"Cengiz Özdemir" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Cengiz Özdemir" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.

Cengiz Özdemir

Keşke ve keşkek

13 Şubat 2007
Bunların başında "keşke" gelir.

Bu sözcük dilimize Farsça’dan girmiş.

Türk Dil Kurumu, sözcüğün pişmanlık ya da özlem ifade ettiğini söylüyor.

Yaygın kullanımında pişmanlık daha ağır basıyor.

Bu sözcüğü başlığa taşımama Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Bülent Arınç vesile oldu.

Daha doğrusu, Bülent Arınç’ın "keşkek" düşkünlüğü.

İlginçtir; bu sözcük de dilimize Farsça’dan girmiş.

Ege’nin yöresel bir yemeği imiş.

Dövülmüş buğday ile etin uzun süre kaynatılmasıyla yapılan bu yemek, Bülent Arınç’ın siyasi kariyerinde önemli bir yere sahipmiş.

Haber, gözünüze takılmış olmalı.

Egem Platformu ile Manisalılar Derneği’nin yöneticileri, Bülent Arınç’ı ziyaret etmişler.

Ziyarette Bülent Arınç demiş ki: "Nisan hayırlı bir aydır. Milletvekili seçildikten sonra bana gönderdiğiniz keşkekin gücüyle TBMM Başkanı seçilmiştim. Nisan ayında bu güce tekrar ihtiyacım olacak."

Bunu duyan hemşerileri, her yıl sonbaharda yapılan Keşkek Günü’nü Nisan ayına almaya karar vermişler.

Bu yıl Keşkek Günü, 2-11 Nisan’da düzenlenecek olan Ege Fuarı kapsamına alınmış.

Haberi okuyunca, "keşkek" başımıza neler açmış diye düşündüm.

Savunma Bakanı Vecdi Gönül de kara kara düşünmüş olmalı.

Nasıl atladım diye...

Hatırladınız değil mi?

AKP’nin TBMM Başkan adayı olarak Vecdi Gönül’ü isteyen Recep Tayyip Erdoğan, 2002 Kasım seçimlerinin hemen ardından İspanya seyahatine çıkmıştı.

Daha havadayken bir başka isim başkan adaylığını açıklayıverdi.

O isim Bülent Arınç’tı.

Bugün kendi sözlerinden anlıyoruz ki, adaylığının ardında "keşkek"in gücü varmış.

Ve nisanda yeniden ihtiyacı olacakmış!

* * *

Varsayımlar üzerine konuşmak hoşuma gitmez.

Ama bir düşünün.

O günlerde Recep Tayyip Erdoğan neden Vecdi Gönül demişti?

Ve olabilseydi, sonrasında Türkiye tablosu nasıl biçimlenirdi?

Hepsinden önemlisi, bugün acaba ne halde olurduk?

Artık bu soruların da, verilecek cevapların da fazla bir anlamı yok.

Türkiye, bugün "derin" bir uzlaşma arayışı içinde.

İşin kötüsü, AKP’nin ileri gelenleri böyle bir arayışın varlığının farkında bile değiller.

Ya da öyle görünüyorlar.

Onlara göre, ülke güllük gülistanlık.

Kısacası, iktidar böylesi bir rahatlık içinde.

Peki, muhalefet?

O cenahta sesi gür çıkan bir koro var. Koronun yegáne görevi, Recep Tayyip Erdoğan’ı Çankaya’ya çıkma kararından vazgeçirmek.

Yukarıdaki haberi okuyunca...

Yeniden aklıma takıldı.

Hadi Başbakan’ı vazgeçirdiniz diyelim. Ya Bülent Arınç’ı ne yapacaksınız?

O zaman korodan yükselecek nida, buram buram pişmanlık kokan ve çok daha gür bir "keşke" olmayacak mı?

Nisanda yapılacak yeni Keşkek Günü, hayırlara vesile olsun!
Yazının devamı...

'Uzun atlama'

10 Şubat 2007
Ancak başlığa bakıp yanılmayın; bu bir spor yazısı değil.

İki gün önce Şişli Belediye Başkanı Mustafa Sarıgül ile Trakya'dan gelen konuklarının sohbetine katıldım.

Çiftçinin halini anlatıyorlardı.

Anlatırken artık ancak "uzun atlama" ile geçinebildiklerini söylediler.

Ben de, Başkan Sarıgül de şaşırdık.

"Uzun atlama"nın ne anlama geldiğini anlamaya çalıştık.

Meğer çiftçi, çaresizliğini ötelemenin yolunu bulmuş.

Elindeki traktörü satıp, taksitle yenisini alarak geçimini temin etmeye çalışıyor.

Böylece borçlarının vadesini uzatmış oluyor.

Siz de övünün ve deyin ki, "traktör satışları hızla artıyor"!

* * *

Biz İstanbul'dakiler sıkça unuturuz.

Silivri'den sonra da, Pendik'ten sonra da başka bir Türkiye vardır.

İşte o gün, o Türkiye'nin ahını işittim.

Ve "uzun atlama"nın, çiftçinin arasındaki yeni ve yakıcı anlamını öğrendim.

Aynı akşam HABERTURK'teki Türkiye'nin Seçimi programımızda Özlem Gürses ile Mehmet Ağar'ı konuk ettik.

DYP Genel Başkanı, Türkiye'nin dört bir köşesini sabırla geziyor.

Ondan da dinledik ki, vatandaş yanıyor olsa da, "şimdilik" dumanı çıkmıyor.

Türkiye yeni bir dip dalgaya gebe.

Bunu kamuoyu yoklamalarıyla biraz fark ediyorsunuz.

Biraz geriye, 2002 yazına gidin.

Erken seçim kararı alan Meclis'teki partileri düşünün.

O günlerde uçuşan anketleri aklınıza getirin.

Sonra 3 Kasım 2002'nin sonucu bir hatırlayın.

Nereden nereye değil mi?

* * *

Önümüzdeki dönemde dört partili bir Meclis görünüyor.

Bunu iktidarın araştırmaları da doğruluyor.

Oyu azalan AKP'de, cumhurbaşkanlığı seçimi sonrasında bu eğilimin nasıl seyredeceği merak ediliyor.

İktidarın cumhurbaşkanlığı seçimindeki tavrı, soldaki tepki oylarını istemese de CHP'ye akıtıyor.

MHP'nin de bu dönemde Meclis'te olacağı kesin.

Bu partilerin "limitleri" aşağı yukarı belli.

Son dönemde yaptığı çıkışlarla "siyasal" farkını ortaya koyan DYP'nin "sayısal" durumunun ne olacağı ise hiç belli değil.

Eriyen ve el değiştiren merkezi yeniden inşa edebilecek mi, bunu zaman gösterecek.

Zaman derken çok uzun bir dönemden söz etmiyorum.

Eğer bir şekilde seçim erkene çekilmezse, 266 gün sonra sandık başındayız.

Yeri gelmişken belirteyim.

Yüksek Seçim Kurulu ile hükümet arasında görüş ayrılığı var.

Hükümet seçim erkene çekilse de, seçilme yaşını 25'e indiren hükmün geçerli olacağı görüşünde.

Yüksek Seçim Kurulu ise bunun ancak seçim zamanında yapılırsa mümkün olabileceğini düşünüyor.

Hükümet bu sorunu aşar ya da bu riski almayı kabullenirse, temmuzda önümüze sandık gelecektir.

Neden derseniz...

Kurak geçeceği bilinen bir yazın sonrasında, artık ancak "uzun atlayarak" hayatını sürdürebilen çiftçinin karşısına, iktidarda ve aklı başında hiçbir politikacı çıkmak istemez de onun için.
Yazının devamı...

Çözüm, anahtarların tek elde toplanması mı?

6 Şubat 2007
Esası kaçırdık; ayrıntıda boğulmak üzereyiz.

Her kafadan farklı bir ses çıkıyor.

Bakıyorsunuz emniyet, medyanın işine soyunuyor.

Ya da tam tersi, medya emniyetin ya da yargının yerine kendini koyup ya delil topluyor, ya da hüküm veriyor.

Ne zaman böyle bir durumla karşılaşsak, zihnimdeki fotoğraf bir kez daha netleşiverir.

Bizdeki bazı futbol takımlarında olduğu gibi, bire birde iyiyiz de takım oyununda yokuz derim.

Anlaşılan o ki, bu hastalığımızdan kolay kolay kurtulamayacağız.

Kim bilir belki bir gün, her kurum kendi işini, kendi sınırları içinde ve gerektiği biçimde yaparak takım oyununda da iyi olabiliriz.

* * *

Bunun için olmazsa olmaz bir ön şart var.

O da "uzlaşma".

Neden Emniyet Genel Müdürü, ya da TRT Genel Müdürü atanamıyor?

Bakmayın siz dildekilere.

"Emaneti ehline vermekten" uzağız da onun için.

Her seçimimizi kendi penceremizden bakarak yapıyoruz.

Başka bir ölçütümüz yok.

Bizden mi, değil mi?

Örnek mi?

Radyo Televizyon Üst Kurulu, yasa gereği TRT Genel Müdürlüğü için üç aday seçer.

Buradaki 9 üyenin 6’sının seçtiği isimlerle diğer 3’ünün seçtiği isimler hiçbir zaman örtüşmez.

Ortak bir isimde bile buluşulamaz, uzlaşılamaz.

Neden?

RTÜK, bir uzmanlık kurulu değil mi?

Öyledir ve öyle olması gerekir.

Ama seçimlerinde uzmanlıkları değil, kendilerini oraya gönderen partilerin beklentileri belirleyici olur.

O bir isim üzerinde uzlaşamadıkları tercihleri, aslında partilerine aittir.

Kendilerine ait değildir.

Somut bir örnek olduğu için bunu veriyorum.

Hemen her yerde aynı örnek yok mu?

Ne yazık ki var.

Emniyet Genel Müdürü seçilememesi, daha yukarıdaki bir uzlaşmazlıktan kaynaklanıyor.

Cumhurbaşkanı ile Başbakan’ın uzlaşamaması...

Bakmayın siz nezaketen zaman zaman söylenenlere.

"Devletin zirvesinde uyumsuzluk yoktur, ilişkilerimiz olması gerektiği gibidir" falan dendiğine.

* * *

Bir tek gün boş tutulmaması gereken makamlar ya boştur, ya da "bir biçimde" doldurulmuştur.

Hepimiz bu ülkede yaşıyoruz; aramızda farklılıklar var.

Bu da son derece doğal.

Önemli olan bunu zenginliğe çevirebilmek.

Sadece, "Yok ben elime bütün anahtarları bir geçireyim, bak o zaman o koltukları nasıl doldururum" diye bekliyorsanız...

Ya da "Görsünler günlerini" diye tıkıyorsanız...

Biliniz ki, sadece kendinize değil, koca bir ülkeye yapabileceğiniz en büyük kötülüğü yapmaktasınız.
Yazının devamı...

Tekerlekli sandalyedeki izleyici

3 Şubat 2007
Ona refakat eden ise Amsterdam Belediye Başkanı Job Cohen’di.

Salonu dolduran Hollandalılar tanıyorlardı.

Hollanda’daki kırk yılın ardından artık dördüncü kuşaklarıyla burada olan Türkler de.

Tekerlekli sandalyedeki hanımefendi, Amsterdam Belediye Başkanı’nın eşi Lidie Cohen’di.

Job Cohen, ne konserde, ne de sonrasında eşinin yanından ayrıldı.

Konserin açılışını yaptı, sonra da ilgiyle izledi.

Resepsiyonda da hemen her konukla ilgilendi.

Etrafında çantasını, telefonunu, gözlüğünü taşıyan görevlileri yoktu.

Karşımızda bir insan vardı.

Salondaki diğerlerinin de insan olduğunu bilen bir insan...

Ve eşinin tekerlekli sandalyesini sürerek ayrıldı salondan.

* * *

Bütün bunları neden yazdığımı anladınız.

Gücünü oturduğu koltuktan alanları bilirsiniz.

Bizde mebzul miktarda vardır.

Adeta özel yaratılmışlardır.

Etraflarındaki halelenmedekiler ise onların gözünde sanki sıradan birer eşyadır.

Sanırlar ki, kendilerinin o toplulukta bulunmaları lütuftur.

Alçak dağları yarattıklarını zannederler.

Arzın merkezi kendileridir.

Öyle bakarlar, öyle davranırlar...

* * *

Geçen yazımda, böylesi dev bir konserde neden Türkiye’den bir siyasi yok diye sormuştum.

Aldığım elektronik postalarda farklı tepkiler vardı.

Yanlış anlayanlar olmuş.

Diyorlar ki, onların olmaması, konserde bir eksikliğe yok açmadı ki...

Haklılar.

Benim yaklaşımım zaten farklıydı.

Günümüz dünyasında sanatın açabileceği yolların altını çizmekti amacım.

Avrupa Birliği için tanıtımsa, işte orası bir fırsattı.

Türkiye Cumhuriyeti, Tanıtma Fonu’ndan ciddi bir yardım yapmış ama kendisi zaten orada olan büyükelçisi tarafından temsil ediliyordu.

Tekrar söylüyorum ki, bunlar fırsattır.

Günümüz dünyasında tanıtım, "tanıtım yapılacaktır hazır ol" diyerek, emir komutayla yapılmıyor.

Bazen bir spor karşılaşması, bazen bir konser, bazen bir belgesel, en masraflı reklam kampanyasından daha etkili izler bırakabiliyor.

* * *

Amsterdam’daki Sezen Aksu ile Metropol Orkestrası’nın birlikte sahne aldıkları konser de tam böylesi bir fırsattı.

Uzun uzadıya yazmıyorum.

Tek kelimeyle muhteşemdi.

Resepsiyonun sonuna doğru Amsterdam Belediye Başkanı Job Cohen ile ayaküstü konuştum.

Orada neden olduğunu ve gelecekte neler yapılabileceğini iyi biliyordu.

Kulsan Vakfı ile İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı’nın çabalarının ne anlama geldiğinin farkındaydı.

Altını çizerek tekrarlıyorum...

Keşke bizden birileri de, "bakmak" için değil "görmek" için orada olsalardı.
Yazının devamı...

Avrupa Birliği konusunda ne kadar samimiyiz?

30 Ocak 2007
Türkiye’den bir grup gazeteci arkadaşla Amsterdam’da, bir Endonezya restoranındayız.

"Şimdi Türkiye" festivalinin açılış konseri için buradayız.

Bu festivalin çeyrek asırlık bir öyküsü var.

Seksenler, Batı Avrupa ülkelerine Türklerin ikinci kuşağının gelmeye başladığı yıllardı.

Adnan Dalkıran da, ben de o yıllarda Hollanda’ya gelmiştik.

Üniversite eğitimimi ve yüksek lisansımı yaptığım Leiden Üniversitesi’nde Veronica Divendal okul arkadaşımdı.

Veronica Divendal ile Adnan Dalkıran o yıllarda başladılar.

Kültür ve sanatın sınırları kaldıran, insanları buluşturan, kaynaştıran cazibesinden yola çıkarak Kulsan Vakfı’nı kurdular.

Bulduğum her fırsatta yanlarında olmaya çalıştım.

Kültür A.Ş. Genel Müdürlüğüm sırasında da bu devam etti.

* * *

İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı’
na gelince...

Fazla söze gerek yok.

Kültür ve sanat denince mutlaka varlar.

Onların öyküsü de çeyrek asrı çok aşıyor....

Düzenledikleri etkinliklerin izleyicisi olmanın ötesinde, onlarla da yolumuzu kesiştiren kültür ve sanat oldu.

Kültür A.Ş.’de sorumluluk üstlendiğim yıllarda ortak çalışmalarımız da oldu, danışma kurullarında görev aldığımız da.

Şakir Eczacıbaşı başta olmak üzere, nasıl iğneyle kuyu kazdıklarına yakinen tanık oldum.

Vakfın Genel Müdürü Görgün Taner’le konuştum.

Duydukları heyecanı, zaten konuşurken hissediyorsunuz.

Artık buralarda da varlar.

Sırada, 2008’de Avusturya, Viyana var.

2009’da ise "Fransa’da Türkiye Sezonu" festivalini yapacaklar.

Şimdiden çalışmaya başlamışlar bile...

* * *

Bu satırları yazarken, Sezen Aksu son prova ve ses kontrollerini yapıyor olmalı.

Kulsan Vakfı ile İKSV’nin birlikte düzenledikleri festivalin açılış konserinde, Hollanda’nın ünlü Metropol Orkestrası ona eşlik edecek.

Atmış yıllık ve elli iki müzisyenden oluşan dev bir orkestra.

İnanıyorum; Minik Serçe’nin bir kez daha devleşeceği bir gece olacak.

Konseri cumartesi yazacağım.

Biliyorum ki, bu konser Sezen Aksu için bir "iş" olmanın çok ötesinde.

Size içeriden bir bilgi daha...

Star Gazetesi başyazarı Mehmet Altan, "Avrupa Hareketi 2002"nin Brüksel’de düzenlendiği ve yine Sezen Aksu’nun sahne aldığı konserin ne fedakárlıklarla yapıldığını bilir. O gün, o da, ben de o hareketin içindeydik.

Ama işimiz olduğu için değil!

Gelelim bugüne...

Amsterdam Konser Salonu’nda konser biletleri tükenmişti.

Amsterdam Belediye Başkanı Job Kohen katılacağını ve açılışı yapacağını günler öncesinden zaten teyit etmiş.

Peki, Türkiye’den kim olacakmış derseniz...

Kimse yok!

Sadece Lahey Büyükelçimiz Selahattin Alpar konserde olacakmış...

Yazının başlığındaki soruya biraz kafa yorun...

Biz, bu Avrupa Birliği konusunda ne kadar samimiyiz?
Yazının devamı...

’Bir zihniyet iklimini değiştirmek’

27 Ocak 2007
Dün de İsmail Cem’i uğurladık.

Allah rahmet etsin.

O, ender rastladığımız siyasetçilerdendi.

Herkesin "alma" derdinde olduğu Türk siyasetine, bir şeyler "katma" derdindeydi.

"Türkiye’de Geri Kalmışlığın Tarihi" kitabı, ilk gençlik yıllarımızda, sağ çevrelerin bile dikkatini çeken bir çalışmaydı.

Hepsinden de önemlisi, tam bir beyefendi, bir üslup adamıydı.

* * *

Üslupsuzluk, son zamanların yeni modası.

Öyle örneklerini görüyorum ki...

Zemzem kuyusunu pisleterek tarihe geçen adamın öyküsü geliyor aklıma.

Elbette bu da bir yol.

Fark edilmek, tarihe geçmek istiyorsanız, oldukça da kestirme bir yol.

Böylesi bir üslupsuzluk, bazen sözlerden dökülüyor; bazense giyimden, kuşamdan...

Geçenlerde Anavatan’ın MKYK Üyesi Fethullah Gündüz yazmıştı.

Yaptıklarıyla adlarını tarihe yazdıramayanlar, çamaşırlarına, çoraplarına yazdırıyorlar diye...

Dokuzuncu Cumhurbaşkanımız Süleyman Demirel’in bir söyleşisinde okumuştum.

Ekrem Ceyhun’la yıllar süren omuzdaşlığına karşın, bir kez bile sadece ön ismiyle hitap etmediğini anlatıyordu.

Benzer bir üslup örneğini, bir müddet önce DYP Genel Başkanı Mehmet Ağar verdi.

MÜSİAD’ın genel kurulundan erken ayrılan Başbakan Erdoğan, kalan siyasilerin eleştirilerinden payını alıyordu.

Kürsüye Mehmet Ağar çıkınca, "Bizim kültürümüzde orada olmayanın ardından konuşulmaz" diyerek başladı.

Ve koca salonla bir tek cümleyle kurduğu rabıtaya hepimiz tanık olduk.

Hem de en güçlü biçimde.

* * *

Elbette söylenmesi gereken söylenmeli.

İşte bunu adam gibi söylemenin yoludur üslup.

Gerçekleri anlatırken, yediklerini kusarak yavrularını besleyen bir kuşu da örnek alabilirsiniz.

Yediklerini sindirip bembeyaz, tertemiz süte dönüştürüp yavrusunu besleyen koyunu da...

Ne diyordu Yunus Emre:

"Söz ola kese savaşı,

Söz ola bitire başı,

Söz ola ağulu aşı

Yağ ile bal ede bir söz..."

* * *

Perşembe günü Milliyet’in başyazısında "halimizin" reçetesi vardı.

O yazının sadece başlığını okumak bile, bu halden çıkış yolunu anlamaya yetecektir.

O başlık, "Bir zihniyet iklimini değiştirmek"ti.

Kendi bozduğumuz iklimi değiştirmek zorundayız.

Bunun da ilk adımı bizden, üslubumuzdan geçiyor.

Eskilerin dediği gibi...

Üslubu beyan, aynıyla insan.
Yazının devamı...

Gerçek katil kim?

23 Ocak 2007
Cinayetin tetikçisini çabuk yakaladık.

Ya da, o yakalanmak istedi.

Olsun.

Çabuk yakalamış olduğumuzu söylemek, vicdanlarımızı rahatlatmaya iyi geliyor.

Ve buna o kadar çok ihtiyacımız var ki...

* * *

Tetikçi yakalandı.

Ama asıl önemli soru, gerçek katilin kim olduğu.

Polis iz peşinde.

Cinayeti aydınlatmaya çalışıyor.

İlk bulgular ortaya çıktı.

Buna göre, "Birbirlerini şiddete yönlendiren bir grup söz konusu" imiş.

Polisin ilk bulgularında katıldığım taraflar çok fazla.

Katılmadığım tek bir tarafı var.

O da grubun "büyüklüğü"...

Bu grup öyle sanıldığı kadar küçük değil.

Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı’ndan başlayın, Hakkári’deki işsiz, güçsüz ve çaresiz vatandaşa kadar genişletin.

Hatta Cumhurbaşkanı’nı da ekleyin.

Katil hepimiziz!

Türkiye’yi yaşanabilir bir ülke olmaktan uzaklaştırmak için elimizden geleni ardımıza koymuyoruz.

* * *

Polisin ilk bulgularıyla devam edelim.

Olayın arkasındaki grup, "kafa dengi arkadaşlardan" oluşuyormuş.

Devletin neresinde, hangi kurumunda benzer bir yapı yok?

Herhangi bir devlet kurumunda ehliyete, liyakate dayalı görevlendirmeleri unutalı ne kadar zaman oldu?

Görevini yerine getirmediği ya da getiremediği için istifa etmiş veya görevden alınmış herhangi bir devlet görevlisi hatırlıyor musunuz?

Benim, "Sen, ben, bizim oğlan" diye ifade ettiğim anlayışın hákim olmadığı tek tük bir iki kurum kalmışsa, merak etmeyin eli kulağındadır.

Onlara da sıra gelecektir.

* * *

Sevginin de, öfkenin de yeşerdiği iklim farklı...

Siz hálá bir türlü paylaşamadığınız iktidar mücadelesine kafa patlatın.

Oysa Türkiye’nin size göre "önemsiz" ve küçücük sorunları var.

Siz sorunlarınıza "özel" çözümler bulmaya devam edin.

Türkiye’nin "işsizlik" sorunu ise çözüm beklesin...

Kültürmüş, sanatmış, spormuş boşverin.

Ehliyeti, liyakati oralarda bile unutun.

"Sen, ben, bizim oğlan" anlayışını sürdürün.

Hem zaten bugüne kadar da hep böyle değil miydi?

Böyle gelmiş, böyle gider diyerek idare-i maslahat etmeye devam edin.

Ve bunun hiçbir bedeli olmasın!

Hrant Dink’in canıyla ödediği, hepimizin vebalidir.

Siz hálá vicdanlarımızı rahatlatacak yeni gerekçeler bulmaya ve söylemeye devam edin.

Buna o kadar çok ihtiyacımız var ki...
Yazının devamı...

İnkár yiğidin kalesi...

20 Ocak 2007
AKP Antalya Milletvekili Mevlüt Çavuşoğlu aradı.

Kendisiyle seviyeli bir telefon konuşmamız oldu.

Antalya’daki futbol turnuvasının özel bir organizasyon olduğunu anlattı.

Ve ekledi, "Olay doğrudur. Ancak mesulü ben değilim".

Karşılıklı teşekkür ederek telefonu kapattık.

* * *

Diğer olaydaki "Bay Vekil"e gelince...

Aradı; yine yurtdışındaymış.

"Öyle bir olay olmamıştır" dedi.

Ses tonundan anladım ki, "farklı bir vekil"!

Bakan’ın ne yapması gerektiğini de, Başbakan’ın ne yapması gerektiğini de...

Hürriyet’in ne yapması gerektiğini de, Aydın Doğan’ın ne yapması gerektiğini de çok iyi biliyor.

Benim ne yapmam gerektiğini zaten biliyor!

Stockholm Büyükelçisi Necip Egüz’ün koruma görevlisinin, benim yazdığımın aksine araçtan indirilmediğini söyleyince sordum:

Peki, o koruma görevlisi İhlas Haber Ajansı Muhabiri Metin Altınışık ile Hürriyet Temsilcisi Tandoğan Uysal’ın arabasında ne arıyordu?

* * *

Perşembe akşamları HABERTÜRK’te siyasi analizler yapıyorum.

Türkiye’nin Seçimi programını hazırlayan ve sunan Özlem Gürses, programda parti genelgesini göstererek, "AKP, halkın karşısına nasıl çıkacaklarını, parti yöneticilerine satır satır yazmış, ne diyorsunuz" diye sordu.

Cevabım kısa oldu.

Aklıma Nasreddin Hoca’nın leyleğin gagasını, kanatlarını, ayaklarını keserek "kuşa benzettiği" fıkra geldi.

AKP’nin halkın karşısına çıkaracağı insanları ikide bir ikaz edeceği isimlerden seçeceğine, buna gerek duymayacağı insanlarla bu sorunu çok daha kolay aşabileceğini söyledim.

İki milletvekiliyle konuştum, iki ayrı dünyanın insanıydılar.

Yapılan kamuoyu yoklamalarının tamamı, seçim sonrasında dört partili bir Meclis olacağını gösteriyor.

Bunun gerçek sebebi, AKP’nin kendisi.

Parti adına temsil görevi üstlenenlerin "umur görmemiş", özensiz, hoyrat tavırları...

Düşünün, benim "testi kırılınca yol gösteren çok olur" diyerek yazdıklarım, ne hazımsızlıklar doğurmuş.

* * *

"Bay Vekil" ve üslubu, köşemi daha fazla işgal etmeyecek.

Orada başkaları da vardı.

Herkesin tanıdığı bir hanımefendinin dayanamayarak, "Siz vekilseniz, ben de vatandaşım" diye başladığı sizi ikaz eden sözlerini, büyükelçilikteki konuklar hicap ederek dinlediler.

"Bay Vekil"e bir çift sözüm var.

"Koruma görevlisinin ağzını yırtmak" gibi laflarınızdan anlıyorum ki, benim "tek partili dönemde miyiz" benzetmem eksik olmuş.

Kimsenin kılına dokunamazsınız.

İnkár yiğidin kalesidir diyerek, onca insanın tanıklığını hiçe sayarsanız...

Mahkemede görüşmekten başka çaremiz kalmaz.

Buna da cevabımız, "Hodri meydan" olur.
Yazının devamı...