Dr. Gülseren Budayıcıoğlu
Dr. Gülseren Budayıcıoğlu
Dr. Gülseren BudayıcıoğluYazarın Tüm Yazıları

Kadına ve dünyaya gösterilen şiddet

“Nasıl yani?” diyorum içimden: “Hem doktor hatta profesör ol ama hâlâ kocandan dayak ye...” İlk anda böyle düşünsem de çok iyi bir mesleği olan pek çok kadından duydum bunu ben ama hâlâ zihnim bu gerçeği kabul etmek istemiyor."

Haberin Devamı

O gün, uzun boylu, kumral, saçlarını arkasında toplamış, dudağındaki pembe rujdan başka makyajı olmayan, güzel yüzlü, kırklı yaşlarda bir kadın giriyor benim kırmızı odama. Üzerindeki lacivert etek ceket ve elindeki büyükçe çantayla çalışan bir kadın olduğu hemen anlaşılıyor.

Bana anlatacağı şey her neyse, bundan çok utandığını hemen anlıyorum. Onu rahatlatmak için kurduğum bir iki cümleden sonra, başını önüne eğerek, usul usul başlıyor anlatmaya:

- Hocam ne olur, beni ayıplamayın. Artık bu yaşadıklarımı biriyle paylaşmam gerekiyor. Belki siz bana bir yol gösterirsiniz. Ben 15 yıllık evliyim ve on üç yaşında bir kızım var. Ve hâlâ kocamdan dayak yiyorum.

‘KADIN OLMAK SUÇ MU’

İçime ince bir sızı yayılıyor. Dayağı yiyen o, bundan utanan yine o.

Kadına ve dünyaya gösterilen şiddet

Haberin Devamı

Utanmak, bizim ülkenin insanlarının canını en çok yakan duygulardan biridir. En rahat, en güvenli görünen insanlarımızın bile zaman zaman ufacık şeylerden nasıl da utandığını çok gördüm. Neden acaba? Çocukluğumuzda anne babalarımızın, “başkaları bizimle ilgili ne düşünecek” kaygılarını bizler de öğrenmiş olabilir miyiz?

- Ben de insan değil miyim, hayat bana neden hep bunu yapıyor? Kız olmak, kadın olmak suç mu? Suçsa eğer bu benim suçum değil ki... İşte şimdi benim de bir kızım var. Onun kaderi benim gibi olmaz inşallah.

Hayatının ilkbaharındaki o kız da bu dayaklara tanıklık ettiğine göre, çocuğun kaderi çoktan yazılmıştır bence.

HEM DOKTOR HEM PROF.

- Sırf ben de herkes gibi olabilmek, insan yerine konabilmek için yıllarca okudum, doktor oldum. O da yetmedi bir üniversitede öğretim üyesi olana kadar ne kadar ne çok çalıştım, çabaladım, biliyor musunuz? Sırf iyi bir mesleğim olursa bu zulümden kurtulurum diye. Ama ne oldu? Şimdi de kocamdan dayak yiyorum.

“Nasıl yani?” diyorum içimden. “Hem doktor hatta profesör ol ama hâlâ kocandan dayak ye...”

İçimden ilk anda böyle desem de, çok iyi bir mesleği olan pek çok kadından duydum bunu ben ama hâlâ zihnim bu gerçeği kabul etmek istemiyor.

Kadına ve dünyaya gösterilen şiddet

Haberin Devamı

- Babam sadece bizi değil, annemi de çok döverdi. Hele içki içtiği günler, evin içinde kaçacak delik arardık. Kadıncağızın her yanı morarır, yine de hiç sesini çıkarmazdı çünkü karşılık verse başına gelecekleri bilirdi. Konu komşu duyacak da rezil olacağız diye de korkardı kadıncağız. Babamsa bundan hiç korkmaz, utanmaz, avazı çıktığı kadar bağırırdı. Biz dört kardeştik. İki oğlan, iki kız. Ben en büyükleriydim. Sonra da kız kardeşim doğmuş. Biz iki kız, annemi babamın elinden kurtarmak için uğraştıkça, biz de dayak yerdik. Dayak dedimse, sakın bir iki tokat zannetmeyin. Babam bizi öldüresiye döver, sabah kalkınca da hiçbir şey olmamış gibi davranırdı bize. Oğlanlar biraz büyüyünce onları dövmedi ama ben tıp fakültesi üçüncü sınıftayken bile annemden dayak yediğimi hatırlıyorum.

Haberin Devamı

Annesinden mi? Baba yetmezmiş gibi o da mı dövüyor çocuklarını?

- Anneniz niye döverdi?

- Kadıncağız babamın zulmünden yılmıştı. Hep mahzun bazen de çok öfkeli olurdu. O gün benim doğum günümdü. Ders çıkışı arkadaşlarım bana küçük bir kafede pasta kesip mum üfletmişlerdi. O yüzden de eve biraz geç kalmıştım.

AH BU İLK ÇOCUKLAR

Annesini nasıl da koruyor. Önceliği başkalarına vermeyi doğduğu evde öğrenmiş. Annenin dert ortağı olmak da ilk çocuk olarak ona düşmüş. Ah bu ilk çocuklar... Üstelik bir de ilk çocuk kızsa... Bunu da yazarım bir gün.

Hem de doğum gününde dövüyor onu anne. O evde bu kızın hiç mi değeri yok? O annesini böylesine koruyup kollarken, annesi bu kızı neden döver acaba?

Haberin Devamı

- Doğum gününüzmüş. Anneniz bunu bilmiyor muydu?

- Bizim evde kimsenin doğum günü bilinmez ve kutlanmazdı.

ÇOCUKLUK ROLÜ KIZININ

Aslında doğum günlerinin diğer günlerden gerçekten de bir farkı yok ama o kutlamalar o kişiye gösterilen sevgidir, özendir, ilgidir, önemdir, değerdir. Bu kadın doğduğu evde bu güzelim duygularla hiç tanışmamış demek ki...

- Anneniz babanızdan ayrılmayı hiç düşünmedi mi?

Benim bu sorum onu hüzünlendiriyor. Sanki kapkara bir bulut hızlıca geçip gidiyor üzerinden.

- Biz biraz büyüyünce anneme “Ayrıl bu adamdan” derdik, biz bakarız sana... Ama belki de bize yük olmak istemedi. Kaderine razıydı. Belki de severdi babamı çünkü bazen de dünyanın en iyi insanı olurdu benim babam. Bayramlarda seyranlarda evimize her şeyin en iyisini alır, bizi giydirir, kuşatır, anneme de mutlaka kuyumcudan ya bir altın yüzük ya da altın bilezik getirirdi.

Haberin Devamı

Bir altın yüzük ya da bilezik! Ah biz kadınlar, ah...

- Benimki o kadarını da yapmıyor.

- Sizin eşiniz nasıl biri?

- Eşimi görseniz, bu kadın yalan söylüyor dersiniz. Böyle bir adamın karısına ve kızına şiddet uygulayabileceğine inanmak istemezsiniz.

Kadına ve dünyaya gösterilen şiddet

- Demek sadece sizi değil, kızını da dövüyor?

- O da beni babasının elinden kurtarmak isterken işte...

Biz bu filmi daha önce görmüştük. Çocukken ona düşen rolü şimdi de onun kızı üstlenmiş.

Yazık...

BİR DAHA YAPMAZ NASILSA

- Eşiniz ne iş yapıyor?

- O da doktor ama o uzmanlıktan sonra fakülteden ayrıldı. Muayenehanesi var. Serbest çalışıyor yani.

Döven de doktor, dövülen de... İş buralara kadar geldi demek ki...

- Ne zaman başladı bu dayaklar?

- Daha evlendiğimiz yıl ufak tefek vurmaları vardı ama sonradan hep çok pişman olur, defalarca özür dilerdi. Ben de her seferinde onun bu tatlı sözlerine kanar, bir daha yapmaz diye düşünürdüm.

İşte anahtar cümle geldi. Bir daha yapmaz nasıl olsa...

Oysa bir kişi bir işi bir kere yapıyorsa, bunu tekrar yapma olasılığı yüzde elli artar. Birden fazla tekrar ediyorsa artık aynı işlemin devam edeceği neredeyse kesindir. O bir doktor, bunları bildiğinden eminim ama terzi kendi söküğünü dikemez derler ya, o hesap işte.

EŞ DEĞİL BAŞÖĞRETMEN

- Ona nasıl bir tepki verirdiniz?

- Çok korkar, sonra da odama kapanıp ağlardım. Çok üzülürdüm.

- Ağlayarak tepki gösteriyorsunuz ama onu bile kapalı kapılar ardında yapıyorsunuz.

- Başka ne yapabilirim ki? Karşısında ağlamama bile kızıyor.

Bir profesör hanım soruyor bunu bana. “Başka ne yapabilirim ki...” Demek eğitim de yetmiyor. Doğduğumuz evlerde aldığımız eğitim, bize öğretilen doğrular, yanlışlar, orada edindiğimiz alışkanlıklar var ya, kaderimizi asıl onlar yazıyor. Sonra uğraş ki değiştirebilesin.

- Anneniz de böyle mi yapardı?

- N’apsın kadıncağız. Babam onun ağlamasına da kızardı. Bizimki de kızıyor.

Sanki eşinden değil de evin başöğretmeninden bahsediyor. Kendi bir kedi, kocası da o kedinin sahibi. Sahibi kızdırmamak gerekiyor.

Profesör bile olsa, o bir kadın. Biz kadınların aklının bir köşesine uzun ama çok uzun yıllar önce bunlar yazılmış. Çamaşır suyuyla da yıkasak onlar çıkmıyor. Çıktı zannetsek de iplerimiz hâlâ o yazılanların elinde.

‘AZDIYSA’ DİKKATLİ OLMALI

- Çocuğumuz olduktan sonra, ben bir yandan iş, bir yandan çocuk derken onunla yeteri kadar ilgilenemedim. İşte o zaman iyice azdı.

Demek sahip azdı!

Bir profesör hanımın eşi için bu sözcüğü kullanması dikkatimi çekiyor. Belki de ben doktorum diye bu kırmızı odada eskiden zihnine işlenmiş sözcüklerle konuşuyor. Yani asıl gerçekleri zihnine yazıldığı gibi anlatıyor.

Sahip önce babasıymış, şimdi de kocası. Görevlerini tam yapmamış ve sahibi kızdırmış. Sahip azdıysa daha dikkatli olmak gerekiyor demek.

- Görevlerinizi eksik yapmış gibi konuştunuz.

- İnanın nereye yetişeceğimi şaşırıyordum.

- O size hiç yardım etmez mi?

- O mu? Hiç! Maşallah el el üstünde oturur. Ne de olsa muayenehanede çok yoruluyor.

- Siz yorulmuyor musunuz?

- Biz alışkınız bunlara.

- Biz derken?

- Biz kadınlar yani...

İşte bunda çok haklı. Biz kadınlar dünyaya geldiğimiz günden beri işimiz, gücümüz, yapmamız gerekenler hiç bitmez. Benim de hiç bitmedi.

EFENDİ-KÖLE İLİŞKİSİ NET

- Ailesi çok şımartmış onu. Lisedeyken bile ayakkabılarını annesi bağlarmış. Başka kardeşi de yok. Tek çocuk yani...

Onun kaderinde hep efendi olmak yazıyor, seninkinde ise köle. İki taraf da kurallara sonuna kadar uymuş.

- Kendini hâlâ kral sanıyor.

- Siz de ona kral muamelesi mi yaptınız?

- Mecburen.

Mecburen... Şimdi köle – efendi ilişkisi daha da netleşti.

- Ama artık ne yapsam yaranamıyorum.

Efendilere öyle kolay yaranılmaz da, o sana değil de sen niye ona yaranma derdindesin?

Böyle düşünsem de bunları ona söylemiyor, şimdilik sadece dinliyorum. Bunca yıllık doktorum ama dinlediklerim beni hâlâ çok etkiliyor.

Kadına ve dünyaya gösterilen şiddet

‘BENİ DOĞRU ANLAMIŞSINIZ’

- Beni dövmek için bahane arıyor. En küçük bir yanlışımda vuruyor bana. Kızım çok üzülüyor bunlara. Bana bir şey olacak diye ağlamaktan içi dışına çıkıyor. O geceler hep birlikte yatıyoruz. Benim yaşadıklarımı şimdi de kızım yaşıyor.

Hiç olmazsa bunu görüyor, biliyor olması ne güzel.

- İçinizden beni ayıpladınız değil mi? Koskoca profesör olmuş, hâlâ kocasından dayak yiyor demediniz mi?

- Dedim ama ayıplamadım. Tıpkı öğrencilerinize anlattığınız dersler gibi bana da hayatınızı çok güzel anlattınız ve ben sizi çok iyi anladım.

- Ne anladınız?

- Öyle bir evde büyümeseydiniz, bugün kocanızdan dayak yemeyeceğinizi, belki şimdiki eşinizle evlenmeyeceğinizi, aslında hiç de çaresiz olmadığınız halde kendinizi nasıl da çaresiz hissettiğinizi anladım.

- Evet, gerçekten de anlamışsınız. Ama ben çok korkuyorum. Sınavlara girerken de hep böyle korkardım.

- Nasıl bir korkuydu? Ne derdiniz içinizden?

- Ya yapamazsam!

- Şimdi de öyle diyorsunuz.

BU KONU GÜNDEMDEN DÜŞMEMELİ

Kadına şiddet konusunda sizlerle paylaşmak istediğim öyle çok hikâye var ki, keşke mümkün olsa da, kadınlarımızın bu konuda neler yaşadığını, neden böyle hissettiğini, ne acılar çektiğini, çoğu zaman kendilerini nasıl aciz ve çaresiz hissettiklerini tek tek anlatabilsem. Ancak şiddeti sadece kadınlar üzerinden anlatmak haksızlıkmış gibi geliyor bana. Kız, erkek bütün çocuklara, erkeklere, gençlere, yaşlılara, hayvanlara ve doğaya karşı gösterilen şiddeti de yazmak istiyor içim.

Bugün, bu hikâyeyi seçmemin nedeni, ülkemizde sadece kendi ayakları üzerinde duramayan, cahil ve aciz kadınların değil, profesörlüğe kadar yükselmiş, meslek sahibi kadınların da eşlerinden dayak yediğini hepimiz bilelim istememdir.

Şiddeti konuşacaksak, konuyu öyle üstünkörü, birkaç fiyakalı cümleyle geçiştirmemeliyiz. Şiddet, çağımızda toplumların ısrarla üzerinde durması ve gündemden hiç düşürmemesi gereken bir konudur. Ben de bu sayfalarda şiddet konusunu gündemde tutmak için elimden geleni yapacağım.

Profesör hanımın hikâyesini aklınızda tutun çünkü haftaya bu hikâyeyi mercek altına alalım. Profesörlüğe kadar yükselmiş bir kadın hâlâ eşinden dayak yiyebiliyorsa, bunu enine boyuna konuşmak gerekir.

Haftaya görüşmek üzere hoşça kalın,

Sevgiyle kalın.

BAYRAMINIZ KUTLU OLSUN

SEVGİLİ okurlarım,

Öncelikle geçmiş bayramınız kutlu olsun. Umarım sağlıklı, huzurlu, keyifli bir bayram olmuştur. Eskiden ben çok severdim bayramları. Çocukluk işte... Bayramın gelmesini dört gözle beklerdik çünkü bayram bize hediyeleriyle birlikte gelir, biz de o hediyeleri başucumuza koyar, bir an önce sabah olsun diye dua ederek uyurduk.

Bizim çocukluğumuzda hayat bu kadar hızlı, bu kadar renkli ve kalabalık değildi. Belki de bu yüzden bizler için bayramlar, yılbaşı kutlamaları, doğum günleri o kadar önemliydi ki... Biz de o günlerin kıymetini bilir, tadını çıkarmaya çalışırdık.

Çocukluk iyisiyle kötüsüyle hiçbirimizin hafızalarından silinmiyor değil mi? Bir gün onları da yazarım inşallah ama bugün sizlerle ülkemizde giderek dozunu artıran şiddetle ilgili bir şeyler paylaşmak istiyorum.

Şimdi hep birlikte benim kırmızı odama gidelim bakalım. Yıllardır hayatın incittiği binlerce insanın girip çıktığı o oda, bana ne çok şey öğretti bir bilseniz...

Yazarın Tüm Yazıları