"Hakan Tartan" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Hakan Tartan" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.

Hakan Tartan

Mevlana'nın sevgi elini yakalamak...

21 Aralık 2008
Bir ölüm haftası daha. Böyle büyük insanların doğum ve ölüm günleri ile ilgili çeşitli rivayetler vardır. Vardır, ama...Bilinenler aralık ayını işaret eder hep. 18 Aralık 1273. Bundan 700 kusur yıl önce.

Konya; Konya olalı böyle bir cenaze töreni görmemiştir. Sevenleri, devlet adamları, din alimleri, gençler, kadınlar... Müslümanlar, Hıristiyanlar. Yahudiler... Türkler, Rumlar, Ermeniler, Araplar...

Dört bir yandan... Farklı görüşlerden... Mevlana böyle bir değerdi.

Bugün toplumsal açılım, derin uzlaşmaları yakalama anlamında yaşadığımız sıkıntılarda başvuracağımız değerler yok mu aslında?

İşte Konya’da hafta boyunca gerçekleşen etkinliklerde onun düşünce ve görüşleri anlatılmayacak mı diller döndüğünce?

Anadolu değerleri, Anadolu yaklaşımı, hatta Anadolu solu dediğimiz değerler manzumesinin da özünde yatan kişilerden biri değil mi Mevlana?

Mevlana Celaleddin Rumi... Yani... Anadolulu Celaleddin Efendimiz...

Sıkıntıları aşmak... Huzuru yakalamak... Uzlaşmaları geliştirmek ve güçlendirmek... Yeni sevgi pencereleri aralamak...İnsan sevgisini her şeyin üzerinde tutmak... İnsan sevgisini merkezine yerleştiren bir hümanizm.

Yunus Emre’nin dile getirdiği gibi; "Yaratılanı severiz, yaratandan ötürü...".

Mevlana’nın söylemi de bu değil midir aslında? Bir özet, bir manzume...

"Hamdım, piştim, yandım" insanın yaşadıklarının bir özeti değil de nedir?

"Ey Tanrı’nın kitabının nüshası olan sen ve ey Tanrı’nın yüz güzelliğinin aynası olan sen! Her istediğini kendinde ara. Çünkü sen her şeysin."

"Aşk ateşi güzel seslerle alevlenir. Kulağından vesvese pamuğunu çıkar da duy coşkusunu káinatın..."

"Bakarsın bugün sever bu yürek/Yarın sevilir bakarsın/Yüreğimin özünde başka yarınlar var...". Mutlak varlık; tanrıdır. Ve evren, Tanrı’dan fışkırmıştır. Bazı değerlendirmeler yaparken, o günün koşullarına inme zorunluluğu...Biraz da o günleri anımsama... Hatta yaşama...Ve başarılanın zorluğunu görme...Yapılanın büyüklüğünü anlama... O yüzden farklı anlamda şu değerlendirmeler: "Sevgide güneş gibi ol, dostluk ve kardeşlikte akarsu gibi ol/ hataları örtmede gece gibi ol/ tevazuda toprak gibi ol/ öfkede ölü gibi ol/ her ne olursan ol/ ya olduğun gibi görün/ ya göründüğün gibi ol"

"Birisi güzel bir söz söylüyorsa bu, dinleyenin dinlemesinden, anlamasından ileri gelir."

"Sadece susayan suyu değil, su da susayanı bulur."

Adalet nedir? Her şeyi yerine koymak. Zulüm nedir? Bir şeyi yerine koymamak, başka yere koymak. Sabır, insanı maksadına en tez ulaştıran kılavuzdur. Bilginin, iki kanadı vardır, şüphenin ise tek...

Bir umut değil mi aslında sevgi... Bir hedef... Sevgiye uzanmak...Sorunların sevgiyle çözümü... Ve 700 küsur yıl önce söyledikleri "sevgiye bir koşu" değil mi aslında? Yeni güzellikler yaratma adına...

Bizim Anadolu’da sarılacak öyle değerlerimiz var ki...Onun için sığ tartışmalar yerine değerlere sahiplenme...Onun için derin ayrılıklar yerine sakin sularda sevgi buluşmaları...Yani... Uzlaşmalar...Mevlana; geleceğin güzellikleri adına bize sunulmuş bir şans. Öyle bakmak gerekmez mi?

Ve onu daha iyi tanımak... Anlamak...Önyargılardan, yanlış irdelemelerden uzak. Sadece sevgi, akıl ve mantık adına...

Ve Anadolu bilgeler yatağı, sevgilere kucak açmış... Onlardan biri de Yunus. Mevlana Yunus Emre için ne demişti:

"Nereye gittiysem bir Türkmen bilgenin izini önümde buldum, geçemedim". Peki Yunus Emre, Mevlana için ne demişti:

"Gönlümüzün aynası..."

Sevgiyi ve insanı tanrılaştıran bir deha, Yunus. Hani "Biz dünyadan gider olduk/Kalanlara selam olsun/Bizim için hayır dua/Edenlere selam olsun" diyen Yunus. Mevlana... Yunus Emre... Taptuk Emre... Karacaoğlan... Dadaloğlu... Daha niceleri... Anadolu bu işte... En az Avrupalılar, Amerikalılar kadar iyi tanımamız gerekmez mi onu? Mevlana’yı? Onları?

Öyle kazançlı çıkarız ki...
Yazının devamı...

Bir ölümle geçmişe yolculuk!

17 Aralık 2008
Yani... Acının yaşandığı.

Bunun tesellisi ne ölçüde mümkün?

Zor, zor mu zor!

Zaman zaman gündeme gelir; Hastane skandalları...

Ya da... Sağlıkta yaşanan çeşitli sancılar.

Belki onlarca olay yaşanmaktadır da bir kaçı kamuoyu gündeminde tartışılır...

Aslında birçok yerde "ölen ölür - kalır".

Ne ses çıkar, ne bir tepki...

Sıradandır... Unutulur gider...

Geçen hafta İstanbul’da yaşanan bir sağlık skandalı çok konuşuldu.

Bir özel hastanede ilgisizlik ve yanlış tedavi nedeniyle 26 yaşında vefat eden bir genç; Serhan.

Türkiye’nin yakından tanıdığı başarılı bir müzisyenin oğlu...

Pırıl pırıl, gelecek vaat eden bir genç.

Göz göre göre gitti!

Arkasında derin bir acı bırakarak...

Ve sevenler...

İzmir’in, Ege Bölgesi’nin de çok yıllar önce gençlik ve çocukluk döneminde tanıdığı iki isim; Burhan ve Serhan Şeşen.

1990 yılıydı sanırım; o dönem Kuşadası’na ciddi bir prestij sağlayan Altın Güvercin Şarkı Yarışması'na katılmışlardı.

Baba oğul... Serhan o zaman 8 - 10 yaşlarında mıydı? Öyle; sanırım.

Sevimli, hayat dolu, ama müzisyen babası gibi "müzisyen bir çocuk".

Ünlü yarışmada 2. olmuşlardı galiba.

Ama gönüllerde "birinci".

İşte, o Serhan’ın yıllar sonra yaşadığı olay, yaşattığı acı beni "baba - çocuk" ilişkisine götürdü.

Sevgisini göstermek ister de... Nedense tam anlamıyla yapamaz baba...

Çocuğunun iyi gününde iyi, kötü gününde çok kötü olur da; gözyaşlarını ya karanlığa ya da yalnızlıklara gömer baba...

Sevgi sözcükleri diline gelir dolanır da eveler geveler bir türlü anneler gibi açık açık söyleyemez baba...

Özlemleri en derinden, en hasret dolu yaşarda, anlatamaz baba...

Gecesini gündüzüne katarken, daha mutlu bir gelecek için yorulup hastalıklarla mücadele ederken, varını yoğunu ailesine, çocuklarına adar da, gösteremez baba...

Bütün günün yorgunluğu, yaşamın zorluğu ve acımasızlığı onun sırtında yüktür, bu yüzden gerçek duygularını dile getiremez, zaman zaman kalp kırar da, en büyük acıyı yaşadığını, bir söz için bin sancı yaşadığını kimseye kabul ettiremez baba...

Genelde... Yapamaz, edemez, söyleyemez baba...

Ama... Sevginin yoğunu... Hasretin büyüğü... Yüreğin temizi ondadır da...

Burhan Şeşen’in bir baba olarak yaşadığı dram ünlü yazar Kafka’nın babasına yazdığı mektupları anımsattı bir anda...

Sevgi ve saygının yanında öfke de taşıyan o mektupları...

Babasına ulaşmayan...

Ve şu satırlar:

"Senin için aşağı yukarı şöyle bir durum vardı: Bütün ömrün boyunca, canını dişine takarak çalışmış, neyin varsa çocuklarının, en çok da benim yoluma feda etmiş, ben de böylelikle beyler gibi rahat bir yalan sürerek, dilediğim öğrenimi yapmak konusunda katıksız bir özgürlüğü elde bulundurmuş, özetle tasa, kaygı nedir bilmemiştim. Sen ise, bütün bunlara karşı bir minnettarlık beklememiştin benden. Çocukların minnettarlığını bilirsin, ama hiç değilse onların sana biraz güler yüz göstermelerini, bir ortak his belirtisi açığa vurmalarını istemiştin. Oysa ben bunların hiçbirine yanaşmayarak, senden hep korkup bir köşeye sinmiş, odama, kitaplarıma, o zirzop dostlarıma ve delice düşüncelerime sığınmıştım."

Yıllar sonra ancak okuyucu ile buluşan...

Babasını yeterince tanımış mıydı, anlamış mıydı ünlü yazar?

Burhan Şeşen’in TV’deki, gazetelerdeki konuşmalarında, yorumlarında "Baba ve oğul" portresi belirdi beynimde.

Farklı farklı şekillerde...

Ama çoğunda "sevgi ve saygı" ekseninde...

O yüzden de Cemal Süreya’nın "Sizin hiç babanız öldü mü? / Benim bir kere öldü kör oldum / Yıkadılar aldılar götürdüler / Babamdan ummazdım bunu kör oldum..."

Hem hastane dramlarına...

Hem çevremizdeki sevgisizlik zincirlerine, ihmallere...

Hem de at gözlüğü takmış gözlere inat!
Yazının devamı...

Müjdeler olsun!

10 Aralık 2008

Vatandaşı “bir şekilde ayarlayıp” durumu idare etmek mi? O zaman.. Siyasetçileri geçelim de..Yurttaşımın A.Hamdi Tanpınar’ın başyapıtı “Saatleri Ayarlama Enstitüsü”nden çıkaracağı dersler yok mu? Her yerde Vatandaşı Uyutma, Kandırma ve Ayarlama Enstitüleri kuruldu da..   

Bakıyorum da; gelişmelerden ders çıkaran o kadar az ki.

Yaşananları doğru yorumlayan.

Dünyayı izleyen.. Oradaki yaklaşımları irdeleyen..

Yazının devamı...

EXPO uçar gider...

3 Aralık 2008
Hataları, yanlışları doğru bir platformda tartışabildik mi?

Kimlerin kusurlu olduğunu belirledik mi?

Bu işte kusurlu olanlardan hesap sorabildik mi?

Yoksa... Oh ne ala!

Başarısızlık yapanın yanına kar!

Yani... Yandı gülüm keten helva!

Bu ne güzel iş böyle!

Düşünün aynı şeyler Milano’da olsa...

Yani... EXPO adaylığı gelse, kapıya dayansa...

Sonra da... İlgisizlikten, sevgisizlikten, koordinasyonsuzluktan...

Bazılarının "her şeyi ben bilirim" edasından kaçsa...

Beceriksizlikten uçup gitse...

Eee, hesap sorulmaz mı?

Dünyayı başarısızlık sahiplerine dar etmezler mi?

Doğrusu da bu değil midir?

Yani... Başarısızdan hesap sormak...

Bazı şeylerin kimsenin yanına kar kalmaması...

Ama... İzmir’de ne oldu?

Bırakın hesap sormayı, başarısızlık sahipleri "vitrinler"de...

Yani... Alan memnun, satan memnun hesabı!

Böyle şey olur mu?

Bu ne duyarsızlıktır.

Ve sonuç: EXPO gitti.

Ama adaylık sürecini elinden aldığımız Antalya sessiz bir atakta.

Hem de ciddi ciddi.

Hem de tam bir işbirliği içinde.

Hem de tüm kurum ve kurallarını doğru işleterek...

Yazık değil mi?

Bizim bir ders çıkarmamız gerekmez mi?

Demeliyiz ki; "Evet EXPO’lar bazen ilk katılımda alınmamış, sonra başarılmış".

Yani... Deneyimin önemi ve değeri.

Bunun sonucunda elde edilen başarı.

O zaman...

Yeni süreçte de bu konuda akılcı bir planlama...

Yani... EXPO’nun istenmesi...

Bu konuda çaba gösterilmesi...

Nerdeee?

Hala beylik değerlendirmeler...

Hala kimsenin başarısızlıktan pay almaya yanaşmaması...

Herkes başarılı...

Herkes bir şeyler yaptı...

Eee, o zaman EXPO niye kaçtı?

Peki; yeni dönemde EXPO’nun alınması için hangi çabaları gösterdik?

Hangi EXPO’ya adayız?

Nasıl? Nerede? Ne çabalarla?

Hangi lobi faaliyetleri ile...

EXPO’nun sevimli ve etkin Genel Sekreteri V. Loscartales geçenlerde Antalya’daydı.

Gizli bir şey değil bu.

Çünkü... Antalya EXPO’yu istiyor.

Bu kafa ile gidersek, İzmir’in doğru primlerini kullanarak başarıya uzanacak da...

Yani... EXPO Antalya’ya gidebilir.

Biz de arkasından seyrederiz.

Her zaman ki değerlendirmeleri yaparız:

"Yazık oldu"...

"Hay Allah, biz nerde hata yaptık?"...

Tren gider, biz de arkasından seyrederiz.

Loscartales’in Antalya temaslarını doğru irdelemek gerek.

Yani... EXPO’ya el atıldığını görmek gerek.

Buna karşın da her platformda mücadele zamanı...

Siyasi, ekonomik...

Diyeceğiz ki; "EXPO İzmir’in hakkı. Kıl payı kaçtı. Ama yeni dönemde başarı bizimdir".

İzmir’in böyle güçlü seslere, böyle etkin insanlara ihtiyacı var.

EXPO İzmir için bir şanstır.

Ve hala doğru kullanılırsa, ciddi bir açılım olacağına inanıyorum.

Birçok insan gibi...
Yazının devamı...

Eskişehir mucizesi...

30 Kasım 2008
Eskişehir’de de turizm mi olur canım?

Öğrenci kenti işte...

Sarar’ı var, Eti Bisküvisi var...

Bol bol öğrencisi var, genci var...

Hele Esbank’ın tarihe karışmasından sonra... Fazlaca ne olabilir ki...

Gidip de ne görülür ki, Eskişehir’de...

Sadece yarenlik, dostluk...

Çoluğu - çocuğu ziyaret işte...

Şimdi sıkı durun; evet Eskişehir turizmi var... İnsanlar Eskişehir’de yaşanan değişimi gidip görmek istiyorlar.

Kulaktan kulağa yayılıyor bu.

Şehircilik nasıl yapılır?

Bir yönetim nasıl bir kentin çehresini değiştirir? Çağdaşlık nasıl olur?

Bu Yılmaz Hoca nasıl bir insandır?

Bunları gidip Eskişehir’de görmek istiyorsunuz önce...

Sonra da... Gidip görüyorsunuz.

Gidip görmelisiniz...

Ve insanlar artık akın akın, özellikle de hafta sonları Eşkişehir’e gidiyorlar.

Anadolu’nun ortasındaki bu kent nasıl değişmiş, hangi sihirli el değmiş, nasıl güzelleşmiş diye...

Ben "İzmir’den başka yerde yaşamam" derdim; Eskişehir’i gördüm, "İnanın Eskişehir’de yaşanır" diyorum.

Eskişehir’de yaşanan bu değişimin, güzelleşmenin, çağdaş şehirleşmenin mimarı; Prof. Dr. Yılmaz Büyükerşen.

Açık Öğretim mucizesinin yaratıcısı da o.

Türkiye’nin dört bir yanındaki öğrencilerinin "sevgili hocası".

Ve iki dönemdir Eskişehir Büyükşehir Belediye Başkanı.

Eskişehir’in emanet edildiği gerçek bir "Şehremini".

Şovda değil, eylemde...

Laf, sözde, palavrada değil, icraatta...

Ceğiz, cağız da değil, yapılanda...

Zaten yaptıkları da ortada...

Çağdaş altyapısı ile parkları, bahçeleriyle, tramvayları, metrosu ve ulaşımdaki rahatlığı ile, Porsuk Çayında yaratılan mucizesi ile, hatta bu yaz plajları ile cennet bir Eskişehir.

Çağdaş bir kent.

Doğru, güzel yaşamın yeni adresi...

"Çölün ortasında bir cennet" desem, eskiye çok mu haksızlık yapmış olurum!

Bilmem ki!

Eskiden Eskişehir böyle anılmazdı ki...

Böyle güzellikleri yoktu ki...

Gördüklerimiz o kadar güzel ki...

Paris’ten esintiler var, çağdaş güzel bir kent. Heykelleri, sanat eserleri...

Bir Amsterdam; 12 kilometre nehir ulaşımı, gezinti yerleri... Kafeler, restoranlar...

Bir Londra, geniş güzel parklar. Yeşilin büyüsü. Hatta "özgürce konuşma noktası" ile...

Belki biraz Prag, biraz Frankfurt...

Avrupa’da neredeyse ona benzer esintiler.

Burası Eskişehir.

Gerçek anlamda bir Avrupa kenti.

Gencin, kadının, yaşlının, emeklinin de düşünüldüğü bir kent.

Yeşilin büyüsü sarıveriyor sizi...

Şehirciliğin taçlanması...

Devletse; devlet olanağı yok. Yani; torpilsiz...

Yılmaz Büyükerşen her şeyi kendi personeli ile başarmış.

Kendi bütçesi ile...

Kaynakları etkin ve verimli kullanarak...

Tepesinde hep bir Demokles’in kılıcı; Kemal Unakıtan.

O’na rağmen... Onca başarı...

Müthiş bir dayanışma ve sinerji ile.

Belediye Meclisi’nde de çoğunluk yok.

Ona rağmen elde edilen başarı.

Eskişehir’de bir çağdaş kent... Bir gurur abidesi, bir Avrupa kenti yaratma becerisi.

Kentin her yerinde esen bir sanat rüzgarı... Estetik... Heykeller, anıtlar... Kültür Merkezleri, Opera binaları... Öyle göstermelik de değil...

Dünya çapında gösteriler... Tiyatro, konser, opera, bale; dinleti, sergi...

Avrupa’daki örneklerini aratmayan güzellikteki mekanlar...

Gençlik Merkezleri...

Gençleri sokaktan kurtaran, sosyalleşmesini sağlayan yerler...

Onları kültür ve sanatla da iç içe, birlikte yaşatan olanaklar...

Ya Porsuk çayı?

Necmettin Erbakan’ın "Konya’ya deniz getireceğiz" latifesi Eskişehir’de gerçek olmuş.

Hoca’nın böyle mücahitleri yoktu ki!

Porsuk’un bir kolu kumsal.

Yüz, güneşlen, eğlen...

Bir mucize bu!

O yüzden Eskişehir turizmi...

"Bir kent nasıl değişir" görme adına...

"Kültür ve sanatla nasıl buluşulur" onu yaşama adına...

"Hafta sonu zaman nasıl güzel değerlendirilir" o zevki tatma adına...

Ve o mucizenin ardındaki isim; mütevazı, barışçı, her kesimle uzlaşmacı...

Vizyon sahibi... Yüreği sadece kent sevgisi ile çarpan...

İnsanlara daha iyi koşulları sunma, daha güzel yaşatma arayışındaki bir Başkan...

Onun için varsa yoksa "çağdaş bir kent".

Çağdaşın da daha çağdaşı...

Güzelin de daha güzeli...

"Akılcı, etkin bir yerel yönetim nasıl değişimlere imza atar" onun canlı bir göstergesi...

Kaynakların verimli kullanılmasının yarattığı mucizenin canlı örneği...

Halkçı bir yönetim anlayışının toplumla birlikte yarattığı gelişimin çarpıcılığı...

Bir Eskişehir mucizesi...

Onun için diyorlar; "Bu kentte yaşanır" diye...

Ve o kentte; bir güzel insan.

Başarılı bir Belediye Başkanı "Mucize"yi, "Kenti ve insanı sevmek. Kaynakları doğru ve akılcı kullanmak. Hep geleceğe bakmak" olarak yorumluyor.

Sosyal demokrat belediyecilik adına Eskişehir’den alınacak çok ders var.

İzmir için de...

Ege için de...
Yazının devamı...

İzmir mi, valiler mi şanssız

26 Kasım 2008
İzmir için bir şans olduğu kesin.

Ve bu şans akılcı, etkin ve verimli kullanılmalı.

Vali Bey, geçenlerde İzmir’le ilgili önemli değerlendirmelerde bulundu.

Yoğun siyaset ve kent gündemi içinde biraz gözden kaçtı gibi.

Ne dedi Cahit Kıraç:

"İzmir, Türkiye’nin yıldızı olabilecek bir kent. Buna karşın elindeki gücü iyi kullanamıyor. Turizm potansiyelini iyi değerlendiremiyoruz. Suyumuz var, su sıkıntısı çekiyoruz. Turizm altyapısı yeterli, bunu gelire çeviremiyoruz. 20’ye yakın organize sanayi var, kapasite kullanımı düşük. Potansiyeli çok yüksek bir şehir ama gücünü kullanmıyor. Bunlar sihirli değnekle değişmez. Yerel aktörlerin ortak hedefi, ortak aklı olmalı. Ortak kaynaklı projeler geliştirilmeli. İzmir hedeflerini ideallerini, bütün kesimleriyle birlikte yönlendirmeli. Yerel yönetimlerin, sivil toplum örgütlerinin ortak hareket etmesi ve merkezi hükümetle birlikte bu işleri koordine etmek lazım. EXPO, İzmir’in dışa açılması, kabuğunu kırması için güzel bir fırsattı, olmadı. İzmir’in kendini ifade edebileceği, hem içe hem dışarıya anlatacak bir kulvar açması lazım. Bundan sonraki süreçte İzmir kendini hem uluslararası hem de iç piyasaya anlatacak çıkışı bulmak zorunda... İzmir turizmden sanayiye birçok kimliği başarı ile bünyesinde barındırabilir. Turizm, kongreler, tarım, sanayi kenti olması birbirinden ayrılır bir şey değil. Artık konuyu tek boyutlu ele almamak gerekiyor. ’İzmir sadece turizm, sadece sanayi, tarım sanayi şehri olsun’ yaklaşımı yerine ’İzmir kaliteli her sektörde başarılı bir kent olmalı’ yaklaşımı daha iyi."

Gerçekten önemli saptamalar.

Bu yolda yürünürse İzmir’in önünün açık olduğu kesin.

Ama... Hep bir "ama"lar var işte.

Bazen uyumsuzluklar, bazen hedefsizlikler, bazen iletişimsizlikler.

Bir karabasan gibi çökünce İzmir’in üstüne...

Maalesef istenen olmuyor!

Bir türlü istenen patlamaya ulaşılamıyor!

İşte bu noktada bir gerçeğin altını çizmek gerek. İzmir valilerden yana şanslı da...

Niye 5 yılı, 7 yılı bir türlü dolduramıyor valilerimiz? Neden hep geçiş noktası?

Yani... Neden İzmir’den sonra ille de İstanbul ya da Ankara kulisleri?

Neden ille "politika macerası".

İzmir Valiliği bir anlamda Ege’nin Başbakanlığı değil mi?

Önemli bir güç.

Önemli bir fırsat.

Devlet adamları için "büyük hedefler" koyma, "büyük şeyler" gerçekleştirme anlamında da bir ciddi kapı...

Ama... Olmuyor...

Gelin; 10 yıllık sürece birlikte bakalım.

İzmir Valilerinin görev sürelerine...

Erol Çakır (1997-1998), Kemal Nehrozoğlu (1998-2000), Alaaddin Yüksel (2000-2003), Yusuf Ziya Göksu (2003-2005), Oğuz Kağan Köksal (2005-2007)

Oysa başka kentlerde farklı bir tablo.

Hemen aklımıza Ankara, İstanbul, Antalya takılıveriyor. Uzun yıllar görev yapan valiler. Hiç değilse bir beş yıl.

İzmir’in bazı şanssızlıklarını konuşurken, bunu da görmek gerekmez mi?

Bunu da irdelemek...

Ve gerekirse bu konuda merkezi hükümete baskı uygulamak...

İzmir kadar Türkiye’nin diğer kentlerinin de bir sorunu değil mi bu?

Şöyle bir düşününce...

Yine Vali Kıraç’ın tayini konuşuluyor.

Ben de bunları söyleyeyim istedim...
Yazının devamı...

Ekonomik krize karşı turizm!

23 Kasım 2008
Ve yaşananlar.

Çevremizdeki olumsuz gelişmeler.

İşsiz kalanlar.

Kapanan işyerleri.

Siftahsız dükkan kapatan esnaf.

Yüksek kiralara isyan.

Banka ödemelerindeki zorluklar.

Bu tablo yaza kadar devam edecek!

Bu kesin. Uzmanlar da böyle diyor.

Buna uygun önlemleri de alma zamanı.

Ancak... Yatırımlar konusunda da, yabancı sermayenin gelişinde de sancılar var.

Ciddi tereddütler.

Bunları kolaylıkla aşmak mümkün olmuyor.

Ama... Bir şansımız var.

Özellikle Ege ve Akdeniz bölgelerini bu anlamda bir koz olarak kullanabiliriz.

Özellikle de İzmir ve Antalya’yı.

Şansımız; turizm.

Turizmi akılcı kullanırsak, yaraların bir bölümünü sarabiliriz.

Bir bölümünü...

Yani... En azından istihdam sancısında bir rahatlama olur.

İşyerleri para sirkülasyonu sağlar.

Ticaret turizm eli ile biraz hareketlenir.

Biraz... Ama onun içinde turizme doping şart.

Yani... Daha iyi tanıtım... Daha güçlü lobi...

Sadece devletten bazı şeyleri beklemek yerine sivil inisiyatifi de harekete geçirme zamanı...

Yerel yönetimlerinde bu anlamda daha aktif olmaları lazım.

Ancak böylelikle turizmi lehimize bir şansa dönüştürebiliriz.

Türkiye ve Mısır arasında turizm konusunda ciddi bir çekişme var.

Bu konuda Mısır daha avantajlı.

Neden?

Çünkü; tarih olgusunu daha iyi kullanıyor.

Mısır - Türkiye çekişmesi özellikle Rus pazarı için geçerli.

Antalya elbette bu konuda çok dikkatli olmak zorunda.

Ama... İzmir neden geride?

İzmir; tıpkı Mısır gibi tarihi ve kültürel avantajlarını ön plana çıkaramaz mı?

Yani... Rus pazarında güneş, deniz, kum üçgeni dışında tarihi, kültürü, geçmiş uygarlıkları ile de cazip bir seçenek olamaz mı?

Konu; geliyor hep vizyona dayanıyor.

Bunun için gerçekçi bir yaklaşım.

Akılcı, çağdaş.

Tanıtım, lobi gerekli.

Eeee, biz bunu yapabiliyor muyuz?

Nerdeee?

Bakın ilginç bir ayrıntı.

Macaristan’ın termal kaynakları hayli ünlü.

Peki İzmir’de, Ege’de böyle şansımız yok mu?

Var, ama yeterince kullanabiliyor muyuz?

Kocaman bir HAYIR.

Neden? Çünkü bu konuda isteksiziz. Girişim yapmıyoruz.

Su akıyor, biz de bakıyoruz!

Oysa hemen yanımızda 12 ay turizm mücadelesi veren Çeşme, jeotermal kaynakları ile de Macaristan kadar cazip bir merkez olamaz mı?

Olur da...

Devletin, yerel yönetimlerin biraz heyecan duyması ile...

O da olacaktır!

Kışın sonu bahar değil midir?

Biz bunları tartışırken, inşallah Mısır da gitmez aya!
Yazının devamı...

Obama gibi gerçekleri paylaşmak...

19 Kasım 2008
Yani... Bu sancılar "Bize bir şey olmaz" mantığı ile atlatılamayacak!

Ekonomi dengelerini kontrol eden bazı kurmayların Başbakan Erdoğan’dan bir şey gizledikleri ortada.

Oysa yapılması gereken "şeffaflık".

Yani ekonomik dengelerin net olarak ortaya konulması ve bu yönde önlemler alınması.

Krizin en az zararla atlatılması için ciddi kararlara ihtiyaç var.

Ve tabii, ciddi bir ekonomi yönetimine.

Gerçekleri doğru dürüst ortaya koyacak, saklamayacak ve çözüm önerilerini de halkla paylaşacak.

Üniversitedeki derslerimde öğrencilerim de soruyor; "Hocam ne olacak bu ekonominin hali?" diye.

Öyle ya, onlar da etkileniyor.

Anlaşılan o ki, anne - babalar da kemer sıkmaya başladı.

Sıkmayanlar da sıkacak!

Barack Obama’nın tarihi bir başarı elde ettiği ABD seçimleri ile Türkiye’de yaşanan gelişmeleri karşılaştıramaz mıyız?

Yani... Oradan alınacak dersler yok mu?

Obama neden kazandı?

Gerçekçi olduğu için, doğruları söylediği için, genç ve dinamik olduğu için.

Doğru mu?

Gerçekçi oldu, doğruları söyledi, çözüm üretti ve inandırıcı oldu.

Böylece de kazandı.

Ekonominin sırat köprüsünden geçtiği bir süreçte benzeri yaklaşım sergilenemez mi?

Yani... Gerçekler halkla paylaşılamaz mı?

"Bir şey olmaz" yerine sancılar ortaya konup çözümler ve beklentiler dile getirilemez mi?

Bu daha doğru olmaz mı?

Böylelikle hem devlet, hem halk kazanmaz mı?

Piyasalardaki panik, hatta durgunluk maalesef dar gelirlinin başına patlıyor.

Daha şimdiden birçok yerden işten çıkarma haberleri geliyor.

Ve bu haberler Ege’de de 10 binden fazla insanın daha şimdiden işsiz kaldığını ortaya koyuyor.

Benim duyduklarım bunlar.

Belki de daha fazla.

Aslında kriz dönemlerinde en kolay yöntem değil midir; "işten çıkarma".

Ama bu konuda devletin de bazı güvenceler vermesi gerekir.

Kriz fırsatçılığını önlemek.

İş dünyasını rahatlatacak bazı kararlar almak.

Vergi ve benzeri düzenlemeler.

Geçici de olsa bu tür kararlar istihdam konusunda belirleyicidir.

Daha az insanın işten olmasını sağlar.

Önemlidir. Bir fazla evde bir ocak yanması bile gelecek adına sevindiricidir.

Unutulmamalıdır ki; sosyal patlamaların temel nedeni ekonomik krizlerdir.

Yani... İşsiz kalan insanlardır.

Suç oranları artar, mala ve cana yönelik tehditler çoğalır.

Toplumun dengesi bozulur.

Sendikalardan, sivil toplumdan "aman dikkatli olalım, çözüm üretelim" mesajları yağıyor.

Çünkü... Tehlike ciddi.

Sancı büyük. Daha da büyüyebilir.

O zaman. Yapılması gereken; Obama gibi gerçekleri ortaya koyup çözüm üretmektir.

Tabii halkla paylaşarak.

Ve özveri istenecekse önce devletin o özveriyi ortaya koyması ile başlanarak...
Yazının devamı...