Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

SİBİRYA GÜNLÜKLERİ 6 BAYKAL GÖLÜ'NÜN KIYISINDA

Taş köprünün üzerinde duruyoruz. Aşağıda muhteşem bir koy var. Sanki Ege kıyılarındayız. Tam bu sırada yağmur başlıyor ancak hemen mayoları giyip göle koşuyoruz. İnsan hayatında kaç kere Baykal Gölü’nde yüzme fırsatı bulur ki!

İrkutsk’ta geceledikten sonra sabah erkenden, şehrin dışında, Angara Nehri kıyısında etnografya müzesi olarak düzenlenmiş Kozak köyüne doğru yola çıkıyoruz. Yol boyu tayga eşlik ediyor yine. Sonbaharın renkleri yavaş yavaş ağaçların en üst dallarında kendini göstermeye başlamış. Kim bilir, çok değil birkaç hafta sonra kırmızının ve sarının hangi tonları gelecek buralara…

Ormanın içindeki koy, tipik bir Kozak köyünün replikası. Eskiden olduğu gibi ahşaptan yapılma kale duvarları ve kuleleri var. Sanki 10 dakika önce köyün ahalisi buradaymış gibi düzenlenmiş köy okulunu, kilisesini, dokuma işliğini, evleri geziyoruz. Müze görevlileri, dönemin insanları gibi giyinmiş. 21. yüzyılda olduğumuzu hatırlatan tek şey, etraftaki tabelalar ile görevlilerin yaka kartları.

Müzenin ardından Baykal Gölü’ne doğru yola çıkıyoruz. Bunun için Angara’yı takip etmek gerekiyor. Nehrin göle kavuştuğu boğazda, suyun ortasında bir kaya var. Böylece nereden sonrası göl anlayabiliyorsunuz.

BİR BAYKAL MASALI

Sibirya masalları ile ilgili bir derleme aldım. İçinde, Baykal Gölü’nün oluşumuyla ilgili bir masal da var:

Bundan çok uzun zaman önce, bugün gölün olduğu yerde orman varmış. İçinde yaşayan kuşlar var canavarlar yüzünden insanlar ormana girmeye korkarmış. Bu canlıların arasında bir kuş varmış ki, en çok ondan korkarlarmış. Dev kanatlarıyla ağaçları kökünden söker, kayaları paramparça edermiş. İnsanlar bir türlü bu kuşu öldüremezmiş çünkü kanat çırptığında öyle sıcak dalgalar yayarmış ki, avcılar düşüp bayılırmış. Derken köyde bir oğlan doğmuş. Tohum kadar hızlı büyüyen çocuk, kısa sürede güçlü ve cesur bir adam olmuş. Köyle, çocuktan kuşu öldürmesini istemiş. O da yüzlerce ağaçtan bir yay, iki yüz daldan ok yapıp ava çıkmış. Kuşu vurduğu an öfkeli bir yangın başlamış ormanda. Köylü, taygadan ayrılıp tepelere kaçmış. Derken birden bire tonlarca su akmaya başlamış yangına doğru. İşte Baykal Gölü böyle oluşmuş. Orman yanarken insanlar hep bir ağızdan “Baykal, Baykal” diye bağırmışlar. Baykal o vakitler yangın mı demekmiş, kuşun adı mıymış şimdi kimse bilmiyor. Ama gölün adı Baykal kalmış…

Şansımıza hava muhteşem. Göl kıyısındaki plajlarda az da olsa göle girenler var. Birden bire Sibirya’dan Akdeniz kıyılarına gelmiş gibiyiz. Güneş birden bire kavurmaya başladığından değil elbet, ancak düpedüz sayfiye burası. En azından teknelerin kalktığı iskele ve çevresi.

Baykal çevresinde, bugün artık kullanılmayan bir tren hattı var. Bir zamanlar trans Sibirya hattının parçasıymış. Bugün ise turistik Sibirya ekspresi, bu hattı kullanarak yolcularına gölün çevresini de görme fırsatını sunuyor. 100 km.’lik hat, Angara’nın ağzından İrkutsk’un Slyudyansky bölgesine uzanıyor.

Otobüsten inip tekneyle trenin bizi beklediği karşı kıyıya geçiyoruz. Bir gün önceden listeye adımızı yazdırdık, tren göl kıyısında yol alırken lotomotifin kenarındaki balkona çıkıp fotoğraf çekecek, manzaranın tadını çıkaracak, hattı daha da güzelleştiren yüzyıllık tünellerin içinden geçerken yankılanan sesi dinleyeceğiz. Trendeki hemen herkes listeye adını yazdırdığından, her grubun yaklaşık 10 dakikası var.

Nihai durağımız Polovinny. Burada eski bir demir köprü ile taş köprü yan yana. Taş köprünün üzerinde duruyoruz. Aşağıda muhteşem bir koy var. Sanki Ege kıyılarındayız. Tam bu sırada yağmur başlıyor ancak hemen mayoları giyip göle koşuyoruz. İnsan hayatında kaç kere Baykal Gölü’nde yüzme fırsatı bulur ki! 20 kadar yolcu 12 derecelik ısıya aldırmadan suya atlıyoruz. Kollarım ve bacaklarım yanmaya başlıyor. 10 dakika kadar yüzüp çıkıyorum. Sudan çıkanlara votka servisi yapılıyor. Vagon görevlimiz Larissa da sıcak limonlu bir çay getiriyor içim ısınsın diye. Ertesi gün, göle girdiğim için, bir “Cesaret Sertifikası” odama bırakılıyor.

Kurulanıp tekrar dışarı çıkıyorum. Ancak Monet’nin tablolarında rastlanacak, pastoral bir resmin içindeyim sanki. Polovinnaya nehrinin Baykal’a kavuştuğu noktadayız. Tren insanlarının dışında sadece kuşların ve suyun sesi var. Belime kadar gelen otlar, rüzgarla dans ediyor. Kırın ortasına bırakılmış hurda kamyonet bile manzaranın bir parçası.

Aslında burada bir piknik yapmayı planlıyorduk ancak akşam yemeği yağmur nedeniyle yine yemekli vagona alınıyor. Biz uykudayken tren hareket ediyor.

X