"Emel Armutçu" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Emel Armutçu" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.

Emel Armutçu

Filiz Akın: Hey, Cem Yılmaz, Yılmaz Erdoğan, Ata, Kıvanç…

9 Kasım 2014

Sarışın ya da esmer, dudaktan öpüşen, pavyona ‘düşen’, hatta sevişen kadının namussuz olmayabileceği fikrine ulaşmaya ise daha çok vardı.

Türkan Şoray, Fatma Girik ve Hülya Koçyiğit’le birlikte bir döneme damga vuran Dört Yapraklı Yonca’nın en az köylü kız oynayanıydı, tipi müsait değildi! Daha çok, “Kolejli kız”dı. Yine de büyük şehrin gecekondu mahallesinde de olsa kenarından bir köylü kız olmuş, orada da Fatmagül gibi tecavüze uğraması gerekmişti. O zamanlar bu tür şeyler daha çok “kırsal kesim” kadınlarının başına geliyordu Yeşilçam’da.

Biz artık kadına şiddetin, tecavüzün, cinayetlerin ekonomik ya da eğitim düzeyi, sosyal kesim, inanç ya da coğrafya tanımadan her yerde olduğunu biliyorduk.

Filiz Akın, sinemanın ve sosyal hayatın, alabildiğine zarif, kentli, aristokrat havalı, yine o dönemin deyimiyle Avrupai, modern yüzüydü. Bu karakteristiğini bugünlere kadar aynı çizgide taşıdı. Bugün 70’ini aşmış haliyle, hala çok zarif, güzel ve Avrupai. Ama filmlerindekinden çok farklı; yapmacıksız.

Biraz da bir dönem evli kaldığı yapımcı kocası Türker İnanoğlu’nun markajı nedeniyle sinema tarihine geçen pek fazla yapımda yer almadıysa da gönüllerin sultanlarından biri olmayı başardı. 1970’lerde Yeşilçam’ın “porno” batağına saplandığı günlerde assolistlik yaparken, İzmir Fuarı’nda söylentiye göre bir mafya babasına bıçaklatıldığı dönem hariç, hep kolejli kız kaldı, “steril” bir hayat yaşadı.

Hakim kızıydı, Ankara Koleji’ni bitirmiş, bir dönem üniversitede okumuştu. Anneannesinin öz babası Atatürk’ün şifrecisi, üvey babası kalem müdürüydü, Atatürk kıyafet seçiminde zaman zaman anneannesi Halime Hanım’ın fikrini alırdı. 1962’de ısrarlar sonucu Artist mecmuasına fotoğrafını gönderip birinci olmasına rağmen, artist olmaya çok zor ikna edilmişti.

İkinci kocasıyla Fransa’da yaşamış, 1994'te dönemin MİT müsteşarı Sönmez Köksal’la, dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel ve TBMM Başkanı Hüsamettin Cindoruk’un şahitliğinde evlenmiş, Köksal’ın Paris Büyükelçisi olmasıyla Paris sefireliği yapmıştı. Paris’te Türkiye’yi tanıtan pek çok şaşaalı etkinliğe imza attı.

Televizyon programlarında da, kansere yakalanıp yenerken de, kanser hastaları için sosyal sorumlu projelere katılırken de hep bildiğimiz Filiz Akın’dı.

Yazının devamı...

Elif Şafak: Hala hayal alemindeki karakterleri 'gerçek dünya'daki insanlardan daha hakiki bulduğum olur !

5 Kasım 2014

O Elif Şafak’tı.

İstanbul’da sakin bir mahallede bir kız çocuğu yaşardı. İsmini hiç mi hiç sevmeyen... Hem akıllı, hem meraklıydı. Bir atlası vardı sürekli karıştırdığı ve pek çok kitabı.... Hayaller kurmaya bayılırdı. Bir gün okulun kütüphanesinde hiç beklemediği bir sürprizle karşılaştı. Rafların arasında tuhaf bir küre parlıyordu. Bulan herkesi unutulmayacak bir yolculuğa çıkaran sihirli bir küre!

O ise Sakız Sardunya’ydı.

Yazar Elif Şafak, çok satan yetişkin kitaplarından sonra, şimdi de çocuklar için bir kitap yazdı. Kendi gibi farklı, dışlanan ama hayal dünyası zengin bir kız çocuğunun hikayesi… Dostluk, paylaşım, hayal gücü, kitap ve doğa sevgisini özenle işlediği kitap, Zafer Okur’un çizgileriyle renklendi.

Elif Şafak, Doğan Kitap'tan çıkan yeni kitabı üzerine sorularımızı Doğan Dergi için yanıtladı. EFHİMA, yani Efsaneler, Hikâyeler ve Masallar Ülkesi’ne uzanan bu rengârenk macerayı siz de okuyun, çocuğunuza okuyun, okutun. Özellikle babalar, diyor Şafak…

Yazının devamı...

Kız çocuklarını neden güçlendirmeliyiz?

12 Ekim 2014

***

Melek Karaaslan’ı hatırlıyor musunuz? 16 yaşında evlendirilmişti, iki çocuğu vardı, üçüncüye hamileydi. Eşinin ailesi tarafından 3 ay tuvalete kapatıldı, aç susuz bırakıldı, işkence gördü. Hastaneye götürüldüğünde 30 kiloydu, öldü.

Ya Kader Erten’i? Kısa hayatının hikayesi de “12 yaşında evlendirildi, 13'ünde anne oldu, 14’ünde öldürüldü” kadar kısaydı. Tıpkı, Nuran Halitoğulları’nınki gibi. O da kaçırılarak tecavüze uğramış, Jandarma tarafından kurtarılmış, ailenin talimatıyla babası tarafından kabloyla boğularak öldürülmüştü.

Sadece 3 örnek, hiçbiri münferit değil. Türkiye’de her türlü şiddete maruz kalan ve öldürülen kadınlar, bu vahşeti yaşamaya daha çocukken başlıyorlar. Her 10 aileden 4’ünde yaşanan bu şiddet, yasalara ve alınan önlemlere karşın yetersiz uygulamalar nedeniyle azalmadan sürüyor, belki de artıyor. Bu konuda en fazla sorumluluğu üstlenen siyasiler ise çözüm yerine yangına körükle gidiyor: Gün geçmiyor ki, kız çocuklarının ve kadınların eteği ya da örtünmesi, kahkahası ya da doğurganlığı siyaset diline konu olmasın. En az konuşulanlar ise tecavüzcülere ve kadın katillerine uygulanan ceza indirimleri, cezasız kalan onca suç…

Bugün 11 Ekim Dünya Kız Çocuklar Günü… 2011’de Birleşmiş Milletler’in tüm dünyada kız çocuklarının haklarına ve karşılaştıkları sorunlara dikkat çekmek için ilan ettiği bu gün, kutlanacak bir şey olmadığından, bir bayram değil, mücadele günü. Kız çocuklarının şiddetten korunması, haklarının tanınması ve toplumsal cinsiyet eşitliğinin her alanda sağlanması için erkeklerin de bu mücadelede rolünün çok önemli olduğuna işaret eden Birleşmiş Milletler, bu yıl günün temasını “Şiddet döngüsünü kırmak için kız çocukları güçlendirelim” olarak belirledi. Bu nedenle 150’den fazla kurumsal üyesiyle dört sivil toplum kuruluşu ağı ve Türkiye’deki BM kuruluşları, ortak bir bildiri yayınladı.

700 MİLYON ÇOCUK EVLİ

UNICEF verilerine göre dünyada her 10 kız çocuktan biri cinsel şiddete maruz kalıyor… Türkiye’de bu oran daha yüksek: Ergen kız çocukları ve genç kadınların yüzde 11’i, 15 yaşından önce tacize, tecavüze uğruyor. 15-24 yaş arasındaysa bu oran, yüzde 6… Yine UNICEF verileri gösteriyor ki, bugün dünya genelinde 18 yaşından önce evlilik yapmış 700 milyon kadın var; 250 milyonu 15 yaşından önce evlendirilmiş. TÜİK istatistikleri de 2013 yılında Türkiye’de evlenen kadınların yüzde 24’ünün 16-19 yaşları arasında olduğunu ortaya seriyor.

Kız çocuklarının yaşadığı sorunlar bir değil, beş değil; gelişmiş ülkeler de dahil tüm dünyada, cinsel sömürü ve istismara uğruyor, pornografinin nesnesi haline getiriliyor, insan ticaretine maruz bırakılıyorlar. Çocuk işçiliği de en az bunlar kadar yaygın. Başta cinsel, fiziksel, duygusal, ekonomik olmak üzere şiddetin her türü, evlerinde, okullarında, bakım kurumlarında, adli kurumlarda, sokakta, yaşadıkları her ortamda kız çocukların karşısına çıkıyor.

Yazının devamı...

Çoğu ölümcül 43 tornavida darbesine "basit yaralama" davası

2 Ekim 2014

Tornavidayla, üç, beş değil, tam 43 darbe. Yaraların, çoğu bedenin üst bölgesinde; kafa, yüz, boyun, kalbin yakını… Yani ölümcül. Nitekim acil ameliyatla kurtuldu Hasret K.

Kocası Yakup K., vurmaya, ancak büyük oğlu bıçağı kaparak araya girdiği, komşuları kapıyı yumrukladığı için ara verdi. Eylemini tamamlayamadan kaçtı. Aşağıda, belli bir noktada kendisini bir araba beklemekteydi. Günlerce serbest dolaştı, hatta eşi ve çocuklarının oturduğu evin karşısındaki iş yerinde çalıştı, uzaklaştırma kararlarına uymadı, tehditlerine devam etti.

ADLİ TIP RAPORU ÇOK AÇIK AMA…

Savcının önüne gelen dosyada, Kartal Anadolu Adli Tıp Şube Müdürlüğü’nün raporu vardı: Yaraların çoğunun hayati tehlikeye yol açtığını belirtiyordu açık açık. Olayın tanığı 4 çocuğun, olaydan sonraki günlerde tedbir kararına rağmen evinin karşısında çalışıp her gün tehdit eden kocaya karşı köpeklerle nöbet tutan komşuların ifadeleri de en az rapor kadar netti. Hepsi “Bu adam bu kadını öldürecek” diyordu. Yine de savcı, ancak dışarıdan müdahaleyle yarım kalabilen ölümcül tornavida darbelerini “basit yaralama” olarak nitelendirmeyi seçti. Sonuç: Hasret K.’nın kocası Yakup K. serbest bırakıldı. Hasret K. ise her gün öldürülme tehdidiyle başbaşa kaldı. Daha önce, şikayetlerine, koruma tedbirlerine rağmen “işini yarım bırakmamış” kocalarının kurbanı olan yüzlerce kadın gibi, korkuyla bekledi.

BUGÜN NE OLACAK?

Araya giren kadın örgütleri ve avukatların hukuki desteği ve itirazları sonucu, “zorla” tutuklanan Yakup K., bugün Kartal 12. Asliye Ceza Mahkemesi’nde duruşmaya çıkıyor. Savcının, mahkemece kabul edilen iddianamesine göre yargılanırsa, yine serbest bırakılacak. Ve Hasret K.’nın ölüm döngüsü yeniden başlayacak. Belki de kısa bir süre sonra unutulmak üzere, kadın cinayetleri istatistiklerinde bir rakam haline gelecek.

İtiraz sürecinde Hasret K.’nın avukatlığını üstlenen Meriç Eyüboğlu, olayın “Tutuklanması için illa öldürmesi mi gerek?” sorusunun ne kadar doğru olduğunu gösterdiğini belirtiyor. “Deliller toplanmadan, tanıklar dinlenmeden, oturulan yerden iddianame yazılmış. Bir kadının hayatıyla da oynanıyor işte” diyor. Hasret K. ise, “Ben artık bundan sonra neyin mücadelesini vereceğimi bilmiyorum, üç beş ay daha fazla yaşamanın mücadelesini vermeyeceğim ama bu açık” diyor. Yakup K.’nın avukatının bütün tedbir kararlarımı kaldırttığı Hasret K., soruyor: “Muhtemelen cezaevinde olduğu için, ama bu duruşmada serbest kalırsa benim savunmasız kalacağımı düşünen yok. Devlet bütün tedbirleri kaldırmış, ben tek başıma ne yapabilirim?” Hasret K. daha önce de “Yargı zorla ‘Git bu kadını öldür öyle gel’ diyor. Cezaevinden çıktıktan sonra beni bu adamdan kim koruyacak”diye isyan etmişti.

Yazının devamı...

‘Bir kadın cinayeti daha’ haberinden önceki son çıkmaz!

27 Ağustos 2014

Medyada “Bir kadın cinayeti daha” haberlerinden önceki son çıkmaz bu. Arada bir değil, münferit değil, istisnasız her gün, bilebildiğimiz kadarıyla en az bir kadın kocası tarafından katlediliyor.

Çoğundan öldürüldükten sonra haberimiz oluyor; ismi ve soyisminin baş harfleriyle aldığı bıçak darbesinin sayısı kadar... Rakamlar her zaman haberde işe yarar. Ve en kolay unutulan unsurlardır.

Ancak, Hürriyet muhabiri Fırat Alkaç’a içini döken Sena’nın yukarıdaki sözleri gibi, uzaklaştırma kararına rağmen kocası, evin karşı fırınında çalışmaya devam eden Hasret gibi, çok azının -öldürülmeden- nefesi ulaşıyor bize.

Peki bir şey değişiyor mu? Pek değil. Ayşe Paşalı da öldürülmeden önce defalarca şikayet etmiş, uzaklaştırma kararları aldırmıştı, diğer adsız kadınların önemli bir bölümü de öyle.

Devlet, en yakını erkekler tarafından sistematik bir şekilde öldürülen kadınları cinayetten koruma konusunda hiç iyi değil. Koruma deyince, baş tarafa “aile”yi almaya, o aile içinde her türlü eziyeti gören kadını ise sonraya bırakmaya devam ettikçe de böyle olacak.

Yok, o PR’ları çok güzel yapılan “İlk Türkiye’nin imzaladığı” İstanbul sözleşmeleri, büyük tantanalarla yapılan yasa değişiklikleri, tanınan uluslararası sözleşmeler, hiçbiri cinayetleri, baş harfleri ve rakamları değiştirmiyor. Bıçak yarası ya da kurşun sayıları, toplam 29 harften oluşan baş harfler, hepsi birbirine benziyor. Kadının adı gibi yaşam hakkı da yok.

Büyük ve “yeni” Türkiye’de, nüfusun yarısını oluşturan kadınların canları da mezar taşlarının üzerindeki işaretlerden ibaret.

Hani sizin yeni “şiddetten koruma” yasanız? Neredeyse iki yıldır yürürlükte. Hani ilk imzaladığınız İstanbul sözleşmesi? Kendi yurttaşlarınızdan geçtiniz, hani Avrupa Birliği’ne verdiğiniz sözler, demeyeceğim. Hakimlerinizin eğitimini gözden geçirin, diyorum.

Yazının devamı...

Oku bakayım: Top-lum-sal Cin-si-yet

31 Temmuz 2014

İstanbul Sözleşmesi’nin tam adı, “Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi.”

Amacı, “Kadınları (ve çocukları) her türlü şiddetten korumak, kadınlara yönelik şiddet ve aile içi şiddeti önlemek, kovuşturmak ve ortadan kaldırmak, kadınların güçlendirilmesi başta olmak üzere kadın ve erkek arasındaki eşitliği teşvik etmek" ve dahası…

Sözleşmenin yazım sürecine katkıda bulunan en güçlü destekçilerinden biri Türkiye’ydi, üstelik sözleşmeyi ilk imzalayan ülke de oldu. Adı neden İstanbul derseniz, Türkiye’nin Avrupa Konseyi Dönem Başkanlığı sırasında, İstanbul’da imzaya açıldığından bu adı aldı.

Ne güzel değil mi? En büyük ve güzel şehrimizin adını taşıyan bir Avrupa sözleşmesinin ilk imzacısıyız, güçlü destekçisiyiz… Sanırsınız, kadına yönelik şiddete, tecavüzlere, cinayetlere karşı seferberlik ilan etmişiz, göz açtırmıyoruz! Yoo, geçen yıl 237, bu yılın ilk altı ayında da 139 kadının en yakınları tarafından göz göre göre öldürülmesine seyirci kaldık. Önemli bir kısmı devletten koruma talebinde bulunmuş kadınlardı. Haber kanallarının, haftada kaç kez “Bir kadın cinayeti daha…” dediğini saymıyoruz bile artık.

Biz çok imzaladık bu sözleşmelerden. Kağıt üzerinde her şey çok şık duruyor çünkü. Konferans ya da meydan konuşmalarına iyi altlık oluyor.

Ama hiçbiri gidip silahını çekmiş, bıçağını çıkarmış adamın elini tutmuyor. Parasına el koyduğu, kapıdan dışarı bırakmadığı, dövüp hakaret ettiği yerden kadını çekip almıyor. Ona daha güvenli ve özgür bir hayat sunmuyor. Tersine, etrafta “evinde otur”, “aileni parçalama”, “boşanma arttı”, “üç çocuk yap”, “kürtaj günah”, “iyi eş, iyi anne” diyen konuşma balonlarından geçilmiyor. Böyle uzayıp giden listeyi, “gülme”, “direğe çıkma” gibi yeni-versiyonlarını da ekleyerek güncelleyelim.

BENİM HALA UMUDUM VAR

Ama İstanbul Sözleşmesi’nin yine de umut veren bir yanı var. Çünkü, yaptırım gücü olan ilk sözleşme; beraberinde bir “denetim mekanizması” getiriyor. 66’ncı maddesine göre, 6 ay içinde Avrupa Konseyi bünyesinde “Kadına Yönelik ve Aile İçi Şiddete Karşı Mücadelede Uzmanlar Grubu” (GREVIO) oluşturulacak. Bu grup taraf devletlerle ilgili düzenli denetim raporları hazırlayacak, önerilerde bulunacak, yerine getirilip getirilmediğini takip edecek.

Yazının devamı...

Misafir ettiğiniz Suriyeli bacılarınıza neler yapıyorlar!

19 Haziran 2014

Kanat Atkaya’nın bugün yazdığı gibi, son zamanlarda ağızlardan, kalemlerden sadece büyük meseleler için büyük laflar döktürülmesi bekleniyor. Büyük nedir, büyüklüğü kim neye göre belirliyor? Yakıcı, acil çözüm bekleyen ama gündemin çarkları arasında sıkışıp kalan dünya kadar adaletsizliğin bir cumhurbaşkanlığı koltuğundan önemsiz olduğunu kim söyleyebilir? Ama sıra gelmiyor, gelemiyor.

İşte onlardan birini, kapıları sonuna kadar açtığımız Suriyeli sığınmacılar arasında en “hassas” kesim olan kadın ve çocukların durumunu Mazlumder inceledi ve bir rapor hazırladı. İnanılmaz acı tespitlerle dolu “Kamp Dışında Yaşayan Suriyeli Kadın Sığınmacılar” raporu da pek çok adaletsizlik gibi listenin en altlarında, yukarılara çıkmayı bekliyor.

BİR TÜRK MİSAFİRPERVERLİĞİ

Suriye’de son üç yıldır süren iç savaş nedeniyle, 4 milyondan fazla insan yaşadığı yerden ayrılmak zorunda bırakıldı ve 2,5 milyona yakını civar ülkelere sığındı.

Bu ülkelerin başında, sınır komşusu Türkiye geliyordu. Doğrusu, geçmişten gelen akrabalık ve ticaret ilişkileri, Nisan 2011’den bu yana yürüttüğü “açık kapı politikası” ve ‘misafirperverliği’, Suriyeliler için Türkiye’yi tercih sebebi yapmıştı.

Ancak kapıları açmak, iyi ev sahibi olmak için yeterli miydi? Mesela, kapıyı sonuna kadar açıp davet ettiğimiz, sonra da kış soğuğunda bahçede ya da kömürlükte yatırdığımız kişiye misafirperverlik yapmış olur muyduk? Maalesef Türkiye, önce uluslararası hukukta herhangi bir karşılığı olmayan “misafir”, 2012 yılında da bir genelgeyle “geçici koruma” statüsü verdiği Suriyeli sığınmacılara şu anda tam da bunu yapıyor. Bununla kalsa iyi, onların özbakım, beslenme, sağlık, eğitim haklarından uzak ve de her türlü istismara ve sömürüye açık bir şekilde ‘yaşaması’na göz yumuyor. “E onlar da canlarını kurtarmak için ülkelerinden kaçmışlardı, yeter” diyor herhalde. Diyorsa haklı, şu anda çoğunun bir tek canı var.

Tamam, o zamanlar Esad’ın birkaç ayda gideceğinden emin olanlar, işin bu noktaya geleceğini de öngöremediler. Ama öngörüyü çoktan aşıp acı ve tehlikeli bir gerçek olarak geriye düşen sorunla ilgili bir adım atana da rastlanmıyor. Ne bir mülteci politikası var, ne sürdürülebilir bir plan.

Yazının devamı...

Adama sormazlar mı 'bugüne kadar niye uygulamadın?' diye. Soruyorum

16 Haziran 2014

Önce, ‘yasa tasarısı’ diye anılarak kapsamlı bir paketmiş efekti yaratmasına bakmamak gerek, kadın ve çocukları ilgilendiren kısmı sadece 4 maddecik. Kalanı yargının yeniden yapılanmasından uyuşturucu kullanımına, hırsızlığa kadar, ne varsa içine doldurulmuş 100 maddelik bir torba tasarı. Kadın ve çocuklar da kelimenin tam anlamıyla, bir kez daha torbaya giriyor.

Sonra, 2005’te zaten artırılmış olan bu cezalar halihazırda etkin bir şekilde uygulanmıyor ki, daha da artırılınca işe yarasın. Adama sormazlar mı, “E bugüne kadar niye uygulamadın?” diye! Soruyorum:

- Eyyy yasa yapıcı, S.F’yi kaçırıp tecavüz ettiler, üstelik zihinsel engelliydi. Sanıklarına alt sınırdan ceza ve iyi hal indirimi verilirken nerelerdeydin?

- Bir sürü erkeğin, gencecik bir kadına tecavüzden yargılandığı davada sanıkların tamamı beraat ederken ne yapıyordun?

- Ceza aldıktan sonra sakal bırakıp, sarık giydiği için iyi hal indiriminden yararlanan sanığı görmedin mi?

- Ya minibüsünde bir kadına tecavüz edene “Ver 50 bin lira git” dediklerinde neyle meşguldün?

“Heyet raporları” vardı; tecavüzcülerin klasik repliği “sen de istiyorsun” gibi, “Ama bu çocuğun da rızası varmış” diyordu… Hakimler vardı; “öldürülen kişi trans, o zaman cezada indirim” hükmünü açıklıyordu. “Canım, tecavüzle beden ve ruh sağlığı etkilenmiş ama bozulmamış, indir” diyenler vardı, o zaman torbanın neresini karıştırıyordun?

Demek ki neymiş, asıl sorunumuz cezaların azlığı değil, mütecavizlere bir türlü kıyılamaması ve ceza verilememesiymiş.

Yazının devamı...