"Ertuğrul Özkök" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Ertuğrul Özkök" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Ertuğrul Özkök

Kadın istediği erkeği elde eder mi

KADIN, şehre ayak bastığında 18 yaşındaydı...

Sigara içmiyordu. Ağzına içki koymamıştı...

Ve bakireydi...


* * *


Tanıştığı ilk ünlü kişiye sordu:
“Bu şehrin kralı kimdir? En güçlü, en şöhretli starı kimdir.”
Arkasındaki duvarda asılı afişi gösterdiler.


* * *


Kadın fotoğrafın üzerine işaretparmağını koydu ve “Ben işte bu adamla evleneceğim” dedi...
İki yıl geçmeden o adamla evlenmişti...



Kadın istediği erkeği elde eder mi

 


Kadının adı Ava Gardner’dı...
Beş bin nüfuslu küçücük bir kasabadan geliyordu.
Gittiği yer Los Angeles’tı...
Yani Hollywood...


* * *


“Dünyanın en büyük sinema starı kimdir” diye sorduğunda, arkasındaki afişte resmi olan erkek Clark Gable falan değildi...
Çocuk yıldız olarak başlayıp büyük şöhret haline gelen aktör Mickey Rooney’di...
Şöhreti çok büyüktü, boyu ise 1.57’ydi...


* * *

Kadın, istediği her erkeği elde eder mi...
Ava Gardner etmişti...


* * *


Ama 2 yıl sonra bu defa bir başka erkek çıktı karşısına...
O da her istediği kadını elde eden erkekti...
Adı Frank Sinatra’ydı...


* * *


Ava Gardner’ı, bir restoranda, Mickey Rooney’le yemek yerken görmüş, masada kulağına eğilip açıkça “Benim sevgilim olacaksın” demişti...
Olmuştu...


* * *


Kasaba kızı olarak Hollywood’a gelmişti.
Çok kısa süre içinde sigara içmeyi, alkol içmeyi ve istediği erkeği elde etmeyi öğrendi...
Daha evliliğinin üçüncü ayında bir gece barda kıskançlık yapan kocasına şöyle demişti:
“Hoşuma giden her erkekle dans ederim...”


* * *


Hızlı yaşadı, istediği her erkeği elde etti, genç öldü.
67 yaşındaydı...
North Carolina’da küçük bir kasabada doğmuştu. Londra’da öldü...
Doğduğu kasabanın bir mezarlığında yatıyor.
Mickey Rooney ise 92 yaşına kadar yaşadı.
Hollywood Forever mezarlığında yatıyor...

NOT: John Brady:
“Frank and Ava”, Thomas
Dunne Books, 2015

 


Okuldan mezun olduğum yılın (1969) şarabını içerken ne hissettim

 

Kadın istediği erkeği elde eder mi


SOMELYE Süleyman Şen, şişeyi bana doğru uzatıyor...
Efsane olarak gördüğüm ve ancak bir kadına açılabilecek diye düşündüğüm şişe karşımda duruyor...
Üzerinde 1969 yazıyor...
Üniversiteden mezun olduğum yıl... Yani 46 yıllık...
Şişeyi büyük bir saygıyla okşuyorum...
Hissettiklerim önce 2 soru:
Bir: Acaba bunca yıl bozulmadan saklanmış mıdır...
İki: Yemeğin dördüncü tabağındayız...
Yani ağzımız artık nötr değil... Acaba nasıl bir sonuç çıkacak...
Efsane şarap, iki sınavdan da tam not alarak çıkıyor.
Sonra tuhaf bir duygu geliyor.
Böyle bir şarabı içme şansına sahip olmak...
Ama bir yandan da geçen yılların ağır hüznü...
Hele hele açılan o markanın sizde başka bir hatırası da varsa...
Ve kaybolup gitmişse...
Koyuyor be arkadaş...

 


İnsan kenar mahallede doğunca pintiliği kolay atamıyor

 


BİR süre önce kendi kendime dedim ki...
“Oğlum Ertuğrul, yaşın belli, önündeki yıllar belli... Senin artık kötü şarap içme lüksün yok...”
Ama ne çare, insan Kahramanlar’da doğmuş olmasın bir kere...
İçindeki pintilik var ya, işte o tutumluluk adı altında gelir ve tutar elini...
Elim ne zaman iyi bir şarap almak için dolaba gitse, o tutumlu tutar elimi...
“Bir kadeh için koskoca şişeyi mi açacaksın...”
Geçenlerde Robert Parker’ın bir yazısından öğrendim.
MİT’li bir öğretim üyesi Coravin adlı bir şarap aygıtı bulmuş.
Şişeyi hiç açmadan iğneli bir sistem sayesinde mantardan içeri girip, istediğiniz kadar alıyorsunuz.
Alet aldığınız yeri aron gazıyla kapatıyor. Mantar da hemen deliği onarıyor.
Bir arkadaşım, 27 Eylül günü, yani 2 ay önce bir şişe çok iyi İtalyan şarabı açmış.
Kalanını yine o aletle çekip bana ikram etti.
Samimi söylüyorum, 6 saat havalanmış gibi bir tadı vardı.
Aletin maliyeti 200 Euro civarındaymış.
Bir kadeh için kullandığı aron gazının maliyeti ise 2 liraymış.
Bence hem benim gibi şarap pintilerine, hem de kadehle şarap sunmak isteyen restoranlara acayip iyi gelecek bir buluş.
Galiba istikbalimi garantiye aldım.

 

 

 

TÜRK HANGİSİNİ SEVER:

UZAKDOĞU FÜZYONU MU YOKSA AVRUPA MI

 

 

Kadın istediği erkeği elde eder mi

 

SUNSET Restoran, iddialı bir yeniliğe başlıyor.
Müşterisine iki ayrı tadım mönüsü sunacak...


* * *


Biri, Fransız şef Fabrice Canelle’in hazırladığı tadım mönüsü.
Paris’in Tour d’Argent, Louis 14 ve Maxim’s gibi ünlü restoranlarında şeflik yapmış, Monte Carlo’da ise Alain Ducasse gibi bir efsane ile çalışmış bir gastronomi ismi...
Önceki hafta onun hazırladığı 9 tabaklık mönüyü tattık.
Füme somon ve Mersin golden havyarı ile başladı.
Türk kahvesi köpüğü ile kestane cappuccino ile devam etti.
Ördek ciğeri ve Langustin satay risotto ile sürdü.
Izgara Karadeniz kalkan balığı ve sonunda kuru dinlendirilmiş daha bonfile ile tamamlandı.


* * *


Son yıllarda tadım mönülerini çok seviyorum.
Massimo Bottura’nın Modena’daki restoranında tattığım mönüyü, San Sabestian’da Arzac’ın mönüsünü, Paris’te Le Cinq’in şefi Christian Lesquer’in mönüsünü unutamıyorum.
Fabrice’in mönüsünü tattıktan sonra şunu söyleyebilirim.
Onlara, Sunset ve Patrice’i de ekleyebilirim.
Sunset ikinci tadım mönüsü olarak Japon şef Hiroki Takemura’nın hazırladığı listeyi sunacak.


* * *


Massimo’nun İstanbul’dan ayrılmasına çok üzülmüştüm.
Bu, bir anlamda tadım mönülerinin de İstanbul’dan ayrılması anlamına geliyordu.
Şimdi çok merak ediyorum.
Sunset’in tarihinde yeni bir dönemi başlatacak olan bu uygulama acaba başarılı olacak mı...
Bir de şunu merak ediyorum, acaba hangisi daha çok tutulacak.
Avrupa füzyonu mu, Uzakdoğu füzyonu mu...


* * *


İkisi de başarılı olsun istiyorum...
Çünkü gastronomi ancak böyle şeflerin elinde gerçek bir yaşam kültürü haline dönüşüyor.

 

Beğendiklerim

 


-Mehmet Aslan yönetimindeki Hürriyet Spor sayfaları harikalar yaratıyor. Yepyeni bir sunum, çok modern bir bakış, müthiş bir görsellik ve zekâ. Tebrikler.
-Rifat Ababay yönetimindeki Posta son 2 gündür belirgin bir değişim yaşıyor. Yazı karakteri büyüdü, sunum daha da modernleşti, komplekssiz
bir gazetecilik anlayışı ve yenileşme duygusu bence çok başarılı bir sonuç veriyor. Kâğıt hâlâ ölmedi ve ölmeyecek dedirten atılımlar bunlar.
Tebrikler.

 

HANİ TÜRKİYE'NİN PARTİSİYDİN SELO

7 Haziran'dan sonra ne yazmıştım... "İnşallah bizi hayal kırıklığına uğratmazsın..." Uğrattın kardeşim... Hem de fena halde hayal kırıklığına uğrattın... Bize dedin ki, "Ben Türkiye'nin partisi olacağım..." Şimdi "Devlet kuracağız" diyorsun.. Hani nerede kaldı o söz... Fena aldattın bizi... Fena yaktın içimizi... Zorda bıraktın sana güvenip oy veren milyonları... Umutlanmıştık... İnanmıştık... Sana "Hain" demiyoruz... Ama bil ki ihanete uğradık... İnanmıştık çünkü... İnanmıştık, Türkiye'nin partisi olduğuna...

 

Düzeltme ve teşekkür

GEÇENLERDE Türkiye’nin Paris Büyükelçiliği binasını anlatırken, Mustafa Reşit Paşa’nın 1802 yılında büyükelçi olarak gönderildiğini yazmıştım. Edebiyatçı ve tarihçi Erol Üyepazarcı bir mesaj göndererek, büyükelçinin 1834 yılında gönderildiğini belirtmiş. Ayrıca Fransa’nın Türkiye’ye gönderdiği ilk büyükelçinin Jean de la Foret olmadığını, ilk büyükelçinin adının bilinmediğini belirtmiş. Kendisine teşekkür ederim.

 

 

X