"Hakan Tartan" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Hakan Tartan" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.

Hakan Tartan

Alaçatı'da sevgi evi!

25 Şubat 2009
Bilenler için sorun değil de bilmeyenler için akıllara kazındı.
Biri elbette daha sansasyoneldi, gazete sayfalarında, TV haberlerinde daha çok yer buldu.
Alaçatı’nın sevilen Belediye Başkanı Muhittin Dalgıç önce gözaltına alındı, sonra tutuklandı.
Tam yeniden seçilme, beldesine daha çok hizmet verme heyecanı yaşarken.
Bu kış bile canlılığını sürdürdü Alaçatı.
Sadece Çeşme sevdalıları için değil, nefes almak, farklı bir atmosfer yaşamak isteyenler için de seçenek oldu.
Dar yollarında keyifli yürüyüşler.
Tek tük açık mağazalarda farklı seçenekler.
Hava soğuk olsa da hazırlıkları ile şimdiden yaşayan sörf.
Deli rüzgar! Ama mutlaka kalite!
Tarih, nostalji.
Halis zeytinyağı ile yapılmış yemekler.
Enginar, kereviz, turp otu.
Ihlamur, kekik, nane...
Tertemiz bir hava.
Yaza hazırlanan Alaçatı’da şok!
Ve ikinci bir dalga. Bu dalga farklı.
Yine Alaçatı’yı Türkiye gündemine soktu...
Ama... Bu kez bir kadınla...
Çağdaş, güzel mi güzel, başarılı mı başarılı bir Türk kadını ile. Bir Türk sanatçısı.
Sevgisi uğruna; başarı merdivenlerini tırmanabileceği halde köşesine çekilen bir Türk kadını.
Sevgisine sahip çıkan.
Sessizliğini koruyan. Ama...
İçinde fırtınalar kopan.
Şöhreti, gücü kendi lehine kullanıp “servetler edinenler”in yanında köşesine çekilip sevgiyi yücelten...
Anıları ile yaşayan, yüreğinin götürdüğü yere giden bir Türk kadını. Ayhan Aydan.
Başarılı bir opera sanatçısı.
Ve eski başbakanlardan Adnan Menderes’in sevdiği kadın.
Tarihte hep “Ben o adamı sevdim” sözleri ile hatırlanan, ama “o sevdiği adamı” hiç malzeme konusu yapmayan Ayhan Aydan.
Konuşmayan, Adnan Beyi konuşturmayan, ama gözleri ile konuşan...
Onun ismi geçtiğinde gözbebekleri pırıl pırıl parlayan...
Alaçatı’da son yolculuğuna uğurlandı.
Orada gömülmek istemişti.
Çarşıda, pazarda karşılaştığımızda, hoş reveransı ile yüreğimize sevgi salar, havadan - sudan, İzmir’den esintiler yayardı.
Son 3-4 yıldır yaşadığı Alaçatı’daki taş evin bir kez daha “taş kestiği” kesin.
Ama biliyorum ki; o taşların arasında güzellikler, sevgiler, paylaşımlar ve dayanışmalar gizli.
O izler hiç silinmeyecek.
Önceki gün cenazede de herkesin “ortak bir dil”le seslendirdiği gibi, aslında değerli devlet adamı “Adnan Menderes belki de şimdi öldü”.
Ama... Sevgiler yaşayacak... Anılar da... Ve Alaçatı’daki o taş ev, Türkiye’nin neredeyse 50 yıllık demokrasi, insan hakları, kültür, sanat ve sevgi dünyasında hep farklı bir yerde olacak.
Ayhan Hanım nedeniyle...
O yüzden de deniliyor ki, o evin kapısına “Ayhan Aydan Sevgi Evi” yazısı asılsın!
Ne güzel olur!
Yazının devamı...

Suç patlaması

22 Şubat 2009
İnsan yaşamındaki keyifsizlikler... Gasp, kapkaç, yaralama, hırsızlık... Hatta cinayet... Bazen hiç uğruna!
Bu yüzden de son yılların en temel olgusu; ekonomi.
Çünkü ekonomi iyi gitmezse suç çoğalıyor! Geçmişte siyasetin gündeminde bile olmayan bu konu, şimdi seçimlerin galibini belirleyen temel unsur.
Ekonomik yaptırımlarınız yoksa; başarı hava!
İşsizlik, istihdam ve sosyal güvenlik için önerileriniz yoksa; milletin palavraya karnı tok!
Çünkü bozuk ekonomi tüm rahatsızlıkların temel nedeni...
Şimdi ekonomide dünyadan Türkiye’ye doğru esen sert rüzgarların yarattığı sıkıntılar ortada.
Hemen her gün bu konudaki sancılar dile getiriliyor.
Ama... Dedim ya; asıl korku; bu iş büyürse... Toplumsal huzur bozulursa... Suç oranları artarsa... O zaman... Yandık demek!
İşte asıl o zaman ciddi sıkıntılar...
O zaman toplumsal yaşamdaki iz bırakıcı etkiler...
Bunun için de önlemler alınıyor.
Ve bu önlemlerin sürekli olması önemli.
Adeta bir “seferberlik havası”.
Son dönemlerde bu konuda toplumun her kesiminde gösterilen duyarlılık sevindirici. Suç ve ceza... Sadece bir roman mı?
Yoksa... Toplumsal huzurun “terazi”si mi? Çok şükür; İzmir’de son yıllarda huzur adına atılan adımlar çok başarılı.
İzmir Valisi Cahit Kıraç ile İzmir Emniyet Müdürü Hüseyin Çapkın’ın “işbirliği, çalışma, dayanışma, bilgi, beceri ve koordinasyon” üzerine inşa ettikleri çalışmaların sonucu, tek kelime ile; SÜPER.
İzmir tüm ilçeleri ile birlikte adeta bir “huzur kenti”.
Oysa daha önce suçtan, gasptan, kapkaçtan yana dertli değil miydik?
Elbette çeşitli olaylar oluyor, olacak. Ama... Bunlar o kadar az ki... Bazen duymuyoruz bile.
Gündemden ciddi ölçüde çıktı.
Devletin iki önemli ismini (Kıraç - Çapkın) bu katkılarından dolayı “şükran”la anmak gerek.
Çünkü... Mutlu yaşamın olmazsa olmazı; HUZUR.
Çok şükür; huzurluyuz!
İşte rakamların dili ile İzmir’deki huzur: “2006’da 3 bin 35 olan otodan hırsızlık 2007’de bin 407’ye, 2008’de bin 35’e düştü.
2006’da bin 580 olan kapkaç, 2007’de 667’ye, 2008’de 225’e geriledi. Cinayet ve yaralama olaylarında da benzer tablo ortaya çıktı.
Huzur timlerinin sayısı 330’dan 500’e, asayiş ekiplerinin de 150’den 170’e yükseltilecek”
Oysa biz daha önceleri şu manşetlere alışkın değil miydik:
Suç patlaması!”.
Yani... Sürekli yükselen olay grafikleri.
Huzurumuzu bozan gasp, kapkaç, hırsızlık, yaralama, darp...
İşte rakamlarla son tablo.
Evet, bir “suç patlaması” var. Bu da bir patlama!
Ama... Bu kez tersine... Yani... Azalan oranlarla...
Ne güzel! Suç hep böyle patlasın! Geriye...
Yazının devamı...

Kosova bağımsız da biz neresindeyiz?

18 Şubat 2009

Nereye kadar?

Sözü getireceğim yer; bizim eller.

Binlerce akrabamızın, arkadaşımızın, soydaşımızın olduğu topraklar... Rumeli dünyasının güzellikleri...

Türkiye’nin birçok yerinde, en çok da Ege’de, İzmir’de hasretin, özlemin, zaman zaman dayanışma isteminin diğer adı...

Yazının devamı...

Köyden kente göçüyoruz da...

15 Şubat 2009
İçinde Türkiye adına, Ege ve İzmir adına ilginç değerlendirmeler var.
Ama ortadaki gerçek; hızla çoğalıyoruz.
Ve buna yönelik bir önlem de yok.
Ve başka gerçekler.
Aslında oturup düşünülmesi gereken.
Düşünülüp sonuçlar çıkarılması beklenen...
Ama... Kentlerde yaşayanlar yüzde 75 oranında. Eskiden bu oran yarı yarıyaydı. Ondan önce... “Köylü milletin efendisiydi”...
Köyden kente göçüyoruz da...
Kentlerin alt yapısı hazır mı?
Aslında gelecekte yitirilen tarım arazileri nedeniyle ciddi sıkıntılar çekeceğimizi biliyor muyuz?
“Su, su” diye sokaklara koşulan bir süreç bizleri bekliyor. Yer altı sularını hoyratça kullandığımızı, gidenin yerine bir şey koymadığımızı hiç irdeliyor muyuz?
Açlık dünyanın yaşadığı en ciddi sorunlardan biri.
Peki biz köyden kente göçtükçe gelecekte ciddi gıda sancısı yaşayabileceğimizi de tartışıyor muyuz?
Hadi halk bazı şeyleri yeterince önemsemedi, diyelim.
Peki, önemsemesi gerekenler de bir hareket görüyor muyuz?
Genç bir nüfusa sahibiz de...
Gençlerin önünü açacak projeler için çaba gösteriyor muyuz?
Yani... Emek veriyor muyuz?
TÜİK rakamları ortada; genç bir nüfusa sahibiz.
Evet; bu yaşlanan Avrupa’yı düşündüğümüzde bir avantaj, ama...
Nüfusumuzun yarısının yaş ortalaması 28.5.
Ne güzel! Ama... Evet, ama...
Bu gençlerin büyük bölümü de “karamsar!”. “Geleceğin kendine ne getireceğinden emin değil”.
Daha doğrusu; “Ne olacak benim halim” diyor.
Diyor da... Hani duyan kulaklar?
Hani sığ çekişmelerden uzak sağduyulu yaklaşımlar?
Genç nüfus bir avantaj da...
Bunu kullanmak için hangi çabaları sergiliyoruz?
Gençlerin önünü açacak hangi projeleri geliştiriyoruz?
Dünyayla kültürde, sanatta, bilimde, teknolojide yarışsınlar diye hangi altyapı hazırlıkları içindeyiz? Eğitimde fırsat eşitliği yaratmak için ne yaptık? Bu ve benzeri soruları çoğaltmak mümkün.
Ama... Değerlendirme net:
Gelişmelere gözlerimiz kapalı, kulaklarımız tıkalı...
Maalesef. Böyle olmasaydı; geleceğe daha umutla bakardık.
Oysa TÜİK verilerinin sadece iki boyutu bile bizlerin saatlerce, günlerce, haftalarca, aylarca düşünmemizi gerektiren olgular...
Ve buralardan sonuçlar çıkarmamız gerek.
Türkiye’yi aydınlık ufuklara taşıyacak sonuçlar.
Ve bu sonuçlarla geleceğe heyecanlı, etkin ve anlamlı bir yolculuk. Ama... Nerdeeee?
O zaman... Bir başka sonuçla kendimizi kandıralım.
Kadınlarımızı da...
Biliyorsunuz; erkek nüfus kadın nüfusu kıl payı geçti. 71 milyon 517 bin nüfusun 35 milyon 901 bini erkek.
Kadınlarsa 35 milyon 615 bin.
Eh işte; az bir farkla “erkek çoğunluğu”.
İzmir’deki “iki bincik” farkla kadın nüfus çoğunluğunu görmeyelim canım!
Ama bu işin azı çoğu olmaz!
Siyasette, bürokraside, aklımıza gelen her yerde “erkek egemenliği” için bir fırsat!
Zaten şu yerel seçimlerde bile “yerlerde süründürdüğümüz” kadınları ezmek için ne güzel rakamsal avantaj!
Yüzde 1’e, 2’ye bile gerek yok.
Yaşasın erkek egemen toplum!
Vah ülkemin aydınlık geleceği!
Ah git gide sessizleşen toplumum! Vah git gide gerilere itilen kadınım!
Yazının devamı...

Turizm sezonu Çeşme’de açılacak...

11 Şubat 2009
Dünyada da aynı sancı var.

Uluslararası haber ajansları sık sık işçi çıkarmalarla, küçülmelerle ya da üretime ara vermelerle ilgili haberler yayınlıyor.

Türkiye’de de birçok yerden aynı tür yansımalar var:

Şuradan şu kadar işçi çıkarıldı. Şurada üretime ara verildi.

Bu ve benzeri şeyler.

Küresel ekonominin ve küreselleşmenin doğal sancıları bunlar!

Hep olumlu yanları çizilen bir tablonun "daha koyu renkli bölümleri".

2009 yılı böyle geçecek. Çoğunluğun görüşü bu yönde.

Ortak dilek; sancının, sıkıntının ve zararın en az olması.

Yani... Dönemi, krizi; en az hasarla kapatmak!

Onun için de çalışmalar yapılıyor.

Bu çabalara herkesin katkı koyması şart.

Tasarrufsa tasarruf... Paylaşımsa paylaşım... Dayanışmaysa dayanışma...

Amaç; evlerde ocakların tütmesi, çorbanın kaynaması!

Daha önce de vurguladım; bu süreçte Türkiye’nin bir şansı da turizm.

Tabii, eğer akıllı politikalar izlenirse...

Tutarlı ve akılcı tanıtım kampanyaları düzenlenirse...

Elbette tatilden vazgeçecekler olacak.

Ama... Tersini de düşünün: Bunalan, sıkılan insanlar için bir çıkış, bir arayış. Bir kafa dinleme şansı, uzaklara açılma...

Yeni keşifler! Yani... Tatil. Her şeyi, ama her şeyi unutma.

Bunun için de gözde ülkelerden biri elbette Türkiye.

Güzellikleri, tarihi değerleri ve sıcak insanları ile.

Ama... Ciddi rakiplerimiz de var: İspanya, Portekiz, Yunanistan, İtalya... Tabii Mısır, Tunus, Fas...

Bu ülkelerle de ciddi bir yarış içine girmeliyiz.

Daha akılcı fiyat politikaları. Daha iyi tanıtım.

Daha kaliteli hizmet...

Bunlar yapılırsa turizmin artı değerlerinden yararlanmış oluruz. Bu; katma değer, bu; döviz girdisi, bu; istihdam artışı demek. Yani... Turizm = yağla bal.

Hem de bu sıkıntılı süreçte.

İşte bu günlerde İzmir ve Ege adına güzel bir haber var.

Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’la konuştum.

Bir yandan ciddi bir "kültür elçisi", diğer yandan turizmi geliştirmek için çabalayan bir "nefer".

Bodrum’un, Marmaris’in, Fethiye’nin, Köyceğiz’in, Çeşme’nin, Foça’nın, Kuşadası’nın, Çandarlı’nın, Didim’in, Ayvalık’ın, Ören’in, Edremit’in, Akçay’ın, Urla’nın, Karaburun’un, Milas’ın ve birçok turistik merkezin tüm hazırlıkları yeni sezon için. Sezon açılacak, turist gelecek, sıkıntı bitecek.

Bitmese de bir adım. Bir umut. Çarkın dönmesi.

Her şey böyle başlamaz mı?

Bakan Günay, umutlu:

"Turizm sezonu için hazırlıklar sürüyor. Ciddi bir rekabet ortamı var. Bu ortamda biz de Türkiye’nin artı değerlerini ön plana çıkarmaya çalışıyoruz. Tarihi, denizi, güneşi, kültürü... Sektörün sorunlarının çözümü için de hükümet olarak devredeyiz. Yeni planlamalar yapıyoruz. Sektörün yükünü azaltacağız. Sezona huzurlu girmelerini sağlayacağız".

Bakan’ın kafasında hoş projeler var.

Tanıtım, rekabet şansı için bazı indirimler... Fuarlar...

Güzel şeyler.

Ve bir de müjde veriyor:

"Bu yıl turizm sezonunu Çeşme’de açacağız".

Bunalan, sıkılan, son dönemlerde çeşitli sanıcılar yaşayan İzmir’e, Ege’ye, Çeşme’ye bundan güzel bir haber olur mu?

Turizmcilerin özverili katkıları, sürekli girişimleri ile bu yıl 12 ay turizm için de ciddi bir adım atılan, jeotermal kaynakların daha akılcı kullanıldığı Çeşme’de "turizme merhaba" denilecek.

Tüm Türkiye adına. Dünyaya da bir çağrı:

"Sizi Türkiye’ye bekliyoruz".

Yılın ilk güzel haberlerinden biri.

Benden duymuş olun!
Yazının devamı...

Engelli yurttaşlarımızı hatırlayan var mı?

4 Şubat 2009
Hala kahvelerde "aynı umursamazlık".

El sıkmaya giden adaylara, yarım yamalak "selam".

Ekonomik sorunlar o kadar ağır ki... Hala seçim yok halkın gündeminde...

"Geçim" var.

Önce geçim... Yani... Ay sonunu getirme telaşı...

Çoluğun - çocuğun nafakasını çıkarma!

Anlaşılan o ki; seçim ateşi ancak mart ayında yanacak!

Halk asıl o zaman seçimlerle, adaylarla ilgilenecek...

Bir yandan da partiler de hazırlıklar yoğun. Kampanyalar, görsel çalışmalar... Afişler, pankartlar...

Seçim ofisleri... Teknolojiden en çok yararlanma arayışları...

Semt mitingleri... Semt ofisleri...

Dedim ya; çalışmalar yoğun! Yoğun da... Benim dikkat çekmek istediğim bir konu var; engelli yurttaşlarımızın durumu.

Bakıyorum da; onlardan söz eden, onların nasıl oy kullanacağı ile ilgilenen daha yok!

Dillerde hep "ben, ben"...

Muhtarlarla konuşuyorum; demokrasinin gizli kahramanları.

Semtlerin, sokakların dert babaları...

Marko Paşaları...

Neler oluyor? Nasıl gidiyor?

Yurttaşlardan ne tür talepler geliyor?

Onlar gerçeğin sesi... Toplumun... Sessiz çoğunluğun...

Engelli yurttaşlarımız için özellikle oy kullanılan mekanların zemin - giriş katlarında sandık kurulması şart.

Yoksa... Geçmişte de bizi üzüntüye boğan birçok görüntüyle karşılaşabiliriz.

Oysa... Şimdiden önlem alınabilir.

Toplumumuzda ciddi bir çoğunluk oluşturan bu insanların mağdur olmaması için şimdiden bazı şeyler yapılabilir.

Aslında hiç de zor değil...

Binaların giriş katlarında yapılacak küçük bir düzenleme...

Bu konuda yetkili kılınacak bazı görevliler...

Hatta... Hasta ve yaşlılar için de bu tür çözümler...

Çağdaş olmanın gereği değil mi bu?

Bu tür düzenlemeler şimdiden gündeme getirilip, çözümler üretilemez mi?

Birilerinin bu konuya sahip çıkması gerekmez mi?

Engelli yurttaşlarımızın haklarını savunması...

Ben buradan bir çağrı yapıyorum; siyasi partilere, İl Seçim Kurulu’na...

Ve tabii, sayın Valimize...

Engelli yurttaşlarımız için şimdiden alınacak önlemler, varsa açıklamalar; toplumun tamamını mutlu edecektir...

O yurttaşlarımızı sandıktan uzak tutmamanın da onları rencide etmemenin de tek yolu budur.

Hani... İş işten geçtikten sonra "ah, vah" deriz ya!

Ben şimdiden hatırlatıyorum; son pişmanlığa gerek yok!

Hala vakit var!

Engelli yurttaşlarımız için seçim mekanlarında çağdaş düzenlemeler yapılabilir.

Beylik demeçler, yarım ağızla "sizi seviyoruz" demektense...

El uzatmak... Onların sorunlarını görmek ve çözüm üretmek...

Mutlu edecek tablo da sonuç da bu!

İlgilenenlere... Saygılarımla...
Yazının devamı...

Urla’da Cumalı’nın evinden taşanlar!

1 Şubat 2009
O denli anlaşılmaz...
Hele siyasetin ateşi yandıkça...
Malum yerel seçimlere şurada 2 aydan az bir süre kaldı...
Bazı yerlerdeki belirsizlikler...
Adayların, partililerin birbirlerini beğenmezlikleri...
Ayak oyunları, yalanlar...
İnsanı aslında “halka hizmet sanatı” olan politikadan soğutan davranışlar...
“Senin adamın, benim adamım” tartışmaları...
Her şeyi çıkar ekseninde görme alışkanlıkları...
Halkı değil de ben merkezciliği esas alma...
“Ben”den çoğaltılmaya çalışılan, ama yalan rüzgarlarının arasında kalan, yitip giden “Biz”ler...
Ve bazen sözcüklerin yetersizliği...
Tanımsızlık, tarifsizlik...
O zaman sığınılacak bir liman; kültür sanat.
Ve şiir...
Geçenlerde yine bir ölüm yıldönümünde anıldı Necati Cumalı.
Türk edebiyatının anıt isimlerinden biri.
“Ben en güzel aşk şiirlerini hep el sürmediğim kadınlar için yazdım”...
Egeli, İzmirli, Urlalı...
Atatürk’ü görme mutluluğuna erişmiş bir cumhuriyet çocuğu...
Urla’daki evi, ne şirindir... Ne sıcak...
Belediye başkanı “Müze haline getirilmesini” istediğinde ne uğraş vermiştik...
Dönemin Kültür Bakanı İstemihan Talay’ın gerçekleşmesi için ne çabaları olmuştu.
Açılış töreninde birçok değerli ismin de katılımıyla ne mutlu olmuştuk...
Sonrasında... Bazen beylik konuşmalar... Bazen göstermelik törenler...
Gerçi bu tür törenlerde bazen “vefa”nın yerini “şov” almış durumda ya!...
Ama... Yine Cumalı evinin duvarlarında, bahçesinde çınlayan sözcükler:
“Size sunuyorum bu şiirlerimi/ Ey tarihin hürriyet kavgalarında ölenler...”.
“Muharebede ne ölüm korkusu gelir/ İnsanın aklına/ Ne evi barkı düşünürsün/ Artık senin yaşaman için/ Onun ölmesi lazımdır”...
Ve şiirle yalnızlıktan, sığlıktan kurtulma çabaları... Onlarca, yüzlerce, binlerce şairin mısraları ile...
Yine bir umuda... Yine büyük bir heyecanla...
Yeniden...
Ne demiş ünlü şairimiz Cumalı:
“Sonuna geliyoruz dostum/ Eksiliyor soframızda/ Bir bir iskemleler/ Duyuyorum içimde/ Yeşeriyor baş verip/ Toprağa vereceğim tohum/ Bu yaştan sonra her şey/ Uzak yakın bana eşit geliyor/ Toprağı daha bir seviyorum”.
Nereden mi aklıma geldi bir anda...
Eee, ocak ayı Necati Cumalı’nın aramızdan ayrıldığı aydır. Bizi taze şiirlerinden, yazılarından mahrum bırakalı 8 yıl olmuş.
Sonra... Bu topraklara çivi çakacakmış, temel atacakmış gibi yaşayan, davranan o kadar çok insan var ki çevremizde.
Hele siyasetin suyunun ısındığı bu günlerde.
Hani... Hiç ölmeyecekmiş gibi davranmak...
Ama... Sonrasında hiç doğru dürüst, adam gibi yaşamamış olmanın pişmanlığını duymak.
Bir bir eksilen iskemlelerin hüznünü duymamak!
Belki en garibi de bu!
Yazının devamı...

Ünlüler kadar çevremize de taksak!

28 Ocak 2009
Küresel ısınma, buzulların erimesi, susuzluk...

Bunlar son dönemlerde en çok konuşulanlar...

2008 yazı, Türkiye için susuzluk çanlarının çaldığı bir dönem oldu.

Ve ciddi bir uyarı.

O yüzden de 2009 zorlu geçecek.

Eskiden barajlardaki su oranları ile ilgilenmezdik, şimdi haberlerden önce gözümüz barajlarda...

Doluluk ne noktada?

Acaba yazın su sıkıntısı olur mu?

Yağmurlar yeterli düzeyde yağacak mı?

Özellikle Ege Bölgesi ve İzmir’de bu konuda ciddi bir sancı var.

Ya susuzluk gelirse...

Ya küresel ısınmanın etkisi ile çok bunalırsak...

Artık gündemimizde bu da var!

Aslında güzel! Aslında önemli!

Yani... Çevremizle ilgilenmemiz... Gezegenimizde olan bitene karşı duyarlılık!

Ve bu ilgi hep sürmeli.

Yani... Moda gibi değil, sürekli...

Geçtiğimiz günlerde düzenlenen BM İklim Konferansı ile hangimiz, ne kadar ilgilendik?

Polonya’da gerçekleşen bu toplantının sonuçları hakkında ne kadar bilgi sahibiyiz?

Ya da... Gündemimize gezegenimizin ciddi tehdit altında olduğu gerçeği ne kadar girdi?

Hiç mi ilgilenmedik! Kıyısından, köşesinden mi?

Oysa magazin haberleri daha ilgi çekici değil mi bizim için?

Paris Hilton’un zenginliği, alışverişleri...

Ünlü sanatçıların kokteyllerde, toplantılarda giydikleri giysiler?

Sadece yabancı yıldızlar için mi böyle bu?

Türkiye’de de aynı şeyler geçerli değil mi?

Yaşamın magazin tarafı ile daha çok ilgili değil miyiz?

Şemsiye ile dövülen muhabire, sanatçıların mini etekleri ya da kiloları ile sevgili değiştirmelerine dakikalarımızı ayırmıyor muyuz?

Bazen TV başında saatlerimizi...

Bunlar bize ne veriyor? Ne kazandırıyor?

Kocaman bir hiiiiççç...

Ama olsun... Yaşamın magazin boyutu çok güzel!

2007’de Nobel Barış Ödülü kazanan, ABD eski Başkan Yardımcısı Al Gore, o es geçtiğimiz BM İklim Konferansında işte bu gerçeğin altını çizdi...

Yani... Yaşamın magazin boyutunun hep ön planda olmasının...

Ünlü insanlara takıntımızın!

Oysa... Gelecek kuşaklar için ciddi bir çevresel tehdit var.

Zaten sağımıza solumuza baktığımızda da bunu görmüyor muyuz?

İşte... Ege’de, İzmir’de...

Gediz kirlenmesi... Körfez kirliliği... Yeraltı sularının azalması... Pamukkale’de travertenlerdeki kararma... Kuş cennetindeki kuş türlerinde azalma...

Daha birçok şey...

O zaman... Hem BM İklim Konferansındaki gerçeklere, hem de Al Gore’un uyarılarına dikkat:

"Gezegenimiz tehdit altında. En az ünlülerle ilgilendiğimiz kadar çevremizle, gezegenimizle de ilgilenmemiz gerek. Gelecek kuşaklar adına".
Yazının devamı...