"Ayşe Arman" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Ayşe Arman" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Ayşe Arman

İsmini gizleyerek çapkınlık kitabı yazan gazeteci kim?

“Kadınlar erkeklerin ne aradığını bilir, erkekler kadınların ne aradığını bilmez!
Erkekler böyledir işte. Kendilerini vazgeçilmez sanırlar ve yanılırlar. Kendilerine dönüktürler ama kendilerini bilmezler” diye yazıyor kitabın kapağında.
Adı ‘Çapkın Günlük.’
Bir erkek özeleştirisi.
Kadından kadına koşan genç bir adamın hayatından kesitler.
Yazarı, Kerem Bengi.
Kapakta, Kerem’in yüzünde bir tavşan maskesi var.
O aslında ünlü bir erkek gazeteci.
Benim için, tavşanın maskesini çıkarttı.
Ama tabii bunun size bir faydası yok, siz onun kim olduğunu bilmeyeceksiniz...
Kadın-erkek ilişkileri üzerine keskin tespitleri var, iyi okumalar...

İsmini gizleyerek çapkınlık kitabı yazan gazeteci kim
Fotoğraflar: Emre YUNUSOĞLU

‘Çapkın Günlük’, bir erkeklik özeleştirisi mi?

-Evet. Kahramanım Kerem, hayatına giren kadınları, yaşadığı olayları hep bir ‘erkek bakış açısı’yla anlatıyor. Kadınlarla ilişkilerini, bu ilişkilerde karşılaştığı sorunları anlatırken aslında erkeklerin sorunlarına çuvaldız batırıyor. Babası Berlin de bu çuvaldızı her zaman elinin altında tutan biri zaten. Ara sıra Kerem’e batırıyor. İşin doğrusu şu: Erkekler, kendi sorunlarını neredeyse hiçbir zaman konuşmaz. Mesela Kerem, kendinden büyük bir kadınla bir macera yaşıyor ve kadının orgazm taklidi yaptığını fark edip delleniyor. Ama bunu da bir ‘kadın sorunu’ olarak anlatıyor.

Değil mi?

-Tabii ki hayır! Bal gibi bir erkek sorunu. Fakat erkekler, kendilerinin Olympos’ta ikamet eden tunç bedenli tanrılar olduklarını düşündükleri için hiç üzerlerine alınmıyorlar. Erkekler genellikle kadınları anlaşılmaz ve irrasyonel bulur. “Bu kadınları anlamak zor abi!” derler. Sanki bir anlama çabası içinde oldukları izlenimi hâkimdir. Halbuki anlamaya çalışmazlar bile. Erkeklerde bir türlü üzerlerinden atamadıkları bir hödüklük vardır. Tecrübeli Berlin, bu yüzden oğlu Kerem’i uyarıp duruyor zaten, “Erkekler hödüktür oğlum, sen olma!” diye.

Senin geriye dönüp, “Hödüklük etmişim” dediğin ilişkilerin var mı?

-Olmaz mı? İşin saçma tarafı, o zamanlar genellikle bu hödüklükleri hödüklük olarak görmüyordum. Bir ilişkide, aslında bütün ilişkilerde, kendimiz olmaktan vazgeçmek kötüdür. Bende bu meselenin bir hassasiyeti vardı galiba. Bunun için de köşeli ve katı davrandığım durumlar oldu. Sütten, yani aşktan ağzım yanmıştı ve sonra böyle bağlılıklardan kaçınmak istedim. Kendimi sakındım. Öyle olmadığım halde katı, soğuk, kimi zaman duygusuz göründüm, davrandım. Kendisini sevmediğimi sanan sevgililerim de oldu herhalde. Oysa seviyordum. Saklıyordum sadece. Sevgililerime de kendime de hayata da haksızlık ettim. Yine de çoğu en azından kendilerini sevdiğimi biliyordur diye ümit ediyorum.

Sence ilişkilerde erkekler daha mı sorunlu?

-Kesinlikle.

Kadınlara numara mı çekiyorlar?

-Kesinlikle.

Erkekler, kadın-erkek ilişkisini de mi iktidar ilişkisi olarak görüyorlar?

-Hem de nasıl! Bence bu memleketin erkeklerinin çoğu hasta! Bir kere çoğu kendilerine karşı samimi değil. Erkeğe bindirilmiş kodlar, roller, davranış kalıpları var ve bunlar çok güçlü. Bunlardan sıyrılamıyorlar ve üstlendikleri bu yükün altından kalkamıyorlar. Eziliyorlar. Fakat hangi erkek, ezik biri olarak var olmak ister? Daha doğrusu, öyle var oluyorlar da bunu göstermek ister? Halbuki gösterseler, tedavi için, olgunlaşmak için, adam olmak için ilk adımı atacaklar. Bunu yapamadıkları için de bir erkeklik gösterisidir gidiyor. Toplum zaten iktidar ilişkileri üzerinden yürüyor. O büyük siyasi iktidarı, kendi ilişkilerimizde yeniden üretiyoruz. Siyasette falan şikâyet ettiğimiz o ilişki biçimini besliyoruz böylece. Dolayısıyla evet kadın-erkek ilişkisini de bir iktidar ilişkisi olarak görüyorlar. Cinsel bir sorun olarak iktidarsızlık diye bir şey var erkekler için. İşte bu cinsel iktidar hırsı, yataktan çıkıp ilişkinin bütününe hâkim oluyor. Aslında sevişilirken de beraber bir şey yapılmıyor, sadece erkek yapmış oluyor!

CAN DÜNDAR YA DA AHMET ALTAN DEĞİLİM Kİ
KADIN RUHUNU OKŞAYAN ŞEYLER YAZAYIM!

İsmini gizleyerek çapkınlık kitabı yazan gazeteci kim

Karşımda fotoğrafları çekilirken kafasına tavşan kafası takan ünlü bir gazeteci var. Neden yüzünü saklıyorsun? Ve ‘Çapkın Günlük’ü neden kendi adınla çıkarmadın?

-Bu kitabın bazı hikâyelerini yıllar önce çok satan bir dergi için yazmıştım. Yazmam istendiğinde de “Ben Can Dündar ya da Ahmet Altan değilim ki kadın ruhunu okşayan şeyler yazayım! Yazamam zaten!” demiştim. Ama ısrar ettiler yazdım. Kerem, daha ilk yazıda benim dışımda bir varlık kazandı. Tanışmak isteyenler, randevu verenler. Bunlardan biriyle de buluştum üstelik. Sonra aklıma bunu bir kitaba dönüştürmek ve onun babasını da yaratmak geldi. 50’lerinin başında bir baba. Anne ayrılmış. Baba-oğul beraber yaşıyorlar. Bu ikili arasındaki kuşak çekişmesinden yararlanırım, içinde mizah da olan hikâyeler yazarım diye düşündüm. Oğlanın, yani Kerem’in zamparalık hikâyeleri. Kitabı yayınevine verirken bir son bölüm daha yazdım ve Kerem’in nasıl var olduğunu anlattım. Altına da kendi gerçek ismimi koydum. Fakat kitabı okuyan genç bir arkadaşım, “Yapma!” dedi, “Herkesin imreneceği bir karakter yaratmışsın, öldürme. Çok yazık!” Hak verdim. Bu yüzden kitabı onun imzasıyla çıkardım.

Peki kitapta anlatılanlar Kerem’in maceraları mı, yoksa seninkiler mi? Sen ne kadar varsın kitapta?

-Hiç yokum dersem yalan olur. Ama abartılacak kadar değil. Ben, hani Alfred Hitchcock her filminde bir sahnede ansızın beliriverir ve geçer ya, biraz öyle varım...

İLİŞKİYİ PİŞİREN ZAAFLARIMIZDIR
Erkekler kendilerine dönüktür ama kendileriyle yüzleşmezler. Hödüklük burada başlıyor işte. Halbuki bir ilişkiyi pişiren şey zaaflarımızdır. Erkekler, sevilmekten ziyade tapılmayı istiyor. Sevmek ile tapmak arasındaki en temel fark zaaflar. Sevdiğimiz insanları bir düşün, hatasız, zaafsız insanlar değiller. Ama tapılan insanlara bak bir de. Tapanlar, o taptıkları insanlarda hiçbir kusur görmezler. Onlar tanrıdır veya yarı-tanrı. Bu yüzden diyorum ki, erkekler zaaflarını ortaya koymuyor, çünkü kendilerine tapılmasını istiyorlar.

CİNSELLİKTEN KORKULUYOR

Kadın-erkek ilişkilerinde bu toplumun hastalığı ne sence?

-Kadının ortada olmasından korkulması... Cumhuriyet ideolojisini ele alalım mesela. Cumhuriyeti kuran kuşak -Mustafa Kemal’in kendisi de öyleydi- kadını sokağa çıkarmak istedi, bunun için çaba sarf etti. Bütün kasabalarda hükümet veya belediye binalarının yanında parklar vardır. Buralar, ailelerin kadınlı-erkekli sosyalleşmesi için özellikle düşünülmüştü. Çalışma hayatında da epey bir şey yapıldı. Fakat Cumhuriyet de kadını sokağa çıkarmakta yeterli başarıyı gösteremedi. Mesela kahvehaneleri düşün. Kadın girmediği için giderek daha berbat yerler haline geldi. Dönüşemedi. O parklarda da ‘aile yerleri’ ayrıldı falan. Bir adımda olmazdı tabii, o adım atılmış oldu. Şimdi başka bir yere geldik. Kadın daha çok ortada. Fakat işte, bütün geçiş dönemlerinde olduğu gibi bu süreci çok sancılı yaşıyoruz. Kadın-erkek rolleri, oturmuş kalıplar değişiyor, dönüşüyor. Kadınlar daha hızlı hayata, sokağa, meydana akıyor. Ve erkeklerin hazımsızlık meselesi daha can yakıcı, can alıcı biçimde sırıtıyor. Cinayetler, şiddet... Ve tabii, cinsellikten, kadın cinselliğinden korkuluyor. Kadın bedeni karşısında rahat değiliz hâlâ...

İsmini gizleyerek çapkınlık kitabı yazan gazeteci kim

BU KAFAYLA DAHA ÇOK KADIN CİNAYETİ İŞLENİR!

Erdoğan’ın bu son kadın-erkek eşitliği üzerine açıklamalarını nasıl değerlendiriyorsun?

-Erdoğan’ın kendi seçmeni olan başörtülü kadınlardan korktuğunu söylemiştim ya, fıtrat eşitsizliği lafları üzerine, bence başörtülü genç kadınlar, bu adamdan korkmaları gerektiğini anlamıştır! En azından bazıları. Gerçi sonra o fıtrat sözlerinin yanlış anlaşıldığını falan söylemeye başladılar. Fakat öyle yanlış anlaşılabilecek bir tarafı yok! O köhne zihniyeti ortaya koyan sözler. Anaların ayağının altı öpülürmüş. Bunu şişirdi durdu. Ne münasebet! Kadın ancak ana olunca mı kutsal! Cinsellikten arındırılmış, cinselliği saklanmış, bastırılmış, kapatılmış kadın. Bu kafayla daha çok kadın cinayeti işlenir.

TATMİN EDEBİLECEK MİYİM?
Erkekler, sevişirken daha çok kendilerine odaklanıyorlar. Bu bence büyük bir sorun. Hem kendilerini çok fazla önemseme ve bencillik hem de korku. “Acaba becerebilecek miyim? Üstesinden gelebilecek miyim? Sevgilimi tatmin edebilecek miyim?” Bu korku zaten eğer başarabileceksen bile önündeki büyük engellerden biri! “Olympos’un adamı olmadığım anlaşılacak” diye korkuyor.

SEVİŞMEK DEVRİMCİDİR

Kitabın bir yerinde Gezi protestolarındaki cinsellikten söz ediliyor. Sence gerçekten var mıydı?

-Olmaz olur mu! Cinselliğin kendisi de o protestonun önemli bir parçasıydı. Gezi, sadece birkaç ağaç meselesi değildi yani. Bacak aramıza bile karışmaya cüret eden bir adama, siyasi iktidara ve zihniyete topyekûn isyandı. Yaşlılar öpüştü, gençler ve daima genç kalanlar sevişti. Sadece gaz yemedik yani!

Gezi’den biraz önceydi galiba, Ankara Metrosu’nda iki genç öpüştüğü için anons yapılmıştı trenin içinde. Sen bu tür şeyler de etken oldu mu diyorsun?

-Evet. Dindar nesil yetiştirmek isteyen zihniyet, paniğe kapılmış ve ahlaka uygun davranılması için o trenin içinden anons yaptırmıştı! O zamanlar birileri yazmıştı hatta, “Sevişmek devrimcidir” diye. Öyledir de gerçekten. Ve Geziciler de bir devrim olarak sevişti. Zaten şehir dediğin; sokaklarında, meydanlarında, parklarında sevişilen, öpüşülen, dövüşülen yerdir. İstanbul da böyledir. Hem de fena halde böyledir. Bir aşk şehridir.

Sence Gezi, ‘dişi bir protesto’ muydu?

-Öyle olduğunu düşünüyorum. Zaten farkındaysan daha çok kadın vardı. İktidar ne derse desin, o protestoların bu kadar barışçı olmasında, kadınların çok ve etkili olmalarının da payı vardı. Bu kadar büyük kalabalıkların, gayet sert, orantısız bir polis şiddeti karşısında şiddete yönelmemesi zordur. O yüzden Gezi’ye katılan kadınlara teşekkür etmeliler.

İsmini gizleyerek çapkınlık kitabı yazan gazeteci kim

Romanının kahramanı ‘Çapkın Günlük’ün yazarı Kerem, bir sürü farklı kızla birlikte olduktan sonra başörtülü bir kızla da birlikte oluyor...

-Evet, adı Kumru. Facebook’ta tanışıyorlar, Gezi dahil bir sürü siyasi fikir üzerinde tartışıyorlar. Birkaç ay sonra da buluşuyorlar. Ve sevişiyorlar. Onu bunu bilmem ama şunu biliyorum: Şehvet, dine baskındır...

Bu da çok iddialı oldu şimdi...

-Ama öyle gerçekten! Şehvet çok güçlü bir duygu. Dindar nesil yetiştirmek isteyenler, sanki bilmiyor mu AK Parti seçmeni gençlerin, başörtülü kızların, mesela İstanbul sokaklarında, belediye otobüslerinde, metrolarda, sevgilileriyle nasıl sarmaş dolaş olduklarını, parklarda uzandıklarını... Bal gibi biliyorlar! Bence Erdoğan ve yanındakiler senin, benim çocuğumu dindarlaştırma peşinde değil. Ben kendi oğluma bile bir şey empoze etmemeye çalışıyorum. ‘Kendi olan biri’ olsun, kendine benzesin istiyorum. Kendisini donatsın, zenginleştirsin. Neye heves ediyorsa, neyle uğraşıyorsa orada var olmasını, dolu dolu var olmasını teşvik etmeye çalışıyorum. İktidarın, ‘zihniyet mühendisliği’ yapamayacağı kesimler, tarih boyunca bütün toplumlarda var oldu. Nasıl Kemalist tahakküm, bir kesime asla nüfuz edemediyse, şimdiki iktidarın da nüfuz edemeyeceği kesimler var. Erdoğan zihniyetinin de onlara ulaşma ümidi yok zaten.

‘Kendi’lerinin saydıkları gençleri mi hizaya çekme derdindeler...

-Aynen öyle! Çünkü o gençler de Erdoğan’ın istediği hizada değil. Özellikle de kızlardan korkuyor. Sokakta, televizyonda, her yerde rastladığımız başörtülü genç kadınların, kendi erkekleriyle ilişkisi Erdoğan zihniyetine uymuyor. Bu o kadar aşikâr ki. Mesela Cumhurbaşkanlığı’nın devir teslim töreninde ilginç ama bir o kadar da kaba bir şey fark ettim. Görevi devredecek Abdullah Gül, dışarıdaki kısa törenden sonra, yeni Reisicumhur’u eliyle içeri davet ederek kapıya yöneldi. Erdoğan, lambur lumbur girdi ve arkasından da Emine Erdoğan. Sonra Abdullah Gül, yanında duran Hayrünnissa Gül’ün zarifçe sırtına dokunarak onu önüne aldı ve birlikte girdiler.

Sen nasıl değerlendirdin bunu?

-Bence ‘yeni Türkiye’ Abdullah Gül’ün tavrı. Toplumdaki siyasi yarılma yüzünden AK Parti’ye sarılmış birçok genç var. Erdoğan da bunun farkında. Alternatif sayılan ‘laikçi’ zihniyetin tekrar hâkim olmasından endişe duydukları için de yok zorunlu din dersleri koyuyorlar, yok başörtüsünü ilkokula kadar sokuyorlar. Amaç potansiyel olarak kendilerinin saydıkları yeni nesilleri dindarlaştırmak, hizaya sokmak. Zehirli bir uğraş!

ŞEHVET, TANRI'NIN EN GÜÇLÜ RAKİBİDİR
Din, şehveti örtemez. Şehvet mağlup edilebilecek bir şey değildir. Dahası, şehvet, Tanrı’nın en güçlü, en büyük rakibidir. Zaten bu yüzden bütün dinler, kadın bedenini örter, baskılar. Mağlup edilemeyeceğini bilirler, onunla beraber yaşamak zorunda olduklarını da bilirler. Kadına yüklenen örtü, o rakiple beraber yaşamanın şartıdır bir bakıma. Dinle şehvetin zoraki nikâhı! Fakat burada, zavallıca ve adaletsiz bir şey var. Sanki kadının şehveti yokmuş gibi konulmuş kurallar...

GÜNAHSA O GÜNAH ERKEĞİN!
Erkek, kadını görünce şehvete kapılabilir, kadın örtünmeli! Peki kadın erkeği görünce neden şehvete kapılmasın? Kapılmıyorsa eğer, ne kadar zevksiz bir dünya bu! Kadının şehvetini, arzusunu yok saymak! Zavallıca ve riyakârca olan tarafı da şu: Erkek, kendi şehvetinin ‘esiri’ olmamak için kadını örtüyor. Kendinden korkuyor yani. Günahsa, günah erkeğin. Ama yok, onu da kadına yüklüyor. Kendi şeytanınla baş edemeyip başkasını kısıtlıyorsun.

BAZILARI BÜTÜN BAŞÖRTÜLÜLERİ TEK BİR İNSAN ZANNEDİYOR!
Bu arada sonuna kadar başörtüsü özgürlüğünden yanayım. Üstelik kamusal alan–özel alan ayrımı yapmadan. İsteyen, istediği kıyafetle dolaşabilmeli. Başörtüsünü, siyasi, dini ne anlam yüklenirse yüklensin, kısıtlamanın zehirleyici bir şey olduğunu düşünüyorum. Başı açık bütün kadınlar nasıl aynı kafada değilse, başörtülüler de öyle. Bazıları, bütün başörtülüleri, homojen bir kitle zannediyor ve hepsini bir tek insan sayıyor. Bu, dangalaklıktan başka bir şey değil! Bu, insanı küçümsemek, sadece bir yüzeyden ibaret görmek demek. Sokakta sen de rastlıyorsundur, envai çeşit örtünme var. Kimi sadece başörtüsü geçirip zıpka gibi daracık pantolonlarla dolanıyor mesela. Kimi, tepeden tırnağa örtülü. Onların da kimi öyle süslü ve rüküş ki... Ama kimi de vücudunu tamamen örten bir elbise giymesine rağmen büyük bir cinsellik gösterisiyle arz-ı endam ediyor. Büyük bir zenginlik var yani ve bu zenginlik benim hoşuma gidiyor.

İsmini gizleyerek çapkınlık kitabı yazan gazeteci kim

AŞK... İNSANI TAMAMLAYAN ŞEY

Kerem, günümüzde rastlanan pek çok erkek gibi yaşantısında, kadınlarla ilişkisinde bir kerizlik seziyor...

-Evet, tam da bu. Ama bunu tarif edemiyor. Eksikliğin ne olduğunu keşfedemiyor. “Denize dönmek istiyorum” diyor. Kafasının karışık olduğunu anlıyoruz. Bir şeylerin eksik olduğunun farkında, sızlanıp duruyor. Ama nedir bilemiyor. O, yaşadıklarından öğrenen biri. Yaşamadığı için de aşkı bilmiyor. O yüzden bir yanı hep ‘eksik.’

Sen ne düşünüyorsun? Sence aşk kısıtlayıcı bir şey mi?

-Hayır. Tam tersine özgürleştirici bir şey! Ama ‘mutlak aşk’ diye bir şey olmadığı gibi, ‘mutlu aşk’ da yok. Fakat yine de her birimizi ‘esir’ alan bir şey aşk. Bir kaplan yavrusunu düşün mesela. Doğar, çabucak ayağa kalkar, birkaç ayda serpilip gelişir. Annesi ona avlanmayı falan öğretir. Beş-altı ayda iyice gelişir ve kendi avını yakalayacak, kendi başına yaşayacak hale gelir. Artık tamdır. Bir kaplandır...

Peki ya insanlar?

-Biz hiçbir zaman ‘tam’ olamıyoruz. Mesele, bir insan yavrusunun bu aşamaları daha uzun sürede kat etmesi değil. Çünkü bunu başardığında da 18 yaşında da 25 yaşında da hâlâ tam değil, ‘eksik’. İnsanı tam eden, tamamlayan aşktır işte! Aşk olmadığı için eksiktir. Aşk, iki kişinin birbirine teslimiyetidir. Birbirlerine teslim olarak özgürleşirler yani. İlginç bir şey: İslam kelimesinin köküyle, teslim kelimesinin kökü aynı. Aynı kökten çıkmış iki kelime. Mutlak bir Müslüman da Allah’ına teslim olarak özgürleşir. “En el hak” demenin, nasıl bir mutlak özgürlük alanı olduğunu da anlayabildiğimi sanıyorum.

ESKİ SEVGİLİ YOKTUR, BÜTÜN SEVGİLİLER YENİDİR!

Sence romanın kahramanı Kerem, ‘şehvet tanrısı’na mı tapıyor?

-Hayır, öyle değil. Ama insan bedeninin baskılanmasından iyi bir halt çıkmayacağına emin. Kerem’in biraz hırt olmasının altında şu var galiba: Bağlanmaktan korkuyor. Çünkü bir kadına bağlanmanın özgürlüğü kısıtlayıcı bir şey olduğunu sanıyor. Aşka inanmıyor, onunla dalga geçiyor. Aşkın da kısıtlayıcı bir şey olduğunu düşünüyor. Evet, bir kadından öbürüne koşuyor, atlıyor; fakat kart zampara güdüsüyle yapmıyor bunu. Zaten genç bir adam. Seviyor kadınları. Hepsinde gönlü var, gönlünde hepsi var. Üstelik, “Eski sevgili yoktur, bütün sevgililer yenidir” diyor. Hatta, bir keresinde eski sevgililerinden biriyle tekrar buluşuyor ve tabii tekrar sevişiyorlar. O zaman şunu fark ediyor: O kızı eskiden düşündüğünden daha çok sevmiş ve hâlâ seviyor.

X