"Ayşegül Domaniç Yelçe" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Ayşegül Domaniç Yelçe" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Ayşegül Domaniç Yelçe

Özgecan’ın ardından…

Merhabalar sevgili okurlar.

Türkiye günlerdir evine gitmek üzere bindiği minibüsten inmeyi başaramayan Özgecan ile oturup kalkıyor. Bu acı öylesine oturdu ki yüreklere, çoğu kişide söz bitti. Bir çok kişi de kendi yaşadığı ve yıllardır unutmaya çalıştığı gerçeklerle tekrar yüz yüze geldi bu olayla. Ben de işte onlardan biriyim…


1969 yılının sonlarında, yani bundan kırk altı yıl önce, lise üçüncü sınıf öğrencisiydim. Ve Özer Yelçe ile nişanlıydım. Bizim evimiz Feneryolu’nda, nişanlım ve ailesininki ise Kızıltoprak’ta idi. Babam Merkez Bankası’nda yönetici, nişanlım Milliyet gazetesinde spor muhabiriydi. O zamanlar Cumartesi günleri de yarım gün çalışılırdı. O Cumartesi hem babam hem de nişanlım hasta oldukları için işe gidememişlerdi. Ben sabahtan öğleye kadar babamla kalıp öğleden sonra nişanlımı ziyaret etmek üzere evden ayrıldım. Caddeye kadar yürüdüm. Gelen ilk dolmuşa bindim. Dolmuş boştu. Yakın mesafe gideceğimden, benden sonra binecekleri indirmemek için, ön tarafa oturmuştum. Şoför, ben biner binmez ters yöne dönüş yapıp Fenerbahçe istikametine doğru yol almaya başladı. Ben nereye gittiğimizi sordum; hemen inmek istediğimi söyledim. Şoför bir müşteri alacağını söyledi. İnmek istediğimi tekrarladım. Ama şoför, beni dinlemek bir yana, ayağını gazdan kesmeden devam etti yola. Böylece Fenerbahçe Burnu’na kadar geldik.


Yağmurlu ve kapalı bir havaydı. Etrafta in cin top oynuyordu. Üstümde kahverengi bir palto, kahverengi pantalon, bej rengi atkı ve bere, elimde de katlanabilir bir şemsiye vardı. Adam üstümden uzanıp kapıyı kilitledi ve üzerime saldırdı. Adamı tırnaklayarak karşı koymaya çalışırken, orta üçüncü sınıftayken bize nasihat eden fen öğretmenimiz Mr. Scott’ı hatırladım. Öğretmenimiz bize; birileri eğer günün birinde bizi kaçıracak olursa adamın cinsel organına bir tekme atmamızı, böylelikle kolayca kurtulabileceğimizi söylemişti. Arabada tekme atma olasılığı bulunmadığından, elimdeki şemsiyeyi vargücümle adamın üzerine indirdim. Adam birden sindi, hemen geri çekildi. Kapıyı açmasını söyledim, indi, kapıyı dışarıdan açtı. Yere düşen eldivenlerimi aldı ve beni gitmek istediğim yere kadar götürmeyi teklif etti.


Aceleyle arabadan indim. Arabanın plâka numarasına baktım. Numarayı tekrarlaya tekrarlaya Fenerbahçe meydanına doğru yürüdüm. O zamanlar Fenerbahçe-Kadıköy arasında dolmuş çalışırdı. Meydana geldiğimde, dedemin apartmanında oturan bir şoförün sırada olduğunu gördüm. Bu beni çok sevindirdi. Dolmuşa korkmadan bindim ve nişanlımın evine gittim. Kapıyı kayınvalidem açtı. Onu görür görmez hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladım. On dakika kadar hiç konuşamadan ağladıktan sonra, olanları anlattım. Özer çok sinirlendi; hemen kalktı, hasta hasta giyindi ve birlikte Emniyet Müdürlüğü’ne gittik. Durumu anlattık, arabanın plâka numarasını verdik. Sonra eve dönüp olan biteni annem ve babam ile paylaştık.


Akşama doğru babamdan erken bir yemek için izin alıp dışarı çıktık. Saat dokuzda gittiğimiz restorandan ayrıldık. Caddeden bir taksiye bindik. Şoförün yüzü tırmık içindeydi. O anda aynı şoförün arabasına bindiğimizi anladım. Ancak yine de emin olmak için plâka numarasına bakıp nişanlımla işaretleşmeye karar verdik. Eve geldiğimizde önce ben indim, plâka numarasının aynı olduğunu gördüm. Ancak ben bunu işaret edinceye kadar şoför beni tanıyıp daha Özer arabadan inmeden gaza bastı. Ben panik içinde “Adam bu sefer de Özer’i kaçırdı” diye bağırarak eve koştum. Biraz sonra Özer geri geldi. Aynı şemsiyeyle adamın omuzuna vurup kontak anahtarını almış. Hemen Emniyet Müdürlüğü’nü aradık, durumu bildirdik.


Biliyorum, şimdi bu kadarı Türk filminde bile olmaz diyorsunuz; ama oldu işte! O zamanlar Istanbul böyle kalabalık bir şehir değildi. Neredeyse herkes herkesi tanırdı Kadıköy’de. Neyse, biz hikâyemize geri dönelim:


Babam hemen giyindi. Özer ile birlikte, akıllarınca, adamı almaya gittiler. Ancak o düz kontak yapıp çoktan gitmiş bile. Sonra babam ve Özer, babamın Anadol marka otomobiliyle şoförü aramaya çıktılar. Ve kırk altı yıldır hâlâ şükrediyorum ki, bulamadılar!..


Ertesi gün saat üçte Emniyet Müdürlüğü’nden aradılar. Zanlıyı yakaladıklarını, gidip teşhis etmemiz gerektiğini söylediler. Emniyet’te zanlıyı on kişilik bir sıra içinden teşhis etmem istendi. Yüzü tırmıklar içindeki şoförü teşhis etmem hiç zor olmadı. Ayrıca, kötü bakan mavi gözlerini bugün bile unutmuş değilim o adamın.


Bir ay sonra mahkemeye çağırıldık. Duruşma saatini beklerken şoförün ağabeyi yanıma geldi. Önce benden özür diledi. Sonra kardeşinin 24 yaşında evli ve bir çocuklu olduğunu, eşiyle birlikte ikinci çocuklarını beklediklerini söyleyerek şikâyetçi olmamamı istedi. Ancak dava kamu davası olduğu için böyle bir şey mümkün değildi. Şoför duruşmada beni zorlamadığını, kendisiyle gezmek istediğimi söyledi. Yüzündeki tırmık izlerini ise, arabasını tamir ederken olduğunu söyleyerek izah etti. Ben sonraki duruşmalara katılmadım. Konuyu unutmaya çalıştım. Okulumu bitirdim. Evlendim ve bir kızım oldu.


Bir gün Özer ile birlikte Kadıköy’de bir sinemaya gittik. Çıkışta bir taksiye bindik. Tam yola koyulduk ki bir adam önümüzü kesti. “İçerden dün çıktım, sizi yaşatmayacağim.” diyordu. Şöförü tanıdım, ve o gün öğrendim ki, tecavüze teşebbüsten dört yıl hapis cezası almış dava sonunda. Tekrar şikâyetçi olduk. Eşim gazeteci olduğu için biraz daha dikkate değer bulundu galiba şikâyetimiz. Şoförle konuşulup nasihat edildi ve o da bir daha karşımıza çıkmadı.


Şimdi anlıyorum ki 46 yılda değişen pek bir şey olmamış ülkemizde kadına bakışta. Ne yazık ki, hâlâ cinsel bir obje olarak görülüyor kadınlar çoğu erkek tarafından. Dünya Ekonomik Forumu’nun hazırladığı rapora göre, Türkiye, cinsiyet ayrımcılığı sıralamasında 142 ülke arasında 125’inci. Raporda dikkati çeken bir başka ayrıntı ise, Türkiye’nin sıralamadaki yerinin 2006-2013 yılları arasında hiç değişmemiş oluşu. Bu da Hükümet’in bu konuda hiçbir adım atmamış olduğunu gösteriyor. 2009-2011 yılları arasında toplamda 29.980 tecavüz suçu işlenmiş. 2009 yılında 8.571 olan tecavüz sayısı, 2011 yılında 10.726'ya çıkmış. Yine bu yıllar arasında işlenen cinsel taciz suçu ise 35.556. Kadın Örgütleri ve Adalet Bakanlığı verilerine göre Türkiye’de son 12 yılda beş bini aşkın kadın öldürülmüş. “Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu”nun günlük tuttuğu verilere göre, Ocak 2015’te 27 kadın katledilmiş. Şubat 2015’in ilk 15 gününde ise hergün bir kadın cinayeti işlenmiş. Bu kadınlardan ikisi tanımadığı kişilerce öldürülmüş. Onlardan biri de üniversite öğrencisi Özgecan… Acısı yüreğimizi delip geçen Özgecan…


46 yıl sonra geldiğimiz nokta bu olmamalıydı. Türk gençliği, kıyafet yönetmeliğine uyulmasını sağlamak için, erkek öğrencileri kız öğrencileri tacize yönlendiren öğretmenlere teslim edilmemeliydi… Kadınlara cinsel bir meta olarak değil, “insan” olarak bakılabilmeliydi.


Başımıza gelen her benzer olayda “unutmayacağız-unutturmayacağız” diye bağırıyoruz. Ancak, acaba kaçımız Güldünya’yı ve daha isimsiz nicelerini hatırlıyoruz? Bu kez gerçekten unutmayalım- unutturmayalım. Başka Özgecan’lar olmasın, artık canımız yanmasın… Nurlar içinde yat Sevgili Özgecan. Mekânın cennet olsun…


Engellerimizi hissettirmeyecek engelsiz bir yaşam dileği ile…

X