"Banu Tuna" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Banu Tuna" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.

Banu Tuna

Durdurun ülkeyi, MÜSAİT bir yerde inecek var!

12 Mart 2015

‘Kadın cinayetleri politiktir’ derken kast ettiğimiz bu işte. Erkek dil, Türk Dil Kurumu gibi resmi bir adres tarafından üretiliyor, okullara, kütüphanelere, dünyayı yeni yeni anlamaya çalışan çocukların okul çantalarına gönderiliyorsa ve o dil, müsait kelimesini kadın üzerinden tarif ediyorsa, kadın cinayetleri politiktir. Siz ondan sonra istediğiniz kadar kamu spotları çekip, kadına şiddeti palyatif yöntemlerle durdurmaya çalışın.

Daha iki gün önce yayınladık araştırmanın sonuçlarını: Kadınların yüzde 32’si, şiddet gören kadınların yüzde 48’i “dünyaya tekrar gelsem, kadın olmak istemem” diyor. Nüfusun neredeyse yarısının varoluşundan pişman olduğu bir ülkeden daha acıklı, daha zavallı bir yer olabilir mi? Erkekler, size sesleniyorum: Eşleriniz, sevgilileriniz, anneleriniz, arkadaşlarınız, kızlarınız kadın olduğuna pişman. Hani ‘erkekliğinize’ sövüldüğünde elinizi kana bulamaktan çekinmezsiniz ya, bundan daha ağır gelecek bir şey olmamalı çok övündüğünüz erkekliğinize…

İnsanlığın en temelidir dil. Dil, bir milleti birleştiren, koruyan ve o milletin ortak malı olan sosyal bir müessesedir. Dil, bir milleti bir arada tutan kültürün ifade aracıdır. Ve Türkiye’de dilin, Türkçe’nin gelişimi, doğru, güzel ve etkili kullanımı Türk Dil Kurumu’na emanettir.

Bugün fark ediyoruz ki, o Türk Dil Kurumu, cinsiyetçi, kadın düşmanı, maço, bayağı düşünce sisteminin bir parçası, hatta pozisyonu gereği üreticisi. Müsaitliği kadın üzerinden tarif edecek kadar şuursuz, sorumsuz, ataerkil, ayrımcı…

Bu sözlük bugün okul çağındaki her çocuğun, her gencin çantasında, kütüphanesinde. Ve müsait kelimesinin karşısında, ‘flört etmeye hazır, kolayca flört edebilen (kadın)’ yazıyor.

Müsaitlerse, TDK’daki arkadaşlara birkaç şey sormak istiyorum.

Siz hangi yüzyılın ürünüsünüz?

Topluma karşı hiç mi sorumluluk hissetmezsiniz?

Bu sözlük tek bir kişinin elinden çıkmadığına göre, orada bir yanlışlık olduğunu hiç biriniz mi fark etmediniz?

Bundan sonraki çalışmalarınızda TDK’nın yanına parantez için erkek yazmayı düşünüyor musunuz?

TDK’da sözlük hazırlamak için kadın düşmanı bir bağnaz olmak yeterli midir?

Yazının devamı...

Bebek entegre tesisi olarak kadın

10 Ocak 2015

Bakanlık kurulduktan kısa süre sonra anlaşıldı ki, adındaki sosyal politikadan anladıkları, kadın cinayetlerini, kadına şiddeti, çocuk suiistimalini, çocukların evlendirilmesini, çocuk işçileri, ensesti bitirmek değil, kadına ille de 3 çocuk doğurtmak. Yetmedi bizzat Cumhurbaşkanı çocuk yeter sayısını 4 olarak belirledi. Şimdi de nur topu gibi bir teşvik paketimiz var.

Başbakan Davutoğlu, bugün detaylarını açıkladığı aile destek paketiyle müjdeyi verdi: Doğuran kadına ilk altın bizden! Sanki Türkiye 70 milyonluk bir düğün salonudur da, devlet de düğünün baş davetlisi, bu dev köyün ağa babasıdır. Cömert elini, mümkün olduğunca fazla çoğalmak koşuluyla uzatmaktadır.

Çocuk yapana tek güzellik bu değil elbette. Paket yürürlüğe girdiğinde, 16 haftalık doğum izninden sonra buna yarım gün izin eklenebilecek. Kadın isterse çocuk 5.5 yaşına gelene kadar haftada 30 saat çalışıp tam ücret alabilecek.
İlk bakışta kadın (pardon anne) taraftarı, muhteşem düzenlemeler gibi görünüyor değil mi?

Peki özel sektörde çalışan kadınların durumu ne olacak? Hangi işveren bu koşullarla bir kadını çalıştırmayı kabul edecek? Açık pozisyon olduğunda erkeği kadına tercih etmesine kim engel olacak? İş hayatında fırsat ve ücret eşitliğinin garantisini kim verecek? Mesela iş yerlerine zorunlu kadın kotası mı getirilecek?

Merak ediyorum, acaba bu düzenlemeler, yüzde 10’u aşan işsizlikle mücadelenin bir yöntemi mi? Nihai hedef, kadını kademeli olarak iş hayatından uzaklaştırıp, erkeklere yer açmak mı? Bakan Mehmet Şimşek kendi ağzıyla dememiş miydi, “Kadınlar iş aradığı için işsizlik yüksek” diye? Ne uğraşacaksın el alemin ağız kokusuyla, nasıl olsa annelik en yüksek kariyer. Şu dünyada en büyük eserin çocukların olsun. Bu koşullarda doğurmayan enayidir!

Hem sonra kadının çocuk doğurmaya karar verirken tek kriteri, ne kadar altın takılacağı, çocuğu büyütmek için iş hayatından ne kadar ayrı kalacağı mıdır? Kadın bebek entegre tesisi midir?

Yazının devamı...

Elbette sadece "ağaç meselesi" değildi

11 Eylül 2014

çArşı üyesi 35 kişi hakkında, “Cebir ve şiddet kullanarak, Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti'ni ortadan kaldırmaya veya görevlerini yapmasını kısmen veya tamamen engellemeye teşebbüs etmek” suçundan ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası isteniyor.

Şüphelilerden biri, grubun liderlerinden Cem Yakışkan. İddianamede, Yakışkan’ın Beşiktaş çArşı grubunu eylemlere dahil etmek hususunda yönlendirici ve yönetici olarak görev aldığı, sosyal medyada söylediği sözler ve bizzat eylemlerdeki görüntüleri paylaşılmak suretiyle kitleleri, eylemlere katılımı hususunda teşvik ettiği, hatta bir kısım söylemlerinde meselenin "ağaç meselesi" olmadığını belirttiği yer alıyor.

“Ağaç meselesi”, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Gezi döneminde ve sonrasında sık sık kullandığı bir kalıp. Bu iki kelime öyle bir kodlanmış durumdaki, yan yana geldiğinde, eylemlere katılanların, parkı ve ağaçları kurtarmak değil, hükümeti devirmek darbe yapmak amacı taşıdığı imasında bulunuyor.

“Ağaç meselesi”ni attığı bir tweet’te ilk kez kullanan ve yetkili ağızlar tarafından biteviye hedef gösterilen oyuncu Memet Ali Alabora, aylardır yurtdışında yaşıyor.

Şimdi iddianameye bakınca anlıyoruz ki, “ağaç meselesi”nin yeni kurbanları var, olacak.

Meselenin sadece ağaç olmaması, ne türden bir suçtur merak ediyorum. Burada yeniden tekrar ediyorum: Elbette o toplumsal patlamanın nedeni sadece ağaç değildi.

Mesele, tüm itirazlara rağmen Emek Sineması’nın yıkılmasıydı, Taksim Meydanı’nın 1 Mayıs’a kapatılmasıydı, polisin her fırsatta orantısız güç kullanmasıydı, faillerinin hala karanlık olduğu Reyhanlı patlamasıydı, Uludere’ydi, Taksim Meydanı yayalaştırma projesiydi, her yere dikilen AVM’ler, beton kulelerdi (ki o kuleler dikilsin diye her gün işçiler ölüyor), kaç çocuk doğuracağımıza, nasıl doğuracağımıza, metroda, vapurda sevgilimizle nasıl oturacağımıza, öğrenci evlerinin nasıl olacağına bizim yerimize karar verilmek istenmesiydi, İstanbul’a 3. Köprü’ydü, 3. Havalimanıydı, Boğaz’a açılacak kanaldı ve nihayet Gezi Parkı’nın sonunu getirecek Topçu Kışlası’ydı.

Ezcümle, uzun bir süredir itirazları kör kuyularda yok olan toplumun hep bir ağızdan haykırışıydı.

Yazının devamı...

SİBİRYA GÜNLÜKLERİ 6 BAYKAL GÖLÜ'NÜN KIYISINDA

4 Eylül 2014

İrkutsk’ta geceledikten sonra sabah erkenden, şehrin dışında, Angara Nehri kıyısında etnografya müzesi olarak düzenlenmiş Kozak köyüne doğru yola çıkıyoruz. Yol boyu tayga eşlik ediyor yine. Sonbaharın renkleri yavaş yavaş ağaçların en üst dallarında kendini göstermeye başlamış. Kim bilir, çok değil birkaç hafta sonra kırmızının ve sarının hangi tonları gelecek buralara…

Ormanın içindeki koy, tipik bir Kozak köyünün replikası. Eskiden olduğu gibi ahşaptan yapılma kale duvarları ve kuleleri var. Sanki 10 dakika önce köyün ahalisi buradaymış gibi düzenlenmiş köy okulunu, kilisesini, dokuma işliğini, evleri geziyoruz. Müze görevlileri, dönemin insanları gibi giyinmiş. 21. yüzyılda olduğumuzu hatırlatan tek şey, etraftaki tabelalar ile görevlilerin yaka kartları.

Müzenin ardından Baykal Gölü’ne doğru yola çıkıyoruz. Bunun için Angara’yı takip etmek gerekiyor. Nehrin göle kavuştuğu boğazda, suyun ortasında bir kaya var. Böylece nereden sonrası göl anlayabiliyorsunuz.

BİR BAYKAL MASALI

Sibirya masalları ile ilgili bir derleme aldım. İçinde, Baykal Gölü’nün oluşumuyla ilgili bir masal da var:

Bundan çok uzun zaman önce, bugün gölün olduğu yerde orman varmış. İçinde yaşayan kuşlar var canavarlar yüzünden insanlar ormana girmeye korkarmış. Bu canlıların arasında bir kuş varmış ki, en çok ondan korkarlarmış. Dev kanatlarıyla ağaçları kökünden söker, kayaları paramparça edermiş. İnsanlar bir türlü bu kuşu öldüremezmiş çünkü kanat çırptığında öyle sıcak dalgalar yayarmış ki, avcılar düşüp bayılırmış. Derken köyde bir oğlan doğmuş. Tohum kadar hızlı büyüyen çocuk, kısa sürede güçlü ve cesur bir adam olmuş. Köyle, çocuktan kuşu öldürmesini istemiş. O da yüzlerce ağaçtan bir yay, iki yüz daldan ok yapıp ava çıkmış. Kuşu vurduğu an öfkeli bir yangın başlamış ormanda. Köylü, taygadan ayrılıp tepelere kaçmış. Derken birden bire tonlarca su akmaya başlamış yangına doğru. İşte Baykal Gölü böyle oluşmuş. Orman yanarken insanlar hep bir ağızdan “Baykal, Baykal” diye bağırmışlar. Baykal o vakitler yangın mı demekmiş, kuşun adı mıymış şimdi kimse bilmiyor. Ama gölün adı Baykal kalmış…

Şansımıza hava muhteşem. Göl kıyısındaki plajlarda az da olsa göle girenler var. Birden bire Sibirya’dan Akdeniz kıyılarına gelmiş gibiyiz. Güneş birden bire kavurmaya başladığından değil elbet, ancak düpedüz sayfiye burası. En azından teknelerin kalktığı iskele ve çevresi.

Baykal çevresinde, bugün artık kullanılmayan bir tren hattı var. Bir zamanlar trans Sibirya hattının parçasıymış. Bugün ise turistik Sibirya ekspresi, bu hattı kullanarak yolcularına gölün çevresini de görme fırsatını sunuyor. 100 km.’lik hat, Angara’nın ağzından İrkutsk’un Slyudyansky bölgesine uzanıyor.

Otobüsten inip tekneyle trenin bizi beklediği karşı kıyıya geçiyoruz. Bir gün önceden listeye adımızı yazdırdık, tren göl kıyısında yol alırken lotomotifin kenarındaki balkona çıkıp fotoğraf çekecek, manzaranın tadını çıkaracak, hattı daha da güzelleştiren yüzyıllık tünellerin içinden geçerken yankılanan sesi dinleyeceğiz. Trendeki hemen herkes listeye adını yazdırdığından, her grubun yaklaşık 10 dakikası var.

Nihai durağımız Polovinny. Burada eski bir demir köprü ile taş köprü yan yana. Taş köprünün üzerinde duruyoruz. Aşağıda muhteşem bir koy var. Sanki Ege kıyılarındayız. Tam bu sırada yağmur başlıyor ancak hemen mayoları giyip göle koşuyoruz. İnsan hayatında kaç kere Baykal Gölü’nde yüzme fırsatı bulur ki! 20 kadar yolcu 12 derecelik ısıya aldırmadan suya atlıyoruz. Kollarım ve bacaklarım yanmaya başlıyor. 10 dakika kadar yüzüp çıkıyorum. Sudan çıkanlara votka servisi yapılıyor. Vagon görevlimiz Larissa da sıcak limonlu bir çay getiriyor içim ısınsın diye. Ertesi gün, göle girdiğim için, bir “Cesaret Sertifikası” odama bırakılıyor.

Kurulanıp tekrar dışarı çıkıyorum. Ancak Monet’nin tablolarında rastlanacak, pastoral bir resmin içindeyim sanki. Polovinnaya nehrinin Baykal’a kavuştuğu noktadayız. Tren insanlarının dışında sadece kuşların ve suyun sesi var. Belime kadar gelen otlar, rüzgarla dans ediyor. Kırın ortasına bırakılmış hurda kamyonet bile manzaranın bir parçası.

Aslında burada bir piknik yapmayı planlıyorduk ancak akşam yemeği yağmur nedeniyle yine yemekli vagona alınıyor. Biz uykudayken tren hareket ediyor.

Yazının devamı...

SİBİRYA GÜNLÜKLERİ 5 BAYKAL’A BİR KALA: IRKUTSK

2 Eylül 2014

Zdrastvite!

İrkutsk'ta geleneksel Sibirya evlerinden biri

Trenimiz sabah Irkutsk garına girdiğinde, bizim için gezinin en büyüleyici sayfası açılıyor. İrkutsk, Rusya’da her dönemin sürgün adresi olabilir ama bir durak sonrası Baykal Gölü. Şehirde bir gece kaldıktan sonra Baykal’a doğru hareket edeceğiz.

Epiphany Katedrali

Seyahat boyunca bir iki gece trende değil otelde konaklama yapılıyor. İyi de oluyor, çünkü bir süre sonra ayağınız karada olsa bile sallanmaya devam ediyorsunuz. Bir de, kompartmanlar ne kadar olursa olsun, deliksiz bir uyku uyumak pek mümkün olmuyor. Ben yanımda silikon kulak tıkacı getirmiştim, çok işe yarıyor. Trenin gürültüsünü hiç duymuyorum, geriye tatlı bir sallantı kalıyor. Otel konaklamaları, enerji toplamak için iyi geliyor. Fakat bir gecenin ardından, özleyip koşa koşa trene dönüyoruz.

Bu arada, önceki yazılara gelen yorumlardan birinde, trende ne yiyip ne içtiğimizi sormuşsunuz. Sabah kahvaltısında zeytin, peynir gibi Türk kahvaltısının olmazsa olmazları bulunabiliyor. Beyaz peynir fanatikleri isterlerse yanlarında getirebilirler, ancak Rusya pazarlarından da çok lezzetli peynirler satın alınabilir. Kahvaltı büfesinde kuruyemiş, müsli, kuru meyve, taze meyve de var. Mutfaktan bir sabah yumurta, bir sabah krep çıkıyor. Beyaz lahanasız günümüz geçmiyor. Ya salata, ya kapuska, ya sarma, ya da çorba… Ama hepsi gayet lezzetli. Müslüman ve Yahudiler için domuz eti bulunmayan mönü hazırlanıyor. Bana sorarsanız, tren mönüsünün en zayıf tarafı tatlılar. Genelde meyve veya market tipi hazır turtalar çıkıyor. Rus şarapları ise gayet iyi.

Rotaya dönecek olursak… Bana göre, Trans Sibirya seyahatinin vuslat anı Baykal Gölü’nün kıyısına varmak. Üstelik, ne kadar soğuk olursa olsun göle girmeyi planlıyoruz. Kendime bir slogan bile buldum: ”Soğuk su yoktur, az votka vardır!”

Almanlara karşı verilen savaşta ölen askerlerin anısına yapılan anıttaki ateş hiç sönmüyor

Gelelim, bir önceki durağımız İrkutsk’a.., İrkutsk, 1652'de Güney Sibirya ana yolunu denetlemek için inşa edilen kışlık karargahtan ibaretmiş bir vakitler. 1686'da şehir olmuş. 1898'de Trans Sibirya Demiryolu'nun geçmesiyle nüfusu ve önemi artmış. Bugün, Sibirya’nın Paris’i olarak tanımlayanlar var. Geleneksel Sibirya evleri ve şehrin biraz dışındaki daçalar (yazlık kır evleri) ile kendine has dokusu olan bir şehir. Kıyısında kurulduğu Angara nehri, ayrı bir hava veriyor.

Aşıklar, evlenmek isteyenler, Angara nehri kıyısındaki parkın demirlerine dilek dileyerek kilit takıyor.

Sibirya modeli bir ambulans. Kamu hizmeti veren araçların pek çoğu böyle. Polis araçları da pek farklı değil.

Yeni Rusya'da, Lenin aynı zamanda bir kahve markası

Öğle yemeğini, merkezden yarım saat uzaktaki bir daça’da, ev sahiplerine konuk olarak yiyoruz. Böylece geleneksel bir Rus evinin içini görmek, bahçesinde dolaşmak, evde pişmiş yemeklerden tatmak fırsatını buluyoruz.

İrkutsk'un hemen dışında bir daça (yazlık ev)

Öğle yemeğini daça'da yiyoruz. Yemekleri anne yapıyor, sofrayı kızları kuruyor

Tatlı olarak profiterol var ama bizimkinden biraz farklı. Hamur masaya sade olarak geliyor. Siz içini açıp reçel veya bal sürerek yiyorsunuz.

Bir Rus evinin mutfağı...

Öğleden sonra ise Volkonsky ailesinin müzeye dönüştürülen evindeyiz. Aristokrasiden gelen General Volkonsky ile ailesi, parçası oldukları ve Çar I. Nikolai’ya karşı gerçekleştirilen Dekembrist (Adını aralık ayından -december- alıyor, çünkü 26 Aralık 1825'te gerçekleşmişti) isyanının ardından, kendilerine katılan pek çokları gibi Sibirya’ya sürülmüştü. General ve Sibirya Prensesi olarak anılan karısı Mariya Volkonskaya, İrkutsk’un gelişimine büyük katkı sağladı. Evlerinde verdikleri davetlerde ülkenin en önemli insanlarını ağırladılar, konserlere en yetenekli sanatçıları davet ettiler. Puşkin’in Mariya Volkonskaya hakkında yazılmış pek çok şiiri var.

Müzeye dönüştürülen Volkonsky Evi. Tren yolcularına özel bir etkinliğe katılıyoruz. Mariya Volkonskaya'nın düzenlediği davetlerdeki gibi mum ışığında klasik müzik konseri dinleyip şampanya içebiliyorsunuz.

Yazının devamı...

SİBİRYA GÜNLÜKLERİ 4 NOVOSİBİRSK VE KRASNOYARSK

30 Ağustos 2014

Novosibirsk, Sibirya’nın başkenti. Nüfusu 1.5 milyona yakın. Sovyetler Birliği döneminde, nüfusu 1 milyonu geçen her şehre metro inşa edildiğinden, buranın da bir metro sistemi var. Sibirya’da tek…

Tarihi 1893’te başlayan, son derece genç bir şehir Novosibirsk. Onun kaderi de Sibirya’daki pek çokları gibi Trans Sibirya hattının inşası ile değişmiş. Yeşil-beyaz renklerdeki gar, bir lokomotifi hatırlatıyor. Trans Sibirya hattındaki en büyük gar aynı zamanda.

Novosibirsk'te bizi, yerel kıyafetler içinde bir dans ve müzik topluluğu karşıladı.

Opera binası

Rusya’nın her şehrinde bir Lenin Bulvarı, caddesi veya meydanı var. Novosibirsk’in gururu Devlet Opera ve Bale binası da Lenin Meydanı’nda bulunuyor. Yapımına 1930’larda başlanan opera, kapılarını ilk kez 1945’te açmış. Tüm Rusya’nın en büyük tiyatro binası. Opera ve bale izlemek istiyorsanız, birinci sınıf adres.

Meydana adını veren heybetli Lenin heykeli, 1970 tarihli.

LENİN’İN SÜRÜLDÜĞÜ YER

Trenimiz akşam Krasnojarsk’a doğru yola çıkarken, biz de votka tadımı için yemekli vagonda buluşuyoruz. Bu sırada ilk Rusça dersimizi de alıyoruz. Rusya’da Latin harfleriyle yazılmış bir tabelaya rastlamak çok zor. İngilizce bilene de pek rastlanmıyor. O yüzden en azından Kiril alfabesini öğrenmek önemli.

Votka, yanında patates, turşu, soğan ve havyar ile servis ediliyor

İki şehir arasındaki uzun yolculuklar sırasında Antonina Tur'un yöneticisi ve sanat tarihçisi Atilla Tuna, Rus tarihi ve Rusça dersi veriyor yemekli vagonda.

Novosibirsk'te sıcaklık 28 derece!

RUSYA’NIN TAM ORTASINDA

Sibirya'da otobüsler de evler gibi, renkli ve pek süslü

Yenisey nehri kıyısındaki Krasnoyarsk’ın en önemli özelliği, Rusya’nın tam merkezinde olması. Dört yönden harita üzerinde düz birer çizgi çektiğinizde, tam Krasnoyarsk’ın üzerinde kesişiyor çizgiler. Bir özelliği de Lenin’in, Ekim Devrimi’nden önce Çar tarafından sürüldüğü yer olması.

Sovyetler Birliği döneminde atom çalışmaları yapıldığından, giriş çıkışı yasaklı şehirlerden biriymiş. Bugün de bir endüstri şehri ve hava kirliliği sorunu yaşıyor zaman zaman.

Krasnoyarsk'ın eski Tatar mahallesinde, tipik bir Sibirya evi

Yazının devamı...

YEKATERİNGBURG: SİBİRYA’YA İLK ADIM

27 Ağustos 2014

Solum Avrupa sağım Asya kıtası

Sınır anıtına giderken yol üstünde bir başka anıttan, 4 bin kişilik bir anıt mezardan geçiyorsunuz. Stalin döneminde ortadan yok edilen 4 bin kişi, Stalin’in 1953’teki ölümü sonrası toplu bir mezarda bulununca, 1993’te Yeltsin döneminde bir anıt yaptırılmış. Pek çok yazar, şair, düşünür, bilim insanı politik düşünceleri nedeniyle burada yatıyor.

Dört bin kişilik anıt mezar

Yekaterinburg, ölüleriyle ünlü. Şehrin merkezindeki Kanlı Kilise, Çar II. Nikolai Romanof ile ailesinin ve çalışanlarının katledildiği evin yerinde yükseliyor. Katliamdan sonra, Çar ve ailesi kahramanlaştırılmasın diye ev tamamen yıkılmış, cesetler ormandaki bir mağaraya götürülüp yakılmış sonra da gömülmüş. Ancak bugün son Romanoflar, kilisede azizlerle bir tutuluyor. Mezarları ise St. Petersburg’da.

Romanoflar'ın anıtının da bulunduğu Kanlı Kilise

Yekateringburg ile Sibirya’ya geldiğinizi hemen anlıyorsunuz. Birden bire sokaklar daha bakımsız, binalar daha köhne, otobüsler daha eski ve kirli…

Lenin Caddesi

Kıtalararası geçiş noktasında, turistler için folklorik dans ve müzik gösterisi yapan bir grup

Yazının devamı...

SİBİRYA GÜNLÜKLERİ 3.GÜN TRENDE HAYAT

27 Ağustos 2014

.

Rus demiryolu terminolojisinde “1. Sınıf” ya da “2. Sınıf” gibi terimler yok. Onun yerine iki yataklı kompartman veya dört yataklı kompartman var. İlk iki yolcu vagonu iki yataklı, diğerleri dört yataklı. İki yataklı vagonların kendi banyo ve tuvaletleri var. Diğerlerinde iki veya dört kompartman bir banyoyu paylaşıyor.

Her vagonun iki başta ve iki sonda olmak üzere dört kapısı var. Treni baştan sona dolaşabiliyorsunuz. Hatta son vagonun arka penceresinden bazen güzel manzaralar yakalanabiliyor.

Benimki ile yemekli arasında 6 vagon var. Her vagonun uzunluğu 25.5 metre. Yani hepi topu 153 metre yürümem gerekiyor. Ancak bu arada 43 kapı açıp kapamak zorundayım. Kapıları mutlaka kapatmanız lazım, yoksa raylardan gelen tüm gürültü içeri doluyor. Dün saat tuttum, tam beş dakika sürüyor yemeğe gitmem. Tabii yolda karşılaştığınız yolculara kendi dillerinde selam vermek, tuvalet sırasına girenlerin arasından sıyrılmak, kim olduğunuzu merak edenlerle sohbet etmek bu süreyi uzatıyor. İlk iki gün sarsıntılarda sağa sola çarpmaktan kollarım morarmıştı, şimdi daha rahat ve hızlı yürüyebiliyorum. Güne Bernard’ın sesi ile uyanıyoruz. Tren radyosundan her sabah 07:00’de, bazen 07:30’da günaydın anonsu yapıyor. Sonra üç dilde o gün göreceğimiz şehri ve Rus tarihini anlatmaya başlıyor. Bu konuşma yaklaşık iki saat sürüyor. İsterseniz radyoyu kapatabiliyorsunuz.

Kahvaltı 07:00-09:00 arasında. İstasyona varışımıza göre yarım saat ileri attığı oluyor. Siz kahvaltıdayken, vagon sorumlusu yatağınızı topluyor. Öğle yemekleri için genelde dışarıda oluyoruz.

Bazı kompartmanlarda sadece DVD izlemeye yarayan televizyonlar var. Vagon koridorlarına küçük kütüphaneler kurulmuş. Buradan seyahatle veya Rus edebiyatına dair kitap ve DVD alabiliyorsunuz.

Trende bir doktorumuz da var, ama şimdilik ihtiyaç duyan olmadı sanırım.

Trende internet bağlantısı yok. İstasyondan ayrıldıktan kısa süre sonra 3G de kalmıyor. Sibirya’nın içlerine ilerledikçe, telefonun ekranında çoğunlukla ‘servis yok’ yazıyor. Bu nedenle yazı ve fotoğrafları geçebilmek için zamanla yarışmam gerekiyor.

Yazının devamı...