"Cengiz Özdemir" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Cengiz Özdemir" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.

Cengiz Özdemir

Bu bir veda yazısıdır

7 Nisan 2007
Ayrılıklarım, ortak olduğum kararlardı.

Bu ayrılık da benim kararım.

Hürriyet'e veda etmek çok zor.

Okumayı bu gazeteyle "söktüm".

Hatırlayabildiğim çocukluk günlerimden beri evimizde.

Sonraları yanına Kemal Ilıcak'ın Tercüman'ı da eklendi.

Elinizdeki gazeteyi "ayrıcalıklı" ve "özel" kılan ilkeler var.

Bunlar hepimizi bağlayan, saygı duyduğumuz ilkeler.

Hürriyet'te yazmaya veda ediyor olmamın sebebi de işte bu ilkeler.

Bir yılı aşkın zamandır bu köşede yazdıklarımı biliyorsunuz.

Star Medya Grup Başkanlığı ile İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür A.Ş. Genel Müdürlüğü görevlerimi ve yaptıklarımı da biliyorsunuz.

Miniaturk - Minyatür Türkiye Parkı'nı ülkemize kazandıran heyecanımı da...

"O heyecan" beni rahat bırakmadı.

Sadece o değil tabii ki...

Rahatlığımdan rahatsız olan dostlarım var!

Bunların başında Sevgili Sunay Akın geliyor.

Gıyabımdaki sözleri yetmezmiş gibi, her karşılaştığımızda, "Sorumluluğunu yazarak savabileceğini sanıyorsan yanılıyorsun" siteminden bıktım!

Artık, o rahat olsun ki, bundan böyle "yazmaya" değil "yapmaya" talibim.

Hayatımda ilk defa bir siyasi partiye üye oluyorum.

Bundan böyle Doğru Yol Partisi'nde siyaset yapacağım.

DYP bizim kuşağımız için "baba ocağı"dır.

Ama bu nostaljik tarafını, "çağın ritmini" yakalayarak zenginleştirmek zorundadır.

DYP Genel Başkanı Mehmet Ağar'ın bu konudaki gayretlerini biliyorum.

Verdiğim kararın en önemli dayanağı, tanık olduğum bu gayretlerdir.

* * *

Neden şimdi derseniz...

Siyaset, iddia ve inanç işidir.

Önemli olan, böyle bir dönemde tavır almaktır.

Hiç ilgisi olmayan en basit bir iş için bile, Cumhurbaşkanlığı seçimlerini bekleyenlerin olduğu bu günlerde sorumluluk alıyorum ki, tarlada izim olsun.

Bana göre doğru olan, kurulmasına katkımın olmadığı bir sofraya oturmak yerine, bugünden "omuzdaş" olmaktır.

* * *

Neresi derseniz...

Siyaseti, ilk gençlik yıllarımda Türk Milli Takımı formasıyla temsil ettiğim memleketimde yapacağım.

Doğum yerim Hereke'de, memleketim Kocaeli'nde yapacağım.

On beş yılı Türkiye dışında, bir o kadarı ülkemin en büyük kurumlarında edinilmiş kültür, sanat ve medya alanındaki öğrenim, birikim ve deneyimimi, memleketimin ve ülkemin hizmetine sunmak amacındayım.

* * *

Ayrılırken, Ertuğrul Özkök'e ve onun şahsında bütün çalışma arkadaşlarıma teşekkür ediyorum.

Burada çalışmaktan büyük keyif aldım ve pek çok şey öğrendim.

Asıl teşekkürüm ise Aydın Doğan'a.

İtiraf etmeliyim; burada bir üst yönetici ve köşe yazarı için başarı ve mutluluk adına gerekenlerin tamamı fazlasıyla vardı.

Ancak...

Türkiye için bir şeyler yapabilme arzusu, çok daha ağır bastı.
Yazının devamı...

Türk medyasında yeni dönem

3 Nisan 2007
Bu, medya kulisleri için beklenen bir gelişmeydi.

Türkiye'de yatırıma niyetli yabancı medya kuruluşları bile bunun farkındaydı.

Bu olayın iki önemli boyutu var.

İlki, el koymanın hukuki tarafıdır.

Sabah Grubu, hukuk yoluyla yürütmeyi durdurmayı deneyecektir.

Fakat TMSF'nin bu operasyon öncesinde, hukuken durduğu noktayı enine boyuna tarttığını ve risk doğuracak bir adım atmadığını biliyorum.

Artık karar, bağımsız yargınındır.

***

Evet, bu gelişme Türk medyasında yeni bir dönem anlamına gelecektir.

Önümüzdeki günlerde, en zor görevi, TMSF tarafından medya grup başkanlığına getirilen Yavuz Onursal üstlenecektir.

Geçmişte, aynı işi yapmış biri olarak, bunu rahatlıkla söyleyebilirim.

Fakat Onursal'ı bekleyen, benim sorumluluk aldığım döneme göre, çok daha zorlu bir görevdir.

Bunun sebebi ise önümüzdeki iki önemli seçimdir.

Cumhurbaşkanlığı ile genel seçimler döneminde Sabah Grubu, TMSF'nin yönetiminde olacaktır.

Bu da ister istemez beraberinde bir sürü tartışmayı getirecektir.

Tartışmaları en aza indirmek için, bugünlerde grubun en kısa zamanda satılacağı açıklanacaktır.

Böyle bir açıklama yapılsa da, bunun yedi ay içinde hayata geçirilmesi mümkün değildir.

Kısacası, Türk medyası adına çok tartışmalı bir dönem, dün itibarıyla başlamıştır.

Bugün, hayıflanılacak bir noktadayız.

TMSF, keşke bu tartışmalı alışverişi onaylayan taraf olmasaydı.

Bunun yerine, o günlerde yapılacak açık bir ihale, grubun şaibesiz bir biçimde, kamu adına daha büyük bir kárla satılmasını sağlardı.

Aynen Star Medya Grubu'nda olduğu gibi.

Bugünkü iktidar adına ciddi bir sıkıntı söz konusudur.

Bu el koyma, dün DYP Genel Başkanı Mehmet Ağar'ın haklı olarak altını çizdiği, "Özgür basın, demokratik Türkiye" arayışlarını artıracaktır.

Ortada "kapı gibi hukuki dayanak" olsa da, kamuoyu böyle düşünecektir.

Karşımızda tek bir çözüm yolu görünmektedir.

O da Sabah refikimiz başta olmak üzere, Dinç Bilgin'e ait bu medya grubunun özgür yayıncılık yapabilmesidir.

Buna ümidim yok denecek kadar az.

Siyasi müdahalelerin önü alınır ve sadece TMSF Başkanı Ahmet Ertürk inisiyatif kullanırsa, sıkıntılar en aza indirilebilir.

Ancak önümüzdeki iki önemli seçim dolayısıyla, korkarım ki bu mümkün olamayacaktır.

Avrupa Birliği'ndeki basın davalarında, medya "demokrasinin bekçi köpeği" olarak adlandırılır.

Öyle olması da gerekir.

Bizdeki siyaset-medya ilişkisi, bu misyonu medyaya tanımamak adına yapılanların acı örnekleriyle doludur.

Kısacası, bu alanda, bugüne kadar masum görülemeyecek uygulamaları olan bugünkü iktidarı, zorlu bir dönem daha beklemektedir.
Yazının devamı...

Bugün seçim olsa...

31 Mart 2007
Nisanın ortasından sonra kesif bir "siyasi mesaj" bombardımanı altında kalacağız.

Siyasi partilerin genel başkanları ve "siyasal iletişimlerini" yöneten isimlerle sık sık konuşuyorum.

Hemen hepsi Cumhurbaşkanlığı’na odaklanmış bir bekleyiş içindeler.

Haklı oldukları tek bir taraf var.

Cumhurbaşkanlığı’na kimin, nasıl seçileceği elbette önemli.

Fakat, asıl önemlisi bu süreci aşağı yukarı öngörerek buna uygun stratejik adımlar atabilmektir.

Bugünleri doğru değerlendiremeyen siyaset önderlerini, kendini maçın temposuna kaptıran teknik direktörlere benzetiyorum.

Stadyumda ya da televizyonda seyrettiğiniz maçta, bir bakarsınız ki, sizin gibi heyecan içinde seyreden bir teknik adam vardır.

Halbuki, onun işi seyretmek değil, neyi seyrettireceğini belirlemek ve bunu yeşil sahaya taşımaktır.

Türkçe’nin bir deyimi, bu hali ne de güzel anlatıyor.

Rüzgárın önündeki yaprak gibiler...

* * *

Oysa esas olan, kendini ve rakiplerini hedeflediği yere götürecek rüzgárları oluşturmaktır.

Cumhurbaşkanlığı seçimi öncesi dönem, yani bugünler bunun için önemli bir fırsattır.

Ama bütün siyasi partiler, rutin çalışmalarıyla yetiniyorlar.

Gümbür gümbür bir çıkışla iddiasını ve gücünü daha rahat gösterebilecekleri bir dönemi atlıyorlar.

Bugünkü ortamda anlatacaklarınızı "fısıltıyla" bile aktarmanız mümkünken...

Çok değil bir ay sonra, o mesaj kirliliği içinde, görünür olmak bile o kadar zor olacak ki...

Ve siz o günlerde kendi mesajınızı, zihinleri allak bullak olmuş insanlara "bağırarak" vermeye çalışacaksınız.

* * *

HABERTÜRK İnternet Haber Portalı’nın son yaptığı kamuoyu yoklamasının sonuçlarını görünce, bunları hatırlatmak istedim.

Öncelikle katılımın altını çizmek gerekiyor.

İki milyona yakın insanın bu araştırmaya katılması, kamuoyunun artık sandık önüme gelmeli talebini ortaya koyuyor.

Ortaya koyduğu bir başka gerçek daha var.

Tek parti iktidarının ülke yararına uygulamaları, açtığı zararların gölgesinde kalmıştır.

Yönetimin keyfiliği ve demokrasiyi çok oy alanın üstünlüğü gibi görmesi, seçmeni rahatsız etmektedir.

Bunda haklıdır da.

Demokrasi bu değildir.

Demokrasi, azınlıkta olanın da, farklı olanın da kendini huzur içinde hissettiği rejimin adıdır.

O nedenle, artık Türk seçmeni koalisyonları "öcü" olarak görmüyor.

Ve artık koalisyonlar adına bizdeki "kötü" örneklere değil, dünyadaki "iyi" örneklere bakıyor.

Çok partili bir Meclis’te, ülkenin de, kendinin de haklarının daha iyi korunacağını düşünüyor.

Ve şuna inanıyor ki...

Türkiye çok daha iyi yönetilebilir.
Yazının devamı...

Avrupa Birliği'ne bizi almazlar!..

27 Mart 2007
Sanki Türkiye çaresizdir.

Bakıyorum da, en küçük sorundan uluslararası en büyüğüne kadar, her konuda aynı anlayışın esiriyiz.

Öylesine kaderciyiz ki...

Esasen kadercilik bile değil, tam tamına teslimiyet bu.

Vatandaş olarak her şeyi devletten bekleriz.

Söz konusu olan uluslararası bir mesele, örneğin AB'ye üyelik ise bunu bize "lütfedecek" olan yine başkalarıdır.

Böyle bakarsanız...

Daha çok beklersiniz.

***

Hafta sonunda Berlin'de AB'nin 50. kuruluş yıldönümü kutlandı.

25 Mart 1957'de imzalanan Roma Anlaşması ile 6 ülkenin ilk adımı attığı birlik fikri, 27 ülkeye ulaştı.

Aralarında biz yokuz.

Türkiye, "aday ülke" olarak sırasını "bekliyor".

Oysa Türkiye'nin "beklemenin" ötesinde yapması gereken o kadar çok işi var ki...

Yazdıklarımı, yeter artık "vazgeçelim" diye okumayın.

Ama Türkiye'nin seçenekleri olduğunu, olması gerektiğini de unutmayın.

AB, kuruluşundan bugüne yarım yüzyılı geride bırakırken, bizim ilişkimizin de neredeyse o günlerde başladığını hatırlayın.

1959'un temmuzunda başvurduğumuz AB ile ilişkimizin süresi, inişleri çıkışlarıyla tam 48 yıla ulaştı.

Bu zaman zarfında farklı siyasi partiler, iktidar olarak bu sürecin parçası oldular.

Muhalefetken başka, iktidarda başka bir söylem tutturdular.

Zaman zaman saman alevi gibi heyecanlı dönemler yaşasak da, genelde bizim tarafımız fazla ciddiye almadı bu ilişkiyi.

Son iki hükümet dönemine bakalım.

AB, AKP'nin meşruiyet arayışına "bayrak" oldu.

Bu parti, ne zaman ki kendini güvende hissetti...

AB ile ilişkileri boşverdi.

İşi bir "memur" anlayışına havale etti.

Ve sonunda üzerine ölü toprağı serpilmişçesine kesildi ilk iktidar günlerindeki rüzgár.

***

Antalya'da, Almanya'daki Türkiye Araştırmalar Merkezi'nin konuğuyuz.

TAM Direktörü Prof. Dr. Faruk Şen, kendini bu ilişkilerin iyileştirilmesine vakfetmiş bir isim.

Oysa, Başmüzakerecimiz Ali Babacan, bakanlıktan arta kalan zamanlarını Türkiye'nin 58 yıldır devam eden bu "rüyasına" ayırabiliyor.

O da sadece bir "memur" gibi...

Başmüzakerecinin bir bakan olması tercihi bile, konuyu ne denli ciddiye aldığımızın anlamlı bir örneğidir.

Sempozyumda DYP de var, CHP de; AKP'den ise hiç kimse yok.

Önümüzde iki önemli seçim var.

Hükümetten yeni bir hamle beklemenin artık zamanı değil.

Söz sırası size geliyor.

Bu dönemin karnesini de, gelecek dönemin yetkisini de siz vereceksiniz.

Sağduyunuz çok kimseyi şaşırtacak.

Ve bu sefer şaşıranlar her zamankinden çok olacak.
Yazının devamı...

Ey siyaset sen nelere kadirsin!

24 Mart 2007
İtiraf ediyorum.

Dayanamadım.

Kararımı değiştiren bir konuşmaydı.

Düşündüm ki, bu konuşmayı atlamamalısınız.

Okumalı ve ders çıkarmalısınız.

Önümüzde genel seçimler var.

Aklınızdan "adaylık" falan geçiyor olabilir...

O zaman okumanız bile yetmez.

Ezberlemelisiniz.

Bu konuşmanın önce adını koyalım.

"Balıkesir Konuşması".

Ve "İşte budur" dedirtecek "manidar" cümleleri!..

* * *

"Bu iktidar, ne boşluktan geldi, ne boşluğa düştü, ne de var olan boşluktan istifade, havadan gelip konarak yerini buldu.

Hayır efendim, hiçbiri de değil.

Bunu diyenlerin kafasında bir boşluk var sanırım.

Bu iktidar arkadan gelen bir rüzgárla bile değil, karşısından gelen rüzgára karşı göğüs gererek, bu günlere geldi.

Her türlü zorluğa ve olumsuzluğa meydan okudu.

4.5 yıldır iktidar var olma savaşı vermeye gerek duymaksızın başarıdan başarıya koşarak dünyaya sembol oldu.

Böyle sadece bir yılda iktidara gelen bir parti, 4.5 yıldır görevini çok başarılı bir şekilde sürdüren bir yapı, ülkemizde de dünyada da benzersizdir.

Hiçbir yerde bu başarı yok, ama bu başarı nereden geliyor derseniz sizlerden alınan pozitif yapıdan.

Tabii ki çok özel bir liderden alıyor enerjisini.

Sayın Genel Başkanımızdan alıyor..."

* * *

Bu sözler, siyasete ısınan, bir siyasi partide yer arayan, yeni bir politikacıya ait değil.

Bir Sayın Bakan'a ait.

Din denince...

Felsefe denince...

Hele farklı düşünenlere İslam'ı anlatmak denince...

Hitabet denince...

İnsanların ancak hayranlıkla andıkları...

Ama ne yazık ki artık dünde kalmış bir Hoca'ya, Prof. Dr. Mehmet Aydın'a ait.

Bugün o, Devlet Bakanı ve Türkiye Cumhuriyeti'nin 11. Cumhurbaşkanı aday adayı.

Balıkesir'de partililere konuşmuş.

Ve klasik konuşma üslubunun "epeyce" (!) dışına çıkmış.

Dinleyenlere, okuyanlara, "İşte budur" dedirtecek sözler sarf etmiş!

Aday adaylığı insanı, üslubunu bu kadar mı değiştirtir demeyin.

Önemli olan, "çok özel bir lider"in "İşte budur" demesi!

Bize düşen ise siyasetin nelere kadir olduğunu görüp, şaşkın şaşkın izlemek...
Yazının devamı...

Abdüllatif Şener ve Mehmet Ali Şahin

22 Mart 2007
Abdüllatif Şener ve Mehmet Ali Şahin.

Teşkilat mensuplarının eski suskunluğundan eser kalmadı.

Araştırmayı yapan Pollmark, ketum olmaya çalışsa da onlar artık konuşuyorlar.

Dün AKP'nin 81 il başkanı Ankara'daydı.

Aynı illerin kadın kolları ve gençlik kolları başkanları da toplantıya katıldı.

Katılanlara partili il belediye başkanlarını da ekleyin.

Yeni bir teşkilat yoklaması yapıldı.

Bu kez sorular azaltılmıştı. Değişiklik ise, sadece cumhurbaşkanı adayı kim olmalı sorusundaydı. Bir hususu açıklığa kavuşturalım. İki ismin eklenmesiyle, AKP'nin köşk aday adayları artık kesinleşti. Öncelikle vurgulandı ki, Recep Tayyip Erdoğan, Abdullah Gül ve Bülent Arınç "açık uçlu" sorularda zaten çıkmaktadır.

Yeni eklenen 2 isimle birlikte 6'ya ulaşan diğer adaylar ise bu tür sorulardan ağırlıklı çıkmayan isimlerdir.

Yani, AKP'nin Çankaya adayı olarak teşkilatlarının eğilimine doğrudan ya da dolaylı olarak sunduğu aday adayı sayısı artık 9 isimdir.

Bu isimler, Recep Tayyip Erdoğan, Vecdi Gönül, Mehmet Aydın, Beşir Atalay, Köksal Toptan, Mehmet Ali Şahin, Abdüllatif Şener, Bülent Arınç ve Abdullah Gül.

Peki bu yeni liste ile Başbakan Recep Tayyip Erdoğan geri adım mı attı?

Cevabım net bir "hayır".

Başbakan Erdoğan tartışılamaz bir güce sahip. Bakmayın siz basında okuduğunuz serzenişe benzeyen açıklamalara. Hiç kimse bu listenin nasıl düzenlendiğini ona soramaz.

Parti yönetiminde bazı isimler geçti.

Ama sadece konuşuldu.

O nedenle eklenen iki ismi "geri adım" olarak yorumlayamazsınız.

Peki bu isimler ne anlama geliyor?

Başbakan Erdoğan altını çiziyor ki, ilk dört isimde "başörtüsü" belirleyici ölçütümüz değildi.

Bu algılamayı tashih etmek için iki yardımcısını da listeye ekledi.

Şunu biliyor, eklenen isimler teşkilattan açık ara çıkacak isimler değil.

Böylece zaten aylardır araları açık olan Abdüllatif Şener'e iyi niyet mesajı yolluyor. Bu "yukarı" çıkmadan önce yaptığı bir jest sadece. Şimdi bu yoklama da değerlendirilecek. Bu arada Meclis Grubu'nun da nabzı tutulacak.

Ve 17 Nisan günü, AKP Meclis Grup Toplantısı'nda aday açıklanacak.

Başbakan Erdoğan'ın kafası hálá çok net değil. Sorarım size, hangimizin kafası net ki?

İki gün önce CNN Türk'te Ahmet Hakan'ın konuğuyduk.

Hemen herkesin kafası karışıktı.

İster istemez Cumhurbaşkanlığı seçimi ile idari sistemimizin eksikliklerini birlikte tartışıyoruz.

Ne yazık ki, ayıplı taraflarından geçilemeyen bir idari yapımız var.

Cumhurbaşkanlığı'nın yetkilerinden tutun, parti genel başkanlarının yetkilerinden çıkın...

Adeta "krallık" yetkilerine sahipler.

Tam bir "deve hikáyesi"...

Hani o "neresi doğru ki" sorusunu sorduran cinsten.

O nedenle önce bir ön kabulle başlayalım. Demokrasimizin bütün bu ayıpları, bir başka tartışmanın konusudur.

Bugünün tartışması, -ne yazık ki- bu kurallarla seçilecek yeni cumhurbaşkanıdır.

Karar verecek olan ise Recep Tayyip Erdoğan'dır.

Bana göre, kararı artık neredeyse kesindir.

17 Nisan'da ya "Adayım" diyecektir ya da "Adayımız Vecdi Gönül".
Yazının devamı...

Vatandaşı 'fıtık' etmenin ne anlamı var?

20 Mart 2007
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan kara kara düşünüyor olmalı!

16 Mayıs'a artık sayılı gün kaldı; ne yapmalı da bu "fıtıktan" kurtulmalı diye...

Vatandaş, siyasetin zirvesini "anlamlı bir sessizlikle" izliyor.

Söz hakkının "asli sahibine" geçeceği, sandığın önüne geleceği günü bekliyor.

Anketleri zaman zaman bu köşede de okuyorsunuz.

Adı üstünde bunlar, anket ya da yoklama.

Ancak...

Bir de gerçek var.

Acı, yakıcı ve çıplak.

O da, 4 Kasım'da sandıktan çıkacak.

Önümüzde önemli iki tarih var.

İlki, yeni Cumhurbaşkanı'nın göreve başlayacağı 16 Mayıs.

İkincisi ise yeni Parlamento'nun seçileceği 4 Kasım.

Vatandaşı "fıtık" etmenin ne anlamı var?

Kurallar ortada.

Bu kurallarla, kendisi de istekli olduğuna göre...

Recep Tayyip Erdoğan çıkar.

Bu seçim sancısız olur mu?

Olmaz.

Şimdiye kadarkiler gibi, sancısız olmaz.

En büyük sancı da, bir radyo söyleşisinde kullandığı "Sayın Öcalan" hitabından çıkacaktır.

Recep Tayyip Erdoğan'ı belediye başkanlığında yakan sadece bir dörtlüktü.

Bu kez ise bu hitap başını ağrıtacak.

Hem de çok...

Başbakan Erdoğan'ın "B Planı" artık okunabiliyor.

O da, Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül.

***

Bütün bu tartışmaları "vatandaşın baktığı açıdan" izleyen sadece bir siyasi lider var.

DYP Genel Başkanı Mehmet Ağar.

Yeri geldiğinde söylenemeyecekleri söylüyor.

Yeri geldiğinde de sadece "kuru gürültüyü" maharet sayanları, aynen vatandaş gibi izliyor.

Safını seçmiş; o vatandaşın yanında.

Uzun yıllar var ki, siyaset kurumu asli misyonundan uzaklaştı.

O misyon, kitlelerin arzu ve taleplerini devlet katına taşımaktı.

Mehmet Ağar, bu nüansın farkında ve buna talip.

Hafta sonunda, Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı'nın düzenlediği Alevilik Sempozyumu'nun açılışında sadece o vardı.

Öyle konuşup giden, halka tepeden bakan siyasilerden farklıydı.

Herkesi dinledi; konuşmasında "Dedelere" özellikle isimleriyle hitap etti.

Salonu dolduran "Canları" etkiledi.

İstenen çok da fazla değildi zaten.

Devletten beklenen sadece sıcak bir eldi.

O el muhalefetten uzandı.

Bugünün anketleri, 4 partili bir Meclis gösteriyor.

Elbette bütün siyasi partiler tabloyu kendi lehlerine değiştirmek istiyorlar.

Ama istemek yetmiyor.

Buna muktedir olmaya gelince...

Bu konuda DYP şanslı görünüyor.

İster merkez sağda birlik deyin, ister güçlü bir merkezin yeniden inşası...

Konuşan çok; ama herkes DYP'nin atacağı adımı ya da adımları bekliyor.
Yazının devamı...

Cumhurbaşkanlığı’nda son durum

17 Mart 2007
Kulislerdeki son haberler, bu köşenin okurları için çok da yeni değil.

Gün yaklaştıkça Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Türkiye’nin 11. Cumhurbaşkanı olma konusundaki kararlılığını gösteren işaretler giderek artıyor.

Olmaz ya da olamazsa, Çankaya’ya aday gösterilecek isim olduğunu söylediğimiz Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül de artık iyice öne çıkıyor.

Geçtiğimiz günlerde bir kamuoyu araştırmasıyla AKP’nin "dört" ismi yokladığı bilgisi kulağıma çalındı.

Sonrasında yapılan teşkilat yoklaması da bu haberi doğruladı.

Görüyorum ki, teşkilatların nabzını tutan bu yoklama, hemen herkesin ezberini bozmuş.

Kolay değil; aylardır konuşmaları bile yasak olan bir konuda, bu kez kendilerinden hem de yazılı cevap istenmiş.

Şimdi teşkilat mensupları, özellikle "o sorunun" şifrelerini çözmeye çalışıyor.

Soru şu:

"Sizce cumhurbaşkanı kim olmalı?"

Bülent Arınç ve Abdullah Gül ismi, özellikle belirtilerek cevaplar arasına konulmamış.

Kuruluş günlerinde partinin "politbürosundaki" diğer isim Abdüllatif Şener için böyle bir izaha bile gerek görülmemiş.

Sorulanlar, bütün Türkiye’de partiyi yöneten 30 bini aşkın isim.

Ana kademe, kadın kolları ve gençlik kollarında görev yapan yöneticilerin tamamı.

İlk isim, Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül.

İkincisi, Devlet Bakanı Mehmet Aydın. Sonraki, Devlet Bakanı Beşir Atalay.

Ve eski bakan ve bugünün milletvekili Köksal Toptan.

Peki...

Cevapta sıralanan isimler ne anlama geliyor?

Artık sadece iki ihtimal kaldı.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Çankaya’ya çıkıyor...

Ya da Türkiye için daha "makul" bir ismi Cumhurbaşkanlığı’na yolluyor.

Süreç başladı.

AKP adayı belirleniyor.

Bu isimlerden kim seçilecek?

AKP teşkilatlarından, bu yoklamada açık ara Vecdi Gönül çıkar. İsimlerin özelliklerine gelince...

Eşleri başlarını örtmüyor.

Köksal Toptan, seçilemeyeceği bilinerek listeye "sembol" olarak konulmuş bir isim.

O, eskiyi, köklü geleneği, merkez sağ çizgiyi temsil ediyor.

Beşir Atalay’ın şansı yok.

O da Milli Nizam’dan bugüne kadar uzanan siyasi çizgiyi temsil eden bir isim.

Mehmet Aydın’ın şansı oldukça zayıf.

Ancak onun da, her ne kadar gizlemeye çalışsa da, dini ve felsefi birikimiyle listede farklı bir temsil çizgisi var. Vecdi Gönül’e gelince...

Yukarıda sayılan özelliklerin hiçbirine uzak değil.

Ve daha da önemlisi, teşkilata en yakın isim o.

O nedenle, açık ara seçilmesi sürpriz olmayacaktır.

Bundan sonra nabzı tutulacak olan AKP Meclis Grubu’dur.

Onun zamanı ve yöntemini de göreceğiz.Bir diğer soru; gruptan çatlak ses çıkar mı?

Şimdilik çıkmaz.

Çıksa da fazla gürültü olmaz.

Milletvekillerinin "yarın" hesaplarını en yoğun biçimde yaptığı günlerdeyiz.

Önümüzde "kartların yeniden dağıtılacağı" bir genel seçim var.

Ve hiç kimsenin masadan kalkmaya niyeti bile yok...
Yazının devamı...