"Hakan Tartan" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Hakan Tartan" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.

Hakan Tartan

Devlet tecavüzcüleri üzmez mi?

16 Kasım 2008
Bir sancı. Onunla birlikte büyüyen acı.

Bazı şeyler tel tel dökülüyor da... Galiba üzerini örtüyoruz.

Yani... Ortada bir hastalık var da...

Yapılan sadece "pansuman tedavisi".

Bir süreden beri eğitimdeki sancılar konuşuluyor.

Çocuklarımızın, gençlerimizin iyi yetiştirilmediğinden...

Eğitimin kalitesinin düştüğünden...

Bununla birlikte bazı sosyal patlama sinyallerinin belirdiğinden...

İlköğretimde, liseler de yaşanan şiddeti nasıl yorumluyoruz?

Ya uyuşturucu yaşının her geçen gün düşmesini...

Neredeyse 14 - 15 yaş sınırına gelmesini...

Umutsuz, hedefsiz gençlerin "Kurtlar Vadisi sendromu" içinde geleceğe yönelmesini...

Ve hepsinin ötesinde okullarda, yurtlarda yaşanan taciz, tecavüz ve şiddet olayları...

Türk insanının geleneksel yapısına da ters değil mi bunlar?

Bizler kapıları, pencereleri açık evlerde "sonsuz güven" içinde büyümedik mi, büyütülmedik mi?

Şimdi konu komşudan korkar olduk.

Cinayetlerin büyük çoğu "ekonomik".

Katillerin büyük çoğunluğu da "tanıdık isimler".

Yani... Evimize girip çıkanlar...

Değişen "toplumsal yapı".

Değişen "ahlaki kimliğimiz".

Değişen "insanlığımız".

Bunun nedenleri de ortada.

Ben ısrarla "eğitimdeki kalitesizlik", "yeterli formasyonu olmayan kişilerce çocuklarımızın geleceğe hazırlanması" diyorum. Diyeceğim... Çünkü, gerçek bu!

Çünkü; her şeyin başı eğitim.

Düşünün gelişmiş toplumları. Yakaladıkları başarının temeli; güçlü ve kaliteli eğitim değil mi?

İkinci Dünya Savaşı sonrası Japonya, Almanya mucizelerini düşünün. Sihirli anahtar; eğitim.

Biz de eğitimin ne halde olduğu gözler önünde.

Bazı takıntılar, politik yaklaşımlar, gençleri kazanmaktan ve eğitmekten çok, "sadaka kültürü" ile geleceğe hazırlamak isteyen bakış açısının gelip de dayandığı yer belli; Sıkıntı.

Sancı, hatta felaket.

Umarım; gözler açılır.

Dedim ya; şiddet, taciz, tecavüz yaşanan sıkıntıların doğal olarak ortaya koyduğu bir sonuç.

Hüseyin Üzmez olayı malum.

Topluma din ve imanla caka satan bir zat, 14 yaşındaki kızla "çirkin bir oyun" içinde. Anne - baba zafiyeti, toplumsal sorunlar, ekonomik yetersizlikler.

Bunların hepsi boş. Palavra!

Yaşadığımız ve üzüldüğümüz; daha ergenliğe bile girmemiş bir genç kız üzerindeki "cinsellik dayatması".

Hangi vicdan? Hangi insaf? Hangi insanlık?

Ve ardından patlak veren "yurt skandalları".

Yurtlardaki çocukların yaşadığı acılar!

Bir süre önce İzmir’de Barbaros’ta, Ankara’da, İstanbul’da...

Ülkenin her yerinde...

Bir çürümüşlüğün örnekleri...

Buz dağının görünen kısmı...

Ya korkanlar? Bazı gerçekleri söyleyemeyenler? Acıları küçücük yüreklerinde saklayanlar?

Ve acıları dindirmek yerine, beylik sözlerle politika yapanlar! Caka satanlar!

Yazıklar olsun!

Devlet tecavüzcüleri ÜZMEZ!

Üzmez de... Yaşadıkları acılarla derin mutsuzluklara boğulan çocuklarımızın, kızlarımızın, gençlerimizin üzüntüleri, hüzünleri, dramları?

Onları kim konuşacak? Onları kim savunacak?

Sahi... Devlet nerede?
Yazının devamı...

Seçimlerde hedefler belirleyici olacak

12 Kasım 2008
Değişim, yüzyılın en önemli gerçeğiyse...

Bu değişime uygun şeyler de yaşanacak, demektir.

Çok doğal.

AKP’nin 2002 seçimleri ile başlayan çıkışı devam edecek mi?

Yoksa... Bazı yanlış politikalar, bazı politikacıların akçeli işleri iktidar partisini geriletecek mi?

Ana muhalefet konumundaki CHP, halkın beklentilerini karşılayacak bir program ve yeni isimler sunabilecek mi topluma?

Mart’tan sonrası için yeni siyasi oluşumlar gündeme gelecek mi?

Eski isimler siyaset sahnesine dönecek mi? Yeni isimler mi çıkacak?

AKP içinde Cumhurbaşkanı Gül - Başbakan Erdoğan ekseninde bazı sinyalleri görülen çatışmalar olabilecek mi?

Bu ve benzeri sorular...

Aslında çoğaltmak da mümkün.

Ama... Görünen şu. Mart sonrası önemli gelişmelere gebe.

Bu yüzden de tüm partiler ciddi hazırlıklar içinde.

Sadece AKP ve CHP mi?

Değil, elbette.

DSP için de çok önemli. MHP ve DP için de...

Hatta DTP için de...

Kaleler korunacak mı? Sarsılacak mı?

İzmir ve Ege Bölgesi yine gözler önünde.

Özellikle İzmir için yoğun bir mücadele olacak.

Şimdiden AKP - CHP çekişmesi gündemde.

"İzmir CHP’nin kalesi" söylemi sosyolojik ve aritmetik olarak gerçekçi değil.

Çünkü... Daha önce iki kez ANAP ve DYP bu kentte başkanlığı aldı.

Üstelik 22 Temmuz seçimlerinde CHP’nin yüzde 36, AKP’nin yüzde 32 dolayında oyu var.

Yani... "Burası kale" doğru bir tavır değil.

Belki doğru politikalarla bundan sonra "kale" haline gelebilir.

Bunun için de yerel seçim mücadelesi sürüyor.

AKP "en iyi" aday peşinde.

Kıstası belli: Antalya Belediye Başkanı Menderes Türel gibi...

Bir çok isim telaffuz ediliyor, ama son söz; Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın.

CHP de ince eleyip sık dokuyor.

Mevcut Başkan’la mı devam.

Yoksa bir kan değişikliği mi?

Bu tartışmalar bir ay daha sürecek.

Elbette isimler kadar hedefler de etkili olacak seçimler de.

Halk umuda koşacak.

"Genç, dinamik, vizyon sahibi" aday arayışları da biraz bundan.

Partilerde yerel seçimlerle ilgili program çalışmaları da sürüyor.

Bu konuda CHP daha istekli ve etkin.

Son dönemlerde Deniz Baykal’ın kararlı ve tutarlı politikası ile "eski kırgınlıklar"ı aşan CHP’nin Aralık ayında tüzük kurultayı var.

Hem yapısal, hem ekonomik ve sosyal, hem de toplumsal anlamda önemli değişiklikler halka taşınacak.

İzmir’e sıkça gelen Baykal, ziyaretlerinde bu konularda da ipuçları veriyor.

Programın başlığı; "Değişim için pusula ile 21. yüzyılda aydınlık geleceğe".

Birçok konuya parmak basılıyor. Önemli konular bunlar: Kürt sorunu, ekonomik gelişmeler ve özelleştirme, çevrenin korunması, küresel ısınma...

CHP, "mutlu bir gelecek" ve "sıfır açlık" hedefliyor.

Vergide adaletli paylaşım, doğru ve dürüst devlet yönetimi, sosyal devlet anlayışı, kamu girişimlerinin tasfiye aracı olmadan yararlanıldığı bir özelleştirme, her aileye sigorta, her yoksul aileye yurttaşlık maaşı, tarım kesimine sigorta ve güvence, kamu reformu, bakanlık sayılarının azaltılması ve tasarruf, deprem önlemleri, kadınlar için eşitlik değil, pozitif ayrımcılık, yurttaşlara kira öder gibi konut edindirme, Roman yurttaşların kültürlerinin geliştirilmesi, dikkat çeken alt başlıklar.

Belli ki, ciddi bir çalışma.

Diğer partiler de hedeflerini ortaya koyacak.

Bunlar tartışılacak.

CHP’nin hem tüzük kurultayı ile hem de programı ile "siyasette hamaset dönemine son" mesajı vereceği anlaşılıyor.

Bir süredir ortaya çıkan sinyaller demek boş değilmiş!

Bu önemli!

İktidara ciddi bir alternatif doğması da...

Şimdi gözler diğer partiler de...

Bakalım; Onlar CHP’nin neresinde?
Yazının devamı...

İzmir ve Ege'ye destek zamanı

9 Kasım 2008
İşler iyi mi gidiyor, aksama mı, kötü sinyaller mi ortaya çıkıyor, hepsinin adresi Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB).

Ve TOBB’un başında deneyimli bir isim; Rifat Hisarcıklıoğlu.

Hisarcıklıoğlu, bir süreden beri Türkiye’ye geziyor.

Karış karış, adım adım.

Birkaç gün önce Eskişehir’deydi, sonra Denizli ve İzmir’de.

Gözlemleri, "Sıkıntı var şeklinde".

Ekonomide dikkatli olunmazsa, "zorluklar yaşanacak".

Birçok yerde üretici dertli. Sanayici feryat ediyor.

Son doğal gaz zamlarının da ciddi sancı yarattığı ortada.

Şarkıdaki gibi, "Bi şey yapmalı".

TOBB Başkanı ve çalışma arkadaşları da O’nu yapıyor.

Türkiye’yi gezerek sıkıntıları belirliyor, çözüm önerilerini ortaya koyuyor, ekonomik açılımlarda denge unsuru oluyor ve ilgili yerlere "doğru reçete"yi sunuyorlar.

Gerçekten önemli.

Sırça köşke kapanmak yerine; adım adım Anadolu.

Büyük lüks salonlar yerine ticaret erbabının, sanayicinin, esnafın yanı. Yani sokak, yani halkın arası.

Girişimleri; Türkiye’nin bu zorlu süreci en az zararla kapatması için.

TOBB Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu, yoğun İzmir programında Hürriyet’i de ziyaret etti. Söyledikleri şunlar:

"Türkiye, dünyanın 15’nci, Avrupa’nın 6’ncı en büyük ekonomisine sahip, OECD ülkeleri arasında son 6 yılda en hızlı büyüyen ülke. Bu yapı içerisinde, Ege bölgesi ve İzmir’in ayrıcalıklı bir konumu var. Alt yapısı, uluslararası deneyimi... Yeni küresel mimaride hem ekonomik hem de siyasi ağırlığımızı hissetme noktasında olmalıyız."

Altına imza atılacak sözler bunlar ve belli ki halkın, sanayicinin, esnafın, ticaret erbabının dudaklarından dökülmüş.

Yani gerçekçi. Öyle "beylik sözler" değil bunlar.

O yüzden de ağırlığı var. Dinleniyor, önemseniyor.

Türkiye’nin önünü açacak büyük projeler içinde destek veriyorlar.

Hem altyapıyı hazırlıyor, hem lojistik, hem de moral katkı sağlıyorlar.

"İzmir ve Ege Bölgesi Türk ekonomisi için çok önemli. Ciddi kalkınma hamlelerinin başladığı yerler burası. Buralardaki atılımlar Türkiye için de bir şans. Hem istihdama, hem katma değere, hem de ekonomiye güç demek. Bunun içinde İzmir ve Ege Bölgesi’nin gücünü arttırmak zorundayız. Bu potansiyeli daha verimli kullanırsak, sadece bölge değil, Türkiye kazanır".

Yokluklar, sancılar arasında "umut penceresi".

Ve o umut penceresinden gerçekçi değerlendirmeler.

TOBB Başkanı ve O’nun değerlendirmelerini, Türkiye için yaptığı çalışmaları iyi izlemek gerek!
Yazının devamı...

Eller giderken aya, biz...

5 Kasım 2008
Hálá dillerde ah, vahlar!

Çünkü... İzmir EXPO’yu sevmişti.

Keşke son dönemdeki rehavet olmasaydı... Kavgalar, çatışmalar, sen - ben kavgaları olmasaydı...

Keşke kulis ve lobi faaliyetlerini daha iyi yapabilseydik...

Olmadı!

Bir büyük fırsat kaçtı!

Kaçan balık büyük olurmuş!

Ama... Bir yandan da hálá EXPO hayalleri.

Küçüğünü mü alsak, büyüğü için şimdiden çalışmaya başlasak mı?

Biz bunlarla uğraşırken, daha önceden de rakibimiz olan Antalya düğmeye bastı bile!

Antalya’da toplantı üstüne toplantı!

Herkes el ele!

Amaç; 2014 EXPO’sunu Antalya’ya taşımak.

Biz hálá ne yapacağımızı tartışıyoruz!

Şöyle mi olmalı, böyle mi?

Antalya’nın turizm gücü ortada.

Uluslararası anlamda tanınırlığı da...

Bir de EXPO...

Antalya için yeni, ciddi ve güçlü bir süreç!

Oysa... İzmir’de de her şey hazır değil mi?

Un, yağ, şeker...

Biz helvayı karmayı beceremedik!

Nedenleri biliniyor da...

Benim şaşırdığım; EXPO’da başarısız olanların hálá "büyük büyük konuşması".

Oysa... Çağdaş demokrasilerdeki kural; "başarısız olanların bir kenara çekilmesi" değil midir?

Nerdeee?

EXPO ile sadece İzmir değil, Ege Bölgesi de kazanacaktı...

Olmadı...

Şimdi Antalya ciddi rakip.

Onlara göre; "iş bitti".

Eller giderken aya, biz yine kaldık mı yaya!

Yoksa... Kim bilir!

Üzerimizdeki ölü toprağına bakınca...

Oysa... EXPO deneyimi ile bazı avantajları kullanma zamanı...

Ve İzmir ve Ege için yeniden kolları sıvama...

Bu kez başarısızlıklardan da ders çıkararak daha iyiye yönelme...

Yeni bakış açıları, yeni yaklaşımlar ve çağdaş bir vizyon ile...

Bunun zamanı değil mi?

Yoksa... Atı alan Üsküdar’ı geçecek!

Benden söylemesi!

İnternet suçlularına Yılmaz Erdoğan örneği...

Yılmaz Erdoğan’ın bir süredir yaşadıkları internet kullananlarca malum.

Çirkin suçlamalar, yalan - dolan.

Neyse ki, zamanında fark etti ve önlem aldı.

Aslında bilişim suçları konusunda Türkiye ve emniyet birimlerimiz çok duyarlı.

Çamur at, izi kalsın yaklaşımına karşı büyük mücadele veriliyor.

Şimdi yerel seçim süreci de yakın!

İnternetin başına geçip sağa sola çamur atanlar öyle çok ki...

Neyse ki Bilişim Suçları Birimi tetikte.

Kimsenin namusuna, şerefine dil uzattırılmıyor.

Bu konuda internet kafe sahiplerinin de duyarlı olması gerekli elbette.

Ben cezaları söyleyeyim de...

5 aydan 3 yıla kadar hapis cezası...

Üstelik bu cezalar katlanıyor da...

Kimsenin yaptığının yanına kar kalmayacağını bilmek ne güzel!
Yazının devamı...

Herkes işine baksın beyler!

2 Kasım 2008
Kavgalar, tartışmalar, küfürleşmeler...

Kısır çekişmeler, hiç bir işe yaramayan çatışmalar.

Daha 5 ay var beyler!

Ne oluyor? Bu yaşananlar ne? Neyin kavgası veriliyor?

Neden demokratik olgunluktan bu denli uzaklaşma?

Neden bu "ille ben, ille ben", "Bensiz olmaz" edaları...

Daha köprünün altından çok sular akacak!

Hem Büyükşehir Belediye Başkanlığı, hem il belediye başkanlıkları, hem de ilçe ve belediye başkanlıkları için en az 2-3 aylık süre var.

Bu süre içinde Genel Başkanlar, Genel Merkez Yönetimleri değerlendirme yapacak.

Görevde olan Başkanlarla ilgili artıları, eksileri ortaya koyacak.

Aday adayları için değerlendirme yapılacak.

Kim daha çok oy getirir?

Kim başarılı? Kimin geçmişi temiz? Kimler nasıl tanınıyor?

Ne yapmış? Bu konuda elbette ciddi değerlendirmeler olacak.

Kolay değil; yerel seçimler tüm partiler için önemli bir dönüm noktası.

Hatta güçlenme, ya da tükenme...

Belki ayakta kalma...

Belki güç gösterisi yapma...

Yerel seçimler önemli de...

Hayat duracak değil ya!

Tüm dünyada benzeri demokratik süreç yaşanıyor.

Hiç birinde bizdeki gibi kargaşa yok.

İşi gücü bırakıp sadece seçimi düşünmek...

Sıkılmadık mı? Her gün aynı beylik laflar...

Ya birisi "en büyük", ya "tukaka".

Varsa yoksa adaylık. Varsa yoksa Başkanlık.

Oysa her gün yeni gelişmeler oluyor.

Kent yaşamı akıp gidiyor.

İzmir’de de, diğer illerde de...

Ve ekonomik kriz kendini ciddi ciddi hissettiriyor.

İşsizlik, kapanan işyerleri...

Dönen çekler, karşılıksız çıkanlar...

Protestolar... Ama... Biz ne yapıyoruz?

Bir "Başkanlık, adaylık rüzgarı" içinde sürükleniyoruz.

Hiçbir işe yaramayan tartışmaların girdabına...

Oysa... Daha vakit var!

Bu süreçte görevdekiler işlerini yapacak, bir yerlere talip olanlar da projelerini...

Yani... Önce ciddiyet!

Önce Ulu Önder’in dediği gibi; akıl, bilim ve mantığın peşinde koşmak? İleri hedeflere... Halkın yararına...

Ama... Nerdeee!

Oysa kent yaşamı sürekli.

Yaşayan bir mekanizma.

Her gün yeni olaylar, yeni gelişmeler.

Su, ulaşım, çevre, temizlik, enerji...

Bir sürü şey.

Biz bunları bıraktık; varsa yoksa adaylık.

Peki arsenikli su konusu ne oldu? Arıtma tesisleri tamamlandı mı?

Efsane Başkan Ahmet Piriştina’nın "2008’de tamam" dediği metro ne noktada? Ne zaman bitecek?

Yollar, ulaşım sistemi? Adnan Saygun Kültür Merkezi?

"Krizde avantaj yaratacak kentler" saptamam çok yankı buldu.

Peki hangi avantajlar irdeleniyor?

İzmir ve Ege Bölgesi için neler yapılıyor?

Sadece İzmir’de değil, Manisa’da, Denizli’de, Balıkesir’de, Aydın’da, Muğla’da, Çeşme’de, Kuşadası’nda, diğer yerlerde neler yapılıyor?

Kentler adına, toplum adına ne tür atılımlar var?

Bu süreci de abarttık her zaman ki gibi.

Beklenir, aday olunur, karar verilir.

Sabah akşam bu işle yatılıp kalkılmaz.

Her şey unutulmaz!

Biraz ciddiyet beyler!
Yazının devamı...

Krizi avantaja dönüştürecek kentler...

29 Ekim 2008
Akıl için yol bir!

Sadece atasözlerine baksak, doğru yolu buluruz, ama...

İşin hep "ama"sı var.

Hani şu günü kurtarma alışkanlığımız.

"Şerbetli" olduğumuza yönelik bitmek tükenmek bilmeyen inancımız!

Oysa dünya başka bir noktada.

Gerçekleri görüyor, tartışıyor...

Ve çözüm üretiyor...

Önemli olan da bu!

Türkiye’de ise işin ne kadar önemini kavradık, tartışılır.

Son İzmir gezisinde CHP Lideri Deniz Baykal’ın sadece bu konuyu önemseyen bir toplantı yapması önemli.

Yani ekonomi konuşması.

Türkiye’nin geleceğini.

Demek ki; işi ciddiye alıyor.

Takip ediyor ve irdeliyor.

Bu Türkiye’nin yarınları anlamında da önemli.

Tüm liderlerin aynı duyarlılık içinde olması gerekmez mi?

Ve bu ekonomik kriz sürecinde elbette yapılacak işler!

Hem devlet, hem kentler, hem de kişiler adına.

Hepsi önemli.

Daha şimdiden ciddi iş kayıpları başladı.

İşten çıkarmalar.

Piyasada daralma.

Bunun ekonomik anlamda başka sonuçları da olacak.

Elbette çok sevimli değil.

Ama gerçek.

Gerçek de hep biraz "acı".

Ama... Önlem alınırsa bazı yanlışlar az zararla bitebilir!

Dünya bunu yapıyor.

O zaman... En az zarar için çalışma.

Artı değerleri öne çıkarma.

Bu konuda İzmir ve Ege Bölgesi bir şans değil mi?

Doğal güzellikler, yeraltı kaynakları, turizm ve tarih.

Üstelik insanının etkinliği ve verimliliği.

Bu değerler kriz döneminde Türkiye için de bir fırsat olmaz mı?

Örneğin; turizm.

İzmir ve Ege Bölgesi’nin turizm potansiyelini geliştirmek için yeni projeler.

Bölgenin tarihi ve kültürel öneminin öne çıkarılması.

Bu konuda yurt dışında tanıtımlar.

Sonra sağlık turizminin daha iyi irdelenmesi.

Ve dünyaya daha iyi anlatılması.

Kleopatra’nın sağlık ve şifa bulduğu sular Türkiye’nin yeni döviz kapısı olmaz mı?

Bunu dünyaya biraz anlatabilsek.

Diyorum ki; kentlerin artılarının öne çıkarılması.

Avantajlarının doğru belirlenmesi ve bunun iyi kullanılması.

Ve elbette doğru.

Bu anlamda Ege ve İzmir büyük şans.

O kadar çok avantajları var ki...

Paraya, gelire ve istihdama dönüştürülecek öyle çok fırsatları...

Ama... Tabii önce görmek, çalışmak ve değerlendirmek gerek.

Bu yapılmazsa da hep krizi konuşur dururuz.

Dünya "krizi nasıl avantaja dönüştürürüz"ün derdinde.

Ya biz? Ne yapıyoruz?

Krizi avantaja dönüştürecek kentlerimiz yok mu?

İstanbul, Bursa, Denizli, Muğla, Balıkesir, Antalya...

Ve İzmir.

"Su akar, Türk bakar" misali biz gücümüzü görmezsek...

Bunu iyi değerlendirmezsek...

Üzerimizden daha çok kriz gelir geçer.

Bize de...

Yazık olur!

Cumhuriyet... Cumhuriyet...

Sokaklardaki özgürlük.

Demokrasi, gelişmişlik.

Ulu Önder Atatürk’ün bize Cumhuriyet’le verdiği güzelliklerden bir kaçı.

Ne güzel Cumhuriyet’le yaşamak.

Her şeye rağmen umut beslemek.

Bir yıldönümünde daha özgürlüğü teneffüs ederken, umudu içimizde yeşertirken, O’nu anmak...

O büyük insanı...

Ve O’nu daha çok sevmek.

Bize verdikleri için.
Yazının devamı...

Sonbahar neyi çağrıştırıyor?

26 Ekim 2008
40’lardan önce 30’lara...

Sonra 20’lere...

Doğal bir serinlik...

Mevsim değişimi...

Bir türlü değişmeyenlere inat, doğal bir süreç!

Havaların soğuması kadar, dolaplarda yapılan yaz - kış değişimi de bir gösterge değil mi?

Bir de doğanın çizdiği tablo var...

Yaprakların sararması...

Ve dökülmesi...

Hatta uçuşması...

Yaz denince ’aşklar’ da; sonbahar da neden hüzün?

Yaprakların sarıdan kırmızıya dönen tonlarında sevgi ve paylaşımın da en güzel yansımaları yok mu?

Vücudumuzu ürperten soğuklarda sıcak bir ten teması...

El ele tutuşma, sarılma, sıcaklığı bir bedenden diğerine sevginin gücü ile yansıtma...

Ve sıcak bakışlar...

Alev alev... Belki tutuşan...

’Sözcükleri kullanmadan’ gözlerle ’seni seviyorum’ demek...

Rüzgarda uçuşan yapraklarda sevgi sözcükleri savrulmaz mı sağa sola...

Tıpkı Nazım Hikmet’in şu dizeleri gibi:

"Itır saksısında artan koku / denizlerde uğultular / ve işte dolgun bulutları ve akıllı topraklarıyla sonbahar / sevgilim, / yaş kemalini buldu / Bana öyle gelir ki / belki bin yıllık bir ömrün macerası geçti başımızdan / Ama biz hala / güneşin altında el ele yalnayak koşan / hayran gözlü çocuklarız."

Ama... Bir de hüzün...

Ayrılıklar, yalnızlıklar, boşluklar...

Yazın o tüm özgürlüğünün, rahatlığının ötesinde yakamıza yapışan ’sorumluluklar’.

O sorumlulukların dayattığı zorunluluklar, hırslar, çekişmeler...

Sonbaharın mayasında bu var.

Ve nedense dalıp giden gözlerimiz...

Bu yıl da aynı duygular içindeyim.

İşte Fuar’ın bir köşesinde ’güçlü bir bedenden sıyrılıp’ süzüle süzüle yerlere düşen yaprakları izliyorum.

Ve o solan, sararan yapraklar son birkaç ay içinde aramızdan ayrılıp giden dostları, büyüklerimizi, İzmir’in ve Ege’nin yıldızlarını getiriyor aklıma.

Yitirilen değerlerle yakalanan mutluluklar.

Sevgi, dayanışma ve paylaşım.

İhsan Alyanak, Ersin Faralyalı, Prof. Dr. Ömer Yiğitbaşı, Muhsin Bilgehan, Zühtü Pala, Avni Yelkenbiçer, Reşit Kurşun, Mazhar Metin Rüstem, Sermet Akgün, Salih Baysak, Ahmet Kamil Tezol, Esin Özgener, Oya Uzman...

Ne o sonbahar yağmurları mı başlıyor?

Gözlerimdeki nemler ne?

Yapraklar düşmeye devam ediyor.

İz bırakan, sevgi seli yaratan noktada olmak güzel değil mi?

Ve birkaç ay sonra ki yeni değişim...

Kışın ardından gelecek ’bahar’.

Yeni bir değişim...

O tomurcuklar yeni güzelliklerin, yeni değerlerin müjdecisi değil mi aslında?

Yaşam böyle bir süreğenlik içinde değil mi?

İşte bir yaprak daha düştü...

Belki yeni bir hüzün...

’Hüzün ki, en çok yakışan mı bize?’...

Öyle mi olmalı?
Yazının devamı...