"Emel Armutçu" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Emel Armutçu" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.

Emel Armutçu

Harry Lenas huzur içinde uyusun, Baylan Pastanesi yaşasın

11 Haziran 2016

Efsane Baylan Pastanesi’nin kurucusu Mösyö Harry’nin (Harry Lenas) ölüm haberini dün gece geç saatlerde sosyal medyadan aldım. Hayatımda tanıdığım en zarif insanlardan biriydi. Daha önce onunla ve var ettiği Baylan efsanesiyle ilgili bir şeyler yazmıştım, biz 2000 yılında konuştuğumuzda Baylan’ın kendisinden sonra varisi olmadığını söylüyor, kara kara düşünüyordu. ‘Baylan yaşamalı’ dileğiyle paylaşıyorum.

Baylan o zaman 77 yaşındaydı

Üç çeyrek asırlık bir pastane geleneği. Pasta ve şekerlemede bir marka. Yazın asmalı bahçesi ve serin Kup Griye'si, kışın ahşap masaları ve kahve-pasta keyfiyle bir buluşma yeri. Eski bir pastane olan ve tıpkı eski pastaneler gibi görünüp, öyle kokan Baylan, 77 yaşına rağmen 2001 yılına ve binyılın son Şeker Bayramı'na dimdik ayakta giriyor. Girmekle kalmayıp geçmiş günlerin tadını yeni milenyuma taşıyor.

Sadece tatlıların tadını mı? Hayır! 1920'ler İstanbul'unun havasını; 1950'ler;entelektüellerinin doyumsuz sohbetlerini; 1970'ler düğün yemeklerinin zerafetini de yanında götürüyor.Tüm bu görmüş geçirmişliğiyle Baylan, Kadıköy Muvakkithane Sokak'ın 19. numaralı binasına anlam katıyor.

Tamam, vapura koşmadan önce Karaköy Baylan'a uğrayıp "gündüz barı"nda esspresso içme keyfinden mahrum kaldınız; Beyoğlu Baylan'daki Attila İlhan'lı, Salah Birsel'li sohbetlere yetişemediniz; bari Kadıköy'de son mohikan gibi parıldayan Baylan'ın önünden öyle anlamsız anlamsız geçip gitmeyin.

Arnavut asıllı Rum Philippe Lenas, Türkiye'ye göç ettiğinde henüz 15 yaşındadır ve iyi bir pastacı olmayı düşlemektedir. Birkaç yıl pastanelerde çalıştıktan sonra düşünü gerçekleştirir; 1923'te Beyoğlu Deva Çıkmazı'nda ilk pastanesini açar. Adını, Fransızca l'Orient (Şark) sözcüğünün okunuşu olan Loryan koyar. Ve çok kısa bir süre içinde adı, dönemin ünlü pastaneleri Markiz, Lebon ve Moskova ile birlikte anılmaya başlar. Çünkü 200 çeşit pasta ve şekerlemesi ile onlara rakip olacak kalitededir.

O dönem belirli birkaç lüks otel vardır; yabancı konukların, büyük devlet adamlarının gelip kaldığı: Pera Palas, Park Otel, Tokatlıyan gibi... Atatürk, bakanları ya da yabancı konukları İstanbul'a geldiğinde, Markiz, Lebon, Baylan el ele vererek yaparlar yemeklerini, tatlılarını. Evlerinde, yalılarında düğün, toplantı yapan seçkin İstanbullular'a da onlar hizmet verir.;İkinci pastane, ilkinden sadece iki yıl sonra, Karaköy'de daha meydan bile yokken, bugün olmayan bir binada açılacaktır. Birincisi ise 1933'te İstiklal Caddesi'ndeki Luvr Apartmanı'nın zemin katına taşındıktan bir yıl sonra adını değiştirmek zorunda kalacaktır. O zamanlar başlamıştır, dönemin ünlü edebiyatçılarının, şair, yazar, gazeteci ve diğer ünlülerinin uğrak yeri olmaya. Bunlardan biri de Profesör Burhan Toprak'tır. O yıl çıkarılan ve yabancı isimlerin Türkçeleştirilmesini öngören yasa uyarınca, Prof. Toprak'ın önerisiyle Baylan adını alır pastane.

Meydan Larousse'ta karşılığı "Nazlı, şımarık biçimde" olarak gösterilmekte ve "Baylan baylan konuştu" örneğiyle anlatılmaktadır ama Baylan asıl Çağatay Türkçesi'ne göre "Kendi alanında kusursuz, mükemmel" anlamına gelmektedir. Pastane bu ismi aldıktan sonradır ki, bazı kişiler soyadı olarak Baylan'ı seçer, çocuklarına bu adı verir.

Özellikle 1950'lerde tam bir entelektüeller geçidi yaşanır, 1967'de kapanan Beyoğlu Baylan'da. Ama bu arada 1953'te, Karaköy'de bugün Axa Oyak'ın bulunduğu tarihi binanın giriş katında ikinci kez Baylan açılır. Her iki Baylan ve 1961'de açılan Kadıköy Baylan, Fahri Öngör, Oktay Akbal, Behçet Necatigil, Orhan Arıburnu, Salah Birsel, Attila İlhan, Hasan Pulur, Fikret Hakan, Hilmi Yavuz, Fethi Naci, Haldun Taner'lerin mekanı olur. Salah Birsel yazar Baylan'ı, Demir Özlü anar, "gençlik yıllarının temel lokali" olarak. Ne sohbetler yapmış, ne kavgalar etmiş, yine de sürdürmüşlerdir arkadaşlıklarını.

Bugün sadece Kadıköy'de adını yaşatabilen Baylan'dır, Türkiye'ye ilk tiramisu'yu, esspresso'yu, cappucino'yu, likörlü, limonlu ve krokanlı çikolataları, milkshake'leri, İtalyan dondurmasını, kanepe'yi tanıtan. Philippe Lanes'in büyük oğlu olan -ve bugün Kadıköy Baylan'ı işleten- Mösyö Harry'nin 1954'te geliştirdiği 200 çeşit üründen biridir, bugüne kadar aynı tadla gelmeyi başaran Kup Griye.

İstanbullular ilk "gündüz barı"nı (Tages Bar) da Baylan sayesinde öğrenecektir. Viyana Zucker Beaacker Schule'da bir yıl pastacılık eğitimi alan, İsviçre'de bir okulda sekiz ay yatılı okuyan, ünlü restoranlarda çalışan ve Solingen'de çikolatacılık kursu gören Harry Lenas, babasının izini takip ederek açmıştır 1954'te Karaköy Baylan'ı. O yıllardan bu yana uluslararası seminerlere, konferanslara katılan Lenas, 1248'de kurulan ve yüzyıllar sonra, 1950'de Fransa'da yeniden faaliyete geçirilen Chaine des Rotisseurs adlı gurme kulübünün de kurucu üyesidir. HAElAE smokinini giyip, madalyasını takıp toplantılarına katılır. Yılda dört kez uluslararası fuarlara gider. HAElAE yeni bir tad yaratılacaksa, önlüğünü takarak mutfağa girer. Önce kendi test eder, ama artık gözüyle bile anlamaktadır pastanın neye benzediğini.

Lüks pastane zincirlerine karşı tek başına

Bursa'daki Sayas Biraderler'den alınan tam yağlı gravyer peyniri ve kendi pişirdikleri ekmekle yapılan "gerçek tost", ünlü "meyve şekerlemeleri" kalmamıştır bugüne; ama truff'lar, mousse'lar, likörlü çikolatalar, gerçek kremşantiyle yapılan çeşit çeşit pastalar, üç çeyrek asırlık kaliteleriyle güven içinde bakmaktadır geleceğe. Lenas, "Pasta balık gibidir" der; "Günlük satılıp günlük tüketilmesinde fayda vardır."

Evet, büyük şehirlere yayılmış pastane zincirlerine inat, tek başına Kadıköy'deki varlığını sürdürüyor Baylan. Ama, üzüntü verici bir soru var Mösyö Harry'nin kafasında; nereye kadar? Çünkü Baylan gibi o da tek başına! Ne bir çocuk, ne bir akraba, ne de Baylan'ı bugüne kadarki kalitesiyle sürdürebilecek bir kişi! Varissiz bir tarih olarak Baylan, 69 yaşındaki Harry Lenas'tan sonra ne olacak, belirsiz. İşte bu yüzden "Büyük bir melankoli içinde" Lenas. Geceleri uyuyamıyor. Baylan'ı kendisinden sonra sürdürebilecek birini arıyor. Lütfen bulsun. Kimse, "Bir devir kapandı" diye yazı yazmak zorunda kalmasın Baylan'ın ardından.

Yazının devamı...

Türkiye'nin 1 yıllık Özgecan Arslan karnesi

7 Şubat 2016

(Gazete sayfasına sığmayan haliyle, nasıl geçti?)

Bu, belki de Türkiye’nin neredeyse tamamını harekete geçiren ilk kadın cinayetiydi. Oysa ne ilkti, ne de son; Özgecan’ın katli her yerde yüksek sesle kınanırken kadınlar öldürülmeye devam etti. Bianet.org’un sadece medyaya yansıyan olaylardan derlediği ‘çetelesi’ne göre 2015 yılında Özgecan Arslan’ın da içinde olduğu 255 kadın öldürüldü. Bu rakam, Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’nun raporuna göre 303’tü. Özgecan Arslan’a, bu cinayetlerin ‘sembol ismi’ olmak düştü.

BİR YILDA NE DEĞİŞTİ?

  • Daha önce kadına yönelik şiddetle ilgilenmemiş pek çok şirket, ilk kez bir şeyler yapmak, en azından söylemek için sıraya girdi. Ama kapsayıcı, uzun soluklu yeni bir proje hayata geçmedi.
  • Kadın katillerine daha ağır cezalar verilirse cinayetlerin azalacağı düşüncesinden yola çıkılarak, Özgecan Arslan adı taşıyan bir yasa talebi oluşturuldu. Etkin bir şekilde uygulansa mevcut yasaların yeterli olduğunu, sadece ceza sistemiyle sorunun çözülemeyeceğini, kadının şiddet görmesini engelleyecek politikaların hayata geçirilmesi gerektiğini söyleyenlerin sesi daha az duyuldu.
  • Yasalar etkin uygulanmamaya; mahkemeler kadın katillerine, çocuk tecavüzcülerine ‘iyi hal, ‘saygınlık’ indirimi vermeye devam etti. 6 aylık dönemde kadın katillerinin en az yarısı ceza indirim aldı.
  • Bu indirimler, politikadan medyaya kadına yönelik ayrımcı dil, hükümetin kadından çok aile kurumunu önemseyen politikaları, kadına yönelik şiddet ve cinayetleri teşvik etmeyi sürdürdü.
  • Kadına yönelik şiddetle mücadele politikalarını üretmek ve uygulamaktan 1. derecede sorumlu yeni Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı, kadına yönelik şiddet konusunun ‘algıda seçicilik’ olduğunu söyledi.
  • Konuyla ilgili dünyada bugüne kadar yazılmış en etkin metin olarak tanımlanan ve Türkiye’nin ilk imzacısı olmakla övündüğü İstanbul Sözleşmesi, 2015’te de uygulamaya geçmedi.
  • Bir taciz, tecavüz, cinayet söz konusu olduğunda, “kadının o saatte orada ne işi varmış, ne giyiyormuş?” diyenlerin sayısı azalmadı.
  • Filmmor’un hazırladığı Kadın Cinayetlerini Haberleştirme Medya Karnesi’nde hiçbir medya kuruluşu ‘iyi’ notu bile alamadı, notlar ‘orta’dan başladı.

NE YAPABİLİRİZ DERSENİZ

Yakınının şiddetine uğrayan birine (komşunuz, arkadaşınız, iş arkadaşınız, akrabanız, öğrenciniz, veliniz) vereceğiniz destek çok değerli ve bu ‘aile meselesi’ değil suç olduğu için ihbar etmek vatandaşlık görevi. Polis ve jandarma karakollarını, 155, 156 no’lu telefonları arayabilirsiniz. “İlgilenmezler” demeyip ilgilenmelerini sağlayabilirsiniz. Başvurulabilecek yerler:

  • Mor Çatı 0212 2925231
  • Türkiye Kadın Dernekleri Federasyonu Acil Yardım Hattı 0212 6569696
  • Alo 183 (Aile, Kadın, Çocuk ve Özürlü Sosyal Hizmet Danışma Hattı)
  • Sağlık kuruluşları
  • Cumhuriyet Savcılığı
  • Şiddet Önleme ve İzleme Merkezleri (KOZA-ŞÖNİM)
  • Belediyelerin Kadın Danışma Merkezleri-
  • Baroların Kadına Yönelik Şiddet telefon hatları ve Adli Yardım Kurulları

HERKES ÜZERİNE DÜŞENİ YAPARSA KADIN CİNAYETLERİ ÖNLENEBİLİR

Kadın cinayetleriyle ilgili en son çalışmalardan biri Filmmor Kadın Kooperatifi’nin Kadın Cinayetleri Acil Eylem Araştırması. Saha çalışması, dava ve medya analizi, Kadın Cinayetleri Haberleştirme Kılavuzu’yla birlikte tamamına www.filmmor.org’dan ulaşıp farklı alanlardaki önerileri dikkate alabilirsiniz.

Araştırma, kadın katillerinin %75’inin erkek partner (koca, eski koca, sevgili, eski sevgili), %20’sinin erkek akraba ve yalnızca %5’inin “yabancı” erkekler olduğunu gösteriyor. Cinayet bahanelerinden bazıları ise şöyle: Pembe cep telefonu kullanması, çalışması, para kazanması, başka biriyle evlenmesi, beyaz pantolon giymesi, ayrılmak, boşanmak istemesi… Ayrılma, reddedilme, kıskançlık, ‘namus’, bahanelerin %55'ini oluşturuyor. Çoğunlukla da çevre veya resmi kurumlar bu şiddetten haberdar. “Öyle ‘pat’ diye değil, adım adım, duyura duyura geliyor. Araştırma kadın cinayetlerinin ideolojik, politik, sistematik; birçok kurum ve kesimin açık veya örtük onayıyla işlenen “örgütlü bir suç” olduğunu söylüyor. Ve önlenebilir olduklarını… Önlenebilmesi için, kadın erkek eşitliğini her alanda hayata geçirmek, uzmanlaşma, 7/24 çalışan birimler, acil başvuru hattı, etkin ve tarafsız uygulamalar, anaokulundan itibaren toplumsal cinsiyet eşitliği eğitimi gibi devletin yapması gerekenler çok elbette. Bireysel olarak yapılabilecekler de eylem planında yer alıyor. www.filmmor.org/tr/

DİLİ DEĞİŞTİRMEKLE BAŞLAYABİLİRSİNİZ

  • Son zamanlarda İstanbul Bağdat Caddesi’nde meydana gelen tecavüz olayından sonra ‘genç kızın o saatte orada ne işi varmış’ diyenlerin çokluğuna bakılırsa, daha gidecek çok yolumuz var. Bu ve benzeri her sözün/yaklaşımın yarın kadınlara, kız çocuklarına taciz, tecavüz, cinayet olarak döneceğini unutmayabilir, tanık olduğunuzda düzeltebilirsiniz.
  • Sosyal medyada yer alan cinsiyetçi, ayrımcı, nefret suçu içeren paylaşımları bildirebilirsiniz.
  • Kadına yönelik şiddetle ilgili olarak çalışan bir gruba, STK’ya dahil olabilir, gönüllü çalışabilir, paylaşımlarını yaygınlaştırabilirsiniz.
  • “Eğitim şart” yerine “Toplumsal cinsiyet eşitliği eğitimi şart” cümlesini kullanabilirsiniz.

TAKİP EDEBİLİRSİNİZ

  • Dünyada ve özellikle Türkiye’de kadınlarla ilgili tüm politik, hukuki, ekonomik gelişmelere hakim olmak istiyorsanız @esitiz Kadın Grubu
  • Türkiye’nin uygulamakla yükümlü olduğu İstanbul Sözleşmesi’yle ilgili her bilgi için @ISTsozlesmesi Türkiye İzleme Platformu
  • Aile içi şiddet ve toplumsal cinsiyet eşitliğine dair her türlü bilgilenme için @aileicisiddet www.aileicisiddeteson.com
  • Psikolojik, hukuki destek, sığınak ihtiyacı ve kadına yönelik şiddetle ilgili raporlar için @morcativakfi www.morcati.org.tr
  • Kadınlarla ilgili hükümetin uygulamaları ve sesine kulak vermeyi tercih ederseniz Kadın ve Demokrasi Derneği @kademorgtr
  • Bilhassa Müslüman kadınların; gündelik deneyimlerine, toplumsal meseleleri algılayışlarına, ilgilerine, meraklarına, dertlerine, umutlarına, kaygılarına, mücadelelerine dair kendi sözlerini dinlemek için @recelblog
  • Afetlerde kadın dayanışması, kadın istihdamının güçlendirilmesi, cezaevlerindeki kadınlar, göçmen kadınlar ve beden politikaları konusunda bilgilenmek için Kadınlarla Dayanışma Vakfı @Kadavist
  • Kadının insan hakları ve yeni çözümler için @kadinih

Yazının devamı...

Kadın cinayetlerini gerçekten önlemek istiyor musunuz, buyurun!

1 Aralık 2015

İlk günün tartışmalarını Cumhuriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Can Dündar ve Ankara Temsilcisi Erdem Gül’ün tutuklanması; ikinci günün tartışmalarını ise Diyarbakır Barosu Başkanı Tahir Elçi’nin öldürülmesi ve iki polisin de ölmesine neden olan çatışmalar darmadağın etti ama konferans oldukça zorlanarak da olsa tamamlandı. Malum, bazen savaşlar, cinayetler, çatışmalar, her türlü özgürlüğe yönelik giderek artan baskılar arasında “kadın hakları” demek lüks gibi karşılanıyor; ama unutmamak gerekir ki hiçbiri kadınların öldürülmesini kesintiye uğratmıyor. Savaş-çatışma ortamında da -pek görmüyoruz ama- barış-huzur günlerinde de kadınlar öldürülmeye devam ediyor. O yüzden bu sözü söylemenin ertelenebileceği bir zaman yok. Dün, bugün, yarın, şu an, her zaman, hiç durmadan kadın cinayeti var.

Konferanstan çıkan en temel sonucu söyleyeyim önce. Adı gibi: Kadın cinayetleri önlenebilir! Tabii istenirse… Kim isterse, derseniz oldukça kalabalık bir liste söz konusu. Çünkü bu cinayetlerin asla tek bir sorumlusu yok; katil kadar, aileler, çevre, komşular, sorumlu kurumlar, karar vericiler, uygulayıcılar, medya… Hepsinin örtülü ya da açık onayıyla işlenen bu cinayetler, yine tüm bu kesimlerin sorumluluklarını yerine getirmesi durumunda önlenebilir. Yani, hep birlikte istemek gerekiyor.

PEMBE TELEFON, KIRMIZI ELBİSE CİNAYETLERİ

Konferansta Filmmor ekibinin açıkladığı Kadın Cinayetleri Eylem Araştırması’nın sonuçları da bunu gösterdi. 2009-2013 yıllarını kapsayan araştırmayı, Hülya Uğur Tanrıöver, İdil Engindeniz, Gülsün Güvenli ve Özlem Danacı Yüce anlattı. Ve işe kadın cinayetini tanımlamakla başladılar: Bir cinayette “Maktul erkek olsaydı öldürülür müydü?” sorusunu soruyorsunuz, cevap hayır ise işte o kadın cinayeti oluyor. Yani erkekler pembe telefon kullandıkları, kırmızı giysi giydikleri, yüksek sesle güldükleri, yolda bir erkeğe saat sordukları için öldürülmüyorlar.

2009-2013 yılları arasında 949 kadın cinayeti işlendiğini ortaya koyan araştırma, katillerin %75’inin erkek partner (koca, eski koca, sevgili, eski sevgili), %20’sinin erkek akraba ve yalnızca %5’inin “yabancı” erkekler olduğunu gösterdi. Yani kadınlar hep “en yakınları” tarafından hayattan koparılıyorlar. Cinayet bahanelerinden bazıları şöyle: Pembe cep telefonu kullanması, çalışması, para kazanması, başka biriyle evlenmesi, beyaz pantolon giymesi, ayrılmak, boşanmak istemesi…

HERKESİN GÖZÜ ÖNÜNDE, ‘GELİYORUM’ DİYOR

Ayrılma, reddedilme, kıskançlık, ‘namus’, bahanelerin %55'ini oluşturuyor. Yarıya yakını ateşli silah, %28'i kesici aletle işleniyorlar. %38 çiftin evi, %26 kadının mekanı, %29’u ise kamuya açık alanda gerçekleşiyor. Araştırma kadın cinayetlerinin ideolojik, politik, sistematik; birçok kurum ve kesimin açık veya örtük onayıyla işlenen “örgütlü bir suç” olduğunu söylerken, bir önemli noktayı da ekliyor: Önlenebilir olduklarını…

Çünkü kadın cinayetleri geliyorum diyor ve tüm sorumlular bakarken ya da kafasını çevirmişken, geliyorlar: Öldürülen kadınların tamamı cinayet öncesinde katilin şiddetine maruz kalıyor, çoğunlukla da çevre veya resmi kurumlar bu şiddetten haberdar. “Öyle ‘pat’ diye gelmiyor. Adım adım, duyura duyura, çoğunlukla devlete de duyura duyura geliyor ve en sonunda her kadın cinayeti bir ‘Kırmızı Pazartesi’, hakikaten yani…” diye tarif ediyor, araştırma için görüşülen bir avukat. Bir diğeri ise şöyle özetliyor: “Nişanlılıkta bir atraksiyonu oluyor erkeğin. İşte çocuğun ailesi geliyor, diğeri geliyor… yuva yıkılmasın diyorlar…” Yani barıştırıyorlar, bir süre sonra kadın öldürülüyor.

CİNAYET ÖNCESİ YALNIZ BIRAKILIYORLAR

Katiller, cinayet öncesi kadınları kendilerine destek olabilecek çevre ve kişilerden, özellikle dayanışma yapabilecekleri kadınlardan uzaklaştırıyor, koparıyor, yalnızlaştırıyorlar. Psikolojik baskıyla da sindirince, kadınlar direnemiyor. Eğitimsiz olanlar başına gelenleri söylemekten çekiniyor, eğitimli olanlar ise kendilerine yediremiyor ya da başa çıkabileceklerini düşünüyorlar. Yanılıyorlar.

Kadın katillerinin, özellikle son zamanlarda ceza indirimi için mahkemelerin peynir ekmek gibi uyguladığı haksız tahrik maddesinden yararlanabilmek için en kolayca öne sürdükleri bahane “namus” dedik ya... Bir erkek polis, “Mahkemede ‘aldatma’ diyor, ‘namus’ diyor, olayın içine avukat da girince, kanun nezdinde hafifletici sebepler buluyor” diyor. Bir kadın polis ise “Aldattı diye öldürmek mi gerekiyor! Adam kadını aldatınca, kadın ayrılıyor. Bir eşitlik durumu olsa erkekler de öyle yapar. Kendini düşün, ayrıl. Senden çıktı sonuçta yoluna devam et” diye ifade ediyor düşüncelerini.

KORUMANIN KARISINA DA KORUMA VERİLDİYSE…

Araştırma, kadın cinayetlerinin tek suçlusunun katil olamayacağını hatırlatıyor. Diğer suçluları, koruma ve önleme görevini yerine getirmeyen sorumlu kurumlar, egemen ideoloji ve cinsiyetçi söylem, toplumsal çevrelerin duyarsızlığı ve özendiriciliği, medyanın yaklaşımı olarak sıralıyor. Kurumların, ailelerin, komşuların tutum ve yaklaşımına en çarpıcı örnekleri yine görüşülen avukatlar veriyor:

“Bir kadına koruma verilmişti. O korumanın karısına da bir koruma verilmişti!”

“Kadının ve erkeğin aileleri de o sürecin bir parçası. Yani kadın her dayak yediğinde evine geri gönderdiğinde, faile o dayağın bir tık üstünü yapma hakkı veriyorsun…”

Ve öldürülmüş bir kadının yakını şöyle diyor: “Kavga gürültü, kadın merdivenlerde, adam elinde bıçak peşinde; komşu çıkıyor, adam ona da hakaret edince içeri giriyor, polisi bile aramıyor; o kadar yani…”

MEDYA İÇİN 'KADIN CİNAYETLERİNİ HABERLEŞTİRME KILAVUZU'

Araştırma bir de medya analizi içeriyor. Gazeteler, internet siteleri ve tv’ler taranarak yapılan çalışmada her bir kuruma karne verilmiş; hiç iyi alan yok, notlar ‘orta’dan başlıyor, çoğu zayıf… Kadın cinayetlerinin medyada herhangi bir 3. sayfa haberi, adli olay olarak yer alması, gerek sayısı, gerekse konumu itibarıyla görünür olmaması, sıradanlaştırılması, hatta meşrulaştırılması, TV haberlerinin ise kadın cinayetlerine hem en az yer veren hem de en olumsuz söylemi üreten mecra olması eleştiriliyor araştırmacılar tarafından.

Bu nedenle bir de ‘kadın cinayetleri haberleştirme kılavuzu’ hazırlamışlar. Ortaya, haber merkezlerinin çerçeveletip görünür bir yere asması, gazetecilik okullarının ders programına alması gereken bir metin çıkmış. Tamamını buraya almak mümkün değil (Filmmor’dan talep edebilir ya da web sitesinden indirebilirsiniz) ama medyayı bu tür haberleri kullanırken sorumlu davranmaya, yani kadın cinayetlerini sıradanlaştıran, meşrulaştıran, teşvik eden dil ve yaklaşımlardan vazgeçmeye çağıran kılavuzdan belli başlı maddeler şöyle:

Olayın adı konmalı Kadın cinayetleri herhangi bir adli olay olarak haberleştirmemelidir. Yani haberleştirilecek olayda eğer bir kadın, herhangi bir kişi tarafından “kadın olduğu için” öldürülmüşse, “bu bir kadın cinayeti” denmelidir. Bu kavrama “anahtar kelime” olarak yer vermek, kadın cinayetlerine dair veri toplamasına ve cinayetlerin görünür kılınmasına destek olmak açısından da önemlidir.

3. sayfadan çıkmalı Kadın cinayetleri toplumsal ve siyasal bir meseledir. Bu nedenle gazetelerin 1. sayfasında veya politika, yaşam sayfalarında; televizyon haber bültenlerinde de aynı biçimde, adli olaylar arasında değil siyasal olaylar arasında yer almalıdır.

Nasıl sunulmalı? Haberi sunan, psikolog, yargıç, falcı veya hikaye yazarı değil, gazetecidir! Haberi verirken söylentilerden, yakıştırmalardan, kalıplaşmış formüller ve yargılardan uzak durulmalıdır. Cinayetin sorumlusu olarak, cinnet, iflas, psikolojik sorun vb. klişe kolaycılığa başvurmak yerine haber gerçek sorumlular bulunarak yazılmalıdır. Kadınları korumayan devlet, toplumsal cinsiyet eşitsizliği, gelenekler, destek olmayan aile vb. mutlaka haberlerde yerini almalıdır. Melodramdan, sansasyon ve pornografiden kaçınılmalıdır. Öldürülen kadın teşhir edilmemeli, cinayetler dramatize edilmeden siyasal bir haberi hazırlarken kullanılan çekim ve kurgu teknikleriyle işlenmelidir.

EN ÇOK YAPILAN YANLIŞLAR

Faili gizlemek: Cinayeti kim işlediyse (özellikle başlıkta) belirtilmelidir. Zira “cinnet, kıskançlık, iflas, aşk, öfke, vb.” durumlar cinayet işleyemez! Cinayeti işleyenler insanlardır, kadın cinayetlerini ise istatistiklerin gösterdiği gibi, ezici çoğunlukla erkekler işler. Bunun bir erkek şiddeti olduğunu söylemekten çekinilmemelidir çünkü gerçek budur.

Haberi failin ifadelerine dayandırmak: Haber failin söylemleriyle yazılmamalı, manşet onun ifadelerinden ya da sadece polis tutanaklarından çıkarılmamalıdır. Çünkü yaşanan durumun muhatabı öldürülmüş olduğundan, katilin/failin iddialarını yanıtlayacak ve çürütecek durumda değildir. Bahaneler tek verili gerçek sayılmamalıdır.

Cinayeti failin ya da öldürülen kadının hayatıyla meşrulaştırmak: Failin mesleği, yaşam tarzı, sosyal ilişkileri veya davranışları, cinayet nedenini basit olgu ve durumlarla açıklayacak veya “meşrulaştıracak” biçimde, kolaycı bir üslupla verilmemelidir. (Örnek: Uyuşturucu bağımlısı koca, kıskanç aşık, öfkeli baba vb. ) Maktulün mesleği, yaşam tarzı, sosyal ilişkileri veya davranışları da ancak haberin anlaşılır kılınması için şartsa açıklanmalı ve herhangi bir yanlış anlamaya, hele de ahlaksal yargıya yer vermeyecek şekilde aktarılmalıdır.

Cinayete sebep olmak: Şiddet gören bir kadınla ilgili haberde, onu tehlike içine sokacak ve gelecekte öldürülmesine neden olabilecek bilgiler vermekten kaçınılmalıdır.

Fikri takip yapmamak: Cinayet haberinin ardından failin yakalanma, yargılanma süreçleri de takip edilerek haberleştirilmelidir. Kadın cinayetlerine verilen cezaların yeterince caydırıcı olup olmadığı ve bu durumun yeni cinayetlerin işlenmesinde nasıl bir rol oynadığı da araştırmalıdır. Benzer olaylarda yargının verdiği olumlu kararların örnek oluşturma amaçlı olarak verilmesi gerekir. Kadın örgütleri veya herhangi bir kurum/kuruluşun yargıya müdahil olma talebi; yargı sürecinde maktulden yana destek eylemleri, görüşleri, haberde yer almalıdır.

Cinayetleri önleme mekanizmalarına yer vermemek: Aksayan yerler, yanlış eksik uygulamalar gibi konulara haberlerde yer verilmelidir.

* * *

Filmmor Kadın Kooperatifi’nin Van Kadın Derneği, Ceren Kadın Derneği, İzmir Bağımsız Kadın İnisiyatifi, İzmir Kadın Dayanışma Derneği, Kadın Dayanışma Vakfı, KAMER Vakfı, Karadeniz Kadın Dayanışma Derneği, Türkiye Kadın Dernekleri Federasyonu ile hazırladığı Kadın Cinayetleri Acil Eylem Planı taslağı son haline getirilerek önümüzdeki günlerde kamuoyuyla paylaşılacak. Avrupa Birliği ve Heinrich Böll Stiftung Derneği’nin desteğiyle yapılan konferansla başlayan Kadın Cinayetleri Önlenebilir kampanyasında tüm merkezi ve yerel yönetimler, medya ve kamuoyu, kadın cinayetlerini önlemek üzere harekete geçmeye, Kadın Cinayetleri Acil Eylem Planı’nı hayata geçirmeye çağrılacak.

Yazının devamı...

Öldürmek hak, kitabına uygun savunma görev!

3 Kasım 2015

Değer Deniz’i, bu toplumun canavara dönüştürdüğü bir çocuk öldürdü. Camına tırmanarak girdiği evinde, uykusundan uyandırıp ağır şiddet ve tecavüze maruz bırakarak…

Olay başlı başına kan dondurucuydu ama orada dahi kalmadı. Bir kısım yetkili ve medya devreye girdi. Katil Değer Deniz’in cep telefonunu ve 40 liralık klarnetini çaldığı için, “Hırsızlık cinayeti” dediler. Yetmedi, tecavüzcü-katil-hırsıza kol kanat gerdiler; “yalnız yaşayan bir kadındı”, “masaj da yapıyordu” gibi imalarla ‘su testisi’ yaratmaya çalıştılar. O da kesmedi; Sabetaycı olduğunu, hatta “ayin sırasında” öldürülmüş olabileceğini uydurdular.

Sonra olayın zanlısı yakalandı. Hayatı elinden alındığı gibi üstüne bir de değersizleştirilmeye çalışılan Değer Deniz’in kendi halinde, doğa, hayvan ve insan düşkünü genç bir müzisyen olduğu ortaya çıktı. Masaj dedikleri, bir tedavi yöntemi olan refleksoloji, ek işiydi. Kendi besteleri, MESAM’a kayıtlı şarkıları, bir albümü, bazı dizilerde jenerik müzikleri, hazırladığı bir çocuk kitabı, daha iyi bir dünya için umutları vardı. Sabetaycılıkla ise uzak yakın ilişkisi yoktu; babaannesi Üsküdar Fıstıkağacı’ndaki evinin baktığı yeşillikler içindeki Bülbül Deresi Mezarlığı’nı çok severdi, vasiyeti üzerine buraya gömülmüştü. Ailesi, mezarlıkla ilgili rivayetlerden habersiz, Değer Deniz’in de çok düşkün olduğu babaannesiyle koyun koyuna yatmasına karar vermişti sadece.

Katil Değer Deniz’in ellerini, başka şehirde yaşayan annesiyle dertleştiği telefonunun kablosuyla bağlayıp, omuzunda taşıdığı çantasının sapıyla boğdu ama onlar yalanlarında boğulamadılar. Yine de ailenin avukatı Hülya Gülbahar’ın başvurusu üzerine yalan haberleri inceleyen Basın Konseyi tarafından, 16 gazetecilik ahlak ve meslek ilkesinden 7'sinin ihlal ettikleri için kınandılar.

KATİLLERİN HATMETTİĞİ TEK DERS

Deniz’in cansız bedeninin bulunduğu gün yasa gereğine, savcı emrine ve nöbet listesinde olmalarına rağmen olay mahalline gitmeyen adli tıp doktorları ise mesleklerine aynen devam ederken, sıra son yılların en çok çalışılan dersine geldi. Şiddetin, tacizin, kadın öldürmenin bu kadar kolay olduğu bir ülkede, katillerin hatmettiği tek ders: “Kadın cinayeti davasında kendini nasıl savunursun!”

İşte dün o gündü. Davanın 18 yaşını henüz doldurmuş zanlısı, belli ki hızlandırılmış bir kurstan geçirilmiş, çabucak öğrenmişti. Dün yapılan ilk duruşmada, hakimin karşısında bina okudu, döndü döndü yine okudu: “Sevgiliydik” dedi, “beni evine o çağırdı” diye devam etti, “Ama benden önce başka biriyle olduğunu anladım” da dedi. Ve evet, finali “erkekliğime dokundu”yla taçlandırdı. Malum, son yılların en garantili ceza indiren sihirli cümleleriydi bunlar. Ne var ki, o bir kısım medyanın Değer Deniz’le ilgili iftiraları kadar yalandılar. Deniz’in avukatlarının “Madem arkadaştınız, kaç numaralı dairede oturuyordu?” sorusuna bile cevap veremedi. Camda numara yazmazdı.

Tek kızlarını böyle vahşice bir cinayetle kaybetmeleri yetmiyormuş gibi üzerine bir dolu iftiraya maruz kalan Deniz Ailesi, altı ay önce “Medyada erkek egemen bilinçaltıyla hareket eden medyatörler var. Kadınlar öldürüldükçe sanki öldürülmeyi hak etmişler gibi seviniyorlar. Bu bir kadın cinayetidir. 3-5 sabıkası olan hırsızları toplum içine salan adalet ve toplum suçludur. Değer'imizin bir katil tarafından hunharca öldürülmesi bile bu medyatörlerce malzeme yapılmış, imalarla sanki kadınlara yalnız yaşamayın, sokağa çıkmayın, çalışmayın, sizi koruyacak bir erkeğiniz olsun, evde oturun, çocuk yapın, sanat falan sizin neyinize gibi bir mesaj verilmek istenmiştir” diye isyan etmişlerdi.

ÖZGECAN CİNAYETİNDEKİ GİBİ İNFİAL YARATMAMASI İÇİN…

Dün de isyandaydılar, ”Katile indirim istemiyoruz" dediler. Değer Deniz’in kendisi gibi müzisyen olan küçük kardeşi Orhan Deniz, adil bir yargılama olacağına inanmak istediklerini söyledi. “Cinayet bireysel değil toplumsal bir sorun. Sanık çocuk mahkemesinde yargılanmamalı, daha büyük olduğuna dair kuvvetli kanaatimiz var, evli ve bir çocuk sahibi. Verilecek cezaların cinayetleri önleyebileceği gibi, tekrarlanmamasını da sağlayacağını düşünüyoruz. İyi hal indirimi almasını istemiyoruz. İyi hal sadece kravat takmakla olmuyor" dedi.

Pek çok kadın örgütü dün “katilin gözünün içine bakmaya” gitmeden önce Deniz Ailesi’nin yanındaydı. Davanın basit bir hırsızlık vakası gibi gösterilmek istendiğini, oysa kadın cinayeti olduğunu, Özgecan Aslan cinayeti gibi infial yaratmaması için “gizlilik” kılıfıyla kamuoyundan gizlendiğini düşünüyorlardı. Aile de öyle: “Bu cinayetin sadece bizim başımıza gelmiş talihsiz bir olay olduğunu düşünmüyoruz. Herkesin başına gelebilecek, özellikle kadınları tehdit altında bırakan toplumsal bir sorun olduğunu görüyoruz. Katillerin kısa süre sonra cezaevinden salınması, bu acıları yaşayanları tedirgin ediyor. Asıl tedirgin olması gerekenler, Değer gibi çevresine zarar vermeden yaşayan insanlar değil, tam tersine bu tecavüzcü kadın katilleri, Allah’tan bile korkusu olmayan insan müsveddeleridir.”

İFTİRALARA DEĞİL, ŞARKILARINA KULAK VERELİM

Dava 25 Aralık tarihine ertelenirken, insanın onurlu ve özgür yaşam hakkına saygı duyan herkesi bu dava sürecinde birlikte olmaya çağıran Orhan Deniz’in ablası Değer’le ilgili güzel ve yalan olmayan haberleri de vardı: “Değer arkasında bize çok şey bıraktı. Bitmiş bir ikinci solo albüm, yayınlanmamış bir klip ve bir çocuk kitabı. Bunları tamamlar tamamlamaz herkesle paylaşacağız. Değer bundan sonra aramızda müzikleri, söyledikleri ve o parlak ışığıyla var olmaya devam edecek.”

Yazının devamı...

Mor Çatı'dan bir 'araştırmacı vakıfçılık' örneği daha: Şiddet Önleme Merkezleri ne durumda?

10 Eylül 2015

O yüzden, devletin kadınları ve çocukları bu şiddetten, cinayetlerden koruma iddiasıyla açtığı merkezlerin şu anki durumunu ortaya koyan bir araştırmanın da bu gündemde kendine bir yer açabilmesi gerek. Geçen yıl, bir “araştırmacı vakıfçılık” örneği sergileyerek yasal olmasına rağmen, dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın “kürtaj cinayettir” demesinden itibaren İstanbul'da kamu hastanelerinin çoğunda kürtaj yapılmadığını ortaya çıkaran Mor Çatı, yeni bir araştırmaya imza attı. Bu araştırmayla da Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın 22 şehirde açacağı yeni Şiddet Önleme Merkezleri’nin kuruluş esaslarına aykırı hazırlıklar içinde olduğu ortaya çıktı.

81 YERİNE 14 MERKEZ

Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı, şiddete maruz kalan kadın ve çocuklara hizmet verecek Şiddet Önleme ve İzleme Merkezleri (ŞÖNİM) açmaya 2012 yılında başlamış, mağdurlara 7/24 sığınak hizmeti, psiko-sosyal, hukuk, sağlık, istihdam, eğitim desteği verecek bu merkezlerin, 81 kente yaygınlaştırılacağı her fırsatta açıklanmıştı. Ancak aradan geçen üç yıla rağmen, şu an sadece 14 şehirde ŞÖNİM var ve hâlâ pilot uygulamadalar. Üç yıldır da pek çok sorun, şikayet ve eksikliklerle çalışıyorlar.

Mor Çatı Kadın Sığınağı Vakfı geçen yıl, İstanbul'da 37 kamu hastanesinden 12’sinde "hiçbir şekilde kürtaj yapılmadığını", 17’sinde ise sadece tıbbi komplikasyon durumunda heyet kararıyla yapılabildiğini, sadece üç hastanede isteğe bağlı kürtaj yapılabildiğini ortaya çıkarmıştı. Şimdi de bakanlığın kurduğunu belirttiği yeni ŞÖNİM’lerin kuruluş esaslarına aykırı hazırlıklarını gözler önüne serdi.

Bunun için önce Bilgi Edinme hakkını kullanarak Bakanlığa Türkiye genelindeki ŞÖNİM’lere ilişkin sorular sordu. Soruların ‘bazılarına’ cevap veren Bakanlık, Haziran 2015 itibariyle 22 şehirde daha ŞÖNİM açılmasına onay verildiğini belirtti. Böylece, Türkiye genelindeki ŞÖNİM sayısı, 81 olmasa da 36’ya ulaşacaktı. Ancak nasıl? Mor Çatı’dan Açelya Uçan ve Hazal Günel, bu 22 şehirdeki Aile ve Sosyal Politikalar İl Müdürlüklerini tek tek arayarak bilgi topladı. Hazırladıkları rapora göre, 22 şehrin hiçbirinde ŞÖNİM’ler tam olarak faaliyete geçmemişti. Kimilerinde henüz yazışma ve planlar yapılırken, kimilerinde yetkililerin konuya ilişkin çok az bilgisi vardı.

7/24 HİZMET VEREMEYİZ Kİ!

Görevlilerin neredeyse tamamı, yasada, sığınakların işleyişine ilişkin yönetmelikte ve bakanlık web sitesinde yer alan “ŞÖNİM’in sahip olması gereken fiziksel özellikler”den ve 7/24 hizmet şartından habersizdi. Bir yetkilinin “hiçbir ŞÖNİM 7/24 hizmet vermez ki” cümlesi bunu özetler nitelikteydi. Araştırma, ŞÖNİM’lerin sadece birkaçının 24 saat hizmet verdiğini ortaya çıkardı. Yeni açılacak ŞÖNİM’lerin fiziksel yapısı da hali hazırda hizmet verenlerde olduğu gibi, hedeflenen hizmete uygun değildi. Kadınların kolaylıkla ulaşabileceği merkezi yerlerde kurulmamışlar, ayrıca mağdurlarla şiddet gösterenlere aynı çatı altında hizmet vermeye hazırlanıyorlardı. Kadınların adliyede, hatta ziyarete gittikleri cezaevinde bile eşleri, sevgilileri, eski eşleri tarafından öldürülebildiği göz önüne alındığında, bu ciddi bir sorundu.

YÖNTEM KARMAŞASI ORTAYA ÇIKTI

İl müdürlüklerinden 8’i altyapı tamamlandığında yeni bir binada hizmet verileceğini, 12’si ise ayrı binalarının olmadığını söyledi. Bir yetkili, ŞÖNİM’lerin adresinin gizli olması gerektiğinden dolayı bilgi veremeyeceğini belirtti. Oysa adresi gizli olması gereken sığınaktı, Tam tersine ŞÖNİM’ler, mağdurların kolayca ulaşabilmesi için bilinen bir yerde olmalıydı. Mor Çatı’dan Açelya Uçan konuya şöyle açıklık getirdi: “ŞÖNİM’ler tüm kadınların ulaşabileceği yerlerde ve 7/24 hizmet vermekle yükümlü kurumlardır. Mevcut ŞÖNİM’lerde bu konuda zorluklar yaşanıyor. Kadınlar ŞÖNİM’i 24 saat arayabilseler de her zaman destek alabilecekleri bir uzman bulamıyorlar.”

Bu yöntem karmaşası, başka bir yetkilinin ŞÖNİM ve sığınağın aynı binada faaliyet göstermeye başlayacağını söylemesiyle de ortaya çıktı. Ona göre, “giriş ve çıkışları ayrı olacağı için sorun olmayacaktı!” Bir başka yetkili ise "Ben aslında istedim ki ikisi aynı binada olsun" şeklinde, uzmanlıktan çok uzak görüşünü ortaya koydu. Mor Çatı araştırması, şehirlerin çoğunda yeni, olması gereken şartlara sahip ŞÖNİM’ler kurulması yerine, çeşitli bakanlık binalarında ayrılan bir ya da birkaç odada hizmet verileceğini gösterdi.

PERSONEL DONANIMLI DEĞİL

Mor Çatı’nın sorularından biri de ŞÖNİM’lerde hangi meslek gruplarından, kaç kişinin çalıştığına ilişkindi. 13 şehirde kadro, kesin olmamakla birlikte belirlenmişti: Şiddet başvurusu alabilecek ve bu alanda çalışabilmesi için gerekli donanıma sahip sosyal çalışmacılar yerine, öğretmen, çocuk gelişimi uzmanı gibi meslek gruplarından kişiler çalışacaktı! Hazal Günel, araştırmalarının sonucunu şöyle özetledi: “Pilot çalışmanın değerlendirmesi yapılmadan, mevcut ŞÖNİM’lerin ve şiddetle mücadelede sosyal hizmet sisteminin eksiklikleri giderilmeden, altyapısız olarak yeni ŞÖNİM’ler açılıyor. Mekânsal sorunlar, kadronun nicelik ve nitelik yönünden yetersizliği, mevcut sıkıntıların çoğalarak devam edeceği yönünde kaygı uyandırıyor.”

***

NERELERDE ŞÖNİM VAR? Şu an Ankara, Antalya, Adana, Bursa, Denizli, Diyarbakır, Gaziantep, İstanbul, İzmir, Malatya, Mersin, Samsun, Şanlıurfa ve Trabzon’da ŞÖNİM var. ASPB tarafından verilen yanıta göre, ŞÖNİM açılmasına onay verilen 22 şehir ise şunlar: Erzurum, Bingöl, Muş, Kilis, Elazığ, Sakarya, Kahramanmaraş, Kocaeli, Aksaray, Isparta, Kars, Sivas, Adıyaman, Zonguldak, Tekirdağ, Erzincan, Gümüşhane, Eskişehir, Çorum, Manisa, Çanakkale, Uşak.

Yazının devamı...

Uğraştırma AKP'yi, git ötede dayak ye, tecavüze uğra, öl!

24 Temmuz 2015

Denklemleri değiştiren seçim sonuçları, koalisyon görüşmeleri, IŞİD tehdidi, çözüm sürecinin çözümsüzlüğü, patlayan bombalar, karanlık suikastler de o politikanın inatla ilerleyişini bir an sekteye uğratmıyor. Kendi yaptığı yasalara, imzalamaktan gurur duyduğu uluslararası sözleşmelere aykırıymış, ne gam! İşte Adalet Bakanlığı’nın özetle şunları söyleyen son yasa taslağı:

Tecavüzcünüzle barış masasına oturun!

Sizi paramparça etmiş de olsa kocanızla uzlaşıp aynı eve dönün, abartmayın canım öldürmez!

Çocuğunuza cinsel istismarda bulunan kişiyle el sıkışın, isterseniz sonra elinizi yıkarsınız!

Peki neden? "E uzlaşmak güzeldir! Hem İş yükümüz çok, bizi uğraştırmayın!"

BİR PR MALZEMESİ OLARAK İSTANBUL SÖZLEŞMESİ

2011 seçimlerinden sonra açılan meclisin ilk aylarıydı. Medyada, TBMM’de “kadın vekillerin fular şıklığı” haberlerinin “Ey kadınlar! En az üç çocuk doğurun, siz anasınız, bacısınız, başka bir şey olamazsınız” tezlerinden daha büyük yer aldığı günlerdi. Kadın cinayetleri ve tecavüzlerse, tüm zamanlardaki gibi kesintisiz sürüyordu. Dönemin Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Şahin “müjdeeee” dedi. Kadına yönelik şiddetin önlenmesiyle ilgili İstanbul Sözleşmesi Bakanlar Kurulu’nda imzaya açılmış, yakında Meclis’e gelecekti. Nitekim, uygulanması halinde kadınları şiddetten korumaya yönelik çok ciddi yol kat edilmesini sağlayabilecek hükümler içeren sözleşme Meclis’e geldi ve kabul edildi.

Fatma Şahin ondan sonra mikrofonun önüne geldiği her seferinde İstanbul Sözleşmesi’ni ilk Türkiye’nin imzalamış olmasından, adına İstanbul denmesinden duydukları övüncü anlata anlata bitiremedi. "Önemli bir iradedir, bu iradenin gereğini yapmak da hepimizin görevidir" dedi. Bugünün Başbakanı Ahmet Davutoğlu da 2013 8 Mart’ında, henüz dışişleri bakanıyken, Türkiye’nin “kadın hakları alanındaki uluslararası sözleşmelere taraf olan ve bunların titizlikle uygulanmasını destekleyen” bir ülke olduğunu söyledi o ‘coşkumsu’suyla. Açık adı Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Sözleşme olan İstanbul Sözleşmesi’nin hazırlanmasına öncülük etmek ve ilk onaylayan olmaktan ne kadar gururlansa azdı.

O arada kadınlar evlerde dövülmeye, sokaklarda öldürülmeye devam etti.

Türkiye Özgecan cinayetiyle sarsıldığında Davutoğlu başbakandı artık. Dinleyicilerini ve medyayı "Kadına uzanan eller kırılsın!" diye gazladı bu kez. Ardından kendisini dinleyen kadın topluluğundan Özgecan için bir fatiha okumalarını istedi. Bir kez daha Bakanlar Komitesi dönem başkanlığında, İstanbul Sözleşmesi’ne olan kendi katkılarıyla övündü. Destansı üslubuyla hatırlattı: “İstanbul'da kadına karşı şiddete ses yükseltmişti!”

Ama kadına yönelik şiddet ve cinayetler, coşku, gurur, gaz ve Fatiha’yla engellenemiyordu tabii. İmza atmakla övündüğün ve yapacağını taahhüt ettiğin şeylerin hiç değilse kapağını açman gerekiyordu. Türkiye ikinci kısma hiç girmedi.

2013’te 214 kadın öldürüldü.

İstanbul Sözleşmesi 1 Ağustos 2014’te yürürlüğe girdi.

2014’te 281 kadın öldürüldü.

Bu arada kadın cinayeti davalarında sanıkların en az yarısının cezaları tahrik indirimiyle kuşa çevrildi. Sözleşmenin kapağını açsalar, bunu yapamayacaklarını görürlerdi. En azından ne yapmaları gerektiği konusunda sık sık uyaran kadın örgütlerini, akademisyenleri, siyasileri dinlerlerdi. Bir kıpırtı olmadı.

Olsun, Türkiye sözleşmeyi ilk imzalamıştı ya… Bir gün kadın cinayetleriyle ilgili konuşmak gerekirse “ilk biz imzaladık” PR’ını yapmak üzere, süslü bir kurdeleyle bağlanıp rafa kondu.

Bu arada, sözleşmeye aykırı pek çok uygulama oluk gibi aktı, kadın ve çocuklara yönelik cinsel suçlarda cezayı artırdığı imajı yaratılan ama tersine indiren bir yasa değişikliği de hayata geçirildi.

Tecavüzcüler bir bir serbest bırakılmaya, tecavüz mağduru çocuklar “rızası vardı” diye suçlanmaya devam etti.

Özellikle kadınlara yönelik suçlarda “cezasızlığın” çerçevesi genişledi de genişledi.

2015’in ilk yarısında 149 kadın öldürüldü.

Medya takip ajansı Interpress’in, ‘Kadına Şiddet’ konulu araştırmasında, 2015’in ilk altı ayında yazılı basında yayınlanan kadına yönelik şiddet haberi sayısının, geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 65’ten fazla arttığı, günde ortalama 277 vakayla 50 bini geçtiği ortaya çıktı.

KADINA YÖNELİK SUÇLAR YAKINDA KREDİ KARTINA 12 TAKSİTLE!

Ve şimdi yeni bir hamle sözkonusu.

Eşitlik İzleme Kadın Grubu-Eşitiz’in kamuoyuna duyurduğu bu son hamleye göre, daha önce şiddet, tecavüz ve cinayet mağduru kadınları “tahrik etti”, “o gün o saatte oraya gitti”, “etek giydi”, “rızası vardı” gibi bahanelerle suçludan çok suçlayan devlet, belli ki şimdi de bütün bu suçları “iş yükü” olarak görmeye hazırlanıyor. Yani; “Uğraştırmayın bizi, gidin ötede dayak yiyin, tecavüze uğrayın, öldürülün” demeye… Eşitiz, AKP’nin her zamanki gibi el çabukluğu marifetle hazırladığı yasa taslağının, “Kadınlara karşı suçların, adım adım konu konu suç olmaktan çıkarılmasına neden olacağı” konusunda uyarıyor.

Haberi okumadıysanız televizyonda giderek dozajı artan kamu spotunda görmüşsünüzdür; bir arabuluculuk reklamıdır gidiyor. İşte yeni yasa taslağı bununla ilgili: 5 yıla kadar hapis cezasını gerektiren suçlarda şüphelilerle savcılık arasında "pazarlık"la cezanın 1 yıla indirilmesi, ertelenmesi, para cezasına çevrilmesi ya da kamu hizmeti gibi yaptırımları öngörüyor. Taslağa göre, pek çok suçun yanı sıra; hakaret, tehdit, şantaj, yaralama, sarkıntılık, reşit olmayanla cinsel ilişki, cinsel taciz gibi kadınları yakından ilgilendiren suçlar da bu “pazarlık usulü”ne tabi! Üstelik pazarlık konusunda mağdurun onayına gerek görmüyor; failin talebini yeterli bulacak ve failin mahkeme önüne çıkması bile gerekmeyebilecek. Ayrıca, halen üst sınırı 3 ay olan suçlardaki “ön ödeme” sınırı 2 yıla çıkartılarak, her gün için 20 TL üzerinden bulunacak miktarı ödeyenlere dava açılmayacak. Böylece suçlulara, parası neyse ödeyip cezadan kurtulma yolu açılacak. İlerde kredi kartına 12 taksit de yaparlar belki, kimbilir.

KENDİ YASASINI, SÖZLEŞMESİNİ TAKMAYAN ADALET BAKANLIĞI

Adalet Bakanlığı bu taslağı hazırlarken, “cinsel dokunulmazlığa karşı suçların uzlaşmaya tâbi olmaması”nı öngören kendi Ceza Yargılaması Yasası’nı umursamamış belli ki. Kadına karşı şiddetle ilgili 6284 sayılı yasanın maddelerine de bakmamış, İstanbul Sözleşmesi’nin ise kurdeleli süsünü bozmaya bile kıyamamış.

Oysa o ilk imzalamaktan gurur duyduğumuz sözleşmenin 48/1 maddesi çok açık: Devlete, psikolojik, fiziksel, cinsel ve ekonomik, kadına karşı tüm şiddet biçimleriyle ilgili olarak arabuluculuk ve uzlaştırma da dâhil olmak üzere” zorunlu alternatif çatışma çözüm süreçlerini yasaklama görevi veriyor. Eşitiz, “Günde en az beş kadının öldürülmekte olduğu bir ülkede, siyasi iktidarların şiddeti daha başladığında, kadınlara karşı ilk hakaret, ilk tehdit, ilk şantaj, ilk yaralama vb. suçlarda daha etkin cezalar getirerek çözmesi gerekirken; bu suçları daha da yaptırımsız hale getirmeye çalışması dehşet verici bir girişimdir” diyor. İşin bu kısmı da sözleşmeye tamamen aykırı; taslağın kamu kurum ve kuruluşlarına gönderilip 2005 TCK reformunu sağlayan TCK Kadın Platformu’na, Kadına Karşı Şiddet Yasası için mücadele eden, Türkiye kadın hareketi temsilcisi 251 kadın örgütünün oluşturduğu “Şiddete Son Kadın Platformu”na gönderilmemesi de… “Demokratik bir ülkede, bu tür yasa tasarıları, ilgili hükümet dışı örgütlerle birlikte hazırlanır; onların görüşleri, onayları alınmadan yasalaştırılması hayallerinin kurulması bile düşünülemez” diyen Eşitiz, şu an zaten suç ve ceza adaletinde ciddi sorunlar yaşayan yargı sisteminin, adeta iktidarca atanan “arabulucular/uzlaştırmacılar” kategorisiyle daha da “özelleştirildiğini” belirtiyor. Bu taslağın yasalaşması da ikinci bir büyük af ve suç olmaktan çıkarma operasyonu anlamına gelecek.

Eşitiz’in de belirttiği gibi, kadın ya da erkek, herhangi bir bireye karşı, hakaret, tehdit, şantaj, yaralama, eziyet, trafik güvenliğini tehlikeye sokma, çevrenin kirletilmesi, imar kirliliğine neden olma, bozulmuş veya değiştirilmiş gıda veya ilaçların ticareti gibi suçlar, bir toplum halinde yaşamayı tehdit eden önemli suçlar. Devlet bu suçları cezasız bıraktığında, daha büyük suçları teşvik ediyor olacak. Mesela kadına tehdit suç olmadığında, ardından cinayet daha rahat gelecek.

Şimdi siz karar verin;

Sizi feci şekilde dövmüş, bıçaklamış, bir yerlerinizi kırmış, aşağılamış biriyle ‘uzlaşmak’ ve onunla yeniden aynı eve dönmek ister misiniz?

Farz edelim minibüsüne bindiğiniz kişi ormanlık alana çekti size tecavüz etti, onunla barışır mısınız?

Küçücük çocuğunuza cinsel istismarda bulunan biriyle anlaşma masasına oturur musunuz?

Ve devletin bütün bu “anlaşmalardan” topladığı paralarla yaratacağı, belki de yolsuzluğa kurban gidecek bir kaynağa katkıda bulunur musunuz?

Son not: İstanbul Sözleşmesi öyle kurdeleleyip PR malzemesi yapılabilecek bir belge değil, çok ciddi uluslararası yaptırımları var. Türkiye, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde kadını şiddetten korumadığı için ciddi bir tazminata mahkum olan ilk ülke olduğunu da unutmuş görünüyor. Bu durumda yeni cezaları da görecektir. Ama yine de “ilk” ya ona bakın siz…

Yazının devamı...

'Rabbim karını döv, deşarj ol dedi'ye suç duyurusu

22 Haziran 2015

Önce bir not: Twitter’da TRT Diyanet logosunun bulunduğu ekran görüntüleriyle yayılan ‘sohbet’, TRT Diyanet’in bile “Bu görüntüler bizde yayınlanmadı, logomuz montajlanmış” tweet’leri atmasına, hatta bu konuda bir soruşturma başlatmasına neden oldu. Yani ortada hem sohbette söylenenlerin oluşturduğu bir dizi suç var, hem de bu suçlara TRT Diyanet’i montajlayan bir bilişim suçu. Savcılar, hakimler, RTÜK ve bilişim suçlarıyla ilgili emniyet birimleri göreve… diyeceğim, yargının bu konuda nasıl kararlar verdiği ortada. RTÜK ekranda sadece sigara ve alkol avlıyor. Bilişim suçlarının ihbar edildiği İnternet Bilgi İhbar Merkezi’nin web sitesinde ise ihbar edilebilecekler arasında pek çok suç var, ama kadınları aşağılamak, ayrımcılık, suça teşvik yok.

***

Şimdi gelelim Nureddin Hoca’nın önlenemeyen uçuşuna…

Ona göre pantolon kâfir taklidi, kot pantolon giymek caiz değil. Keza kadın spikeri izlemek de öyle... Zaten çalışan kadın fuhuşa hazırlık yapıyor! Ayrıca, “7 yaşında bir kız çocuğu, 25 yaşında bir erkek çocuğuyla veya 7 yaşında bir erkek çocuğu 25 yaşında bir kızla nikâhlanabilir. Nikâhlanmalarında sakınca yoktur. Evlilik için bir yaş söz konusu değildir. 10 yaşında, 7 yaşında, 6 yaşında nikâha engel bir durum yoktur.”

6 yaşında bir çocukla evlilik lafını bir araya getirebilen saçı sakalı ağırmış adamların tıp ve hukuk literatürlerinde bir adı var ama O, birilerinin “Hocamız”ı. Uçuranı çok belli ki. “Bırakın saçmalasın” denebilecek biri de değil; sadece karşısına geçip birbirinden paçavra yorumlarını huşu içinde dinleyenlere anlatmıyor, teknolojinin her nimetinden sonuna kadar yararlanan bir şeriatçı olarak on binlerce kişiye ulaşıyor.

Sosyal Doku Vakfı diye bir kuruluşun Başkanı. Şu an Youtube’a adını yazınca, yaklaşık 30.800 sonuç çıkıyor. Videolarının HD’si var, “taze çıktı”sı var, “En çok izlenenler”i var ve müjde! Vakfın video kanalı sosyaldoku.tv açılmış…

Ara not: Bu arada Morhipo da bu kadın düşmanı videolara reklamını koymuş. Bir yandan kot pantolon caiz değil ama maskara ve makyaj temizleyici ikisi bir arada alınabiliyor demek! Öte yandan müşterilerinin ezici çoğunluğunu oluşturan kadınları aşağılayan videoda olmak Morhipo'nun umurunda değil! Mi? Morhipo'yla ilişkimizi gözden geçirme zamanı, ama konumuz bu değil şimdi.

***

Nureddin Yıldız son olarak, “Allah böyle diyor, mesela bir erkeğe kadını dövebilirsin diyor” dedi. Ardından nasıl dövüleceğini de ayrıntılarıyla açıkladı: “Yüzüne vurmayacaksın diyor. Boyundan yukarısına vurmak yasak. Göğüs kısmına vuramıyorsun. Beline vuramıyorsun.” Hay Allah!

Belli ki dersin en heyecanlı bölümü, araya girip soruyorlar: “Nasıl vuracağız?”

Hoca aydınlatmadan önce niyeyse Emniyet’e bir taş-gedik yapıyor: “Ya bunu emniyet müdürlüğüne falan yazın, nasıl vurulacağını öğretsinler size.” Bu herhalde bir şaka, devam ediyor: “Cetvelden uzun bir sopayla vuramıyorsun. Elini yumruk yapıp vuramıyorsun. Avucunun içiyle olduğu gibi vuramıyorsun.”

Çünkü, “işkence yapmak, acıtmak için değil, deşarj olmak için vurdurtturuyor Allah-ı Teala.”

Cömertçe paylaştığı engin bilgisinde, deşarjın gerekçesi de var, dayak yemesi beklenen kadına şantaj da: “Çünkü erkeğe burasına kadar geldikten sonra dokunma bu kadına dersen, başka yolla rahatlar (Başkasına gider demek istiyor). O da o kadını delirtir aslında. Kadınların Allah erkeklere dövün rahatlayın diye müsaade etmesinden dolayı sabaha kadar şükretmeleri gerekiyor, kumadan rahatsız oluyorlarsa.”

Bitmiyor, bitmiyor: “Arkadaşlar, burada Allah adına konuşuyoruz. Peygamber adına din adına konuşuyoruz… Allah istiyor ki kol kırılsın yen içinde kalsın. Evin içinde bu işleri halletmesi lazım. İster döver, ister kırar, evin içinde bu işleri halledecek. Allah vur dediyse vardır bu vurmakta bir hikmet.”

Mastürbasyonun zararlarından sigara bırakmaya her konuda bir şer’i fikre sahip hocanın son videolarından birinin başlığı “Kadınlar Cariye Değildir.” Acaba iyi bir şey mi deyip benim gibi yanılmayın. “Erkekler kadınları cariyeleri olarak görüyor”dan sonra gelen, “kadınlar da erkekleri güzelliklerinin bedelini çeken hamallar olarak görüyor…” Ne demekse! Erkek kadından üstün değildir cümlesini, devamında bizzat kendisi şöyle çürütüyor: “Erkeklerin sadece sorumluluk fazlalığı vardır, herkes devlet memuru, biri şef!”

Uzatmayalım, Youtube ve Twitter’a düşen değil, itinayla yüklenen videolar dışında da pek çok saç baş yolduran örnek olduğu çok açık. Zaten konumuz da nihayet birilerinin, “Biri bu adamı durdursun” çığlıklarına ses ve Cumhuriyet Başsavcılığı’na dilekçe vermeleri…

***

Avukat Selin Nakıpoğlu ve Kartal Hukukçular Derneği Başkanı Mehmet Ümit Erdem, bugün Nureddin Yıldız hakkında Cumhuriyet Savcılığına bir suç duyurusunda bulundu, suçu övmek, yasalara uymamaya tahrik ve ayrımcılık gibi suçlardan hakkında dava açılmasını istedi. Dilekçelerinde, Yıldız’ın haftanın değişik günlerinde, ulusal ve bölgesel kanallar ve pek çok radyoda ”Hayat Rehberi Sohbetleri” isimli vaazlar yayınladığını belirttiler. O kanalların sayısının da maşallahı var doğrusu: Kontv, Dost Tv, Vuslat Tv, Konya Tv, Nrt Tv, Kuzey Tv, Karahisar Tv, Kapadokya Tv, Kanal S, Süper Kanal, Ahi Tv, Batman Tv, Kudüs Tv, Safa Tv, Kanal Urfa, Uşak Art Tv, Kanal 60, Olay Tv, Köroğlu Tv, Mercan Tv, Kanal 3, Kanal E, Kanal 21, Ort Tv, Can Tv, Genç Tv, Kanal K, Bgrt, Çrt, Abant Tv, Diyar Tv…

Dönem dönem özelikle kadınları aşağılayan, son derece cinsiyetçi açıklamalarıyla kamuoyunda yer bulan bu şahsın, yukarıda saydığım vecizelerinden örnekleri sıraladıkları dilekçede, şöyle dediler: “Konuşmaları bu kadar yoğun takip edilen bir kişinin kadınların dövülebileceği yönündeki açıklamaları, kadına yönelik erkek şiddetini özendirici niteliktedir. Son yıllarda kadına yönelik şiddetin giderek arttığı düşünüldüğünde, şüphelinin açıklamalarının kadına yönelik şiddeti arttırıcı, azmettirici nitelikte olduğu ortadadır.”

Dilekçeye göre, iyi saatte olsunlar, Yıldız’ın vecizeleri Türk Ceza Yasası’ndaki epey bir maddeyi yerinden hoplatıyor, Türkiye’nin imza attığı pek çok uluslararası sözleşmeyi zangır zangır titretiyor. Üstelik o maddeleri basın ve yayın yoluyla ihlal etmek ceza oranını daha da artırıyor,

Suç duyurusunda bulunan avukatlar, “Kadına yönelik şiddeti normalleştiren, kadınlara yönelik ayrımcı açıklamalarıyla şiddet uygulayan ve şiddeti körükleyen şüphelinin fiili, videonun yayınlandığı kanallar, izlenme oranı, yaşı, birikimi ve kitleler üzerindeki etkisi dikkate alındığında, kadın–erkek eşitliğini ortadan kaldırmaya, kamu barışını bozmaya elverişlidir” diyorlar. Dolayısıyla hakkında dava açılmasını ve cezalandırılmasını istiyorlar.

Daha önce de suç duyuruları yapılmıştı, o yüzden dava açılır mı, cezalandırılır mı, bilinmez. Zaten bir Nureddin Yıldız’la da bitmiyor; Türkiye’de gazetelerden, ekranlardan ya da sosyal medyadan yapılan her bir cinsiyetçi, ayrımcı kelamın, her gün kadın, çocuk ve LGBTİ’lere en az bir cinayet, bir kaçırma, bir tecavüz olarak döndüğünü eksiksiz fark edene kadar da bitmeyecek.

Yazının devamı...

Bir kadın size sırtını dönerse…

2 Haziran 2015

“Hiç bu kadar…”la başlayan cümleler de epeydir lanetli ya, kurmamak lazım; nasıl tamamlasan, hep daha kötüsü geliyor ardından. İşte yine öyle bir noktadayız.

Af edersiniz, ‘kadın’ demeyi bile ne hikmetse ayıp sayan, yerine bayan, hanım gibi sözde ‘inceltmelerle’ nezaket gösterdiğini sanan, güya ‘mahrem’i savunan muhafazakar bir iktidar döneminde, hiç akıldan çıkmayanlar hep ağızlardan çıkıyor. Gece yatıyoruz kadınlar, sabah kalkıyoruz kadınlar.

Yine ne hikmetse, hep olumsuz cümleler içinde. Bir tür kendini tutamama hali. Şu, zıvanayı giderek kilometrelerce geride bırakan seçim günlerinde, oy’dan “Oy oy Emine” çıkmazsa iyidir. Kesin bir şey yapmıştır Emine!

Şu an “kadın ortalık yerde kahkaha atmamalıdır” cümlesini bile mumla arıyor olabiliriz, öyle çıktık zıvanadan. Zikrin sahibi Bülent Arınç’ın –Dikkatinizi çekerim, TBMM Genel Kurulu’nda- Aylin Nazlıaka’ya, “Zarif bir hanımefendinin ikide bir dönüp bana bakmasından, doğrusu, sıkılabilirim” demesi, masum çocukluk yıllarımız kadar uzakta… “Bir evli, bir ‘bayan’ milletvekili, çocuğu olan milletvekili, kendisiyle ilgili organını nasıl böyle açıkça konuşabilir” diye kızaran yüzünün toplumun, bilimin, çağın bu kadar gerisinde kalmaktan dolayı hiç renk değiştirmemesi de solda sıfır düzeyinde kalabilir.

“Hamile kadının sokakta dolaşması uygun değildir” diyen profesörü, “Bakanlık danışmanı kadınların hayat bilgileri sıfır, çay demleyemiyorlar, kompostoyla hoşafı ayıramıyorlar” buyuran müsteşarı, “Annen de olsa diz kapağının üstü tahrik eder” diyen vakıf başkanını da o akıllarından çıkmayanlarla katlayıp bir kenara kaldırabiliriz belki.

Ama bitmiyor ki. “Kürtaj ne, çocuk öleceğine kadın ölsün” diyenler gidiyor, her tecavüz suçunda dönüp dolaşıp mağdur kadını ya da çocuğu suçlamayı başaranlar geliyor, kız çocuklarına merdiveni yasaklayan kafalar yeni yasaklara yelken açma telaşını gizleyemiyor. Gün geçmiyor ki “Ama örtmenim, kaburgamı çaldı!” şikayeti içermeyen bir ‘er meydanı’ konuşması olmasın.

Hadi bakalım, bugünün dersi: Hep birlikte “kadının sırtını dönmesi” hangi edebe aykırı anlama gelir, onu sorup soruşturuyor, tartışıyoruz. Ülke olarak onca sorunla boğuşurken, muhteşem bir tartışma konusu. Seviye ölçülemiyor. Kanaldaki su iyice bulanık.

Olsun. Hayat ve toplum ileri gider, retro yapmaz. Bu bir inanış değil, bilgi. Türkiye’de bile aynı derede defalarca yıkanılamaz. Saati kurup 400 yıl geri gidemez, şehzadelere selfie çektiremezsiniz. İstediğiniz kadar çakma tarih kostümü giydirip ok attırın, oğlunuzun 2000’ler Amerikası’nda eğitim gördüğü gerçeği değişmez.

İmzalarla mühürlenmiş hakları konteynerlere tıkıp toprağa gömemezsiniz.

İstediğiniz kadar haber yasağı koyun, gazetecileri tutuklayın; engellemeyi hayal ettiğiniz her haber sosyal medyada milyonlarca tıklanır. Üç ağacı gece yarısı kimse görmeden ortadan kaldırırım diye heveslenin, milyonlarca insan bir gecede insan ormanına dönüşür.

Siz istediğiniz kadar “Bana göre…” deyin, şiddet, tecavüz, yetim hakkı yemek, nefret söylemi, dünyanın her yerinde suçtur. Çarpıtılmış geleneklerin çürük diline sarılarak fikri zikre dönüştürmek için yanlış zaman!

Bedeninden bir kez çıkmış kahkahayı, bir daha geri ittiremezsiniz.

Ne var ki insan yine de hayret ediyor; “daha nereye kadar gidecek?” diye afallamaktan kendini alamıyor. Zavallı dervişlerin habire cinsel fantezilere alet edilmesine bile içerliyor.

Ama erkekler bunu hep yapıyorlar; kadınların davranışlarını hep kendilerine, dayanılmaz cinselliklerine, hep ve her daim arzulanmalarına yontmaya bayılıyorlar. Google’da küçücük bir tarama bile gösteriyor bunu; sayfalar, beden dili başlığı altında “Kadın ne yapıyorsa bana ne demek istiyor” minvalinde, imzasız, kaynaksız, dayanaksız atmasyonlarla dolu. Temcit pilavı gibiler, ne çok yazar ne çok okursam o kadar olur umudundan herhalde… Saç atmak, bilek göstermek, kolla oynamak, başını yana eğmek, diz döndürmek, kalça yuvarlamak, ıslak dudaklar, ruj (evet ruj da bir beden diliymiş), silindir şeklinde bir nesneyi ellemek, kalkık omuz üzerinden yan bakmak, ayakkabıyla oynamak, patlak gözler (evet bu da öyleymiş, patlatabilirseniz), ayak parmakları üzerinde yükselmek ve daha neler nelerin gizli ajandaları varmış meğer. İçlerinde bir “sırtını dönerse” yok!

“Kadın bir erkeği beğenirse gözbebekleri büyür”müş. Kimi kendine uzman diyenler bunu, “gözbebeklerini büyütür” diye de açıklıyor. Yakında, “gözbebeklerini büyütmek suretiyle rıza gösterdiği…” diye bir mahkeme kararı okursanız şaşırmayın. Ama ayna karşısında gözbebeklerinizi büyütmeyi denemeyin, olmuyor. Ya da “size doğru eğiliyorsa, ‘açık bir şekilde’, konuşmaya devam et, tatlım” demekmiş; ‘tatlım’ kısmının hangi mimikle gösterildiği yazmıyor. Gözlerini açarak bakıyorsa, size olumlu karşılık verdiğinin göstergesiymiş. Göğsüne dokunuyorsa “Sana sağlıklı bir bebek doğurabilirim” demekmiş.

Ama en yaygın inanılanı; yaftalamanın ya da zavallı umutlara kapılmanın şahikası, saçla oynama elbette. Yorumlara bakarsanız, bir kadının saçıyla oynamasının karşısındaki erkeğe ‘seninle ilgileniyorum’dan ‘gel sevişelim’e kadar geniş bir yelpazede milyonlarca birbirine benzer mesaj vermiyor olabileceğine toplumu inandırmak, atomu parçalamaktan zor.

Oysa kadın büyük ihtimal dalgındır, kafasında çözemediği bir sorunla boğuşmaktadır. Sohbetinin sıkıcı olma ihtimaline ne dersin? En fazla, ekşi sözlükteki bir yorumdaki gibi; “Ne mesajı yazayım da gıcık olsun bu salak” diye düşünmesindendir.

Ama emin olun, çoğunlukla nedensiz, öylesinedir. Birine gözlerini açarak bakıyorsan da genellikle “Sen ne saçmalıyorsun?” demek istiyorsundur. Karşındakine doğru eğiliyorsan bu bir samimiyet göstergesidir. Samimiyet iyidir.

Sırtını dönmeye gelince… Eğer dolaptan bir fincan almak, ceketine uzanmak, kapıyı açmak gibi amaçlar için değilse, “istemiyorum” demektir. Tıpkı hayır demenin hayır, belki demenin belki anlamına geldiği gibi. İnternet ortamında edepsiz çağrışımlarla açıklama gayretine düşenleri “Uzman Bedendilici”lere havale edip hariç tutarsak, edeple de alakası yoktur.

Bu arada edepsizliğin illa cinsellikle ilgili ve kadınlara özgü olmadığını hatırlatmaya gerek var mı? Var galiba.

Yazının devamı...