"İzzet Çapa" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "İzzet Çapa" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.

İzzet Çapa

Artık her şeye gülüyorum yoksa ağlamaktan helak olurum

28 Mart 2016

* İlber Ortaylı ve Celal Şengör’le yaptığınız Teke Tek Özel’ler son zamanların en ses getiren televizyonculuk olaylarındandı. Ne oldu da birdenbire yayından kaldırıldı?
- Vallahi ben de anlamadım İzzet. Bana söylenen gerekçenin de gerçek gerekçe olduğunu zannetmiyorum. Kanal yönetiminin de programı sevdiğini ve beğendiğini bildiğimden benim için sürpriz olsa da Türkiye’nin halini göz önüne alırsan, bu karara çok da şaşırmadım diyebilirim.

* Üzgün müsünüz peki?
- Bu kadar da olsa devam etmemize memnunum. En azından güzel bir şeylerin hâlâ yapılabileceğini gösterdik ama bu programın yayından kalkmasının sırrının, o rektör yardımcısının meşhur sözlerinde gizli olduğunu da düşünmüyor değilim.

 

SAĞ OLSUN FLASH TV, “BUYRUN KAPIMIZ SİZE AÇIK” DEDİ


* Sıkmayın canınızı... Bu kadar izlenen ve güzel bir program için başka kanallardan mutlaka teklif vardır...
- Ülkenin içinde bulunduğu noktada bir program yayından kaldırılınca, başkası “Aman biz bulaşmayalım” diyor. Fakat bir teklif var.

* Haydi hayırlısı, kimden?
- Sağ olsun Flash TV yönetimi “Buyrun kapımız bu programa açık” dedi.


* Cevabınız ne oldu?
- İlber Ortaylı ve Celal Şengör ile daha konuşmadım. İlk aklımıza gelen Celal Hoca’nın kütüphanesinde çekip Youtube’da devam etmekti. Çünkü biz bu programın Türkiye’nin aydınlanmasında minik de olsa bir katkısı olduğunu düşünüyoruz.

 

BABAMDAN ÖĞRENDİĞİM BİR ŞEY VAR: “BU DA GEÇER YA HU!”


* Önce köşeniz kaldırıldı, ardından çok sevdiğinizi bildiğim programınıza son verildi. Kurucusu olduğunuz gazetede sadece spor ve otomobil yazıları yazıyor olmak sinirinizi bozmuyor mu?
- Bak sana bir hikaye anlatayım... Gençliğimde yaşadığım bir olay beni çok üzmüştü. Dünya ile bağlantımı kesmiş, kimseyle konuşmuyordum. Günlerce odama kapanıp yemek için bile dışarı çıkmadım. Başta annem olmak üzere etrafımdaki herkes üzgün ve şaşkındı. Rahmetli babam benimle mesafeli bir adamdı. En serseri halime bile “Yolunu bulur” diye bakar, çok karışmazdı. Fazla da konuşmazdı. Bir gün odama gelip birkaç kelime ettikten sonra elime çerçeve içinde bir hat tutuşturdu ve “Keyfin kaçtığında buna bak” dedi.

* Ne yazıyordu çerçevenin içinde?

- İlk başta ben de anlamadım ve hemen gidip anneanneme gösterdim; “Bu da geçer ya hu” yazıyormuş... Bugün de duruma aynen böyle bakıyorum. Bu da geçer ya hu! Bunu kendi durumum için söylemiyorum. Türkiye’nin hali için söylüyorum. Bunlar da geçecek. Öfkeli miyim? Evet. Yazamıyorum ve sevdiğim programları yapamıyorum diye değil, ülke bu hale getirildiği için öfkeliyim.

 


KIZIMA “HADİ GİDİYORUZ BURADAN” DEDİM, AĞLAMAYA BAŞLADI


* Bu haftaki programınızı sert sözlerle bitirdiniz. Adeta bir manifestoydu...
- Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet ile Osmanlı’da başlayıp Cumhuriyet’le taçlanan Türkiye’nin modernleşme projesi, tüm saldırılara rağmen ayakta durmayı başarıyor. Önümüzde oldukça zor bir yıl var ama bunları aşacağımıza inanıyorum. Gün doğumu öncesi karanlıktayız. Gecenin en karanlık ve en soğuk anı gün doğumundan hemen öncedir bilirsin.

* “Oğlum Fatih memleketi sen mi kurtaracaksın. Çek git dünyanın güzel bir yerinde hayatını yaşa” dediğiniz olmuyor mu?
- İnsanın mutluluğu ülkesinde, toprağındadır. Cem Uzan’ın milyarları var ama aklı burada. Sence mutlu mu? Farzet ki 20 bin km. uzaktayım. Burada olanlara üzülmeyecek miyim? Zaten ben istesem kızım istemez. Bir akşam ona “Artık Türkiye’de yaşamayacağız, gidiyoruz” diye takıldım. “Ben doğduğum yerden, arkadaşlarımdan, sevdiğim insanlardan ayrılmak istemiyorum” diye ağlamaya başladı.

* Haziran ayında AB ile vizelerin kaldırılacağı haberleri hakkında ne düşünüyorsunuz?
- Gülüyorum. Şartları yerine getirilmesini çok zayıf bir olasılık olarak görüyorum. Orada en çok güldüğüm şey de siyasetin tavrı. Başbakan AB ile anlaşma yapıyor, ertesi gün Cumhurbaşkanı AB’ye çakıyor.

* Ne var bunda gülünecek?
- Artık her şeye gülüyorum İzzet. Yoksa ağlamaktan helak olurum.


BANA GÖRE MAGAZİN, SİYASET HABERLERİNDEN ÖNEMLİDİR


* Bir gün yeni bir patron çıkıp “Fatih gel bir gazete yapalım” dese ne cevap verirsiniz?
- “Boşver. Git bayiden bir gazete al oku. Beğendiysen devam et, beğenmediysen küfret rahatla” derim. Bundan böyle hiçbir patron için gazete çıkarmam. Bu dönemde kimseye de tavsiye etmem. Hem paranız gider hem de kimseye yaranamazsınız. Muhakkak birilerinden küfür yersiniz. Başınız da belaya girer.

* Programda “Artık magazin yapmak istiyorum” dediniz, magazini küçümseyenlerden misiniz? 

- Hayır tam aksine önemseyenlerdenim. Hatta bana göre magazin siyaset haberlerinden daha da önemlidir. Ama magazin deyince akla sosyetikler, kim kimi şaaptı tarzı haberler gelmemeli. Magazin hayattır.

 

NE KADAR DOĞRUDUR BİLEMEM AMA REZA’NIN MAFYA KORUMASI ALTINDA OLDUĞU SÖYLENİYORDU


* Son zamanlarda magazinin de, siyasetin de ekonominin de gündeminde Reza Zarrab var... Sizin konuyla ilgili favori hipoteziniz nedir?
- Ben Zarrab’ın ABD’ye bilerek gittiğini düşünenlerdenim. Büyük ihtimalle burada bildiklerinden ötürü Türkiye’nin hedefi olma ve İran’dan gelecek bir tehdidin korkusuyla yaşıyordu. Ne kadar doğrudur bilemem ama mafya koruması altında olduğu söyleniyordu.
Bence babası İran’la anlaşmış olabilir. Ve Reza, İran-ABD yumuşama döneminin bir ürünü haline gelebilir. Eminim konuşacak ve bazı şeyler açığa çıkacak.


* Neler mesela?
- ABD, Zarrab’ın para trafiğini çok yakından biliyordur. Bence tüm yazışmaları ve hesap hareketleri ellerinde vardır.
Zaten bunlardan epey bir yere ulaşabilirler. Zarrab da boşlukta kalanları anlatırsa büyük olay olur.
Dünyanın tüm bankaları bilgi vermek zorunda. Eğer vermezlerse uluslararası finans dünyasından uzaklaştırılırlar. Ardından da tüm bu para trafiğindeki unsurlarla mal varlığını dondurma, hesapları bloke etme kararı çıkarılır.

 

Tolga Tanış’ın yazdıklarını izliyorum

 

* Bilgi verme şartına bizim bankalar da uymak zorunda mı?
- Orasını bilemem ama uymazlarsa sıkıntıya girip kara listeye alınırlar. Tabii bunlar benim tahminlerim. Tek garibime giden iddianamedeki paraların Zarrab’ın para trafiğinin boyutlarına göre çok küçük olması. Adam milyar dolarlarla oynuyordu. Fakat iddianamede milyon dolarlık hatta 30-40 bin dolarlık hareketler görünüyor. Gazeteciliğe yanımda Teke Tek’te başlamasıyla gurur duyduğum Tolga Tanış’ın yazdıklarını izliyorum. Zaten ondan başka da bu konuyu doğru düzgün yazan yok.


* Biraz da futbol konuşalım, sizce İbrahimoviç niye gelmedi milli maça?
- Kendisine sor. Bağdat’ta milli maç olsa sen gider misin?


* Yok artık Antalya, Bağdat gibi mi Allah aşkına?
- Değil ama algı öyle. Bak sana bir hikaye daha anlatayım. Yıllar önce La Jolla’dayım. Nikaragualı bir arkadaşım ülkesine gitmemiz için ısrar ediyor. Bense televizyondan ve gazetelerden Nikaragua’daki Sandinistaları, bombaları, olayları, gerillaları, tankları görüp “Gitmem” diyorum. Neyse sonunda ikna oldum, gittik. Ne bir silah gördüm, ne bir patlama. Şahane villalar, lüks otomobiller, partilerden başka bir şey yoktu etrafta. Halbuki dışarıdan bakınca ortalık savaş yeri...


* Artık yayın yönetmenliği yok, günlük yazı yok, haftada bir program var o kadar. Kalan bunca boş vakitte neler yapıyorsunuz?
- Vallahi eskiden daha çok boş vaktim vardı çünkü süper programlı yaşıyordum. Senin gibi boş vakti olan arkadaşlarımla buluşuyorum. Golf oynuyorum.
Arazide motora biniyorum. Seyahat ediyorum, dünya basınını takip ediyorum, haftada en az iki, bazen üç kitap okuyorum, ha bir de gece dörde kadar dizi izliyorum.

 

 

Yazının devamı...

Dün dünle beraber gitti cancağızım açgözlülere yeni savaşlar lazım...

27 Mart 2016

Önce ekmekler bozuldu, sonra her şey... Çünkü yeryüzünde savaş vardı. İnsanlar sebebini bilmeden, düşünmeden ölüyor, öldürülüyorlardı. Savaş kelimesi dünyanın her yerinde en çok kullanılan söz olmuştu. Radyolarda marşlar, nutuklar şaşkın insan sürülerinin üzerine savruluyor, gazeteler korkuyla okunuyordu.
Tramvaylar, vapurlar sabahları, akşamları tıklım tıklım, daima aceleci, sinirli, telaşlı bir kalabalığını şehrin bir ucundan öteki ucuna taşıyıp duruyorlardı.”
Oktay Akbal’ın 1946’da kaleme aldığı bu sözler aradan onca yıl geçmesine rağmen maalesef hâlâ geçerliliğini koruyor.
Akbal mı çok ileri görüşlüydü yoksa insanoğlu mu tarihten hiç ders çıkarmayıp hep hırslarına ve açgözlülüğüne yenik düştü!

EKMEK VAR AMA PAYLAŞACAK VİCDAN TÜKENDİ


Bundan yetmiş sene önce sanki tam da bu günleri anlatmış büyük usta... Oysa biliyoruz ki dünyada hepimize yetecek kadar ekmek var, su var... Ama bunları paylaşacak ruh ve vicdanı tükettik...
Kuşkusuz ki Akbal bu satırları yazarken adamlığın hızla yitip giden gramajına da dem vurup karanlık bir dünyanın fotoğrafını çekiyordu; ne acıdır ki bugün o dünya iyice karardı. Belki artık ekmekler daha çeşitlendi ama bir dilim için tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar çok çocuk can veriyor dünyanın dört bir yanında.
Daha birkaç yıl öncesine kadar etrafımda geleceğe dair umut dolu ütopyalar dinlerdim dostlarımdan... Ama şimdilerde kapkaranlık distopyalardan başka bir şey duymaz oldum tüm tanıdıklarımdan.
Evet dünyayı yönetenlerin gözünü her zamankinden daha fazla kan bürüdü ama kusuruma bakmayın Sezen’in dediği gibi ‘masum değiliz hiçbirimiz...’

 

Çocukların ‘fabrika ayarlarıyla’ oynama Acun


Söz konusu çocuklarsa en büyük sayı birdir! Dünyayı koruyamadık, doğayı koruyamadık, eşitlik ve adaleti koruyamadık, bari konu çocuklar olunca bir destur demeyi bilelim be kardeşim!
Günlerdir medyada yer alan aşağılık haberlerden bahsetmiyorum. Benim lafım önümüzdeki hafta TV8 ekranında başlayacak olan ‘O Ses Çocuklar’ yarışmasına!
Acun’un ne kadar iyi bir baba ve bu konularda ne kadar hassas bir adam olduğunu bilirim. Ama çocukların başrolde olduğu bu tip yarışmaların kanallara günübirlik reytinglerin ötesinde hiçbir şey katmadığından ve sadece yarışanların değil, bütün izleyen çocukların kimyasını bozduğundan da hiç şüphem yok. Bu konuda dünyada yapılmış yüzlerce doktora tezi, yazılmış binlerce makale var.
Zaten hal böyle olmasa bu yarışmanın 2014’te yayınlanan sezonuna 150 bin liralık bir ceza kesilmezdi.
Üstelik bu ceza programın bir bölümüne değil formatın tamamı içindi. Bu belki de RTÜK’ün kurulduğundan beri aldığı ender doğru kararlardandı ve bir ilkti.
Orada çocukları yarıştırıp, onları birbirine kırdırıp, seslerinden, nefeslerinden, kahkahalarından ve gözyaşlarından şahane reytingler damıtabilirsiniz. Ama buna değer mi!
Hatırlatmak isterim, konuyla ilgili fikrimi iki ay önce beyan etmiştim; hâlâ da sonuna kadar lafımın arkasındayım:
‘O Ses Çocuklar’da küçücük çocuklara yaşlarına uygun şarkılar yerine ‘İsyan’ı ya da ‘Kum Gibi’yi okutursanız, onlara makyaj yapıp ‘yetişkinler’ gibi giydirirseniz ve hepsinden önemlisi pedagogların danışmanlığı olmadan onlara acımasız eleştiriler yöneltirseniz bilin ki Acun’u çok sevsem de sizi ilk yerden yere vuracak kişi yine ben olacağım.
Söylemedi demeyin ve sakın ha bu yarışmanın dünyada pek çok örneği var bahanesinin arkasına saklanmayın!
Tanıtımlarına başladığını biliyorum ama gel yol yakınken sen kendine yakışanı yapıp bu tatsız projeden vazgeç Acun!

 

Diva’dan Tarkan yüzünden okkalı bir fırça yedim


Hafta sonu canımız balık çekince soluğu arkadaşlarla birlikte Arnavutköy’deki Atlas Balık’ta aldık. İçeri girer girmez bir de ne göreyim, karşı masada bütün ihtişamıyla Bülent Hanım oturuyordu. Tam kendi masamıza doğru geçerken baktım uzaktan “Yanıma gel çocuk, yanıma gel” diye bağırıyor.
Sözlüye kalkan ortaokul öğrencisi misali Diva’nın yanına doğru seyirttim. Daha oturmadan başladı beni paylamaya. Yok efendim Tarkan’ın Türk sanat müziği albümünü nasıl beğenmezmişim, ben müzikolog muymuşum da Tarkan’ın alaturkasına laf ediyormuşum.
Cevap vermek ne mümkün?
Dakikalarca Bülent Hanım’ın uzun tiradını dinledim biçare...
Beni ne kadar fırçaladıysa Tarkan’ı da bir o kadar övdü zat-ı şahane...
Gerisini gelin Ersoy’un kendi ağzından dinleyelim:
“Kim ne derse desin Tarkan Türk sanat musikisine temayülü ve saygısından ötürü tebrik ve takdirlerin en yücesine layıktır bence.
Piyasa ağzından uzak, femi muhsin, tertemiz bir icraası var. Kendisine puanım 10 üstü 10’dur.”

 

Batman V Superman out Celal Çapa V Emre Çapa in!


Hafta içi üç kuşak Çapalar bir masanın etrafında buluştuk. Abim Celal, Muppet Show’un locada oturan ve hiçbir şeyi beğenmeyen ihtiyarlarına taş çıkartırcasına İstanbul’un muhtelif mekanlarına etmediği lafı bırakmıyordu.
Oğlu, yeğenim, içimizdeki en yeni işletmeci Emre ise babasının aksine Sezar’ın hakkını Sezar’a verdi. Hal böyle olunca “Huysuz ihtiyar bari sen out’ları, Emre sen de in mekanları sırala” dedim.
Buyrun efendim eğlence hayatının yaşlı kurduyla oğlunun gözünden İstanbul’un tutan ve tutmayan işletmeleri. Elçiye zeval olmaz...

 

CELAL ÇAPA



1- Fenix: Ortağı Aliye’nin ayrılmasından sonra Meto’nun (Metin Fadıllıoğlu) arada kalıp kendini geliştiremeyen, başarıyı yakalayamamış nadir mekanlarından biri haline geldi. Maalesef çok sıkıcı...
2- Mükellef: Ne atmosferi ne de yemekleri bana tat veriyor. İyi niyetli ama kifayetsiz...
3- Carluccio’s: Müthiş bir rüzgarla girdi piyasaya girmesine rağmen korkarım saman alevi misali geldiği hızla da anavatanına geri dönecek.
4- La Petite Maison: Bu saatten sonra canlı müzikten medet ummaları can çekişmelerinin alametidir. Büyük paralarla mekan açıp, kazanç bekleyenlere tek lafım; “Eski çamlar çoktan bardak oldu”
5- Karaköy’deki mekanların tamamı: Karaköy furyası bir balondu söndü. Bundan sonra trend Arnavutköy...

 

EMRE ÇAPA


1- Zuma: Yeni yerinde eski ruhunun üzerine çok şey kattı. Şu anda İstanbul’un en iyisi bile diyebilirim.
2- Yeni Lokanta: Açıldığından bugüne kadar sürekli kendini adı gibi yenileyen ve istikrarını bozmadan koruyan bir mekan oldu. Hakkında hep iyi şeyler duyuyorum.
3- Mitte: Babam “Karaköy bitti” dese de bana göre daha başlamadı bile. Mitte de işte bunun en güzel örneği...
4- Escale: Kanyon’a ihtiyacı olan hayat öpücüğünü verdi. Son zamanlarda enerjisini yitiren AVM Escale ile kendine geldi.
5- Mükellef: Bu konuda babamın fikirlerine hiç katılmıyorum. Kendi kategorisinde beğendiğim mekanlardan biri. Ben Celal Çapa kadar negatif olamayacağım.

 

 

 

 

Yazının devamı...

50 yıldır sahnede

26 Mart 2016

◊ Kafiyelerin sihirbazı, romantik şarkıların efendisi Selami Şahin, küçüklüğünden beri mi böyle şiir gibi konuşup her lafa espri veya manalı birkaç sözle cevap verirdi?
- Esprisini, manasını falan bilmem ama 6 yaşına kadar Türkçe bile konuşamıyordum. (Gülüyor)
◊ Hayırdır abi, o niye?
- Antakya’nın Yoncakaya Köyü’nde doğmuşum. Hoş o zamanlar adı Cındarlı’ydı. Anacığım Mısırlı, eh malum bizim oralar da Suriye hududuna çok yakın olduğundan evde Arapça konuşulurdu. Ben Türkçeyi ancak ilkokula başlayınca öğrenebildim.
◊ Ve başladın söz yazmaya...
- (Gülüyor) Daha dur ne sözü, adımızı zor yazıyorduk. Radyo çaldığında içinde birileri var zannederdim. Fakat öğretmenlerim hep “Sesin çok güzel, şarkıcı olacaksın” derlerdi. Aslına bakarsan daha o günlerde kafaya koymuştum müzisyen olmayı.
◊ Ailede de var mıydı müzikle ilgilenen?
- Hayat mücadelesinden müziğe vakitleri mi vardı Allah aşkına? Babam inşaat işçisiydi. Bizim köy desen, ne araba ne de otobüs girerdi; kuş uçmaz kervan geçmez bir yerdi. Yollarda traktörden başka araç göremezdin.
◊ Ama sen bir gün o radyonun “içine girmeye” kararlıydın...
- Hem kararlıydım hem de gözü karaydım. Büyük hayalleri olan pek çok Anadolu çocuğu gibi aklım İstanbul’daydı. 15 yaşındayken tek başıma köyden ayrılıp Adana ve Ankara’da birkaç ay geçirdikten sonra kendimi İstanbul’da buldum.
◊ Taşı toprağı altın şehir...
- Öyle derler ama ben altın falan göremedim, bilemiyorum. (Gülüyor) Gelir gelmez, şansım yardım etti de Beyoğlu Şat Oteli’nde çalışmaya başladım.




CEO OLACAK HALİM YOK, YATAK YAPIP TUVALET TEMİZLİYORDUM

◊ Ne iş yapıyordun otelde?
- 15 yaşında ilkokul mezunu çocuğum, CEO olacak halim yok herhalde. Tuvalet temizlemekten yatakları düzeltmeye kadar bana ne söylenirse yapıyordum. Sonraları Tarlabaşı’nda bir tavukçuda ve ütücüde de çalıştım. Tek derdim köydeki ana babama her ay para yollayabilmekti.
◊ Desene müzik işi güme gitti...
- Her ne olursa olsun müzik tutkusu hep içimdeydi. Şarkıcı olma isteğiyle yanıp tutuşuyordum. Derken Doğu Bank’ın altındaki bir plakçının yanında işe girdim.
◊ Beste yapıyor muydun o zamanlar?
- İlk bestem “Sen Mevsimler Gibisin”i yaptığımda daha 17 yaşındaydım. Yıl 1969... Behiye Aksoy’dan Ahmet Özhan’a, Gönül Yazar’dan Zeki Müren’e kadar herkes okudu o şarkıyı ve ben ne olduğunu tam anlayamadan bir baktım ki Altın Kelebek almışım. O günden sonra da canımı dişime takıp çalışarak bugünlere kadar geldim işte.
◊ Tüm zorluklarına rağmen aynı hayatı yeniden yaşamak ister miydin?
- Hem de nasıl! Bazen o eski günler aklıma geliyor da “Vay anasını be Selami, hayatın roman olur, neler yaşamışsın” diye geçiriyorum
içimden...

GÜNAH YA GÜNAH! ALLAH YARDIMCILARI OLSUN

◊ Antakyalıların Suriye’yle bir göbek bağı olduğunu düşünürsek, bugün orada yaşananlar hakkında neler hissediyorsun?
- Mahvettiler, yok ettiler ülkeyi. Bizim oralarda, Suriye’de akrabası olmayan yoktur neredeyse. Kendi memleketlerinde kendi insanlarını bombalayıp öldürüyorlar. O ufacık çocukların çaresizliğini düşündükçe içim paramparça oluyor. Hangi Allah’ın kulu bu duruma göz yumabilir ki? Suriye’de yaşananlar cehaletin ta kendisidir. Günah ya günah! Her geçen gün daha da kötüye gidiyorlar... Allah yardımcıları olsun...

ZAMPARA OLDUĞUM DEDİKODU BEN ÇOK NAMUSLU ADAMIM

◊ Gel istersen daha başka sulara yelken açalım... En iyisi eşin Didem Hanım’la tanışma hikayeni anlat sen bize...
- Yenikapı’daki Gar Gazinosu’nda assolist olarak çalışıyorum. Her çarşamba gündüz vakti de kadınlar matinesi var. Neyse ben geldim mekana, bir baktım kulisin önü ana baba günü. Tabii o zamanlar cep telefonları, fotoğraf makineleri falan yok, herkes imzalı fotoğraf peşinde.
◊ Sen de kırmıyorsundur kimseyi...
- O gün kulisin önünde dünyalar güzeli bir kız dikkatimi çekti. Yanıma yaklaşıp “Selami Bey size hayranım, bir imzalı resminizi alabilir miyim?” diye sordu. Ben de “Ne kadar güzelsin, bir kere yanağımdan öpersen, resim senin” diye cevap verdim.
◊ Ve o ilk öpücükle aşk başladı...
- Ah nerede o günler? “Olmaz, annem kızar” diye kestirip attı bizimki. Tabii yine de resmi imzaladım ama arkasına Unkapanı’ndaki şirketin telefon numarasını yazmayı da ihmal etmedim.
◊ Zamparasın sen zaten, adın çıkmış dokuza inmez sekize...
- Asla öyle bir şey yok, hepsi dedikodu! Ben çok namuslu bir adamım. Neyse aradan bir hafta geçti, şirkette otururken telefon çaldı. “Alo buyrun” diye açtım hemen, karşı taraftaki hanımefendi “Selami Bey’le görüşebilir miyim?” dedi, “Kim arıyor?” diye sordum, “Didem” deyince bir duraksadım.
◊ O mavi gözler geldi aklına tabii...
- Aklıma ne gelen vardı ne de giden. (Gülüyor) “Tanıyamadım, hangi Didem?” diye sordum, kulisteki olayı anlatınca hemen hatırladım tabii. Randevulaştık ve Kartal’da bir yerde buluşup çay-kahve içtik. Aradan birkaç gün geçtikten sonra da aynı kafede buluşmak için sözleştik.




KIZIMDAN UZAK DURUN SELAMİ BEY!

◊ Yavaş yavaş abayı yakıyorsun galiba...
- İçim kıpır kıpır gittim yine aynı yere, oturmuş bekliyorum. İçeri bir hanım girdi. Bana doğru yaklaşıp “Selami Bey merhaba, iki dakika oturabilir miyim?” diye sordu. Hayranım zannedip “Buyrun” diye cevap verdim. “Ben Didem’in annesiyim, kızımdan uzak durun! Odasının her tarafında sizin resimleriniz var, albümlerinize sarılıp uyuyor. Halini hiç iyi görmüyorum, babası duyarsa yakar sizi” demesin mi!
◊ Eyvah eyvah!
- “Biz sanatçıya kız vermeyiz, çapkın olurlar” diye konuştukça konuşuyor. “Ben kızınızı seviyorum” diyorum ama dinleyen kim. “Peki” falan dedim ama benim aklım Didem’de. Birkaç gün sonra gizlice buluştuk. Sonra ben bunu takip edip evinin yerini öğrendim.
◊ Kaçıracak mısın kızı yoksa?
- (Gülüyor) Annemi, babamı, ablamı, abimi aldım yanıma, damdan düşer gibi kız istemeye gittik. Babası Nuh diyor Peygamber demiyor. Bir hafta sonra aynı ekip tekrar evlerinin yolunu tuttuk. Bu sefer benim kayınpeder Didem’e “Kızım sen bu adamı seviyor musun?” diye sordu. Bizimkinden tık yok! Peder “Madem sesin çıkmıyor, demek ki seviyorsun, o zaman ben de verdim gitti” dedi ve sonunda muradımıza erdik...

TARKAN O KIZLA EVLENECEĞİ İÇİN ÇOK ŞANSLI

◊ Tarkan’la bir kader birliğinin olduğunun farkında mısın?
- Yoo değilim...
◊ O da kulisine ziyarete gelen bir hayranıyla evlilik hazırlığında...
- İnsanın sadece kendi sevdiğiyle değil, onu da çok seven biriyle evlenmesi gerektiğini düşünüyorum. Eğer durum dediğin gibiyse Tarkan çok şanslı bence, o yüzden asla yolundan dönmesin!
◊ Tarkan’ın Türk sanat müziği albümünü nasıl buldun peki?
- Tarkan hem çok güzel bir ses hem de çok iyi duruşu olan bir sanatçı. Ben bir müzik adamı olarak kendisiyle gurur duyuyorum. Başarılı bir popçu olmasına rağmen albümde gerçekten de Türk sanat müziğine yakışır nüanslar yapmış, abartmamış, şarkıları çok güzel yorumlamış. Şansı ve bahtı açık olsun...
◊ Türk sanat müziği demişken Zeki Müren’den bahsetmemek olmaz...
- Ah ah, bizim anılarımız çoktur Zeki Bey’le. 30’a yakın şarkımı okudu benim... İlk tanışmamızı asla unutamam. Sıraselviler’de bir restoranın önünde arkadaşımı bekliyorum.
Daha o zamanlar yeni şöhret olmuşum. Şef garson yanıma gelip “Zeki Müren içeride. Sizi masasına davet ediyor” dedi. Bunu duyar duymaz yanına koşup elini öpmek için eğilince “Estağfurullah Selamiciğim, oturmaz mısın?” diye sordu.
◊ Artık memlekette bu hikayeyi duymayan kalmadı ama sen yine de bir daha anlat... Magazin tarihine bir kez daha not düşelim, Zeki Bey masaya çağırdı ve senin heyecan dorukta...
- (Gülüyor) Nasıl olmasın! Koskoca Zeki Müren bana “Selamiciğim” demiş! “Sen günün birinde çok büyük yerlere geleceksin. Kelimeleri anlatman, hissetmen, sesin, Türkçen harika. Benim taklidimi yapıyorsun, helal olsun sana!” diye başladı beni övmeye. Mutluluktan havalara uçtum tabii. “Çapkın olduğunu biliyorum, al sevgilini Maksim’e gel bu gece” dedi.
◊ Koşa koşa gittin tabii...
- Artık koştum mu uçtum mu orasını hatırlayamıyorum. (Gülüyor) Programın ortasında kendisine çiçek gönderenlere teşekkür etmeye başladı. İsimlerden birini duyunca “Ahh benim doktorum, canımın içi, eskimeyen dostum” dedi.
Zeki Bey’in doktoruna hitap tarzı beni öylesine etkilemişti ki eve gittiğimde “Ne zaman gelirsen gel başıma taç olursun/ Sen benim eski değil eskimeyen dostumsun”u yazdım. Sabahı zor ettim, gün ağarır ağarmaz hemen telefona sarılıp “Size bir sürprizim var Paşam” dedim ve soluğu yanında aldım. Şarkıyı duyunca “Sakın kimseye verme, bu benim! Yeni albümümün adı da ‘Eskimeyen Dost’ olacak!” dedi bana. Onun arkadaşı için söylediği sözden ilham aldığımı anlatınca da “Sen ne deli bir adamsın yahu” deyip bir “helal olsun” daha patlattı! Üniversite gibi adamdı rahmetli...
◊ Son aylarında, tedavi için bir seyahate çıkmadan önce kendisine “Paşam dünya hali belli olmaz, girin stüdyoya da şu şarkıları okuyun” dediğin için sana küs vefat ettiğini iddia edenler var...
- Kesinlikle yok öyle bir şey... Belki içinden incinmiştir bana ama böyle bir şey varsa da asla hissettirmedi, hatta bu arada telefon açıp “Selamiciğim, kendimi şu an pek iyi hissetmiyorum. Allah izin verir de iyileşirsem ilk seni arayacağım” dedi.
◊ Paşa’nın evinde inzivaya çekildiği son dönemlerinde de görüşüyordunuz yani...
- Vefatından iki ay önce telefon edip “Selamiciğim merhaba, senden bir ricam var. İyileşirsem ve albüme girersem ‘Özledim’ şarkısını okumama izin verir misin?” diye sordu. “Selami Şahin’in bütün şarkıları size feda olsun, böyle bir soruyu duymamış olayım” dedim ama maalesef kısmet değilmiş...
Bu da son konuşmamız oldu... Ne zaman aklıma gelse gözlerim dolar...
Ayrıca Zeki Bey’in hayatımdaki yeri sadece müzikle de sınırlı değildi. Eşimle nişan yüzüklerimizi de o takmıştır; oğlum Lider’in de isim babasıdır.

BÜLENT HANIM HİÇBİR ŞEYİ KOLAY KOLAY BEĞENMEZ

◊ Senin elinden tuttuğun genç yetenekler oldu mu hiç?
- Elinden tuttuğum denemez ama geleceğini gördüğüm isimler oldu tabii ki... Bunların en başında da Sezen Aksu gelir. Yıl 79... Şahinler Plak’ın sahibinin kayınçosu Sezen diye genç bir hanımefendiyle tanıştırdı beni. Sesini dinleyip fikir vermemi istiyorlardı. Neyse bizim kız bir Türk bir de Batı müziği parçası okudu. Ben o sesi ve yorumu duyar duymaz “Sen neymişsin be abi” deyiverdim. Kulaklarıma inanamadım resmen! “Aman” dedim “Sen Batı müziği oku, günün birinde inanılmaz yerlere geleceksin”...
◊ Gerçekten de ileri görüşlüymüşsün...
- Yıllar yıllar sonra bir gün beni Onno Tunç arayıp stüdyoya davet etti. Kalkıp gittim... Baktım Sezen bir köşede oturuyor, beni görür görmez “Ne manyak adammışsın lan sen!” diye bağırmasın mı?
◊ Hayırdır?
- Ben de aynen “Hayırdır ne yapmışım ki sana?” dedim! (Gülüyor) “Sen ne biçim bir şarkı yazmışsın! Türkiye tarihine böylesi gelmez! Ben sevdalı sen belalı nasıl bir sözdür? Üşütmüşsün sen üşütmüşsün, harbi manyaksın!” diye konuştukça konuşuyor Sezen. “Sana bir sürprizimiz var” deyip o gün yaptıkları kaydı dinlettiler.
◊ Senin şarkınla sana sürpriz mi yaptılar?
- (Gülüyor) Eh biraz öyle oldu. “Bu parçayı okumama izin veriyor musun?” diye sordu Sezen.
◊ Eh okumuş bile zaten...
- “Bir değil 100 şarkımı okumana bile izin veririm, bu benim için şereftir” dedim ve parçayı albümüne aldı.
◊ Memlekette senin bestelerini söylemeyen kalmadı neredeyse... Peki bu sanatçılar arasında çalışması en zor hangisiydi?
- Eh Bülent Hanım kolay beğenmiyor... Demo gönderilmesini falan da asla kabul etmez, eserleri benim canlı canlı okumamı ister. Hiç unutmam “Bu gece bir başka çöktün içime/ Seni andım sabaha kadar”ı aynen sözlerinde olduğu gibi sabaha kadar defalarca okutmuştu bana. (Gülüyor)

 

MÜJDAT’LA CİHANGİR’DE AYNI EVİ PAYLAŞTIK

◊ Yaptığın her şarkının bir hikayesi var, değil mi?
- Hepsi yaşanmışlıkların ve tanık olduklarımın birer yansıması... Bak aklıma ne geldi... Yine 70’li yıllar... Bir kaza evliliği yapıp yeni boşanmışım. Kulüp Reşat senin Kulüp 12 benim gezip duruyorum. Yine böyle bir gece Müjdat Gezen’le tanıştım. Onun da evliliği daha yeni bitmişti.
◊ İki kader arkadaşı...
- Müjdat, Cihangir’de dubleks bir evde oturuyordu. Bir gün “Gelip bende kalsana, iki dul birlikte yaşayalım” dedi ve biz ev arkadaşı oluverdik. Her gece bir yerdeyiz tabii...
◊ İki genç çapkın gecelere akıyor...
- (Gülüyor) Müjdat’ın bir sevgilisi vardı. Kız ona nasıl aşık anlatamam. Bizimki de “Ben artık ciddi şeyler yaşamak istemiyorum” diye karar vermiş kendince. Neyse bir gün bu kızı karşısına alıp “Sonu olmayan bir yoldayız, kusura bakma ama bir daha görüşmeyeceğiz” dedi ve kalkıp gitti. Kız da arkasından bağırıyor “Ne olur gitme Müjdat, sana muhtacım” diye...
◊ Kaçırır mı Selami Şahin hemen çıkarmıştır not defterini...
- Şarkıyı bitirip Müjdat’a dinlettim ve “Bunun sözlerini sen yazdın” dedim. Bir kahkaha patlattıktan sonra “Allah cezanı vermesin, yıkacak ortalığı bu parça” diye bağırdı. Ertesi gün Zeki Bey’in yanına beraber gidip dinlettik şarkıyı... Gerisi malum...
◊ Sürekli çevrenden beslenen bir adamsın...
- Tabii yoksa her hikaye kendime ait değil. Bir gün yine arkadaşlarla oturuyoruz, bir tanesi “Selami ben deliler gibi aşığım. Unutmaya çalışıyorum ama unutamıyorum, Allah canımı alsın da kurtulayım” diye hem ağladı hem de beni ağlattı. Eve geldiğimde kendimi o arkadaşımın yerine koydum ve “Aşk çemberi sardı dört bir yanımı/ Duymayan kalmadı bu feryadımı/ Bu gidişle bu aşk beni öldürür/ Kuluna bırakma sen al canımı” çıktı ortaya.

<iframe src="http://webtv.hurriyet.com.tr/embed/?vid=129181&resizable=1&autostart=scroll&v_utm_source=haber_detay" width="100%" height="326" frameborder="0" scrolling="no" allowfullscreen></iframe>     

DİDEM’E 30 SENE SONRA TEKRAR EVLENME TEKLİF ETTİM

◊ Bunca insanın müzik hayatında onlara yoldaşlık yaptın... 50. sanat yılını kutlarken yanında olmazlarsa onlara bozulup sitem eder misin?
- Yoo benim kinim, nefretim beş dakika bile sürmez. Kimisinin işi çıkabilir, kimisi müsait olmayabilir, hiçbirine sitem etmem, gelirlerse de şeref duyarım.
◊ Abi bırak bu politik ayakları, böylesine önemli bir gecende seni yalnız bırakanlara “Gıcık olmam” demen de kusuruma bakma ama bana hiç inandırıcı gelmiyor...
- Yani ben olsam o gece böyle değerli bir arkadaşımı yalnız bırakmam ve ne yapar eder giderim...
◊ Bir daha dünyaya gelecek olsan...
- Yine müzik yaparım, yine eşim Didem’e aşık olup hayatımı onunla geçiririm.
◊ Onun şehir efsanesi haline gelmiş kıskançlığına rağmen mi?
- (Gülüyor) Yahu seven insan kıskanır! Geçenlerde arkadaşlar iki günlüğüne Almanya’ya davet etti, konsolosluktan vize çıktı ama Didem’den çıkmadı. (Kahkahalar) Şaka bir yana çok mutluyum. Eşim bana dünyanın en büyük üç ödülünü, evlatlarımı verdi. Gerçekten iyi ki tanımışım ve iyi ki onunla evlenmişim.
◊ Bu nikah tazeleme fikri nereden çıktı peki?
- Geçen sene bir gün otururken Didem “Çok şükür 30 senedir kahrını çekiyorum. Düğünümüzü yaptığımız yerde bir 30 sene için daha yemin etmeye var mısın?” diye sordu. Ben de “Aferin ya, nasıl aklına geldi böyle bir proje? Üzüm üzüme baka baka kararır, artık sen de benimle dura dura sanatçı ruhlu oldun” dedim ve karıma tekrar evlenme teklif ettim. Üstelik bu sefer o güzel günü evlatlarımızla paylaşma şansımız oldu.

SAÇI PERUK AMA BAŞI HER ZAMAN DİK

◊ Rahatsız olmayacaksan başından geçen o korkunç kazayı sormak istiyorum...
- O zamanlar Caddebostan’da oturuyorduk. Gece programımın ardından yanımda bir arkadaşımla beraber eve geçiyoruz. Sene 88... Boğaziçi Köprüsü’nü geçtik, Fenerbahçe’den düz devam edip üst yoldan Bostancı’ya gideceğiz. Tam dönerken önümüze bir kamyon kırdı! Çarpma anı gözümden hiç gitmiyor! Sağ kolumu kafama doğru götürdüm ve orada film koptu!
◊ Ve gözlerini hastanede açtın...
- İlk kendime geldiğim an doktorlar aralarında “Güzel bir ses ama yaşama ihtimali düşük, arkadaşı da kazada öldü zaten” diye konuşuyorlardı. İçimden “Allahım evlatlarım daha çok küçük, onların büyüdüğünü göreyim, bana güç ver yaşayayım yarabbim” diye dua ettim ve gözlerimi açtım. “Kendinize geldiniz mi?” diye sordu doktorlar, ben de “Şimdi geldim” cevabını verdim. “Duyuyor musunuz?” dediklerinde de “Çok hafif” dedim, az önce konuşulanları hiç duymamış gibi yaptım.
◊ Kalıcı bir hasar bıraktı mı peki?
- Sol kolumda platin var, sadece 45 derece açabiliyorum, elimi ağzıma götürmem mümkün değil. Bir de kafama aldığım darbenin etkisiyle saçlarımın yarısını kaybettim. Anlayacağın bir tarafta saç var ötekinde yok.
◊ Peruk takmanın sebebi bu yani...
- Bugün Amerika’daki en ünlü aktörler bile kendilerine bakıyorlar. Gözlerin az görüyorsa lens takarsın, saçın yoksa ünite kullanırsın. Ayıp bir şey değil ki bu! Benim başım dik!

 

Fotoğraflar: Mustafa ÖZKÖK

Yazının devamı...

Aşık Veysel rehberimiz olmalı

21 Mart 2016

Allah birdir Peygamber Hak
Rabb’ül Alemin’dir mutlak
Senlik benlik nedir bırak
Söyleyin geldi sırası

Kürdü, Türkü ne Çerkezi
Hep Adem’in oğlu kızı
Beraberce şehit gazi
Yanlış var mı ve neresi

Kuran’a bak İncil’e bak
Dört kitabın dördü de Hak
Hakir görüp ırk ayırmak
Hakikatte yüz karası


Gözlerinin karanlığı gönlünün aydınlığını asla etkilemedi; tam tersine dört elle sarıldı hayata. Yüreği insan sevgisiyle dolu, milletini ve memleketini seven, hepimize örnek büyük bir ozandı dedem...”
Kederli ama inadına umutlu bir pazar kahvaltısında buluştuk Aşık Veysel’in torunu sevgili Çiğdem Özer’le... Heyecanlıydı. Çünkü bir gün sonra başlayacak, ustanın sadık yarine kavuşmasının 43. yıldönümü etkinliklerine hazırlanıyordu.




GÖZLERİ GÖRMESE DE GELECEĞİ GÖREBİLEN BİR BARIŞ ELÇİSİYDİ

Dizelerinde adeta bugün yaşadıklarımızı fotoğraflamış deden diye başladım söze...
“O, bugünleri göremedi ama hayatının 72 yılını geçirdiği karanlık dünyada, gerçekleri tüm çıplaklığıyla görüp çevresine de anlatmaya çalıştı. İşte o karanlığın içindeki aydınlık, bugün de bizlere rehber olmaya devam etmeli.
Soy ve mezhep ayrımcılığına karşı çıkmış, her daim sosyal görüşlü biri olmuş, anlayacağın kimseyi ‘öteki’ saymamış. Gözleri görmese de geleceği görebilen bir barış elçisiymiş...
Allah’ın en önemli parçası olan insana hep insanca bakmış. Mesela hiç Alevi kimliğini ortaya çıkarmamış, çünkü ayrılıkçı düşüncelere karşı her zaman kale gibi durup başkaldırmış. Ta o günlerden bugünleri görmüş diyebiliriz.”
Hani sözün bittiği yer derler ya, işte burası tam da sözün başladığı yerdi aslında...
Herkesin birbirini gözetlediği ama gönül gözüyle görmeyi unuttuğu; sosyal medyadan siyaset sahnesine kadar koca koca laf kalabalıkları arasında tek bir samimi cümleye bile hasret kaldığımız şu günlerde neden bu topraklardan bir Veysel daha çıkmaz diye sormadan edemedim kendime.

BENİM TOPRAĞIM DA MİLLETİME HİZMET ETSİN

Peki bir vasiyeti var mıydı bu modern çağ filozofunun?
“Bu bir vasiyet mi bilmem ama” diye başladı anlatmaya... “Ben öldükten sonra üzerimde otlar bitsin, çiçekler açsın. Taş kapatır, çimento kapatır, hiç kimse istifade edemez. Benim toprağım da milletime hizmet etsin.
Mezarımda biten otlardan koyun yesin et olsun, kuzu yesin süt olsun, arı götürsün bal olsun. Benim orada taşın altında yatmaktan bir istifadem yok, onun için üstümü kapatmayın diyen yüce gönüllü bir dedenin torunlarıyız biz...”

BEATLES SAÇLI KIZILOK VE USKAN AŞIK VEYSEL’E MİSAFİR OLDU

Sohbetin tam da burasında rahmetli Arda Abi’nin (Uskan) anlattığı bir hikaye geldi aklıma... Mekanı cennet olsun, büyük emeği vardır bende...
Zamanın birinde Fikret Kızılok’la beraber Aşık Baba’yı ziyarete giderler. Kızılok, ilk albümünde onun iki şarkısını söylemek için izin isteyecekmiş. Beatles’ın efsane olduğu yıllar...
Onların da saçları uzun tabii; Anadolu insanının hiç alışık olmadığı bir fotoğraf... Yanlarından geçen minibüsteki bir adam başını camdan uzatıp tüüüh diye okkalı bir tükürük fırlatmış bunların suratına. “Eh kaderdir, çekilir” deyip devam etmişler yollarına.
İki gün iki gece ağırlamış henüz 20’lerindeki bu genç adamları büyük ozan. Gitme vakti yaklaştığında Kızılok çıkarmış ağzındaki baklayı: “Üstadım müsaaden olursa ilk albümümde senin iki eserini okumak istiyorum. İki şarkının telifi için şirketten ancak 250 kuruş koparabildim.”


250 KURUŞU ŞİRKETİNE GÖTÜR GAZOZ PARASI YAPSINLAR

Bir kahkaha patlatmış Aşık Veysel: “Oğlum sen al o 250 kuruşu şirketine geri götür, gazoz parası yapsınlar.
Sesin güzel, istediğin şarkımı kullanabilirsin.”
Her şeyin meta olduğu şu günlerde “Sahip olduğun değil, paylaştığın senindir” sözüne ne güzel bir örnektir bu hikaye.
Masaya Çiğdem’i dinlemek için oturmuştum ama neredeyse ondan daha fazla ben konuşuyordum.




ONLAR HÂLÂ BENİM BULDUĞUM TELİ ARIYORLAR

Köy kahvesindeyken dinlediği bir anı daha anlatmıştı Arda Abi...
Veysel bir gün köy kahvesinde arkadaşlarıyla yarenlik ederken biri dönüp “Emmi, diğer aşıklar sazın sapında dolaşıyorken sen neden tek tele basıp söylüyorsun türkülerini?” diye sormuş. Derin bir iç çekip cevabı yapıştırmış büyük ozan: “Onlar hâlâ benim bulduğum yeri aradıklarından her tele basıyorlar. Bense doğru yeri bulduğum için hep aynı yere basıyorum.”
Ah keşke milletçe o makamı, perdeyi biz de bulabilsek...
Bir gün hepimiz Aşık Veysel’in dilini kullanmayı becerebilirsek, ne terör kalır, ne bu acımasız ötekileştirme, ne de bu kin, nefret ve öfke!
Veysel sapma sağa sola
Sen Allah’tan birlik dile
İkilikten gelir bela
Dava insanlık davası

Yazının devamı...

Tezgahları burada, aklı başka topraklarda olanlar defolup gitsin!

20 Mart 2016

Ey sinsi!
Ey alçak!
Kadın, çoluk, çocuk demeden sokakları kana bulayıp masumları katleden şerefsiz! Duyuyor musun sesimi!
Hangi bedel karşılığında, kimlere sattın vicdanını!
Yok mu senin evladın, kardeşin, anan! Yok mu arkandan ağlayacak bir tane dostun, akraban!
Lanet olsun sana da, hizmet ettiğin efendilerine de!
Lanet olsun seni sokaklara süren o karanlık ellere!
Canlarımızı katlederek bu ülkenin topraklarına sahip çıkma duygumuzdan bizi vazgeçirebileceğini mi sanıyorsun? Bunu yüz sene önce senin emperyalist ağa babaların denedi ama geldikleri gibi gittiler, unuttun mu be ahmak!
“Ve cellat uyandı yatağında bir gece
Tanrım dedi bu ne zor bilmece
Öldükçe çoğalıyor adamlar
Ben tükenmekteyim öldürdükçe”


Hayat kısa, kuşlar da uçmuyor artık!


ELBETTE KORKUYORUM AMA KENDİM İÇİN DEĞİL

Böylesine mısraların dile geldiği topraklardır burası... Memleketimdir...
“Beşikler vermişim Nuh’a
Salıncaklar, hamaklar,
Havva Ana’n dünkü çocuk sayılır,
Anadoluyum ben,
Tanıyor musun?”
Tanıyor musun bizi? Tanı! Hepimiz aynı öfkeyle bakıyoruz o karanlık gözlerinin ta içine.
Elbette korkuyorum, korkmamak ne mümkün senin bu hainliğinden? Ama asla kendime dair değil...
Ben ellilerinde bir adamım... Kazanacaklarımı kazandım, kaybedeceklerimi de kaybettim çoktan... Bu saatten sonra alacak vereceğim pek kalmadı hayattan. Ama kızıma ve ülkemin tüm çocuklarına dairdir bu tedirginliğim. Çünkü biliyorum ki sen yalnız bana değil şu güzelim mavi gök kubbe altındaki her şeye düşmansın...
“Sana düşman, bana düşman,
düşünen insana düşman,
vatan ki bu insanların evidir.
Sevgilim, onlar vatana düşman”

ALÇAKLAR ELLERİNİ OVUŞTURUP NEMALANMAYI BEKLİYOR

Eminim şimdi cukkalarını sırtlarına yükleyip ülkeden tüyme planları yapanlar vardır.
Eminim ülkenin karanlık mahfillerinde bu hazin tabloya bakıp avuçlarını ovuşturanlar da bir köşede kirli oyunlardan nemalanmayı bekliyordur.
O topladıkları valizlerle defolup gitsinler! Hiçbir yere gitmiyorum ben! Bu ülkenin ekmeğini yedim, suyunu içtim. Babamın mezarı bu topraklarda, bir gün onun yanına gömüleceğim.
Bırakın o tezgahı burada, aklı başka topraklarda olanları... Çekip gitsinler! Vicdanını kaybedenlerin başka diyarlardaki huzur arama çabaları ne zavallı!

BİRİKİMSİZ, KİFAYETSİZ, ÇAPSIZ AYDINCIKLARA DİKKAT!

Gün her türlü ideoloji, parti ve partizanlığı bir kenara bırakma günüdür. Hiç kimse eli silahlı, ağzı salyalı teröristten başkasını öteki diye yaftalamasın.
Aramızda kalsın ama terör kadar tehlikeli bir de ne var biliyor musunuz?
Sadece çıkarları için fikir üretip parayı bastırana methiyeler düzen, birikimsiz, kifayetsiz, çapsız, izansız, hayata tek pencereden bakan o karanlık aydıncıklar!
Vakit ülkemize sahip çıkma vaktidir! Yoksa korkarım bu üzerimize çöken kara bulutlar hiç dağılmayacak!
Velhasıl sana alışmadım, alışmıyorum, alışmayacağım... Kabullenmedim, kabullenmiyorum, kabullenmeyeceğim... Seni reddediyorum. Aldığım son nefese kadar hayatı savunacağım sana, ölüme ve bunları tüm kanıksayanlara inat!
Biliyorum ey alçak, niyetin ülkeyi yarı açık cezaevine çevirip hepimizi evlerimize hapsetmek. Ama hapsolmayacağız! İnadına, inadına çıkacağız sokaklara!

Yazının devamı...

Özel güvenlik işi yapıyorsan bagajında çelik yelek de olacak, külotlu çorap da...

19 Mart 2016

◊ Mahalledeki bütün çocuklar polis olmak isterken siz özel güvenlik olmayı mı hayal ediyordunuz?
- Uğur Kısa: (Gülüyor) Ben zaten 10 yıla yakın bir süre emniyet mensubuydum, senelerce de Teşvikiye Karakolu’nun amirliğini yaptım. Ortağım Ahmet’in bilgi işlem şirketi de emniyetin GBT sorgulama sistemleri üzerinde çalışıyordu. Tanışmamız bu vesileyle oldu.
- Ahmet İşcen: Babam Oktay İşcen, yedi yıl boyunca Bonn Büyükelçisi’ydi. Almanya dışında Yugoslavya ve Hindistan’da da aynı vazifeyi üstlendi. Diplomat bir aile olarak ülke ülke dolaştık ve o yıllarda başımıza bela olan Asala teröründen biz de çok çektik. Haliyle küçük yaşlardan beri devletle ve polisle hep iç içe oldum. O nedenle de bu mesleği yapanlara büyük saygı besledim.
◊ Desene korunan taraftan koruyan tarafa transfer oldun...
- Ahmet İşcen: Aynen öyle. Almanlar güvenlik konusunda işini en iyi icra eden milletlerin başında gelir. Küçücük yaşta korunan taraf olarak bunu görme fırsatım oldu. Ardından ABD’de okuduğum dönemde eğitim ve seminerlere katıldım. Ve gördüm ki “yakın korumalık” fedai mantığından çok öte teknikler gerektiriyor.
◊ Yakın koruma diye tarif edilen şeyin bar kapılarında gördüğümüz ızbandut gibi adamlardan farkı ne; anlatsana biraz...
- Ahmet İşcen: Yakın korumanın temel prensibi, kendisinden sorumlu olduğu kişiyi, her türlü tehlikeden uzak tutmak ve o ortamdan kaçırmaktır.




YAKIN KORUMALIĞIN TEMEL PRENSİBİ ÖNCÜ İSTİHBARATTIR

◊ Karşı taraftan gelen tehdide müdahale etme hakkınız var mı?
- Uğur Kısa: Nefsi müdafaa söz konusu olduğunda müdahale edilebilir tabii ki.
- Ahmet İşcen: Ancak bu işin asıl hassas noktası, daha önceden yaptığınız ciddi planlamalarda gizli. Rotaları, güzergahları ve zamanları çok iyi belirlemeniz gerekiyor. Ardından bu hat üzerindeki risk oluşturabilecek tehlikeli noktaları ayırmak lazım. Örnek vermem gerekirse, önünden geçiş yaptığımız askeri bölgeler ve devlet kurumlarının hepsi birer risk noktasıdır.
- Uğur Kısa: Yakın korumalığın ilk temel prensibi olan bu çalışmaya “öncü istihbarat” diyoruz.

 

ÜNLÜLER VE ZENGİNLER KENDİLERİNİ HALKTAN GÖRMEZLER

◊ Eskiden sadece devlet büyüklerinin yanında güvenlikler görürdük ama şimdi pek çok insan sokakta adeta Obama gibi dolaşıyor...
- Uğur Kısa: Şöyle düşün... Aynı Hollywood filmlerinde gördüğümüz gibi; adam dünyadan yukarı bir uydu çıkarmış ve tüm zenginler orada yaşıyor. Alt tarafta da bir getto var tabii ki. Yukarıdakiler ne yapıyor? Kanyon, Zorlu ve diğer korunaklı rezidanslar gibi, kendileri haricinde istemedikleri kimsenin giremediği yaşam alanları yaratıyor. Haliyle de tüm dünya Hindistan’daki kast sistemine benzer bir oluşuma doğru hızla ilerliyor.
◊ Yok artık! Elitistliği biraz fazla abarttın gibi geldi bana...
- Uğur Kısa: Ben sadece gördüklerimi söylüyorum, doğru ya da yanlış demiyorum. Bizim koruduğumuz insanlar arasında halkla iç içe olanlar kadar halkla hiçbir şekilde yan yana gelmek istemeyenler de var.
- Ahmet İşcen: Babamın büyükelçilik yaptığı yıllarda Hindistan’daki kast sisteminin varlığına birebir şahit oldum. Bir gün devlet erkanının katıldığı bir heykel açılışına gitmiştik. Tören sırasında alt kasttan bir bakanın eli değdi diye heykeli hemen fırçayla, sabunla yıkattılar. Sistem insanları o kadar keskin çizgilerle sınıflara ayırmış ki, adamın bakan olması bile ona heykele dokunabilme hakkını vermiyordu.
◊ Boşverin Hindistan’ı da burada varolduğunu söylediğiniz kastların çizgileri nelere göre belirleniyor siz ondan bahsedin...
- Uğur Kısa: Aslında net bir tanım yapmak çok zor. Dünyanın pek çok yerinde ünlüler ve zenginler her ne kadar tersini iddia etseler de kendilerini halktan görmeyen bir ruh haline sahipler. Mesela Birleşik Arap Emirlikleri’ndeki zenginler daha da ileri gidip, Dubai’ye gelen yabancılardan -kim olurlarsa olsunlar- “köle” diye bahsediyorlar.

EN YAKININIZDAKİ ÇEMBERE KİMİ ALACAĞINIZA DİKKAT EDİN

◊ Ne kadar zamandır “üst kastlara” hizmet veriyorsunuz?
- Uğur Kısa: Bu işe üç yıl önce başladık. Ancak kişilerden ziyade kurumsal şirketlerle çalışıyoruz.
- Ahmet İşcen: Yurtdışından da pek çok müşterimiz var. Özel güvenlik işinde “güven” en önemli şeydir. Tek bir işle başladık ve memnun kalan müşterimizin referansıyla kulaktan kulağa ismimiz bu piyasada bilinir hale geldi.
◊ Tahmin ediyorum koruduğunuz kişinin özeline, belki de onun en yakınından bile daha çok şahit oluyorsunuz... Nasıl rahat ediyorlar sizin yanınızda?
- Ahmet İşcen: Gördüğümüz her şey bizde kalır... Bu kadar basit!
- Uğur Kısa: Ayrıca bu konuda müşterimizin içini rahatlatacak, kuralları çok katı gizlilik sözleşmeleri de imzalıyoruz...
- Ahmet İşcen: Çok gerekmediği sürece “Acaba fotoğraf mı çekiyorlar?” diye endişelenmesinler diye ünlülerin yanında telefonlarımızı elimize bile almayız. Bu tip ince detaylar, koruduğumuz kişiyle aramızda güven ortamının oluşmasını sağlıyor.
- Uğur Kısa: Fakat maalesef şu an Türkiye’de hizmet veren öyle firmalar var ki, asla bu konuda hassas davranmıyorlar. Hatta bazıları dışarı bilgi dahi sızdırabiliyor. Azıcık İngilizce bilen, boyu posu yerinde adamı alıp özel güvenlik diye yutturuyorlar. Sting’in hamamdaki görüntülerini kim basına vermişti sanıyorsun? Korumaları tabii ki...
◊ Ne yani korumadan korunmak için ayrıca bir koruma daha mı tutmak lazım?
- Uğur Kısa: (Gülüyor) Doğru insanlarla çalışmak çok önemli gerçekten.
- Ahmet İşcen: Risk evde çalışan aşçıda, hizmetlide, şoförde ve korumada başlıyor zaten. Ortağınız ya da şirketinizde çalışan herhangi biri, size bu insanlar kadar yaklaşamaz. O yüzden en yakınınızdaki çembere kimi alacağınıza çok dikkat etmelisiniz.
◊ Dur o zaman, hazır tam da ortasına gelmişken magazin çemberinden uzaklaşmayalım... Sting gibi “koruma kurbanı” başka ünlüler de var mı?
- Ahmet İşcen: Bir ara Tarkan’ın da görüntüleri çıkmıştı piyasaya hatırlarsan.
- Uğur Kısa: İnan bana bu görüntüleri sızdıran en yakınındaki kişilerden biridir, başkası olamaz. Adam gidip görevdeyken Facebook’ta paylaşım yapıyor. Yahu zaten, önceliğin koruduğun kişinin lokasyonunu belli etmemek olmalı. Mesela Russell Crowe, Türkiye’deyken günlerce beraberdik ama hiç sorun yaşamadık. Dünyanın en çok kazanan sporcularından biri olan boksör Floyd Mayweather’ın İstanbul’u son ziyaretinde Ahmet yanındaydı.
◊ Yanlış hatırlamıyorsam yenilgisiz, efsane boksör ufak çaplı bir skandala karışmıştı...
- Ahmet İşcen: Bahsettiğin olay Türkiye’ye ilk ziyaretinde patlak vermişti. O zaman korumalığını biz yapmıyorduk. İstinye Park’ta bir adam fotoğraf çektirmek için yanına yaklaşınca güvenlikler adamı durdurmuş.
Ama Mayweather hayranını kırmayıp, “Bırakın çeksin” deyip poz vermiş. Daha sonra asansöre binerlerken aynı adam da içeri girmeye yeltenince güvenlikler bu kez daha sert müdahalede bulunmuş. Hayranı da “Siz benim kim olduğumu biliyor musunuz?” diye belindeki silahı göstermiş. Zaten haber de ertesi gün bütün gazetelerdeydi.
- Uğur Kısa: İnan bana eğer o gün Floyd Mayweather’ın yanında sadece yabancı korumalar olsaydı, mesele çok daha büyüyüp içinden çıkılamayacak bir hâl alırdı.
◊ Anlamadım o niye?
- Ahmet İşcen: Dünya starları Türkiye’ye geldiklerinde kendi güvenliklerini getirseler de yanlarında mutlaka lokal bir koruma da olmalı. Düşünsene adamlar Türkçe bilmiyor. Allah korusun bir yaralanma durumu olsa hangi hastaneye, nasıl gidecekler?
- Uğur Kısa: Biz koruyacağımız kişi hakkında her türlü bilgiyi önceden topluyoruz. Madonna mı gelecek? Neye alerjisi olduğundan kan grubuna kadar tüm detayları mutlaka biliriz.

 

CAMİYE GİTMEK İSTEYEN MADONNA’YA ÇARŞAF GİYDİRDİK

◊ Madonna’yı da siz mi korumuştunuz?
- Ahmet İşcen: Evet, mesela namaz kılmak için camiye gitmek isteyince Madonna’ya tanınmasın diye çarşaf giydirmiştik. Fakat bu sefer de sokaktaki hayranları sevgilisini tanıyınca maalesef haber gazeteye düşmüştü.
◊ “Asla Türk güvenlik istemiyorum” diyen ünlüler var mı peki?
- Uğur Kısa: Angelina Jolie ilk geldiğinde yanındaki korumalar sürekli onunla fotoğraf çektirmek isteyince o kadar rahatsız olmuş ki Hatay’daki kampları ziyaret ettiğinde “Ben kendi korumamı kendim getiririm” diye haber yollamış. Hâl böyle olunca devreye Birleşmiş Milletler yetkilileri ve İngiltere’den bir firma girdi. Onlar da bizi bulup ilk seferki hatalar tekrar edilmesin diye danışmanlık aldılar. Angelina’yla üç gün boyunca beraberdik.


Madonna


MARDİNLİ HAYRANI ANGELINA JOLIE’NİN BELİNİ KIRACAKTI

◊ Bari bir selfie çektirseydiniz...
- Uğur Kısa: (Gülüyor) Mardin’de yürürken adamın biri Angelina’nın yanına gelip fotoğraf çektirmek istedi. Biliyorsun bizim insanımız sevgi doludur, pat diye yaklaşıp sarılmaya yeltenince korumalardan biri beyefendinin kolunu tuttu. Angelina o an duruma müdahale edip “Bırakın çeksin” deyince adamcağız öyle bir sarıldı ki kadının neredeyse belini kıracaktı.
◊ Al başına belayı...
- Uğur Kısa: Angelina da sonradan “Siz doğrusunu yapıyormuşsunuz. İşinize karıştığım için üzgünüm” diye bizim korumadan özür diledi. Yabancıların çoğu işin ehemmiyetinin farkında olduğu için bize direkt teslimiyet halindeler zaten.
◊ İş güvenliğe gelince egolarını bir kenara bırakabiliyorlar yani...
- Ahmet İşcen: Tabii... Mesela ilk işimiz, İstanbul’a gelen Donald Trump’ı korumaktı.
Az evvel bahsettiğimiz öncü istihbarat çalışmaları tamamlanmış, VIP’in şoförü ve arkadan arabayı takip edecek “artçı” diye tabir ettiğimiz şoförlerin hepsi ayarlanmıştı.


Angelina Jolie , Mardin gezisinde kızı Shiloh’yu yanından ayırmadı. 

DONALD TRUMP GELDİĞİNDE BÜYÜK BİR SÜRPRİZLE KARŞILAŞTIK

◊ Filmlerdeki gibi konvoyda çok sayıda araba olması bir şaşırtma stratejisi mi?
- Ahmet İşcen: Evet, nitekim Madonna’da da aynı taktiği uyguladık. Üstelik o gün herkes bizi arabalarla gidiyoruz sanırken kadını stada helikopterle indirdik. Neyse Trump’ın şoförü de savunma ve saldırı dediğimiz sürüş tekniklerini iyi bilen, bütün güzergahlara hakim bir arkadaştı.
◊ Ve Trump geldi, şoför inip kapısını açtı...
- Ahmet İşcen: Şoför her zaman arabanın içindedir, asla inmez! Çünkü onun görevi tehlike anında “esas adamı” olay mahallinden kaçırmaktır. Eğer arabadan inerse konsantrasyonu dağılır. Aracı kullanan kişi güvenlik prosedüründeki en önemli elemanlardan biridir. Fakat Trump geldiğinde hepimiz büyük bir sürprizle karşılaştık.
◊ Yoksa yanında Hillary Clinton mı vardı?
- Ahmet İşcen: (Gülüyor) Donald Trump, kızı İvanka’yla beraber geldi. İvanka’ya ayrıca bir Rolls Royce tahsis edildi fakat onun şoförü bahsettiğimiz özelliklere sahip değildi. Trump kızının daveti üzerine onunla aynı arabaya binmek istedi. Koruması hemen bana döndü ve gözümdeki “Olmaz” işaretini görünce durumu anında patronuna iletti. Ve Trump hiç itiraz etmeden daha önceden hazırladığımız Mercedes’e binip gitti.
◊ Dünyanın en ünlü egomanyağı bile bu konuda sorun çıkarmazken bizim Türkler aynı durumlarda nasıl davranıyorlar?
- Ahmet İşcen: Maalesef bizimkiler böyle davranmayıp “Ya ben ondan mı emir alacağım?” diye istedikleri arabaya biniyorlar. Halbuki bunun emir almakla ne alakası var? Doktora gittiğinde ona nasıl teslim oluyorsan, bu konuda da bana güvenmek zorundasın.


Donald Trump’ın kızı Ivanka Trump, İstanbul gezisinde tekneye binerken çorabı kaçınca yardımına Uğur Kısa ve Ahmet İşcen yetişti. 

MÜŞTERİLERİMİZİ SADECE KURŞUNLARDAN DEĞİL ÇÜRÜK YUMURTALARDAN DA KORUMAK ZORUNDAYIZ

◊ Bugün gelse yine korur musunuz Trump’ı?
- Uğur Kısa: Tabii ki koruruz, bizler profesyonel insanlarız.
◊ Adam hem Amerika’ya başkan adayı hem de sallamadığı kimse kalmadı! İşiniz daha da zor olur diye sordum...
- Ahmet İşcen: Biz her durumda ona göre hazırlanıp yine koruruz. Ayrıca VIP’lerin sadece bedenlerini değil imajlarını da korumakla yükümlüyüz. Yine Trump’ın o ziyaretinden bir örnek vereyim sana; bir davete gitmek için arabayla yola çıktık. Tam arabadan inip tekneye binecekken Ivanka’nın çorabı kaçtı.
◊ Koca adamlar külotlu çorap almaya mı gittiniz yoksa koşa koşa?
- Ahmet İşcen: Koşmamıza gerek yoktu çünkü böyle durumlar için arabamızda hazır külotlu çorap bulunuyordu.
◊ En küçüğünden en büyüğüne her türlü acil duruma hazırsınız yani...
- Uğur Kısa: Hazır olmak zorundayız. Bizim arabaların bagajında çelik yelek, biyolojik saldırı halinde yüz ve gözü temizlemek için solüsyon, gözlük, çorap, şemsiye, tam teşekküllü bir ilk yardım çantası, yangın battaniyesi, hatta otomatik defibrilatör bile var.
◊ Tam teşekküllü AKUT gibisiniz mübarek... Her şey tamam da şu şemsiye ne iş? Milleti kurşunlardan şemsiyeyle mi koruyacaksınız?
- Ahmet İşcen: Biz sadece kurşunlardan değil çürük yumurta ve domates saldırılarından da korumak zorundayız müşterilerimizi.

ADRIANA LIMA’YLA SABAHA KADAR BOWLİNG OYNADIK

◊ Belki biraz ütopik kaçacak ama hiç kaprissiz bir ünlüyle çalıştınız mı?
- Ahmet İşcen: Bak bu konuda Adriana Lima tek kelimeyle muhteşem bir kadındı. Kendisini üç gün boyunca Bakü ziyareti sırasında koruduk. Hayatımın en güzel işiydi. O kadar rahat ve kasmayan bir kadın ki anlatamam.
- Uğur Kısa: Sabaha kadar birlikte bowling oynadık Adriana’yla...
◊ Bu dediğin de kulağa biraz laubali geliyor...
- Ahmet İşcen: İşin bu kısmına koruduğunuz şahsın ortamına ayak uydurma, yani “hayalet korumalık” denir. Bizim yaptığımız da ondan ibaretti.
- Uğur Kısa: O eski “Men In Black” tarzı koruma artık demode olmuş bir yöntem. Mesela San Antonio Spurs basketbol takımı İstanbul’a geldiğinde, bizim arkadaşlara daha spor giyinmelerini, sinek kaydı tıraş olmamalarını, sporcuların yanında en azından bir menajer gibi falan durmalarını söyledik.
◊ Bu anlattık-larınızdan, geleceğin önemli meslek gruplarından birinin profesyonel korumalık olacağı anlaşılıyor...
- Uğur Kısa: Kesinlikle! Dikkat edersen dünyanın her yerinde bireysel silahlanma ve şiddet vakaları giderek artıyor. Adam trafiğe gıcık oluyor ya da “gözünün üstünde kaşın var” diye elini silahına atıyor.
- Ahmet İşcen: Aslına bakarsan bir diğer sebep de gelir dağılımındaki büyük uçurumlar... Sosyal piramidin bu kadar alt üst olması, bizim mesleğe duyulan ihtiyacı her geçen gün daha da artıracak. Bunu öngörmek için de kahin olmaya falan gerek yok.


Ahmet İşcen, Adriana Lima’ya üç günlük Bakü gezisinde eşlik etti.

SAHNEDEKİ DÜNYA STARINI DA KORUYORUZ ŞİDDET MAĞDURU ÇARESİZ KADINI DA

◊ Maalesef ülkemizde kadına şiddet aldı başını gidiyor... Bu konuda kapınızı çalanlar var mı?
- Uğur Kısa: Elbette... Şiddet mağduru kadınlara da koruma sağlıyoruz. Geçtiğimiz günlerde büyük bir kurumsal firmanın Diyarbakır temsilcisi hanımefendi, kocası tarafından “Ben senin çalışmanı istemiyorum” gerekçesiyle dört yerinden kurşunlandı. Bir daha böyle bir durumun yaşanmaması için hemen kendisine yakın koruma tahsis ettik.
◊ Ne tip önlemler alıyorsunuz bu tip hadiselerde?
- Uğur Kısa: Böyle durumlarda en çok panik butonu işe yarıyor. Kola yerleştirilen düğmeye bastığınızda, GPS üzerinden hem yer tespiti yapabiliyoruz hem de anında emniyet güçlerini oraya yönlendiriyoruz. Ama keşke bunların hiçbiri yaşanmasa...

ÇOCUKLARI MADONNA’DAN DAHA ÖNEMLİ DİYE UYARI GELDİ

◊ Peki koruduğunuz onca isim arasında en zorlandığınız hangisiydi?
- Ahmet İşcen: Madonna!
- Uğur Kısa: Kesinlikle Madonna’ydı. Kaprisini, şunu, bunu bir tarafa bırak, çocuklarının üstüne öylesine titriyordu ki onları korumak başlı başına bir işti. Ve bu da benim sorumluluğumdaydı.
- Ahmet İşcen: İstanbul’a gelmeden önce İsrail’deydi. Orada tam bir devlet koruması altında vakit geçirdiği için öylesine bunalmıştı ki buraya ayak bastığında tabiri caizse gerçekten sinir küpüydü, kimseye tek laf etmiyordu. Sürekli en yakınındaki korumalara patlıyordu. İkinci gün bana bir soru sordu diye güvenlikleri “Aaa seninle konuştu mu?” diye şoka girdiler.
◊ Canım boynunuza sarılacak hali de yoktu herhalde kadının, bundan başka ne zorlukları vardı?
- Ahmet İşcen: Madonna konser biter bitmez bornozunu giyip koşarak kapıda bekleyen 12 araçtan birine binecekti. Fakat hangisine bineceğini önceden bilemiyorduk. Bütün araçların motorları çalışır vaziyette ve iç sıcaklıkları da eşit olmak zorundaydı. Ve hepsinin aynı anda hareket etmesi gerekiyordu. Artık sen anla o akşam yaşadığımız kalp çarpıntısı ve stresi... Bu düzeni sağlamak hiç de kolay olmadı... 12 bilinmeyenli bir denklemdi ve çok şükür kazasız belasız atlattık o geceyi...
◊ Çocukları için de ayrı koruma tutar mı genelde ünlüler?
- Uğur Kısa: Çoğunlukla öyle oluyor. Mesela Angelina Jolie de nereye giderse gitsin kızı Shiloh’yu bir an bile yanından ayırmadı. Dedim ya İstanbul ziyaretinde de Madonna’nın çocuklarından ben sorumluydum. Daha onlar gelmeden “Çocuklar Madonna’dan daha önemli. Ne yap et başlarına en ufak bir şey gelmesin, aman ayakları taşa bile takılmasın” diye Amerika’dan çoktan uyarı gelmişti bile.
◊ Konserlerinde pek çok kutsal sembolü sahneye taşıyan Madonna’nın tüm radikallerin hedefinde olduğunu düşünürsek, zat-ı muhteremi korumak da bir o kadar zahmetli olmuştur tahminimce...
- Ahmet İşcen: İşin en zor kısmı da bu zaten. Herkesin hedefindeki dünya starının cuma günü kalkıp namaza gitmek istemesi ve camiye girmesi gerçekten de çok büyük riskler taşıyordu. Biz bu işin, tam anlamıyla bir mühendislik zekası gerektirdiğine inanıyoruz. Çünkü kişiyi koruyan pazı, zırh veya silah değil akıldır. Diyelim ki kaldırımda yürüyoruz ve karşıdan tehdit oluşturabilecek bir grup geliyor. Özel harekatçı “Ben bunları dağıtırım” diye saldırır, bir başkası fedailik yapmaya kalkar... Peki biz ne yaparız dersin? Yolumuzu değiştiririz...
- Uğur Kısa: Yaptığımız işin özü de bu aslında.
◊ Madonna memnun ayrıldı mı bari İstanbul’dan?
- Uğur Kısa: Vallahi memnun olması için bütün ekip elimizden ne geliyorsa yaptık. Hatta bizim özel harekatçı Kemal işine öylesine inanmıştı ki yemedi içmedi Madonna’yı bekledi. Kadın spor yapmak için salona girdiğinde “Kemal git bari bir şeyler atıştır” dedik ama o “Hayır, Madonna beni içeri girerken gördü, çıkarken de burada görmeli!” diye cevap veriyordu bize. “Yahu antrenman dört saat sürecekmiş” diye haber gönderiyorduk, “O zaman ben de burada dört saat beklerim” diyordu. (Gülüyor) Kadın önce cuma namazına gitti, ardından da “Şabat vakti geldi” deyip “Benimle bu özel yemeğe katılan olur mu?” diye sordu. Bizim Kemal “Ben gelirim” diye atlamasın mı! “Oğlum sen Yahudi misin?” dedim, “Elhamdülillah Müslümanım ama vazife gerektiriyorsa o törene de katılırım” diye cevap verdi... (Kahkahalar)

 

Fotoğraflar: Mustafa ÖZKÖK

Yazının devamı...

Nazım’ın yatak odası ve Virginia Woolf’un bekareti!

13 Mart 2016

Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da hatta sevda yüzünden ölmek de ayıp değil, bütün iş Tahir’le Zühre olabilmekte yani yürekte...”

Ah be Yalçın Küçük! Ne gerek vardı şimdi bunu yapmaya? Milletin özel hayatını ve yatak odasını dikizlemenin trend olduğu şu ahlak fukarası günlerde, Nazım’ın mahremini açmak yakıştı mı sana?
Neymiş efendim...
Nazım ölüm döşeğindeyken karısı Vera Tulyakova yan odada ‘bir hoyrat vücutla sabahı deniyor’muş. Yani sözün özü Vera, büyük şairi hasta yatağındayken yan odada aldatmış!
Sağ olun sayenizde öğrendik, şad olduk Yalçın Bey!

 

NE İŞİN VAR SENİN NAZIM’IN YATAK ODASINDA SAYIN KÜÇÜK



Memleketin yarısını Yahudi dönmesi diye yaftaladığınız o akıllara ziyan bilimsel çalışmalarınıza, şimdi de yepyeni bir magazinel boyut kattınız...
Yalçın Küçük gibi ciddi bir bilim adamı Tenkit adını verdiği son kitabında Nazım’ın hayatını BBG evine çeviriyorsa, İthaki gibi önemli bir yayınevi Virginia Woolf’un ‘Kendine Ait Bir Oda’sının girişine yazarla ilgili saçma sapan bir biyografi koyuyorsa çıkıp kimse “magazinciler belden aşağıya vuruyor” demesin bu memlekette!
Oğuz Atay’dan Orhan Pamuk’a, Haldun Taner’den Sait Faik’e kadar birçok üstadı tarzıyla etkileyen bu muazzam kadını şu cümlelerle sunmayı layık görmüş yayınevi:
“Küçük yaşta yazarlığa, 59 yaşında mezarlığa adım attı. Dalgalarla sörf yapıp, nehir bile denemeyecek bir kaşık suda boğuldu. Bilinç akışı mı, nehrin akışı mı? Odalarda ışıksızdı. Paranoyaklığı zaten Shakespeare’in olmayan kız kardeşi üzerine saatlerce konuşmasından belliydi. Geri gelir mi? Gelirse gelsin, kim korkar bakire kurttan? Bkz. Nicole Kidman.”
Üzülerek ve utanarak alıntıladım bu mizah kılığındaki seksist, sakil cümleleri... Duydum ki özür dilemişler, ne fayda! Bunu yazanlara “yuh” diyeceğim ama o bile kifayetsiz.
“Tren, öpsün seni Zeki Müren”, “Buna kim inanır? Kadir İnanır” banalliğindeki, ilkokul seviyeli söylemleri ülkenin entelektüellerinin de dillerine pelesenk olmaya başladıysa vay halimize!
Sonra birileri dönüp “Sen de başımıza yazar mı kesildin İzzet?” dediğinde, onlara içimden “Annem beni hâlâ genelevde piyanist sanıyor, merak etmeyin” diye haykırmak geliyor!
Eğer yayıncılık, yazarlık, entelektüellik, aydınlık buysa ben almayayım size kalsın efendiler...

 

Çetin Altan’dan yediğim okkalı fırçanın hikayesi


Hafta içi bir vesileyle Ankara’ya gitmem icap etti. Oldum olası sıkılmışımdır uçak yolculuklarından, hele ki istikamet Ankara’ysa...
Daralmamak için, sevgilimin “Bu senin başucu kitabın” dediği Çetin Altan’ın ‘Bir Avuç Gökyüzü’sünü attım çantama.
Uçağın lastikleri yerden havalandığında, ben çoktan büyük yazarın satırları arasında kendi gençliğime doğru bir yolculuğa çıkmıştım bile...
Lisenin son yıllarında ‘İmece’ adlı bir okul gazetemiz vardı.
İlk röportajımızı İstanbul’un efsane belediye başkanlarından rahmetli Aytekin Kotil ile yapmıştık. Derken büyük gün gelip çatmıştı; Çetin Altan’la söyleşecektik. Milliyet’teki odasının kapısında dizlerimiz titreyerek bizi içeri kabul etmesini bekliyorduk.
Mesleğin efsane ismi, röportaja başlamadan bizi üç ayrı kitabından, beş soruluk ayaküstü bir sınava tabi tuttu.
O dönem zaten hiçbirimizin elinden ‘Bir Avuç Gökyüzü’, ‘Viski’ ve ‘Onlar Uyanırken’ düşmezdi.
Bu yüzden ilk sınavı başarıyla atlattık.
Tam “Oh be yırttık” dediğimiz anda, asıl soruyu patlattı üstat:
“Söyleyin bakalım delikanlılar, bu solcu kelimesi nereden çıkmış?”
Afallayıp kalmıştık... Hepimiz Marx’ı, Engels’i, Huberman’i az buçuk bilirdik ama soru çalışmadığımız yerden gelmişti.
Nutkumuz tutulmuş o biçare halimizi görünce, meşhur kahkahalarından birini attı. Ve o gün bugündür zihnimden çıkmayan hikayeyi anlatmaya başladı.
İlerici- gerici, sağ-sol, aydın-cahil tanımlarının birbirine karıştığı şu gri günlerde onun sözlerini, bir kez daha hatırlayalım istedim.
“XVI. Louis vergilerin artırılması için görüş alışverişinde bulunmak istemişti. Kral, toplantıda aristokratları sağına, din adamlarını karşısına, halk temsilcilerini ise sol tarafına oturtmuştu.
Halktan gelen temsilciler, üç gün sürecek sınıflar meclisinin sürekli toplanmasını talep etmiş ve imparatorluk döneminde köklü bir değişiklik sayılan bu istek, Fransız Devrimi’nin de ilk adımı olmuştu.
İşte dünya siyaset literatürüne ‘solculuk’ kavramı böyle girmiştir. Artık sol yumruklarınızı havaya her kaldırdığınızda bu anlattıklarım gelsin aklınıza.”
O unutulmaz iki saatte hayata, siyasete ve insana dair müthiş şeyler öğrenmiştik. Ayrılırken yine kocaman bir kahkaha atıp, “Bir daha sağınızı solunuzu öğrenmeden kimseyle röportaja gitmeyin sıpalar!” diye fırçaladı bizi...
Mekanın cennet olsun büyük usta.

 

Tarkan’ın ‘Ahde Vefa’sını  dinlerken “Ah be” dediklerim

 

Uzun zamandır benim de beklediğim bir albümdü!
Tarkan sahnede seslendirdiği alaturka şarkılarla ağızlarımıza bir parmak bal çalmıştı çoktan.
Cuma günü çıkar çıkmaz da iTunes’tan albümü indirdim. Bütün şarkıları da uzun bir yürüyüş sırasında sindire sindire dinledim!
Olmuş mu?
Hem de ‘fevkaladenin fevkinde’ olmuş!
“Benim sesim var” deyip de göstermek için saçma sapan çıkışlar yapmadan, daha çok satsın diye küçük gırtlak oyunlarına girmeden, son derece yalın bir altyapı üzerine, sakin sakin, ‘ustalığını’ sergileyecek şekilde öylesine okumuş ki, helal olsun dememek mümkün değil!
Satar mı?
Hem de deliler gibi!
Albüm çıkmadan 100 binin üzerinde sipariş almış ve daha ilk saatlerde bütün listelerin zirvesine oturmuştu bile.
Sebebi basit çünkü hepimiz Tarkan’ı çok özledik...
İyi hoş da...
Peki tüm bunlar yeterli mi?
Madem öyle şimdi gelelim zurnanın zırt dediği yere...
“Dile kolay, altı yıllık ‘albüm orucunu’ bozmak için bu projeyi mi bekledin” demezler mi adama?
Ortalığı yerinden oynatacak süper bir pop albümle geri döndükten sonra, ‘Ahde Vefa’yı çıkarsan daha güzel olmaz mıydı?
Bunca yıl sonra bize Eski Tarkan’ı geri verecek yeni bir hit bulamadın mı,
Neden ‘okeye dönen’ küllenmiş yıldızlar gibi Türk sanat müziğini, ‘köprüden önce son çıkış’ olarak gördün?
Milli marş haline gelmiş bu alaturka repertuvarla çıkmak, kolaya kaçmak değildir de nedir?
Bülent Hanım, Sacit Aslan ile Erol Köse’nin programında Sezar’ın hakkını Sezar’a teslim etti.
Onun engin müzik bilgisinin yanında ahkam kesmek hadsizlik olur elbette ama bu şarkıları biz zaten Zeki Müren’den Müzeyyen Senar’a kadar birçok efsaneden döndürüp döndürüp dinlemedik mi?
Sen bu albümle Türk sanat müziğine ne kattın?
Haydi diyelim “Bir de bu şarkıları benden dinleyin” diye düşünen bir milyonuncu şarkıcı oldun, o zaman neden Tarkan’ca bir şeyler eklemedin?
Etrafındakiler sana “Gençlere alaturka şarkıları sevdirirsin bu albümle” gibi köhne bir akıl mı verdi?
Bu yolu 20 sene önce Muazzez Ersoy’un 12 albümlük Nostalji serisiyle çiğneyip geçtiğini hatırlamıyor musun?
Yoksa ‘Her yolculuk başladığı yerde biter’ mottosuyla Çınarcık günlerine dönmek miydi niyetin?
Ne yani bu o döneminin ‘Ahde Vefası’ mı?
Vallahi kusura bakma Tarkan ama ‘Ahde Vefa’ olsa olsa seni sevenlerin ve ‘Megastar’ olduğun yılları hatırlayıp bu albümü alanların sana göstereceği vefa olabilir ancak!
Ah be güzel kardeşim, keşke ‘Megastar Tarkan’ adını yemeye sen dahil kimseye izin vermeseydin!
Ben yapmak için yapılmış, müzikal olarak usta işi ama gönül telime dokunmayacak, hissiyattan noksan bu albümü naçizane pas geçiyor ve eski Tarkan’ı bekleme hakkımı kullanıyorum!
Dipnot: Zevkler ve renkler tartışılmaz...

 

 

Yazının devamı...

Aynı ev seksi öldürür

12 Mart 2016

◊ Hanımlar beyler, ellerinizdeki telefonları bırakırsanız muhabbete başlayabiliriz...
- Gonca Vuslateri: Ay İzzet bir dakika şu fotoyu repost yapıp bırakıyorum.
- Seray Sever: Sevgilim Dubai’de, onunla FaceTime yapıp hemen geliyorum...
- Kenan Erçetingöz: Okan’ın elinde telefon yok, onunla konuşsana!
◊ Okan hayırdır senin yok mu sosyal medyada “acil” bir işin?
- Okan Bayülgen: Mümkün olsa elime bile almam telefonu. Geçen sene altı ay hiç kullanmadım inanır mısın? Tek kelimeyle müthişti o günler. Fakat sonradan çocuğum olduğu için mecburen tekrar yanımda taşımaya başladım.
◊ Bir çeşit dijital detoks yaptın yani...
- Okan Bayülgen: Evet çünkü rahatsız oluyorum ve sevmiyorum abi bu mereti...
- Kenan Erçetingöz: Bu iletişim çağında altı ay nasıl dayandın telefonsuzluğa?
- Okan Bayülgen: Yahu zaten düşünecek olursan rutinimizin dışında pek bir hareketimiz yok. Hiçbirimiz kalkıp da “Gel Vefa’ya boza içmeye gidelim” demiyoruz. Gezdiğimiz, vakit geçirdiğimiz yerler hemen hemen hep aynı. Mesela ben Galata civarında dolaşıyorum. Bir restoranda veya dükkanda değilsem diğerindeyimdir. Altı ay boyunca ne yaptım? Gittiğim yerlerin sabit telefonlarını kullandım. Kimi aramam gerekirse arıyordum, onlar da bana geri döndüğünde garson gelip haber veriyordu. 
- Gonca Vuslateri: Ay aynı eski filmlerdeki gibi... (Kahkahalar) 
- Okan Bayülgen: Aslında ben medya ve iletişim konusunda hep erken öten horoz oldum. Mesela artık her yerde internet bağlantısı olduğundan telefon hatlarını kullanmadan yaşayabileceğimizi düşünüyorum.
◊ Abi önce sabit telefon hatlarından faydalandığını anlatıyorsun, sonra kalkıp hatları cümleten kapatalım diyorsun...
- Okan Bayülgen: En nihayetinde kaçış yok modern çağın getirdiklerinden. Altı ayın sonunda yine aldım işte telefonu elime. 
- Gonca Vuslateri: Nedir bu hatların kapanma meselesi? Vallahi benim hatlarım karıştı...
- Seray Sever: Aç artık beynindeki şu wi-fi’yı Gonca! (Kahkahalar)
- Okan Bayülgen: Hah işte tam da bundan bahsediyorum. Herkes wi-fi şifresini kaldırsa, telefon hattı kullanmamıza gerek kalmaz. Düşünsenize arabada giderken bir sürü ev ve işletmenin wi-fi hesabı çıkıyor telefonlarımızın ekranında. Fakat tabii kilitli olduğu için hiçbirinden faydalanamıyoruz.

MİLLET EŞİNİN SURATINDAN ÇOK INSTAGRAM’A BAKIYOR

◊ Oldu olacak evlerimizin kapılarını da açalım...
- Okan Bayülgen: Eh tabii insanların bu güveni suistimal etmemesi lazım. Sen gidip adamın bağlantısından devasa dosyalar indirmeye kalkarsan işin boku çıkar.
- Gonca Vuslateri: Niye bu kadar esir olduk sosyal medyaya peki? Millet evinde eşinin suratından çok Instagram’ına bakıyor...
- Okan Bayülgen: Çünkü insanlar o sanal dünyada yaşamayı seviyor. Adama tam bir şey anlatıyorsun, pat diye akıllı telefonuna bakmaya başlıyor. Herif resmen senin gerçek muhabbetinden sıkılıp Facebook’a kaçıyor.


SOSYAL MEDYA BAĞIMLILIĞI AĞIR BİR PORNOGRAFİ


- Seray Sever: Hep beraber daha yalnız bir dünyaya doğru mu gidiyoruz?
- Okan Bayülgen: Sosyal medya bağımlılığını ağır bir pornografi olarak tanımlıyorum ben. Bir şeyi bu denli sevip kendini ondan alamamak başka nasıl açıklanabilir ki? 70’lerin başında Galatasaray’da okurken sibernetiğe çok meraklıydım. Tabii o zamanlar bu kavram genelde sadece fütüristik dünyayla çalışmalar yapan bilim insanlarının dilindeydi.

TAM BİR GERİZEKALI OLARAK  HAYATIMIZI SÜRDÜRÜYORUZ

◊ Haklısın bugün bütün memleket sibernetik konuşuyor zaten... (Kahkahalar)
- Okan Bayülgen: Üretim araçlarının değişmesi ve insanların görevlerini robotların üstlenmesinden bahsediyorum. Artık bu dediğim gerçekleşti fakat nedense hiç kimsenin hiçbir şeye vakti yok! Yoldan birini çevirsen hemen başlıyor “Sinemaya, tiyatroya zamanım yok. Çocuklar çok vaktimi alıyor” falan diye konuşmaya. Ulan asıl bizim annemizin, babamızın, dedemizin hiçbir şeye zamanı yoktu! Bugün pek çok şeyi robotlar yapıyor. Google dediğimiz de bir robot değil mi? Yaz yazacağını, sonra dizsin sıraya konuları. İşte bizler de bu yüzden ya akıllı ya da tam bir gerizekalı olarak hayatlarımızı sürdürüyoruz.
◊ Kafa karıştırma, çok şey bildiğini sanan gerizekalılar mı olduk diyorsun yani?
- Okan Bayülgen: Araştırmalar yeni neslin gelmiş geçmiş en gerizekalı insan evladı olduğu yönünde...
- Seray Sever: Olur mu canım? Şimdiki çocuklar çok daha zeki. 2 yaşında velet elindeki iPad’den ne ararsa buluveriyor. Tabii bu hayat onlara yararlı mı, üretkenler mi, mutlular mı, barışçıllar mı bilemiyorum...
- Okan Bayülgen: Zaten önemli olan bu kuşağın ileride dünyaya ne fayda sağlayacağı. Mesela benim de dahil olduğum, 1946-64 yılları arasında doğmuş “baby boomers” kuşağı, dünya tarihindeki en özgürlükçü, sanat ve kültür üretimi en fazla olan jenerasyon. Bugün giydiğiniz bütün moda kıyafetler, evinize astığınız tablolar, sürekli dinlediğiniz şarkılar, okuduğunuz modern kitaplar hep bizim kuşağın ürünleri. Fakat bütün özgürlükçü hareketleri gerçekleştirmiş olmalarına rağmen, siyasi açıdan dünyanın içine ettiler o da ayrı konu...

BAŞINDAN BERİ HİÇ BOŞANMAYI DÜŞÜNMEDİM

◊ Boşanmış bir anne babanın çocuğusun. Bunun sende yarattığı travmadan dolayı eşinden ayrılmamayı hiç düşündün mü?
- Okan Bayülgen: Aslında ben başından beri hiç boşanmayı düşünmedim.
- Kenan Erçetingöz: Ee peki neden boşandın o zaman?
- Okan Bayülgen: Anlaşamama halleri başladığında, aynı evin içinde hayatlarımızı berbat etmenin bir manası yoktu. Aslında en az 10 sene boşanmama konusunda kararlıydım ama altıncı yıldan sonra birbirimizi hırpalamadan evliliğimizi bitirdik. Ama tatillerde hâlâ beraberiz.
- Kenan Erçetingöz: Boşanmamak için çok çaba sarfettin mi?
- Okan Bayülgen: Tam tersine, eşim daha çok çaba sarf etti. Yahu ben aslında geleneksele inanan bir adamım. Fakat o geleneksel yapı dört başı mahmur bir şekilde kurulamadığında devam etmesi mümkün olmuyor. 
- Gonca Vuslateri: Sen ve geleneksel yapı! Gözümde bir türlü canlanmıyor...
- Okan Bayülgen: Gelenekselden kastım evliliğin bir mecburiyet ilişkisi olması... Buna inanıyorum, seviyorum ama kendim geleneksel değilim zaten. 
- Seray Sever: Ama bu mecburiyet ilişkisi lafı da kulağa hiç hoş gelmedi doğrusu...
- Okan Bayülgen: Bir çocuğun mezuniyet ve askerlikten sonra otomatikman evliliğe yatay geçiş yapması mecburiyet değildir de nedir söylesene Allah aşkına?


GÜNÜMÜZ İNSANI HİÇ KİMSEYE KARŞI BİR BAĞ HİSSETMİYOR


◊ Yazılı olmayan, beynimize kodlanmış “kanun” ve kurallar silsilesinden bahsediyorsun...
- Okan Bayülgen: Askerlik arkadaşları çok iyidir diye düşünmek de bir mecburiyet mesela. Uzun süren evliliklere bakarsanız bu çiftlerin yıllarca arkadaş olduklarını, mahalleden birbirlerini tanıdıklarını ya da aynı yerde çalıştıklarını görürsünüz. Ama günümüz insanı hiç kimseye ve hiçbir şeye karşı bir bağ hissetmiyor. Neredeyse bütün evliler birbirlerinin yerine hemen bir başkasını koyabilecekleri inancındalar.
◊ Gemileri limanlarla birlikte yakmaya hazır hale geldik...
- Okan Bayülgen: “Seni şak diye bırakabilirim” düşüncesiyle başlayan ilişkilerin uzun süre devam etmesi de mümkün değil. 
- Seray Sever: Acaba alternatif mi daha fazla artık?
- Okan Bayülgen: Fazla falan değil ama biz öyle zannediyoruz. Mesela hepimiz istediğimiz an İstanbul’u terk edebileceğimizi, işyerinden istifa edebileceğimizi sanıyoruz. Geleneksel muhabbetine geri dönersek, mesela ben kayınvalidem ve kayınpederimle aynı evde yaşamayı çok isterdim. Çünkü inanın bana yeni evlenen çiftleri yalnız bırakmamak gerekiyor.
- Gonca Vuslateri: Nasıl yani anlamadım Okan abi! Cicim aylarının tadını çıkarmaları için yeni evliler yalnız bırakılmaz mı!
- Okan Bayülgen: Özellikle çocuk sahibi olduktan sonra bahsettiğim şey çok gerekli. Biz kalabalık ailelerde yetiştiğimiz için kültürümüzün ve birikimimizin tohumlarını anneannelerimiz, dedelerimiz attılar. Şimdiki çocuklar ister istemez eve yardıma gelen yabancı bir kadının eğitimine maruz kalıyorlar. Zaten bu yüzden de birçok çift evlatları üzerinden günah çıkarıyor. Bırak ataerkil ve anaerkili, çocukerkil aileler haline geldik. Eğitimle ilgili açığı kapamak için çocukları kurstan kursa sürükleyen, onları AVM’lere götürüp hediyelere boğan bilinçsiz bir ebeveyn türü ortaya çıktı maalesef. 
◊ Korkutmasana Gonca’yı... Senin yüzünden kız, çocuk doğurmayacak... (Kahkahalar)
- Gonca Vuslateri: Ay durun be daha ne çocuğu?

ÇOCUKLARIMIZ ÇOCUKLUK FOTOĞRAFLARINI GÖREMEYECEK

◊ Peki senin hiç mi yok Instagram, Twitter gibi merakların?
- Seray Sever: Yahu Twitter’a zorla ben soktum Okan’ı, söylesene kaç milyon takipçin var!
◊- Okan Bayülgen: 5,5 milyon oldu.Maşallah, daha ne istiyorsun?
- Okan Bayülgen: Hiçbir faydası yok ki Twitter’ın bana! Sanki küçücük bir ejderhaymışım ama upuzun bir kuyruğum varmış gibi geliyor.
- Seray Sever: Yahu faydası olmaz olur mu? Bir anda 5,5 milyon kişiye hitap ediyorsun.
- Kenan Erçetingöz: Hepsinin aktif olduğuna inanmıyorum ben.
- Okan Bayülgen: Değil zaten! Sosyal medyanın bize hiçbir yararı ve kazancı yok! Godard’ın yıllar önce söylediği “İletişimin her türlüsü var ama kendisi yok” lafı tam da bugünleri anlatıyor işte. Adama “Sana mesaj attım niye dönmedin?” diye sorunca “Nereden attın?” diye cevap veriyor. Whatsapp’tan mı attın? Facebook’tan mı attın? Yoksa mail mi attın? (Kahkahalar) Bir de bana herkes snapchat’ten bahsediyor. Nasıl bir manyaklıktır anlamadım! Resmi, videoyu koy, 24 saat sonra silinsin ve unut! Herifler herkese bildiğin sarhoş muamelesi yapıyor!
- Gonca Vuslateri: Eskiden evlerimize veya albümlere fotoğraflar koyardık ama o da artık yavaş yavaş tarihe karışıyor.
◊ Fotoğrafları sakladığımız tozlu sandıkların yerini iCloud aldı...
- Okan Bayülgen: Tabii ya, zaten sırf bu yüzden çok büyük kazık yiyeceğiz. Paris’teki bir analog fotoğraf stüdyosunun sloganında dediği gibi “Çocuklarınız, çocukluk fotoğraflarını göremeyecekler”...
- Kenan Erçetingöz: Senin kızın kaç yaşında oldu şimdi? Var mı onun iPad’e falan aşırı ilgisi?
- Okan Bayülgen: 6,5 yaşında. Annesiyle birlikte özellikle onu dijital dünyadan korumaya çalışıyoruz ama zaten kendisi resim, heykel, dans, tiyatro, saklambaç, körebe gibi mekanik üretime dayalı oyun ve etkinliklere daha meraklı.
◊ Çocukluğumuzun oyunlarını oynatıyorsun kızına yani...
- Okan Bayülgen: Biz ona değil o bize oynatıyor. (Gülüyor)

EVLİLİK AMAÇ DEĞİL ARAÇTIR

◊ Her boşanma bir travma değil mi zaten?
- Okan Bayülgen: Bence asıl soru “Evlilik bir amaç mıdır?” olmalı... Evlilik üstümüzü örten, bizi ifade eden, mutlu ve huzurlu olmamızı sağlayan, kimliğimize daha fazla nitelik katan bir durum sadece. Toparlayacak olursam, evlilik amaç değil araçtır.
◊ Toplumsal normlar göz önüne alınarak yazılmış bir senaryonun parçası evlilik bana göre...
- Okan Bayülgen: Tabii ki her şey bir senaryonun parçası. Ve bunlar bir şekilde beynimize işleniyor. Hollywood filmlerini düşünün; bir zamanlar karı kocalar aynı yatakta yatmaz, birbirlerinin odalarına en şık halleriyle kapıyı tıklatarak girerlerdi. Fakat o filmlerin senaryoları da artık değişti, şimdi bütün çiftler yan yana uyuyor.
- Seray Sever: Aynı yatakta yatmak evlilikte seksi öldürüyor mu dersin?
- Okan Bayülgen: Bırak aynı yatağı, aynı evde olmak bile seksi öldürüyor. 
- Seray Sever: Beraber olduğun kişinin her haline tanık olunca cazibe diye bir şey kalmıyor ortada.
- Kenan Erçetingöz: Uzun evliliğin sırlarından birinin yatakları ayırmak olduğu kanıtlandı zaten...
- Gonca Vuslateri: Ben daha çiçeği burnunda evli bir kadınım, nerede yatsam bilemedim şimdi. (Kahkahalar) 
- Okan Bayülgen: Yeni evlilik hali tamamen şaşkınlık ve sarhoşluktan ibaret zaten.
- Gonca Vuslateri: Ben de boşanmış bir anne babanın çocuğuyum. Bu yüzden uzun vadede neyin nasıl olacağı konusunda pek bir fikrim yok açıkçası. Kocamın da annesi babası ayrı. Tek bildiğimiz evlilikte belirli bir noktaya gelince bazı şeylerin koptuğu...

“BU BÜCÜRÜN NESİ BÜYÜK” BAŞLIĞI SAYESİNDE ÇOK EKMEK YEDİM

◊ Gonca’cığım inşallah siz o kopma noktasına hiç gelmezsiniz ama müsaadenle Okan’a şunu sormak istiyorum, evlilikler bitmeye mahkum mu sence?
- Okan Bayülgen: Uzun süren evliliklere saygım sonsuz. Bu konuda kendi adıma bir şey söylemem gerekirse, evladım olduğu için zaten ister istemez ömür boyu bir evlilik yaşayacağım. Sonuçta biz annelikten babalıktan değil, birbirimizden boşandık. Ayrıca bence çocuksuz evlilik saçmadır ve olamaz!
◊ Ya çiftlerin çocuk yapmaları mümkün değilse...
- Okan Bayülgen: O zaman ya evlat edinecekler ya da kedi köpek alacaklar. Anlayacağın kendilerini, kendilerinden başka bir şeye adamak zorundalar. 
- Kenan Erçetingöz: Eski eşin yeniden evlenirse nasıl tepki verirsin?
- Seray Sever: Aaa evet, kızının başka bir adama “baba” demesi seni rahatsız eder mi?
- Okan Bayülgen: Yahu artık zamane çocukları başka birine ne anne ne de baba diyorlar. 
- Seray Sever: Peki kızınla aynı evde bir başka erkeğin yaşaması canını acıtır mı?
- Okan Bayülgen: Bu “Kızının aynı evde bir Madagaskar lemuruyla yaşaması seni rahatsız eder mi?” kadar saçma bir soru. Sonuçta eşim ve ben değişen şartlara göre en doğru projeksiyonu yapacağız mutlaka. 
◊ Boşanma sürecinde pedagoglardan destek aldınız mı?
- Okan Bayülgen: Pedagogları en sıradan vatandaştan daha kültürsüz, basmakalıp, son yılda çıkan İngilizce kitaplarda ne yazıyorsa bizlere kakalamaya çalışan tipler olarak görüyorum. Çok pedagoga hakaret ettim, çok pedagogu gömmek üzereydim de son anda vazgeçtim.
- Kenan Erçetingöz: Sanki biz pedagoglarla mı yetiştik Allah aşkına?
◊ Pedagogu bilmem ama senin şimdi bir psikiyatriste ihtiyacın var Kenan çünkü andropozun eşiğindesin... (Kahkahalar)
- Kenan Erçetingöz: Haydi bakalım başladık yine... Ulan madem bu kadar bana gıcıksın, ne çağırıyorsun her hafta?
Gönlümden bir parçasın, söküp atamıyorum da ondan... (Kahkahalar)
- Kenan Erçetingöz: Haydi bırak dalgayı da soru sor...
◊ Okan hep merak etmişimdir, boyun yok, posun yok, tip desen hiç yok. Bu kadar güzel kadınla nasıl beraber oldun?
- Gonca Vuslateri: Eyvaaah İzzet’in içine Kenan kaçtı. (Kahkahalar) 
- Okan Bayülgen: Yıllar önce benden fazla hoşlanmayan ve bana hakaret etmeyi amaç edinmiş bir gazeteci arkadaş haberimi yapıp, “Bu bücürün nesi büyük?” diye başlık attı. İşte o başlık yüzünden işlerim nasıl rast gitti anlatamam. Kulakları çınlasın, sayesinde çok ekmek yedim... (Kahkahalar) 

EVLİLİĞE İNANAN BİR KADININ İKİNCİ KEZ BOŞANMASI, İSTER İSTEMEZ KALBİNDE YARA AÇACAKTI

- Kenan Erçetingöz: Peki boşandığın eşinin seninle ilgili “Kalbimde derin yaralar açtı” açıklaması hakkında ne düşünüyorsun?
- Gonca Vuslateri: Buyrun bakalım adam toplumsal analiz yaparken yine bağladık Merhaba Televole’ye...
- Kenan Erçetingöz: Kızım burası tam toplumsal masa! Ünlülerin toplumsal dünyasından daha iyi konu mu olur?
- Gonca Vuslateri: Yok be burası mermer masa Kenan abi. (Kahkahalar)
- Kenan Erçetingöz: Eee ne diyorsun bu duruma Okan?
- Okan Bayülgen: Doğrusu böyle bir açıklamayı niye yaptığını anlamadım. Hemen ardından mesajlaştık ve sanırım kendi de neden bunları söylediğini anlamış değil.
- Seray Sever: Belki bir boş anını yakaladılar. Kadının ruh haline bağlı her şey... 
- Okan Bayülgen: Bu Şirin’in ikinci evliliğiydi ve evliliğe inanan bir kadının ikinci kez boşanması ister istemez kalbinde yara açacaktı. 

BANA SORARSANIZ BÜLENT ERSOY UZAYLI!

◊ Bülent Ersoy ve Ömür Gedik’in kürk savaşlarına gireceğim ama korkarım Okan yine gelenek ve göreneklerimizden bahsedecek...
- Okan Bayülgen: Kürk savaşlarını bilemem ama ben Bülent Ersoy’un yıllarca “Star Wars”taki canavarlardan biri olduğuna inandım. 
Ne zaman ki programında pantolon giydi, işte o an fiziğini tam olarak görebildim ve güzel bir kadın olduğunun farkına vardım. Ayrıca Bülent Ersoy’un televizyon ekranlarından izlediğimiz bayılması, bugüne kadar gelmiş geçmiş en önemli tıp dışı bayılmadır. Bu da kendisinin uzaylı olduğunun en açık kanıtıdır.
◊ Biz burada gündem diye çırpınıyoruz, Okan Mars’a yolculuk yapıyor... Tarkan’ın yeni çıkan Türk sanat müziği albümü için ne diyor dört benzemez?
- Kenan Erçetingöz: Hele bir albümü dinleyelim de öyle konuşuruz. Tarkan hiç senin programına konuk oldu mu Okan?
- Okan Bayülgen: O kadar sıkıldım ki bu konudan... “Tarkan’ı programına çağırdın mı?” diye sorsana sen bana...
- Kenan Erçetingöz: Niye çağırmadan? Gelse istemez misin?
- Okan Bayülgen: Ben hiçbir “meşhuru” programa çağırmıyorum ki arkadaşlar.
- Seray Sever: Biz geldik senin programa, meşhur değil miyiz yani?
◊ Bak görüyor musun Okan hepimizi ezikledi! (Kahkahalar)
- Okan Bayülgen: Tırnak içine koyduğum meşhurları çağırmıyorum demek istedim. Gölgesinden korkan şöhretler var. Bana stres ve tedirginlikten başka bir şey vermiyor böyle tipler. 
Milyonlarca dolarlık bir dizi prodüksiyonu yapılmış, başrolü süsleyip püslemiş bir imaj yaratmışlar. Her şeyi de bu imaja bağlamışlar. Sonra da adam programa gelip kendini rezil etmiş! O kadar masrafın çöpe gittiğini düşünsene!
◊ Peki neden artık sinemada göremiyoruz seni, asıl mesleğin oyunculuk değil mi?
- Okan Bayülgen: Göremezsiniz çünkü maalesef ülkemizde filmlerin başarısı sadece gişeyle ölçülüyor. Ben de yaradılış itibariyle başarısız olmaya tahammül edemeyen bir tip olduğumdan artık film yapmıyorum.

“RECEP İVEDİK” BİZİM ASGARİ MÜŞTEREĞİMİZDİR

◊ Nasıl bu kadar eminsin filmlerinin gişe yapmayacağından?
- Seray Sever: Kafasında sanatsal filmler varsa, gişesinin yüksek olması çok zor.
◊ Komedi yapar belki canım...
- Seray Sever: Komedi de olsa “Recep İvedik” gibi filmler yapıyor bahsettiğimiz gişeleri.
- Kenan Erçetingöz: Sence neden böylesine seviliyor o tarz filmler Okan?
- Okan Bayülgen: Çünkü “Recep İvedik” bizim asgari müştereğimizdir. Diyelim ki, liseli çocuklar yanlarına kızları da alıp Şubat tatilinde hep birlikte sinemaya gittiler. 10 kişi aynı filme girecekler... Ama bir tanesi aksiyon seviyor, öbürü romantik komedi diye tutturuyor... Gençler Nuri Bilge Ceylan filmine mi gidecek? Orada “Recep İvedik”in afişi asılıysa hepsi “Aaa buna gidelim” diyor. Yani az önce bahsettiğim gibi asgari müşterekte buluşuyorlar.
◊ Kenan hazır mısın? Okan’ın ağzından yine magazinsel bir laf almak üzereyim.
- Kenan Erçetingöz: Kemerlerimi bağladım bekliyorum.

EN ÇOK YILMAZ MORGÜL’Ü KISKANIYORUM

◊ Siyasi tavrını ortaya koyan tek bir esprisi olmadığı için Cem Yılmaz’ı çok eleştirmiştin zamanında...
- Okan Bayülgen: Ben Cem gibi mükemmel mizah üreten bir zekanın, hiç siyaset konuşmamasının bir cevher kaybı olduğunu düşündüğümü söyledim.
- Gonca Vuslateri: Polemik yaratamadın diye üzülmedin di mi İzzet? (Kahkahalar)
- Seray Sever: İhtiraslı ve kıskanç bir adam mısın Okan?
- Okan Bayülgen: Çok kıskancım hem de. Güzel bir resim yapmış, fotoğraf veya film çekmiş, şarkı yazmış insanları deli gibi kıskanıyorum.
◊ En son kimi kıskandın peki?
- Okan Bayülgen: Herkesi kıskanıyorum!
- Kenan Erçetingöz: En son kim ama?
- Okan Bayülgen: Mick Jagger’ı...
◊ Bizimkilerden kıskandığın var mı?
- Okan Bayülgen: Kesinlikle Yılmaz Morgül! İngiltere’de Mick Jagger, Türkiye’de Yılmaz Morgül! (Kahkahalar)

SEDA SAYAN’DAN KORKMAK BİR GELENEKTİR BENİM DE KENDİSİNDEN ÖDÜM PATLIYOR

◊ Okan’ın hayatını didiklemekten gündemi unuttuk. Cep telefonuna Kur’an-ı Kerim uygulaması indiren Tuğçe Kazaz’ın Diyanet’e “Cihazlarımıza abdestsiz dokunabilir miyiz?” diye sormasına ne diyorsunuz?
- Seray Sever: Başlı başına bir vaka bu Tuğçe Kazaz...
- Okan Bayülgen: Üçüncü şahıslardan bahsetmeyi hiç sevmiyorum. Siz onu aranızda tartışın, beni karıştırmayın...
- Kenan Erçetingöz: Yahu senin Okan Bayülgen olarak görüşün olamaz mı Tuğçe ile ilgili? Niye kaçıyorsun?
- Okan Bayülgen: Kaçtığım falan yok sadece Tuğçe Kazaz’ı eğlenceli bulmuyorum. Bak mesela Kristof Kolomb’un Amerika’ya çıkması gibi Yılmaz Morgül’ün Survivor adasına çıkması çok matrak. Dominik Adası’na Türkler’in örf, adet, kültür ve inançlarını taşımakta öncülük etmesi kadar eğlenceli ne olabilir?
- Kenan Erçetingöz: Bak bu da güzel, Yılmaz Morgül’ü anlat.
- Okan Bayülgen: Yılmaz kendini o kadar çok anlatıyor ki, ben ne söylesem boş. Fakat onun topluma bu kadar mâl olması dehşet verici doğrusu.
◊ Seda Sayan’la geçmişte aran o kadar iyiyken ne oldu da durum değişti?
- Kenan Erçetingöz: Bravo İzzet! Çaktırmadan soktun magazini araya...




KAYA ÇİLİNGİROĞLU MEDYADA OLMAZSA III. DÜNYA SAVAŞI ÇIKTI DİYE DÜŞÜNÜRÜM

◊ Nedense senden bravo almak hiç iyi bir şeymiş gibi gelmiyor bana...
- Kenan Erçetingöz: İşi sulandırma yine hemen. Eee Okan niye korkuyorsun Seda Sayan’dan?
- Okan Bayülgen: Seda Sayan’dan korkmak bir gelenektir, benim de iyi bir vatandaş olarak kendisinden ödüm patlıyor.
- Gonca Vuslateri: Ona bakarsan programına gelen herkes de senden korkuyor...
- Okan Bayülgen: Ama yayın bittikten sonra “Ay ne kadar tatlıymışsın” diye yanaklarımı mıncıklıyorlar.
Vallahi kusuruma bakmayın ben ısrarla gündemden sormaya devam edeceğim... Kaya Çilingiroğlu katıldığı bir televizyon programında “Kadınlar trafikten men edilmeli” demiş... 
Buyrun buradan yakın!
- Okan Bayülgen: Bak Kaya Çilingiroğlu da gelenekseldir. Yıllardır sebebini anlamadığım bir şekilde Türk basınının ve televizyonlarının içindedir. Eğer bir gün Kaya Çilingiroğlu medyada olmazsa, III. Dünya Savaşı çıkmış diye düşünebilirim.
- Kenan Erçetingöz: Ama “Hülya Avşar’ın kocası olmak kolay mı?” dedi Kaya..
- Okan Bayülgen: Hülya Avşar’la hiç evlenmediğim için bilemiyorum...

Yazının devamı...