"Cengiz Özdemir" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Cengiz Özdemir" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.

Cengiz Özdemir

Tek partili dönemde miyiz?

16 Ocak 2007
Antalya Valiliği adına şampiyonluk kupasını vermeye gelen Vali Yardımcısı Fazlı Akgün, kendisinden ikincilik kupası verilmesi istenince, töreni terk etmiş.

İyi yapmış.

Anlaşılan o ki, AKP’nin tek başına iktidarı, "umur görmemiş bazılarını" sarhoş etmeye yetiyor.

Antalya Valisi’ne vekáleten orada bulunan Vali Yardımcısı’na, AKP Antalya Milletvekili Mevlüt Çavuşoğlu’nun şampiyonluk ödülünü vereceği, kendisinin ikincilik ödülünü vermesi söylenmiş.

Bunun basit bir yanlışlık ya da "istisna" olmadığını düşünüyorum.

Tanık olduğum başkaları da var.

Türkiye’de "tek partili" dönemi biz yaşamadık.

Tek partinin "tartışılmaz tek güç" olduğu anlayışını kitaplarda okuduk.

Dağılan Sovyetler Birliği’ndekinin ise ancak son günlerine yetişebildik.

O dönemler kaleme alınırken, partililerin bu tür davranışları mizah konusu yapılır.

O koca yapıları çürüten de, çoğu zaman böylesi davranışlardır...

Kısacası, şimdiye kadar hatıratlarda okuduğum örnekler, bugünlerde sıkça karşıma çıkıyor.

Anlıyorum ki, bu hal kuralları hiçe sayan bir veçheye bürünüyor.

Antalya’da yaşanan kriz sonrasında, bildiğim diğerlerine değinmek farz oldu.

* * *

Olay, Stockholm’de geçiyor.

Kültür ve Turizm Bakanı Atilla Koç’un Stockholm ziyaretinde, Büyükelçi Necip Egüz’ün koruması, AKP Konya Milletvekili Özkan Öksüz tarafından makam aracından indiriliyor!

Sayın Milletvekili, Sayın Bakan ve Sayın Büyükelçi’ye yakın olabilmek için korumanın koltuğunu alıyor.

Kendini "tek partili" bir dönemin milletvekili sananların sayısı oldukça fazla...

Olayın güvenlik boyutu ise tam bir rezalettir.

O gün arabanın içinde ne konuşuldu bilmiyorum.

Ancak merak ettiğim bir şey var.

Stockholm Büyükelçisi Necip Egüz, makam arabasındaki korumanın indirilmesini nasıl karşılamıştır?

"Büyükelçilik", böyle bir olay karşısında, idareyi maslahat etmeyi kaldırır mı?

Antalya’da Vali Yardımcısı Fazlı Akgün de, Stockholm’de Büyükelçi Necip Egüz de, Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı’nı temsilen görev yapmaktadırlar.

* * *

Bir diğer örnekte, siyasete paraşütle inen bir bakan, bir büyükelçiyi arıyor.

O ülkedeki seçimlere ilişkin, telefonda en konuşulmaması gerekenlerden başlıyor ve devam ediyor...

Allah’tan, siyasette paraşütle inip her gün yeni bir çam devirenlerin aksine, devlet kadrolarında "umur görmüş" çok sayıda nitelikli isim var...

* * *

Kısacası, Antalya’yı basit bir kriz olarak görmeyin.

Vali Yardımcısı’nın tavrı, ciddi ve yerinde bir ikazdır.

Testi kırıldıktan sonra yol gösteren çok olur!

Bugünden söylüyorum ki, tek partinin iktidarda olması, "tek partili dönem" anlamına gelmez!

Ancak tek partili bir döneme yakışacak alışkanlıklar ise bazılarına keyif verse de, bugünün dünyasında Türkiye’ye uymaz!
Yazının devamı...

’Şimdi Türkiye’

13 Ocak 2007
Siyasetçisi de, bürokratı da farklı olandan, yeni olandan korkuyor.

Yapılanı sürdürmekle yetiniyor, ortaya sıradan işler çıkıyor.

Bazen de, yine asla inanamayacağınız güzel örneklerle karşılaşıyorsunuz.

Zaten Türkiye’yi ilginç kılan, tam da bu işte.

Masanın farklı taraflarında oturduğum için iyi biliyorum.

Tabii ki, burada önemli bir nüans var. O "pırıltılı" örnekler, çoğu zaman siyaset dünyasından, kamudan çıkmıyor.

* * *

Yazımın başlığı, sıradışı, örnek alınacak bir festivalin adı.

Hollanda’da düzenlenen festival, 29 Ocak’ta Sezen Aksu Konseri ile açılacak, 21 Nisan’a kadar sürecek.

Türkiye’nin kültürel mirasını Hollanda’ya taşıyan festivali, Amsterdam’daki Kültür ve Sanat Vakfı (KULSAN) ile İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı (İKSV) birlikte düzenliyor.

Ajanslara düşen haberlere baktım. Önceki günkü basın toplantısında, Mercan Dede yaptığı gösterinin ardından konuşmuş.

"Siyasi ve dini çatışmaların yaşandığı günümüz dünyasına, Anadolu’da farklı kültürlerin bir arada hoşgörü içinde nasıl yüzyıllarca kardeşçe yaşadıklarını, bu festivalin anlatacağını" söylemiş.

Sonrasında sahneyi Amsterdam Türk Sanat Müziği Korosu almış, verdiği konser büyük ilgi toplamış.

Ajansların haberleriyle yetinmeyip katılanlarla konuştum ki, basın toplantısı bile, festivalin görkemine yakışır derecede etkiliymiş.

* * *

Geçen hafta İstanbul’da da iki farklı toplantıya katıldım.

İlkinde Kültür ve Turizm Bakanlığı, 2007 yılında Türkiye’nin dış tanıtımını yapacak Almanya ve Rusya’dan seçilen iki ajansın çalışmalarını gösterdi.

Bakan Atilla Koç’un iyi niyetinden kuşkum yok.

Ama Almanlar da bir álemdi, Ruslar da...

Rusya’dan seçilen ajansın sunum yapan profesyoneli, Urfa’ya ait bir fotoğraf sahneye yansıtılınca, "İstanbul" demez mi?

Başımdan aşağıya kaynar sular dökülüverdi...

* * *

İkincisi DYP’nin bir paneliydi.

Şehirlerin güvenlik sorunu üzerine yapılan paneli DYP İstanbul İl Başkanlığı düzenlemişti.

İl Başkanı Faik İçmeli’nin iyi niyetinden de hiç kuşkum yok.

Hele Genel Başkan Mehmet Ağar, açış konuşmasında, tartışılmaz birikimine rağmen "dinlemeye" geldiğini özellikle vurguladı, az ve öz konuştu.

Panelin konuşmacılarını ise epeyce beklemek zorunda kaldık.

Hayri Kozakçıoğlu, görevinin paneli yönetmek olduğunu, ancak uzun konuşması sonrasında hatırlayabildi.

Dikkat ettim; hemen yanında oturan konuşmacı Prof. Dr. Bengi Semerci, panelin diğer konuşmacısı Doç. Dr. Adem Sözüer’in adını, Sayın Kozakçıoğlu’nun tek bir kez bile doğru söyleyememesinin şaşkınlığını bir türlü gizleyemedi.

Şimdi ben size sorayım:

Türkiye, gerçekten de ilginç bir ülke değil mi?
Yazının devamı...

Cumhurbaşkanı-Başbakan ilişkisi nasıl olmalı?

9 Ocak 2007
O cevaplar arasında sadece birisi var ki...

Kabul etmeyecek, farklı düşünecek tek bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı yoktur.

Bu kanaatimde hiç mütevazı değilim.

Son derece iddialıyım.

Aynı belgenin altına kolay kolay imza atmayan Cumhurbaşkanımız Ahmet Necdet Sezer de, Başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan da bu cevabın altına tereddütsüz imza atarlar.

O cevap şudur:

Cumhurbaşkanı ile Başbakan’ın ilişkileri bugünkü gibi olmamalıdır!

* * *

İlişkinin türü önemli değil.

Herhangi bir ilişki, eğer bu hale dönüşmüşse...

Haklıyı, haksızı aramanın artık bir anlamı yoktur.

Hele sayılı gün kalmışsa, en iyisi beklemektir.

Sık sık, her iki taraf da bu ilişkiden "neler çektiklerini" hissettiriyor.

Ya da açık açık söylüyor.

İki taraf da, yapamadıklarının vebalini karşı tarafa yüklüyor.

Bu, vicdanlarını rahatlatıyor olabilir.

Ya kamu vicdanı ne olacak?

Oysa bu münasebet bozukluğunun zararını, sokaktaki vatandaş ödüyor.

Örneğin TRT...

Genel müdürlük kulislerinde, bu satırların yazarının da adı geçtiği için bugüne kadar elim kaleme gitmedi.

Aday olmadığımı müteaddit defalar açıkladığıma göre, açık açık yazayım.

Türkiye’deki televizyonlar arasında herhangi biri, faaliyet zararında TRT’ye yaklaşabilir mi?

Bu gidişe kim dur diyecek?

* * *

Dört koca yıl geride kaldı. Çoğu konuda işin esasına sıra bile gelmedi.

TRT, bunlardan sadece biri.

Bugünkü haliyle, tam bir hilkat garibesi.

Türkiye’nin dört büyük televizyon kanalının kárlılık rekorları kırdığı bu dönemde, TRT’nin sokaktaki vatandaşa yüklediği toplam yük, 2 milyar dolara yakın...

İzlense, gam yemem.

Pazar gecesi ekran karşısında olanların sadece % 2’si (yüzde ikisi!) TRT 1’i izlemiş.

İlgili Devlet Bakanı Beşir Atalay’ın, bu işlerin neresine, ne kadar "baktığını" bilmiyoruz.

Bildiğimiz, Başbakan, Çankaya’yı "by-pass" etme derdinde.

Cumhurbaşkanı’nın derdi de hemen hemen aynı.

Cuma günü gazetelerde birkaç satırlık bir haber vardı.

Çankaya’nın Dış Politika Başdanışmanlığı’na ve Özel Kalem Müdürlüğü’ne Büyükelçi Zergun Korutürk atanmış.

Korutürk, seçilecek cumhurbaşkanının hem sağ kolu, hem de sözcüsü olacakmış.

Acele edilmesinin sebebi, makama da, seçilecek cumhurbaşkanına da saygıdan olmalı...

Söylenecek söz çok olsa da, biz sadece iyi dileklerimizi seslendirmekle yetinelim.

"Kul taifesi" olarak, "devletlu büyüklerimize" hayırlı işler diliyoruz!
Yazının devamı...

2007 ve diğerleri

6 Ocak 2007
Bir önceki yazımda, iktidar partisinin bu yılını ele almıştım. Bugün karşıtlarından söz edeceğim.

Sınıflandırmayı doğru bulmayanlar olabilir. Bence doğru; AKP hálá birinci parti ve bu durumunu koruyacak gibi.

* * *

İktidarın en büyük şansı CHP. Deniz Baykal başında olduğu müddetçe, AKP’nin hayatını kolaylaştıracak yegáne parti CHP olacak. Bu parti, bugünkü haliyle, Tayyip Erdoğan’ın lideri olduğu bir AKP ile yarışamaz. Baykal da bunun farkında. Daha önce Başbakan yaptığı Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı olmasıyla, AKP’nin baş edebileceği bir partiye dönüşeceğini düşünüyor.

CHP bilmeli ki, gerçek siyasi başarının yolu, alıştığının aksine, rakibini değil de kendini dizayn etmekten geçer.

* * *

DYP
’de rüzgár var. Ancak, bu rüzgár DYP’yi ne tek başına iktidara taşır, ne barajın altında bırakır. Sağın ana damarı, Tansu Çiller döneminde büyük yara aldı. Gelenek, koptu kopacak denecek kadar inceldi. Ona bugünkü rüzgárı sağlayan ise AKP oldu. İktidar partisi, merkez sağdaki dalgayı yakalamasına rağmen, o çizgiye uygun davranmadı. Parti içinde de, ülke yönetiminde de oyunu aldığı gelenekle bütünleşse, söylediği gibi Türkiye’nin partisi olabilirdi. Yapmadı, ya da yapamadı.

DYP farklı davranmalı, AKP’nin dar kadrocu anlayışının aksine, merkez sağ seçmeni heyecanlandıracak isimlerle vitrinini genişletebilmelidir.

MHP, bu yıl Meclis’e geri dönecek. Hızlı büyümekten ürküyor olmalı. Bunun sebebi, 1999 seçimlerindeki tarihi hamlesinden sonra, 2002’deki hızlı erimesi olabilir. MHP, bugünkü iktidar partisinin de dönemsel bir rüzgár yakaladığını düşünüyor. Bu öngörü için henüz erken. MHP, Türk siyasetindeki yerini, etkili ve sürekli kılmak istiyor. Dönemsel seçim başarılarına fazla itibar etmemesi, bu yüzden olmalı.

* * *

ANAVATAN
’ın, 2002 seçimlerinde misyonunu tamamladığı çok konuşuldu. Seçim sonrasında da kamuoyu anketlerinin ancak "diğer" hanesinde yer bulabildi. Yüzde birleri bile kimse tahmin etmiyordu. Derken, Erkan Mumcu partiyi aldı. Bir hareket getirdi. Meclis’te grup oluşturdu. Herkesin barajı zorlayacağını beklediği bir dönemdeyse yerinde saymaya başladı. ANAVATAN’ı, Erkan Mumcu’nun hitabeti ya da üslubu bir yere getirdi.

Ancak bugün ANAVATAN’ın geldiği kritik eşiği aşması, oldukça zor görünüyor.

* * *

Seçim yılının ilk haftasında "diğerleri"nin genel görünümü böyle. Görünen o ki, gidişatı değiştirme potansiyeli sadece DYP’de var. O da iyi hazırlanıyor.

Örneğin, "Aş, iş ve onurlu yaşam" adıyla yeni bir ekonomik program hazırlıkları var.

Bayramda göze takılan ayrıntı, Erkan Mumcu’dan gelen DYP ile birleşmeye açık oldukları mesajıydı.

Mehmet Ağar, hazırlıklarının arasına bu birleşmeyi de katar ve dizayn edeceği bir vitrinle sandığa giderse, DYP alternatif olur.

Yoksa, Türkiye’yi yeni koalisyonlar dönemi bekliyor. Karamsar değilim. Koalisyonlardan çok çekmiş olabiliriz. Elbette temkinle yaklaşalım.

Ancak...

"Koalisyon demek kaos demektir" genellemesine de kapılmayalım.
Yazının devamı...

2007 ve AKP

2 Ocak 2007
Bu yıl seçim yılı. İki ayrı seçim bizi bekliyor. Önce Meclis, Cumhurbaşkanı’nı seçecek. Sonra genel seçimler var.

Bu yıl iyi bilmediğimiz bir işi bolca yapacağız.

Tartışacağız.

Hem de koca bir yıl boyunca.

Hükümet haklı olarak tartışmayı geç başlatmak istiyor. Kurallar, adayın açıklanacağı tarihi zaten söylüyor diyerek, o zamana kadar konuyu konuşmamak olur mu?

Aslında olabilirdi.

Fakat...

Bugünkü konjonktürde, bu öteleme, gerginliği ya da tartışmayı bitirmez.

Sadece geciktirir.

* * *

Başbakan Erdoğan, neden böyle yapıyor derseniz, elinin buna mahkûm olduğunu söyleyebiliriz. AKP’nin kurulduğu günler geride kaldı. Büyük iddialarla siyaset sahnesine çıkan parti, ilk perdeyi tamamlıyor.

Artık en alttakiler de, en üsttekiler de farkında ki, o günlerde uyulacağı ilan edilen "ortak akıldan" bu partide de eser yok. Partili, partisiz bütün gözler Başbakan Erdoğan’ın işaretine bakıyor. O ise bekliyor, bekleyecek.

Bunun iki önemli sebebi var.

İlki Meclis Başkanı Bülent Arınç.

Başbakan Erdoğan’ın aday olmayacağının anlaşılacağı sadece bir açıklama bile onun için yeterli.

Adaylığını hemen ilan edecek.

Bu kez dünkünden daha kararlı.

Dün dediğim, Meclis Başkanlığı’na aday olması.

Hatırlarsanız, Başbakan Erdoğan’ın Vecdi Gönül’ü işaret etmesine rağmen, aday olmuştu.

İlk İspanya seyahatinde, uçaktan inince bu sürprizi öğrenen ve o zaman sadece Genel Başkan olan Erdoğan, kendi adayında ısrar etmemiş ve "peki" demişti.

Kısacası, 16 Nisan’ı beklemesinin ilk ve en önemli sebebi, Bülent Arınç’ın Cumhurbaşkanlığı için "nöbetçi aday" olmasıdır.

* * *

İkinci sebep, Cumhurbaşkanlığı’na seçilecek Erdoğan ve Başbakanlığı üstlenecek Abdullah Gül’den sonra partide beklenen hareketlenmedir. Böyle bir beklentinin olması doğaldır. Bu nasıl olsa olacaktır, diyebilirsiniz.

Doğrudur.

Ancak bir başka doğru daha var.

Bu hareketlenme, Erdoğan-Gül ikilisi yeni koltuklarına oturduktan sonra, bugünle kıyaslanamayacak bir kolaylıkla kontrol altına alınır, yönlendirilir.

* * *

Kısacası önümüzdeki yıla, "2007 ve AKP" çerçevesinden baktığınızda, genel gidişat çetrefilli gibi görünse de, aslında hiç de öyle değildir. Başbakan Erdoğan, bu yıl içinde Çankaya’ya çıkacaktır. Her türlü hazırlık tamamlanmıştır. Koltuğunu emanet edeceği isim de bellidir.

Yaşadığımız tartışmalar ne olacak derseniz...

Sürecek.

İyi bilmediğimiz halde, sürdürmekte ısrar ettiğimiz tek şey, tartışmak değil ki!

"2007 ve Diğerleri" ise bir sonraki yazımızın başlığı olsun.
Yazının devamı...

’Dünya düzdür!’

30 Aralık 2006
Şehre göçülmüş, ama köyden kopulamamıştır. Koca şehrin içinde, gelinen köye, kasabaya uzanan bu kılcal damarlar, bin bir zorlukla canlı tutulmaya çalışılır. Buna, başka hiçbir ülkede rastlamazsınız.

Bu satırları uçakta yazıyorum. THY’nin Bangkok-İstanbul seferindeyiz. Endonezya’dan, Aceh’ten dönüyoruz.

Turgut Özal’ın, zamanın THY Genel Müdürü Cem Kozlu’yu, büyük uçaklar alıp bu bölgelerde olmaya yönlendirdiği hatıralar aklıma geliyor. Okuduğumla yetinmeyip daha ayrıntılı dinlediğim hatıralar.

O vizyonun sahibini rahmetle anıyorum.

Kısa adı PASİAD olan, Pasifik Ülkeleri Sosyal ve Kültürel Dayanışma Derneği’nden, dünyanın bir diğer köşesinde açılacak okul için davet aldığımda, şaşırmadım dersem yalan olur.

Açılış töreninde, hemen her vesileyle etrafımı süzüyorum.

Bu insanlar, o insanlar.

İstanbul’daki hemşeri derneklerini kuranlar da...

Sanki "köyünden bahsedercesine" Pasifik ülkelerinden söz edenler, PASİAD’ı kuranlar, aynı insanlar!

Ama arada ufak görünen bir nüans, bir vizyon farkı var...

* * *

Dönüş yolunda, Salih Yaylacı’ya Thomas Friedman’ın son kitabını anlatıyorum. Friedman, New York Times’ın ünlü köşe yazarı. Yaylacı, Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’nın genel sekreteri.

Bu kitap, Amerika, İngiltere ve dünyanın pek çok ülkesinde, kitapçıların çok satanlar raflarını aylarca süsledi.

Kitap adını, yazarın yaptığı bir keşiften alıyor.

Friedman, Hindistan’a yaptığı bir iş gezisinin ardından, sarsıcı keşfini eşine bile ancak fısıltıyla söyleyebiliyor:

"Dünya düzdür!"

* * *

Bugünün dünyasında, kabuğunuza çekilip yaşamak, sizin için de, şirketiniz için de, ülkeniz ya da inancınız için de mümkün değil.

Çağın ritmini yakalayabilirseniz, varsınız.

İki yıl önce yaşadığı tsunaminin yaralarının yeni yeni sarıldığı Aceh, hiç de yabancısı olmadığı Türk bayraklarıyla süslenmiş.

Türkiye, Aceh’e yardım elini uzatan ülkelerin tartışmasız en etkilisi.

Endonezya’da Sumatra Adası’nın kuzey ucundaki Aceh’e Türklerin ilk ayak basışları oldukça eski.

Osmanlı Sultanı II. Selim, 1569’da Kurtoğlu Hızır Reis’i göndermiş.

Aceh’te bize ait hatıraların unutulmamasını sağlayan ise Ertuğrul Firkateyni’nin ziyareti.

Yıl 1889, tam da aralık ayının son günleri. Ertuğrul Firkateyni, Sumatra Adası açıklarında demir atar. Üç ay boyunca orada kalır. İşte o üç ayda, bölge halkıyla sıkı bir bağ kurulur.

O kadar ki, Aceh’in bağımsızlık mücadelesindeki bayrağı, kırmızı zemin üzerinde beyaz ay ve yıldızdır!

Osmanlı Devleti, tam da o tarihlerdeki Sultan Abdülmecid döneminde, kırmızı üzerinde beyaz ay ve yıldızlı bayrağı kullanmaya başlamıştır.

Ertuğrul Firkateyni, o üç ayın sonrasında Japonya’ya gider. Ancak dayanıp direnemez, dönüş yolunda batar.

Ardında, bugüne kadar uzanan, unutulmaz hatıralar bırakarak...

O gün, Pasifik’te şehit olan mürettebatı rahmetle anıyor, onlara gönül rahatlığı içinde "Gözünüz arkada kalmasın" diyebiliyorum.

Sizin de, Kurban Bayramı’nızı tebrik ediyor; sağlık, mutluluk ve başarı dolu güzel bir yeni yıl diliyorum.
Yazının devamı...

Minarenin ucundaki mürekkep kabı ve kalem

26 Aralık 2006
Bu hoyratlığı, hiç ama hiç hak etmiyor İstanbul.

"Bize" rağmen hálá ayakta.

Hálá direniyor.

Şehir ulaşımının bugünkü halini yaşayınca...

Birkaç yıl içinde olabilecekleri az çok bilince...

Hayıflanmak yetmez.

Tedbir alma adına yapılanların pek çoğu ise ulaşımı daha da içinden çıkılamaz hale getirecek.

Önümüzdeki günlerde hava kirliliğine değineceğim.

Ayrıntılar vereceğim.

İnşallah yanılırım.

Ama kış aylarında kirliliğin daha da arttığını göreceğiz.

* * *

İçinizi iyice karartmayayım.

Yüreğimize su serpecek bir iki haberim de var.

Vakıflar Genel Müdürü Yusuf Beyazıt’ın yaptığı açıklamaları okudum.

"Vakıf Medeniyeti", bizim medeniyetimizin temeli.

Devraldığımız mirasın gerçek sahibi.

Yusuf Beyazıt’ın verdiği rakamlara çok sevindim.

Ama "madalyonun bir de öteki yüzü" var.

Bu rakamlar, yıllardır süregelen hoyrat tavrımızı da gösteriyor.

Sıradışı işleri severim.

İnanırım ki, ancak böylesi işler bizi silkeleyecek.

Aklımızı başımıza getirecek.

İçinde bulunduğumuz "cinnet" halinden çıkaracak.

Beyazıt’ın yönetiminde Vakıflar, son üç yılda büyük hamle yaptı.

Devraldıkları "vakıf eseri" sayısı 9 bin iken, bunu 18 bin 500’e çıkarmışlar.

Aynı şekilde sahip oldukları gayrimenkul sayısı da 178 binden 203 bine çıkmış!

Tam 26 bin vakıf arazisi de işgal altındaymış!

Çarpıcı değil mi?

Yusuf Beyazıt’la kendim de konuştum.

Ortada bu satırlara sığmayacak bir başarı öyküsü var.

* * *

Tarihe, kültüre ve sanata ilgi duyanlara bir de müjde vereyim.

Bilmem Sunay Akın’dan Haliç’teki Defterdar Camii’nin öyküsünü dinlediniz mi?

Sadece o camidedir ki, minaresinin ucunda bir mürekkep kabı ile bir kalem vardır.

Nazım Mehmet Efendi’nin 1544’te yaptırdığı bu caminin, dünya üzerinde benzeri bir ibadethane yoktur.

Bu cami, "bizi" anlatır.

Ama dünümüzü.

Bugün, ne yazık ki, o mürekkep kabı da, kalem de yerinde değil.

Şiddetli bir fırtına uçurmuş.

Elimizde sadece resimleri var.

Önce Sunay Akın’a, sonra size duyurayım ki, Yusuf Beyazıt’tan bu müjdeyi de aldım.

Ben de size müjdeleyeyim.

O mürekkep kabı da, kalem de yerine konulacak!
Yazının devamı...

’Sen, ben, bizim oğlan...’

23 Aralık 2006
Olan, yine vatandaşa oluyor.Yuvacık Barajı’na değinmek istiyorum.

Tartışmaları izliyorsunuzdur.

Tabii ki, İzmitlilerden söz etmiyorum.

Onlar, kendileri yaşamasalar, inanamayacaklar.

Kısacası, asla inanamayacaklarını yaşıyorlar.

Hem de bütün acımasızlığıyla...

İzmit susuz, çaresiz.

İzmitliler su bekliyor.

İzmit Büyükşehir Belediyesi, yeni barajlar müjdeliyor!

Ne diyelim; hayırlı, mübarek olsun!

Yönetim anlayışınız, "sen, ben, bizim oğlan" olunca...

Sonuç da bu oluyor.

Gazetelerde yazılanları, televizyonlarda tartışılanları duyunca, kulaklarıma inanamıyorum.

Biliyorum ki, İzmitliler de inanamıyor.

İzmitliler su bekliyor.

İzmit Büyükşehir Belediyesi, "Baraj yapımında yolsuzluklar yapıldı" diyor.

Halkın su beklentisi ile bu açıklamanın ne alakası var?

* * *

Ağdalı, tumturaklı sözlere gerek yok. Gelin soruları sıralayalım.

İzmit’e bu barajın yapılmış olması, doğru mudur?

Elhak doğrudur.

Maliyeti, işletim sözleşmesi, başka barajlarla karşılaştırıldığında tartışmalı mıdır?

Evet tartışmalıdır.

Peki, bugün İzmit’in çektiği susuzluğun sebebi nedir?

Cevabı beceriksizliktir, burnunun ucunu görememektir.

Üç yıldır ne yaptınız?

Yapılan kuraklık ikazlarına ilişkin ne tedbirler aldınız?

Ya da borcu yeniden yapılandırmak için yaptıklarınız nelerdir?

Tankerlerle de olsa, su taşıyacaklarmış!

Anlayışınız, "sen, ben, bizim oğlan" olunca...

Sonuç budur, değişmez.

Yöneticilik, karar vermeyi gerektirir.

Hızlı ve doğru karar vermeyi.

Hele, yerel yönetimlerde sorumluluk taşıyorsanız...

Sokakta yürürken karar verebilmelisiniz.

Elbette her kararın riski de vardır.

Size düşen onu üstlenebilmektir.

Risk almaktan ürker, kararsız kalırsanız...

Bunun cezasını önce halk öder.

Sonra partiniz öder.

Ve siz ödersiniz.

* * *

Salı günü, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş ile konuşacağımı yazmıştım.

Konu, Orhan Pamuk’un Nobel Ödülü’ne ilişkin yerel yönetim olarak ne düşündükleriydi.

Sayın Başkan, şahsı adına kutlama mektubu yazdıklarını ve "başka hiçbir şey vermeyi düşünmediklerini" ekledi.

Size söz verdiğim görüşmeyi, böylece aktarmış olayım.

Ne demişler, elçiye zeval olmaz.
Yazının devamı...