"Emel Armutçu" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Emel Armutçu" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.

Emel Armutçu

Soma Cephesinde yeni bir şey yok

15 Haziran 2014

Çok değil, bir ay kadar önce, 13 Mayıs’ta Soma’da yaşananları hatırlıyor musunuz?

Hep birlikte üzüldük, ağladık, öfkelendik, sokaklara çıktık; gece gündüz haberlere kilitlendik, unutmayalım, unutturmayalım, dedik.

Şimdi üzerinden henüz bir ay geçmişken, maden sahibinin ölüm kuyusu madeni yeniden açmak için yaptığı teklifler ve sokağa çıkan maden işçilerine müdahale edildiği gibi tek tük haberler dışında Soma gündeminizin ne kadarını kaplıyor?

Siz de haklısınız. Gündem denilen şey, taşla, gazla, topla, tüfekle, kanla karışık öyle sağanak bir yağmur ki, insan şemsiyeyi neresine açacağını şaşırıyor.

Ama verilen söz tutulmalı, unutmamalı, unutturma çabalarına da göz açtırmamalı.

İşte bunu yapanlardan biri, bir grup kadın.

Soma Holding A.Ş.’ye bağlı Karanlıkdere Maden Ocağı’nda gerçekleşen toplu iş cinayetinin ardından bölgeye giderek, “yaşananları görünür kılmak, mevcut durumun anlaşılmasına ve sorunların çözümüne katkıda bulunmak” amacıyla incelemeler yapan “Soma için Kadın İnisiyatifi.” Türkiye Kadın Dernekleri Federasyonu’nun (TKDF) çağrısıyla bir araya gelen bağımsız kadın kuruluşu temsilcileri, Manisa Soma ve İzmir Kınık İlçeleri ve bu ilçelere bağlı belde ve köylerde yaptıkları saha çalışmasını bir rapora dönüştürmüş.

Sayfalardan da acı damlıyor.

Yazının devamı...

Sen, ben, bizim oğlan bir de 12 bin 725 erkek

16 Aralık 2011

Sanki yüzyıllar öncesine, barbarlık dönemlerine ait gibiydi anlatılanlar ama çok değil, 20 yılı bile bulmayan bir geçmişe adresliydi. 21’inci Yüzyıl’a beş kala, medeniyetin beşiği denilen Avrupa’ya…

Filmde, Bosnalı kadınların çocuklarıyla birlikte doldurulup toplu şekilde, yakın zamana kadar komşu oldukları Sırp erkeklerinin tecavüzüne uğradığı spor salonuna girdiğinde ağlamaya başladı kadın. Bosna cehennemini yaşayan binlerce kadından biri olan Enisa’ydı o. Çocukların bile ağlamaktan korktuğu odalarda tek tek neler yapıldığını anlattı, üzerinde hatırlamaktan bile acı duyduğu şeyleri yaşadığı eski eşyaların hala orada duruyor –ve kullanılıyor olmasından dehşete düştü, “İnsanlar bu masanın üzerinde nasıl tenis oynayabiliyorlar?” diye sordu gözyaşları içinde…

Salon da onunla birlikte ağladı.

Film bitip ışıklar yanarken, “Enisa burada, aramızda” anonsuyla salon neredeyse çığlık atacaktı. Perdedeki iki boyutlu acı, ete kemiğe bürünerek sahneye doğru yürüyordu şimdi…

Geçtiğimiz 25 Kasım Uluslararası Kadına Karşı Şiddetle Mücadele Günü’nde İstanbul Bahçeşehir Üniversitesi’nde, Hürriyet Aile İçi Şiddete Son! Kampanyası ve BM Nüfus Fonu’nun birlikte düzenlediği “Gökyüzünün Yarısı” başlıklı konferansımızdaydık.

Ağır ağır çıktı sahnenin merdivenlerini Enisa ve tüm bu yaşadıklarından sonra nasıl kadınlarla bir araya geldiğini ve tecavüze, insanlık suçlarına karşı mücadele eden bir sivil örgüt olduklarını anlattı. Salon onu ayakta alkışladı.

Enisa’nınki, konferansa dünyanın çeşitli ülkelerinden konuk olan kadınların birbirinden çarpıcı hikayelerinden sadece biriydi. Diğerleri kadar acı ve isyan ettiriciydi; seks köleliğine mahkum edilen küçük kızlar, tecavüzler, sünnetler, töre cinayetleri… Ama orada anlatılanların hepsi, dokunaklı mağdur hikayelerinden çıkmış,  itirazla, güçlenmeyle, karşı koymayla ve değiştirmeyle yürüyen mücadele yöntemlerine dönüşmüştü. Umut vardı yani…

BEYLER, GERÇEKTEN VAR MISINIZ?

Yazının devamı...

Her son bir başlangıç

15 Ağustos 2008
Biz bu projeyle, "Edirne’den Ardahan’a" deyişini, -doğunun lehine- tersine çevirdik. Özgürlüğü savunmak, tabuları da yıkmaktır. Hep batının doğuya bir şeyler vereceğine olan inancı sarstık. Doğunun batıya katacaklarının daha tükenmediğini, tükenmeyeceğini yerinde gördük, gösterdik.

Dün Edirne’de, Akbank Çocuk Tiyatrosu’nun oyunu biter bitmez, hep birlikte sahneye çıktık, ağlamaklı yüzlerle tüm Türkiye’ye teşekkür ettik. Bize gösterdikleri ilgi ve yakınlık, verdikleri umut nedeniyle.

Şimdi sıra hepinizde; doğuya bizim, Tren İnsanları’nın gözüyle bakmak için. Bu, herkesin "Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nden doğan" görevi! O beyanname, haklarımızı sıraladıktan sonra hepimize görevler veriyor biliyorsunuz: Farklılıklara saygı, kardeşlik, dayanışma, en az haklarımız kadar önemli ve ihtiyacımız olan kavramlar. Yalnız, lütfen, içlerini boşaltmadan!

Dolu dolu 45 gün

Önceki gece, tüm Tren İnsanları olarak, şehrin dışında kalan Edirne Garı’nı, -yine korsan bir eylemle- kokteyl ve parti alanına çevirmiştik. Yemekli Vagon görevlileri dışarı bir masa atmış, servisi oradan yapıyordu. Aplinkçimiz Serdal, iki üç vagon öteden müzik sistemini kurmuş DJ’liğe soyunmuştu. Banklarda yer bulamayanlar yerde bağdaş kurmuş ya da ayakta sohbet ediyor, hafif hafif sallanıyordu. İşte tam o sırada benim yüzüm biraz gölgelendi. Kendimi, gözlerim trenin vagonlarını üzgün üzgün dolanırken buldum. Bir yandan onunla konuşuyordum: "Senden nasıl ayrılacağız?" diye. İnsan trenle konuşur mu? Aslında evet, eğer bindiğiniz tren, sizinle birlikte canlı bir organizmaya dönüşmüşse, konuşursunuz. Neyse, herhangi bir psikolojik saplantıya mahal vermeden 45 günü tamamladığımıza sevinmeliyiz galiba. Bağlılık güzel, bağımlılık değil.

Seneye görüşürüz

Hiç "Son" yazı yazmamıştım. Hele de vedaların mekánı bir gardan... Ama unutmayın, garlar kavuşmaların da mekánı.

Biz Türkiye’nin garlarında yüzbinlerce insana kavuşmuş, "Dokunmuş" bir trenin insanları olarak, bunu veda saymıyoruz. Seneye yine Türkiye’nin garlarını, şehirlerini dolaşacağız. Her şeyi bu yıla göre daha iyi, daha güzel bulacağımızdan eminiz şimdiden. Biz yine gelene kadar, şehirlerinize, kültürlerinize, haklarınıza, dostluklarınıza sahip çıkın. Onları koruyun, geliştirin.

Hürriyet Hakkımızdır-Tren Özgürlüktür Treni İnsanları adına ben de söz veriyorum; Özdemir İnce’nin deyişiyle, "Sevmek başta olmak üzere gereken yapılacaktır."
Yazının devamı...

Kırklareli az daha bizi ağlatacaktı

14 Ağustos 2008
Çoğu Alpullu Şeker Fabrikası emeklisi kadınlar, çocuklar, meraklı yüzlerle bakıyor, "Neden burada durmuyorsunuz?" diyorlardı. "Kırklareli’ne gelin yarın" dedik. "45 dakika uzaklıkta, başkan bize otobüs ayarlasın" talebinde bulundular. Gayet yaratıcı ve bilinçliydiler. E burası da Hürriyet Treni, akan suları durdurur. Daha trenin merdivenlerinde halkla konuşurken Belediye Başkanı Ahmet Durgun’u arayıp yazarımız Yalçın Bayer’e uzattım telefonu. Trenin Alpullu’da durduğunu öğrenen başkan, uçar adımlarla geldi, hemen otobüsleri ayarladı. Sağolsun.

Trenle yürüdüler

Ne güzel, katılım daha çok olacak mutluluğuyla yol aldığımız Kırklareli’de ne oldu dersiniz? 30-35 bin arası insan, saatler gece yarısına yaklaşmış olmasına rağmen, ayakta saatlerdir bizi bekliyordu. Trenin iki yanından uzayan kalabalığın ucunu görmek mümkün değildi. Bundan haftalar önce, "Kimse bizi Tatvan gibi karşılamadı" demiştim. Şimdi düzeltiyorum: Hürriyet Treni, yola çıktı çıkalı böyle karşılanmadı. Kırklareli bizi az daha ağlatacaktı.

Yolda giderken insanların trene niye büyülenmiş gibi baktığını sonra anladım. Meğer Kırklarelililer yıllardır boş raylara bakar dururmuş; seferler 17 yıl önce durdurulmuş. Demek o yüzden trenimiz raylardan geçen insanlar yüzünden istasyon alanına yavaş yavaş girmeye çalıştı. Pek çok insan trenle birlikte yürüdü. Ama asıl curcuna, konserden sonra Öçal ve arkadaşlarının ve de enstrümanlarının ziyaret ettiği Yemekli Vagon’daydı. Trenin belgeselini çeken yönetmenimiz Ani Kingunderwood’un şahane Türkçesiyle "Dümbülekçi" Öçal, çalmaya trende de devam etti.

Ve Kırklareli’nden, benim için önemli son bir not: Bundan yıllar önce Kırklareli’de kalan son 8 Yahudi’nin hikayesini yazmıştım. Altısı 70’inin üzerinde, ikisi 50’lerindeydi. Sinagogu açabilmek için 10 kişi gerektiğinden ibadetlerini yapmakta güçlük çekiyorlardı. Önceki gece, daha Kırklareli’ye varmadan aklıma düştüler. Zaman kalırsa havraya uğrarım, diye düşünüyordum ki sabah birisi trene ziyaretimize geldi: Artık 83’üne basmış Yesua Kaneti. Ondan Salamon Baruh ve Suzi Alevi’yi kaybettiğimizi öğrendim. "Artık hoca, ben ve Penhas Haleva ve eşlerimiz, 5 kişi kaldık" dedi. Üzücü haberlere rağmen, trenimiz eski dostlarla da kavuşturmuştu bizi...

TEŞEKKÜRLER

Onlar 45 gün boyunca, yüzlerindeki gülümseme ve nezaketi bir an bile kaybetmeden, tüm kahrımızı çektiler: Üç öğün 80 kişiyi doyurdular, odalarımızı topladılar, her türlü şımarıklığımızı kaldırdılar. Tren İnsanları adına hepsine kocaman bir teşekkür: (Oturanlar soldan) Mertsa Yemek A.Ş’den garson Cemil Türker, şef Şenol Mankanoğlu, Eğitim Müdürü Cengizhan Ulusu, aşçılarımız Şinasi Dolunay ve Ahmet Demirtaş. (Ayaktakiler soldan) TCDD yataklı servis görevlileri, Vedat Yılmaz, İbrahim Yağan ve Fesih Sarıaltun. Tabii gidenleri unutamayız: Teşekkürler Tekin Uyar, Yasin Özenç, Obez Usta Hasan Zorlu, Salon Vagon’un gözü kulağı Cemal Uysal...
Yazının devamı...

Trende korsan müzik grubu kurup konser verdik

13 Ağustos 2008
9990 kilometre yol yapmak demek

80 kişilik aile olmak demek

Ordaki köye gitmek demek

Gülmek ve güldürmek demek

Yalpalayarak yürümek demek

Tren tıngırtısı ninni demek

Aile içi şiddete son demek

Yemekli’de curcuna demek

Çocuklara haklarını öğretmek demek

Bunlar bizim trende yazdığımız şarkının sözleri... Önceki akşam Haydarpaşa Garı’nda düzenlediğimiz Hürriyet Hakkımızdır-Tren Özgürlüktür töreni sırasında, "korsan" yapıp sahneye çıktık... Haddimizi aşarak, Orient Expressions, Sabahat Akkiraz ve Aylin Aslım’dan önce ve tüm protokolün karşısında! Tren projemizin en baş sorumluları Hürriyet İcra Kurulu Başkanı Vuslat Doğan Sabancı, Genel Yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök ve Kurumsal İletişim Direktörü Temuçin Tüzecan’dan habersiz yaptığımız sürpriz "eylem", oldukça ses getirdi ve Türkiye yeni bir müzik grubuna kavuştu: Tren İnsanları Grubu.

Korsan eylem için ne manevralar yapmıştık trende: İçeri "gizlice" bir "hoca" sokmuş, kayıtsız bir şekilde konaklatmış, tüm suç, pardon müzik aletlerini gizlice naklettirip, gözümüz gibi saklamıştık yetkili gözlerden. Bilgi işlemciden TCDD çalışanına, kurumsal iletişim müdüründen Af örgütü gönüllüsüne, tiyatrocudan model trenciye 30-40 kişiydik. Çok sevgili ve cefakár, vefakár hocamız, Gevende ve Zil Zurna gruplarının davulcusu Gökçe Gürçay, nam-ı diğer "malum şahıs", gizli suç mahallimizde bizi az çalıştırmadı. Gece yarıları, işler bittikten sonra vagona ya da rayların üzerine yayılıp az prova yapmadık. Sahneye, yine "kayıt dışı" bir şekilde çıkarken, dizlerimiz az titremedi.

Ama üstesinden geldik. Tıpkı bu kocaman proje gibi, üç şarkımızı da layıkıyla söyleyip tamamladık. İnanılmaz da alkış aldık, tevazu göstermeyelim.

Çünkü darbukalarımız, bagetlerimiz ve marakaslarımız şöyle diyordu: Hürriyet, özgürlük, eşitlik, kardeşlik, insanın hakkı. Karşındakinin de hakkı...

BUGÜN KIRKLARELİ’NDEYİZ

10.00 ve 13.30 Uluslararası Af Örgütü atölye çalışmaları

11.30 Aile İçi Şiddete Son Semineri

13.30 İnsan hakları eğitimi

12.00 Akbank Çocuk Tiyatrosu Masal Masal İçinde oyunu

Gün boyu Hürriyet Hakkımızdır ve Demiryolu sergileri

GECE YOLCULARI KONSERİ

BU GECE EDİRNE SELİMİYE MEYDANI’NDA 21.00’DE


Raylarda organize olmak

Hürriyet Hakkımızdır-Tren Özgürlüktür için düşünüldüğümüzde, ikimiz de çok büyük bir heyecan duyduk ve "İşte" dedik, "Bu bizim organizasyonumuz!" O koskoca, umut yüklü trenle Kars’tan Edirne’ye yolculuğumuza böyle bir istek, yüksek motivasyon ve enerjiyle başladık. Trende olmak çok özeldi. Bunun nedeni, ortak paydada birleşen kurumların emek verenlerine yardımcı olmak ve çalışmalarımızın ardından gülen yüzler görmekti. Tüm organizasyon içinde bize düşen en anlamlı iş, Akbank Çocuk Tiyatrosu sona erdiğinde çocuklara hikáye ve insan hakları masalı hediye etmekti. Bu sayede bize uzanan küçük elleri ve yüzlerdeki gülümsemeleri yakalama şansı elde ettik. Bu, projede olmanın gerçekte ne kadar önemli olduğunun kanıtıydı. Bu yoğun duyguyu yaşatan ne başka bir proje, ne başka bir yolculuk, ne de emek verenlerin bu kadar uyum içinde çalıştığı, ana fikri umut dağıtmak olan başka bir organizasyon görülmüştür.

TİOİ (Tren içi organize işler)

Kemal ZALOĞLU

Bülent ÖZDEMİR
Yazının devamı...

Trene kaçak kat çıkacağız

12 Ağustos 2008
Durun, daha bitmedi, İstanbul Sirkeci ve Kırklareli’den sonra Edirne’de son bulacak, Kars’ta başlayan hak yolculuğumuz. Ancak biz önceki gün İstanbul’da, 42 gün sonra ilk kez evlerimizde uyuduk. Sallanmayan bir yatakta, geniş bir odada. Bunun ne anlama geldiğini size anlatabilmem biraz zor.

Yine de "Tren İnsanları" olarak, o bir gecelik ayrılık bile kötü yaptı bizi. Dün sabah Haydarpaşa’da karşılaştığımız yol arkadaşlarımızla, "Çok özlediiiiim" diye hasret giderdik. Halimiz ne olacak bilmiyorum. Vagonlardan birini Bebek Parkı’na çektirip içinde yaşayacağını söyleyenler... Evinin kapısını kompartıman anahtarıyla kilitlemeye çalışanlar... Evinde kahvaltısını etmesine rağmen, Haydarpaşa’ya gelir gelmez, "Gidip şu Yemekli’de bir kahve içsek mi?" diyenler...

Trensi olduk

Dile kolay, 42 gündür, tıngır mıngır sallanarak yol alırken, 80 kişi "dar alanda paslaştık."

7 gün 24 saat çalıştık ve çok yorulduk. Memleketimizden inanılmaz manzaralarla yol alıp her sabah başka bir şehirde demir atmasak da "duruş aldık." Her sabah, karıncalar gibi trenden döküldük. O şehrin güzel insanlarının bizi coşkuyla karşılamasını, gülerek, saygıyla diplomasi yaparak, bazen de dans ederek kabul ettik.

Kimimiz 1. Sayfalardan Hürriyet Hakkımızdır sergisinin şovalelerini taşırken, diğeri fotobloklarını yerleştirdi. Kimimiz tiyatro sahnesini kurdu, taburelerini taşıdı, kimimiz de konferans vagonunda valiyi, belediye başkanını ağırladı, kimimiz atölyeye alacak çocuk peşine düştü... Akşamüstü olup tüm hengame bittiğinde, eğer zaman kaldıysa o şehrin güzelliklerini keşfetmeye çıktık.

Ooo böyle neler neler keşfettik: Kars’ta Ani harabelerini gördük, Tatvan’da Nemrut krater gölüne girdik, Amasya’nın tepelerinde, kaya mezarların ışığıyla güneşi batırdık, Batman’da Hasankeyf’e -galiba son kez- sadakatimizi bildirdik, bu arada kimi çılgınlarımız Dicle’nin sularına attı kendini... Zonguldak’ta plaj sefası yaptık, Gaziantep’te Zeugma mozaiklerine, Konya’da Çatalhöyük kazı alanındaki ana annelerimize saygı duruşunda bulunduk, Eğirdir’de, içinde yüzdüğümüz gölün balıklarını yedik... Ama hep, insanlara haklarını anlattık, hatırlattık.

Trenden ayrılmak zor

Sonunda tuhaf bir şey oldu; hepimiz trene çok alıştık, değişik bir insan türüne dönüştük: "Trensi" olduk. 14 Ağustos’ta Sirkeci’de trenden nasıl ayrılacağımızı kara kara tren gibi düşünüyoruz. Galiba ayrılamayacağız.

O yüzden, bu projeye ortak olan ve başından bu yana sevgi, saygı ve sonsuz konforlu hizmetle destekleyen, başta Genel Müdür Süleyman Karaman olmak üzere tüm Devlet Demiryolları yetkililerine ve çalışanlarına duyurulur: Biz Trensiler, Haydarpaşa’da treni işgal edebilir, bundan sonra orada yaşayabiliriz.

Giderek sığamazsak, vagonlar üzerine kaçak kat çıkmayı düşünüyoruz!
Yazının devamı...

Çocuğa düşündüğünü ifade edebilecek ortam sunmak

11 Ağustos 2008
ÇOCUK, HAKLARINI BİLİYOR AMA BÜYÜKLER VERMİYOR

Uluslararası Af Örgütü, bu yıl ulaşılabilen her yerdeki çocuklara haklarını anlatmak, her birinin kendini ifade etmesini sağlayabilmek için yola çıktı. Çalışmalarımızın ilk gününde renkli boyaların içinden bir çocuk eli düşünce özgürlüğü diye beliriverdi. Eğitim hakkı konuşulurken, küçük bir kız, okuldan alınan 8 yaşındaki kız arkadaşından söz etti. Zorla çalıştırılan çocuklar, sadece kız doğduğu için öldürülebilen bebekler çocukların ağzından anlatılıyor. Çocuklar insan haklarını ne yazık ki ilk ihlallerle birlikte hatırlıyorlar. Bazen aldıkları eğitimden etkilenip anlattıklarımızı benimsemek isteseler de kendi içlerinde çelişebiliyorlar, bazen de hepimizi şaşırtacak kadar detaylarıyla haklarımızı geniş bir şekilde tartışabiliyorlar. İçlerinden birinin sözleri yolculukta karşılaştıklarımızı anlatıyor: "18 yaşına kadar ailelerimizin fikirlerini benimsemek ve verdiği kararlara uymak zorundayız." Hiçbir çocuğun böyle bir zorunluluğu yok. Tersine her yetişkinin çocukların fikirlerini ifade edebilecekleri ortamı sağlama sorumluluğu var.

Af Örgütü’nden

"Tren İnsanı" Ela Esra GÜNAD


ASIL OLAN İNSAN İSTİSNALAR DIŞINDA

1975 doğumluyum. Kuruluşundan beri (2002) Semaver Kumpanya’da oynuyorum. Bu tren bende "ütopik hayat biçimlerinin gerçeğe dönüşebileceğine dair bir prototip" kanaatini oluşturdu. Kadın-erkek eşitliğinin olduğu, sınıfsal ayrımın olmadığı, herkesin konuşabildiği ve dinlendiği, savaşın tahayyül bile edilmediği, özgürlük kavramının tanımını dahi şaşırtacak bir yaşam biçiminin de mümkün olduğunu göstermesi açısından. Trenin içinde ve dışında her biri birbirinden etkileyici birçok hikaye yaşandı. Bunlara sadece bir örnek: Programda olmamasına rağmen, Kemah ilçesinde, akşam saat 20.00’de büyük bir kalabalığın heyecanla bizi beklediğini gördük. Tren durur durmaz tiyatro vagonu açıldı. Bir süre sonra fark ettiğim manzara, kolay kolay yaşanabilecek türden değildi. CNN Türk’ün yönetmeninden ışıkcısına, Hürriyet Gazetesi’nin kurumsal iletişim müdürlerinden asistanlarına, Af Örgütü grubundan Mimar Sinan Üniversitesi Fotoğraf Bölümü öğrencilerine ve TCDD çalışanlarına kadar tren insanlarının tümü, üstüne üstlük henüz tanışalı birkaç gün olmuşken, tek yürek olmuş dekorumuzun hazırlanması için çalışıyordu. Tren insanları birbirlerini sorgusuzca kucaklamıştı, Kemahlılar’ı kucaklamıştı, Kemahlılar tren insanlarını kucaklamıştı. O an inandığım şeyin doğru olduğunu bir kez daha gördüm: Asıl olan insan, istisnalar dışında...

Tiyatrocu

"Tren İnsanı" Ümit İLBAN


BUGÜN HAYDARPAŞA GARI’NDAYIZ

10.00 ve 13.30 Uluslararası Af Örgütü atölye çalışmaları

11.30 Aile İçi Şiddete Son Semineri

12.00 Akbank Çocuk Tiyatrosu Masal Masal İçinde oyunu

Gün boyu Hürriyet Hakkımızdır ve Demiryolu sergileri
Yazının devamı...

Sakarya’nın caddede kitap okuyan gençleri

10 Ağustos 2008

Çok sevimli bir konu değil, ama 1999 Marmara Depremi’nden en çok etkilenen yerlerden biri olan Sakarya’da söz dönüp dolaşıp bu konuya geliyor. Cemiyet Başkanı Matur, Vali ve Belediye Başkanı’nın üzerine çok gidiyor. Şehirde bütün yüksek katlı binaların bir sonraki depremde yıkılacağını, bu konuda çalışma yapılmadığını söylüyor. Başkana göreyse, orta hasarlı olup güçlendirilmedikleri için dava açtıkları, sadece 60-70 bina varmış. Verilen süre dolana kadar güçlendirilmezlerse yıkma kararı alabileceklermiş.

Depremde, ihmaller nedeniyle ölmek, trenimizin temasıyla birebir bağlantılı: Yaşama hakkını gasp ediyor çünkü. Yeni depremi bilemem ama Sakarya, 1999 depreminin yaralarını büyük ölçüde sarmış gibi görünüyor. Bu nüfusunun son birkaç yılda yüz bin artmasından da belli. Artık daha iyi konularla gündeme gelmek istiyor. Bir yandan altyapının yenilenmesi, bir yandan sosyal kültürel faaliyetler, yapılmakta olan yeni okullar, belediyenin daha yakın zamanda açtığı Sosyal Gelişim Merkezi, Kent Park Eğitim Merkezi ve Kadın Konuk Evi...

Ne varsa gençlerde

Bense Sakarya’nın en çok "caddede kitap okuyan" gençlerini sevdim. Sakarya Üniversitesi Toplum Gönüllüleri, gencecik, pırıl pırıl çocuklar, bir "ulusal atak" projesi başlatmışlar. Akyazı’nın Sukenarı Köyü Anaokulu’nun yenilenmesinden il kütüphanesinin daha cazip hale getirilmesine, engelli sorunlarından "hayalini anlat" çalışmasına kadar, pek çok şey yapıyorlar. En ilgimi çeken, işlek caddelerde oturup bir saat boyunca kitap okumaları oldu. "Gençler kitap okuyor" dedirtmek ve kitap okumayı sevdirmek için...

Yazının devamı...