin güvenilmez meslekler arasında yer aldığını söylediği bir haber okudum.
Kendimi de ucundan köşesinden mensubu olarak görmeye başladığım bu mesleğin itibarının aslında neden sallantıda olduğunu o kadar uzun boylu düşünmeye gerek yok.
Ne yazık ki bazılarının gazeteciliğe, daha doğrusu gazeteciliğin imajına verdiği zarar, dışarıdan insanların verebileceğinden kat be kat fazla.
Yandaş-candaş muhabbetine girmeden, haydi gelin ufak bir durum muhasebesi yapalım sizinle...
Mesela adam veya kadın gazeteci, gazete yöneticisi... Yakın bir akrabasının da halkla ilişkiler şirketi var. Gazeteye bakıyorsunuz, bahsi geçen “yakinin” müşterileri, en fazla haber yapılan kişiler veya şirketler olarak çıkıyor karşımıza.
Mesela adam veya kadın, bir gazetede çok cüzi maaşla yazarlık yapıyor. Ama diğer yandan da dolgun bir ücretle şirketlere marka danışmanlığı görevini üstlenmiş. Tesadüf bu ya gazetesinde de en fazla ona “danışan” şirketlerin haberleri çıkıyor.
Mesela adam veya kadın, gazetede yazar ama akşamları gece kulüplerinde “freelance” çalışıp, partiler düzenliyor.
Sonra da “sanatını” icra ettiği mekanı “En iyiler” listesine sokarak, okurlarına “parlatıyor”.
Mesela adam veya kadın, gazetenin bir köşesini kapmış,
Türkiye’nin yeme içme hayatını yönlendirdiği iddiasında ama gece beleş gezmelerini en iyi kim finanse ediyorsa yönlendirmeyi o tarafa doğru yapmayı seviyor.
Mesela adam veya kadın gazetede “life style” yazıyor ama bir yandan da eşinin, dostunun üzerinden televizyonlara programlar hazırlıyor.
El altından yaptığı programlar kendi gazetesinde başarılı, onunla çalışmayanlar ise hep tu kaka...
Tüm bu saydıklarımı okurken herkesin aklına mutlaka bazı isimler, bazı yüzler gelmiştir. Yukarıda yazdıklarımı öyle ya da böyle uygulayan “akıllılar” da, herhalde milleti kim olduklarını bilmeyecek kadar ahmak sanmıyorlardır.
Sadece gerçek yüzlerinin “çirkinliğinin” farkında olunması hiçbirinin umurunda değil.
Bu kişiler, gazetelerin ve gazetecilerin inandırıcı olup olmamasını kendi sorunlarıymış gibi görmüyorlar. Onların tek hesabı var; “Bu düzenden ne götürürüm!”
Zaten bunlar aslında gazeteci falan değil, gazeteciliği ticari amaçları için kullanan, “pahalı görüntülü ucuzlar ordusunun” neferleri...
Onlar yüzsüzler belki ama dedim ya hepimiz kim olduklarını ve neye benzediklerini aslında çok iyi biliyoruz...
NOT: Şimdi birileri bana “Kim bunlar, açıkla İzzet” diyecek, biliyorum.
Ama kimse kusura bakmasın kariyerden değil, bariyerden gelmiş ve sadece 4-5 senedir bu mesleğin havasını soluyan biri olarak benim söyleyeceklerim bu kadar.
Bundan sonrası hayatlarını bu mesleğe adamış, dürüst ve namuslu gazetecilerin işi...
İnönü’nün o meşhur sözünü bu mesleğe uyarlarsak “Namuslu gazeteciler, en az namussuzlar kadar cesur olmadıkça gazetecilik mesleği için kurtuluş yoktur!”

İmam Çağdaş lezzetinin sırrı

Ortaya karışık

1- 2016 seçimlerinde muhtemel ABD başkan adayı, eski Arkansas Valisi Mike Huckabee, 20 Ocak’ta piyasaya çıkacak otobiyografisinde eğlence dünyasının “altın çiftine” saldırmayı da ihmal etmemiş. Huckabee, kitabında Jay-Z’yi karısı Beyonce’yi pazarlamakla suçlamış. Başkan adayına ünlü çiftten henüz bir cevap yok!
2-İngiliz GQ Dergisi, Britanya’nın en şık 50 erkeğini seçmiş. 49 numarada kim var dersiniz? Prens William ve Kate Middleton’ın minik yavrusu George.
Kraliyet ailesinin en küçük üyesi şimdiden “ikoncan” olmuş bile...
3-Moschino’nun ilkbahar 2015 kampanyasının Steven Meisel tarafından çekilen fotoğraflarından birinde ünlü model Sasha Luss’un sol bacağı yanlışlıkla photoshop kullanılarak silinmiş.
Photoshop’u yapan arkadaşı değil, bunu görmeden basan reklamcıları canı gönülden alkışlamak lazım.

X